Derinlerde

Aylar önce – hatta belki de yıllar- bana en çok ne istediğimi sorsalar, onun kolları arasında olmak, derdim. Tüm sorumluluklarımızı unutup, sadece sarılıp yatsak öyle saatlerce. İkimizi öyle sarmaş dolaş düşününce bile gözlerim dolardı. Oysa her gece uyumadan önce, bir çocuğun oyuncağına sarıldığı gibi sarılmıyor muydum ona? Kuşların havaya atılan yemlere telaşla uçuşması gibi, uyanır uyanmaz anında uçuşmuyor muydu onunla ilgili düşünceler aklıma? Gerçek olmasa da varlığı her an yanımda değil miydi? Karnımda bir bebek taşır gibi her yere götürmüyor muydum onu da? Çoğu zaman kavuşmayı özlemekten resmen bithap düşüyordu yüreğim.

Şimdi nihayet sevdiğim adamın kollarının arasındayım. Başını başıma yaslamış deliksiz bir şekilde uyuyor. Uykuya dalmadan evvel öyle sıcacık sarmaladı ki beni, mutluluğumu bozmamak için bir an bile kıpırdamıyorum.

Yine gidecek ve ben yine bir fotoğraf gibi zihnime kazınan bu dakikaları hatırlayıp duracağım.

Hani şu ne kürk, ne han ne de saray isteyen şarkının sözlerindeki gibi dünya malına dair hiçbir şey umurumda değil. Başarıymış, kariyermiş filan hikaye… Tek istediğim doya doya onun varlığını yanı başımda hissetmek ama öyle olmuyor işte.

Her seferinde uzun sürüyor ama bu son ayrılığımız o kadar uzun geldi ki, bir an gerçekten bir daha biraraya gelemeyeceğiz sandım. Onun mavi suları araştırmak için çıktığı derin dalışlar, benimse bitmek bilmeyen dağları tırmanışlarım bizi anlamsız bir şekilde birbirimizden uzaklaştırıyor. Yine de vazgeçmiyoruz yolumuzdan.

Çok değil bundan birkaç sene önce, bana dağcı olacağımı söyleseler terslerdim insanları herhalde. Fazla heveslisi değilken başladığım ufak tırmanışların beni her defasında daha yüksek dağlara sürükleyeceğini kim bilebilirdi ki?

Oysa korktum hep tırmanmaktan. Hala da korkuyorum. Zirveye her varıştan sonra rahatlayacağıma daha fazla ağırlık biniyor üstüme. Yükseklik gittikçe artıyor ve ben değişimi oldukça belirgin bir şekilde hissettiğim bu yeni atmosferde sanki nefes alamayacakmışım gibi hissediyorum.

Aynı ya da benzer dağları defalarca çıkmış olsam bile öyle anlar geliyor ki, daha fazla devam edemeyeceğim duygusuna kapılıp vazgeçmek istiyorum.

En başta söz verdik birbirimize. O dalış, ben tırmanış gezilerine çıktığımızda ne olursa olsun birbirimizle iletişim kurmaya çalışmayacaktık. Ne bir mektup, ne bir telefon. İkimiz de devamlı hareket halinde olduğu için mektubun geleceği sabit bir adresimiz hiçbir zaman olmamıştı ama derdini karşı tarafa anında ulaştırmayı sağlayan günümüzün iletişim araçlarını da yasaklamıştık kendimize. Bazen oyunbozanlık yapıp “çok aşığım sana,” diye mesaj atmak istediğim zamanlar olurdu. Bunun onu mutlu edeceğinden çok kızdıracağını düşünüp vazgeçerdim hemen. Olaki kontrolü kaybedip yazarsam eğer, asla cevap vermezdi bana zaten. Bunu bilince de anlamsız gelirdi ona ulaşmaya çalışmak.

Bilse… Zirveyi tamamladığım dağın tepesinde otururken bile ona ne kadar ihtiyacım olduğunu bilse, bu anlamsız kuraldan vazgeçer miydi? İnsanların alkışlarına rağmen içime yığılan ve öyle kolay kolay yok edemediğim ağırlığı belki de ağzından dökülen iki cümle dağıtıverecekti ama yoktu yanımda işte. Üstesinden tek başıma gelmeliydim.

Belki de şu an bunları düşünmemem gerek. Ne bir dağın yamacında tırmanıştayım ne de inişe geçiyorum sonuçta. Birazdan uyanacak ve bana hep sulu bir elma hissi veren o güzel dudaklarını öpeceğim. Sonra da bilmediğimiz bir şehrin bilmediğimiz sokaklarında beraber elele yürüyeceğiz. Her yeni gittiğimiz yerde yaptığımız gibi dolaşa dolaşa, sahibinin içimizi ısıtacak gülümsemesine kapılacağımız küçük ama sevimli bir yer bulacağız.

Belki de ilişkimizin bu kadar uzun sürmesinin sebebi budur. İkimizin de asla ödün vermediği sadeliğe ve içtenliğe olan tutkumuz.

Tırmanışların ve dalışların bize sunduğu o eşsiz manzaraların ardından -ister ayrı ayrı ister birlikte- kendimizi attığımız -belki de arındığımız- alanlarımız oldu her zaman. Ve ben başka kimseyi sokmadığımız o alanları hep çok sevdim.

İkimizin de düzeltmesi basit ve kolay görünen ama iyileşmeyen tuhaflıklarımız var. Mesela sigarayı bir türlü bırakamamış olmamıza rağmen, ilk buluşmamızdan beri her defasında yanımıza çakmak almayı unutmamıza ne demeli? Peki ya bütün bu günlük unutkanlıklara kafa tutarcasına benim geçmişe dair asla unutamadıklarım? Onlarla bir ömür boyu yaşamak akıl karı değil ama yaşıyorum işte. Eski bir medresenin içindeki kafeden ayrılırken, masada kalan çakmağı vermek için peşimizden koşturan garsona “o sizin,” diye seslenişini bile hala kulaklarımda saklıyorum. İnsan böyle bir anıyı neden annesinden kalma gümüş bir tepsiyi saklar gibi saklar ki.

Gerçi bunca yıl geçti. Alıştık artık birbirimizin tuhaflıklarına. Batan güneşin günü bitirmesi ve her ertesi gün vazgeçmeden yeniden doğması gibi her defasında kendi karanlıklarımıza teslim olup usanmadan yeniden doğuruyoruz içimizdeki sevgiyi. Çünkü her ne kadar açık açık anlatmasak da derinlerde biliyoruz birbirimizden gidemediğimizi.

Didem Elif

Yeniden

Gülümsüyorum. Durup durup gülümsüyorum. Başkalarını dinlerken, yiyecek bir şeyler hazırlarken, kalabalık bir caddede yürürken, arabanın camından bakarken hep gülümsüyorum. Onunla geçirdiğim saatleri düşündüğüm her an gülümsüyorum…

Bunca yıl sonra yeniden beraber olduğumuza inanamıyorum. Üstelik daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir şekilde…

Oysa bugüne kadar ikinci şans verilen ilişkilere inanmazdım hiç. Yeniden denendiğinde sanki yine benzer sebeplerle ayrılanacak gibi gelir bana. “Her şeyi yaşamışsın ve olmamış, birlikte yapamamışsın işte, tekrar niye denersin ki?” diye düşünürdüm. Biten hiç bir ilişkime geri dönme isteğim olmadı o yüzden.

Ama onunla farklıydı. Bir kere her şeyi yaşamamıştık. Cinsellik, yaşamayı bırak, aramızda konuşulması bile yasak olan bir tabu gibiydi. Her seferinde, sanki biraz ileri gitse bekaretim bozulacakmış gibi bir kaygıyla tutardı elimi. Biraz uzun öpüşecek olsak, kendini hemen geri çekerdi.

O kadar gençtim ve aslında kördüm ki, aramıza koyduğu sınırlarla karşılaştıkça beni istemediğini sanırdım. Ancak başka bedenlerde sonuna kadar gittiğimde beni gerçekten çok istediğini, daha da kötüsü, onu her şeyden çok istediğimi anladım. Bu yüzden ondan vazgeçip başkasıyla evlendiğim için hep pişmanlık duyacaktım ama iş işten geçmiş olacaktı.

Evinin kapısını yıllar sonra yeniden çalarken, sonrasını hiç düşünmemiştim aslında. Elimde alışveriş torbalarıyla bir AVM’nin en üst katında olan dairesine, sanki gelmişken ona da uğramışım gibi bir edayla birdenbire girivermiştim.

Ondan hiç gitmiş miydim acaba? Gidebilmiş miydim ki “ben geldim,” diyebileyim.

“Topuğum kırıldı. Baksana. Şaka gibi. Allahtan bir AVM’de başıma geldi de hemen alttaki Lostra Salonunda çözüm bulabildim. O halde ortalıkta da durmak istemedim doğrusu. Aklıma sen geldin. Aradım ama telefonun değişmiş. Şansımı bir de kapıyı çalarak deneyeyim dedim. Böyle direk geldim kusura bakma. Ay neyse ki evdesin,” diyebildim.

Doğal görünmeye çalışıyordum. O olmasa benim bu AVM’nin kapısından gireceğim yoktu oysa. Onu hatırlattığı için önünden arabayla bile geçemiyordum. Ne kadar eskiden sevgili de olsak, topuklu ayakkabılarla AVM’ye giden bir kadın olmadığımı bilecek kadar beni tanıyor muydu acaba? İnandırıcı olmak için ekstra bir çaba sarf ederken onunla yeniden iletişime geçmek için bir bahane bulmaya çalıştığımı anlıyor muydu? Çaktırmadan yüzünü inceliyordum ama duygularından bir türlü emin olamıyordum.

Sanki gergin miydi? Ne hissediyordu? Beni gördüğüne sevindi mi yoksa rahatsızlık mı verdim acaba böyle yaparak ona. Belki de başka birini bekliyordu, karşısına aniden ben çıktım. Pek birini bekliyor gibi de giyinmemiş gerçi. Tuhafsamadı da varlığımı ama. Belli ki kafası çok karıştı ve şimdi bunca yıl sonra durduk yere burada olmamı, ne yapmaya çalıştığımı anlamlandıramıyor olabilir. Haklı tabi. Eski sevgilisi gecenin bir vakti salonunda karşısına geçip bacak bacak üstüne atmış oturken insan başka ne yapabilir ki? Kovacak değil ya beni ya da özlemle boynuma sarılacak değil ya. “Beni ve onu düşürdüğüm duruma bak,”diye kızıyorum içten içe kendime. Huzursuzluğumu atmak için yer değiştirmeye niyetleniyorum ama ayağa kalkınca ne yapacağımı bilemediğimden mutfağa yöneliyorum.

“Böyle sormadan habersiz geldim ama bir kahve içecek kadar da vaktin vardır sanıyorum. Hatta dur ben yapayım. Hala şekersiz içiyorsun değil mi?”

Geldiğimden beri ifadesini çözemiyorum ama nihayet doğrudan ona yönelttiğim bu cümlemden sonra yüzüme bakıp sıcacık gülümsüyor. Biraz daha rahatlayarak gidiyorum mutfağa böylece.

Başını sallamıyor ama ben gülümsemesini onaylama sayıp birer sade kahve yapıyorum ikimize. Sanki daha önce bir geçmişimiz olmamış gibi birazdan karşılıklı oturup içeceğiz. Bunca yıl sonra… Aynı evde. Aynı koltukların üzerinde… Rüya mı bu? Eğer öyleyse kimse beni uyandırmasın ne olur.

Mutfakta hiçbir şeyin yeri değişmemiş. Tıpkı bu eve ilk geldiğim günkü duygularım gibi onlar da aynı yerlerinde duruyor. Ne çok kahve yaptım bu mutfakta beraber içelim diye. Ama yok geçmişi ne ona ne de kendime hatırlatmaya niyetim yok. Niyetim ne onu da bilmiyorum. Sadece ondan uzak kalamıyorum daha fazla hepsi bu. İçimde hep onunla yaşarken dışımda başka bir hayat sürdürmeye dayanamıyorum.

Kahvelerimizi içerken bana benimle ilgili hiçbir şey sormuyor. Havadan sudan bir ön konuşmayla anı geçiştirme girişiminde bulunmadan hayata nasıl baktığını anlatıyor. Anlattıklarını dinlerken verdiğim seminerlerde söylediklerimi dinlemiş olabilir mi gibi saçma sapan bir duyguya kapılıyorum. Nasıl dinlemiş olabilir ki? Sevgiliyken bile bir kez olsun “seni sahnede dinlemeye geleyim,” demedi. Bu konuları daha önce hiç düşünmemişim gibi dinliyorum onu. Bin bir yabancıya büyük bir hevesle anlattığım şeyler üzerine fikrimi söylemeye nedense gerek duymuyorum. Susuyorum o yüzden. Onu sabaha kadar dinleyebilirim bu şekilde. Yeter ki varlığımdan rahatsız olmasın.

Telefonumun çalmasıyla bölünüyoruz. Önce açmak istemiyorum ama seminere gideceğim şehirden aradıklarını görünce açmam gerektiğini belirterek karşı tarafla konuşmaya başlıyorum. Açmasam da olabileceğini konuşmaya başlayınca anlıyorum ama geç kaldım artık.

İster telefonda olsun, ister sokakta karşılaşayım; ısrarla lafı uzatan insanlarla konuşmayı bitirmeyi beceremem. İyi biri olduğunu ses tonundan bile anladığım birinin, vereceğim seminer için duyduğu heyecanını paylaşmasını bir türlü bölemiyorum.

Derdi bana ulaşmak değil aslında. Çok net farkındayım bunun. Beni etkilemeye çalışan insanları daha enerjilerinden tanırım. Benimle geçici ya da kalıcı herhangi bir bağ kurmakla ilgili eser yok sesinde. Telefonu kenara koyup bıraksam, fark etmeden saatlerce durmadan konuşabilir. O sadece kendini anlatmak istiyor. Zaten öyle de yapıyor. Belli ki birilerinin varlığını fark etmesine ihtiyacı var. Şehrin gelişimi için her şeyi yapabileceğinden bahsediyor uzun uzun. Bu saatte onu dinleyecek birini bulduğu için keyfi yerinde.

Telefon kulağımda çaresizlik içinde onun oturduğu tarafa bakıyorum. Göz göze geliyoruz. Bir tepki vermiyor ama bana kızma ihtimalini düşünüp geriliyorum. Eskiden çok kızardı lafı gereksiz yere uzatan insanları kıramamama.

Bakışmamızın ardından yerinden kalkıp hızlıca yanıma geliyor. Telefonu elimden alıp kapatacak sanıyorum. Çok yakın bir şekilde yanıma oturuyor. Kollarımdan sarılıp bir nefesle beni içine alırmışçasına öpüyor. Dudaklarından bedenime yayılan sıcaklıkla tüm evrenden birkaç saniyeliğine kopuyorum sanki. Ayakta olsam ayaklarımın o an yerden kesildiğini ve gökyüzüne havalandığımı iddia edebilirdim. Şaşkınlıktan, ancak bir süre geçtikten sonra elimdeki telefona konuşan kadının söylediklerini fark ediyorum. Ballandıra ballandıra yaşadığı şehrin tarihçesini anlatıyor. Nihayet onu bölecek cümleyi buluyorum içimde: “Çok pardon. Telefonum çalıyor. Şu an kapatmam gerek.”

Verdiği anlayışlı tepkiyle telefonu kapatıyoruz. Beni yeniden öpsün istiyorum. Bunu yaşamak için o kadar çok bekledim ki.

Şehre en yukardan bakan bir salonda, başka birinin bizi camdan görme ihtimalini düşünmeden karşılıklı soyunmaya başlıyoruz.

Saçlarımda dudaklarını hissetmek, teninin tenime bu kadar yaklaşması, içime sonuna kadar girip yerleşmesi, buraya gelirken asla hayal ettiğim şeyler değildi. Sadece gözlerinde “iyi ki buradasın,” diyen bir bakış yakalasam yeterli olacaktı. Oysa günlerce etkisinden çıkamayacağım bir yolculuğa çıkartıyordu beni. Kanepenin üstünde ilk kez hiç gitmediğimiz kadar ileriye gidiyorduk.

Beni kendinden uzaklaştırmadığı için mutluyum. Bir kanepenin üstünde, eskiden sadece oturduğumuz bir kanepenin üstünde, sınırlar koymadan çıplak bir şekilde sabahladığımız için mutluyum. Yeniden karşısına çıkıp karşılığını almama ihtimalini göze aldığım halde, varlığıma sıcacık bir karşılık verdiği için mutluyum. Tek bir kelime söylemeden beni istediğini hissettirdiği için mutluyum.

Bundan sonra ne olacak hiç bilmiyorum. İçinde olduğum, tarihi geçmişi azımsanmayacak bu şehirde seminerimi verdikten sonra evime dönünce ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok. Telefonunu almadım. Benim telefonum değişmedi ama hızla değişen bir teknolojik sistemde, kim eski telefonlara ulaşabiliyor ki onda telefonum olsun. Yeniden evine gidecek cesareti göstermeli miyim yoksa onun bir adım atmasını mı beklemeliyim? Belki de karşısında görünce dayanamadı ama yeniden başlamak gibi bir isteği yok.

Bilmiyorum ki hiçbir şey bilmiyorum. Tek bildiğim sürekli gülümsüyorum. Kanepedeki halimizi düşünüp düşünüp gülümsüyorum.

Didem Elif

Nereden Nereye?

Geçmişime baktığımda yıllar içindeki değişimim bana çok ilginç geliyor. Sadece ben değil, yaşadığım hayat koşulları da çok değişti. Ben ki öyle alan değiştirmeyi pek sevmem, yine de epeyce bir yol almış gibi hissediyorum kendimi. “Nereden nereye?” dediğim bir yerdeyim. Dokuz yıl sonra İstanbul’da başladığım “Yeni Hayat”; daha emekliyor seviyede olsa da ve bu seçimin sonucu ne olacak bilmesem de, benim için mutluluk ve heyecan verici geçiyor.

Geçen haftayı, son 9 yılımda yaz kış yaşadığım Kaş’ta geçirdim. Yaz kış yaşadığım diye belirtmek gerekiyor çünkü Kaş’ta yaşadığımı söylediğimde, Kaş’ı sadece yaz boyunca değerlendirenler olduğu için, Kaş’ta yaşayan insanlar bile “Yaz Kış mı?” diye sorardı. Doğrusu yaşarken bu güzel kasabadan kaçtığım bir mevsim varsa o da yazdı. Dolayısıyla son dokuz yıldır ilk kez Kaş dışında bir kış geçiriyorum. Bu kadar benimsedikten sonra ayrılma kararını vermek zordu ama beş ay sonra Kaş’a gidince hissettiğim duygulara bakınca Kaş’ı kafamda tamamen bitirdiğimi anladım. Bu sanırım 46 yaşında hayat rotasını tamamen değiştirmiş benim için iyi bir şey.

Sevdiğim ve özlediğim arkadaşlarımla aylar sonra birlikte olmanın mutluluğu yabana atılacak gibi değildi aslında ama öbür yandan Kaş’ın sokaklarında dolaşırken her şey bana çok uzak geldi. 9 sene boyunca oturduğum evde, eski eşimin bana ait olan ama hala İstanbul’a getiremediğim için geçici bir süre orada tuttuğum eşyalarımın yerlerini değiştirerek bambaşka bir şekilde kullanması bu yabancılaşmayı pekiştiren bir şey oldu.

Eskiden evin olduğunu düşündüğün bir yerde misafir olmak, sanki ölmüş bedeninin ardından ruhunun ortalıkta dolaşması gibi…

Gitmeden önce duygusal anlamda daha derin şeyler hissederim en çok da hüzünlenirim sanmıştım ama nasıl çekilen bir dişin sinirleri alındığı için artık o bölgede hiçbir şey hissetmezsin, öyle bir şey oldu bana da. Yalnız kalmayı sevdiğim yerlere gitmek bile anlamsız geldi.

Yaklaşık iki ay önce kendi kendime “artık dönmeyeceğim Kaş’a, rotam belli, neyi bekliyorsun?” diyerek motorumu bir anda satmaya karar vermiştim. Galiba sen kararında net olunca olaylar daha hızlı gelişiyor. Kaş’ta verdiğim ilan sonrası motora hemen alıcı çıktı çünkü. Vekalet vererek alıcıyı hiç bekletmeden satışı gerçekleştiriverdim ben de. O yüzden de bir hafta boyunca Kaş’ta hemen hemen her yere yürüyerek gittim. Bu durum da gittiğim yerleri tuhafsama duygumu perçinlemiş olabilir tabi.

Sanırım sürekli Kaş’ı ve babasını özlediğini söyleyen kızım için de durum benzer oldu. Orada geçirdiği bir hafta boyunca benim, okulunun, öğretmeninin, okuldaki arkadaşlarının resmini yapıp durdu. Tıpkı onun doğduğu ve çocukluğunun ilk yıllarının geçtiği yer olması gibi, benim de bambaşka bir şekilde yeniden doğduğum ve potansiyelimi büyüttüğüm yer oldu Kaş. Sırf bunun için bile her zaman anlamı başka olacak. Yine de, her ne kadar maddesel anlamda kendimi İstanbul’a tam anlamıyla getirememiş olsam da (ki bu seferki gidişimde yazlıklarımın hepsini getirdim, kalan eşyalarımı da en yakın zamanda getireceğim inşallah); ruhumu komple getirmiş olduğumu görmekten yana çok mutluyum.

Bütün bunları yazarken aklıma düşen Tolstoy’un “Efendi ile Uşağı” kitabında dediği gibi:

“Alışkın olduğumuz şeylerden vazgeçmek ne de zor görünür. Lakin yapacak bir şey kalmadıysa yenilerine de alışmak mümkün.”

Didem Elif

Not: Kapaktaki fotoğrafı Dalaman’a inerken uçaktan çektim.

İhtiyaç

Mars ve Venüs çifti balayı için geldikleri Kapadokya’dadır. Sabahın erken saatlerinde kaldıkları otel odasında yattıkları yerden gökyüzünde uçan balonları seyretmektedirler.

Venüs – Şu manzaranın güzelliğine bakar mısın? Ne kadar müthiş görünüyor öyle değil mi? Yarın biz de bineceğiz diye çok heyecanlıyım.

Mars – Biz de mi bineceğiz? Hadi canım! Ben hayatta o balona binmem.

Venüs – Nasıl yani? Buraya kadar geldik. Balona binmeden dönecek miyiz yani? Şaka gibisin ama Mars.

Mars – Oturduğumuz yerden ne güzel izliyoruz işte. İçine binmeye ne gerek var ki?

Venüs – Canım aynı şey mi? Bu sefer gökyüzüne doğru süzülüp yukarıdan bütün şehri göreceğiz. Ne demek ne gerek var?

Mars – Bana buna ihtiyacımız var gibi gelmiyor Venüs. Hayalimizde de pekala bir balonun içinde uçtuğumuzu canlandırabiliriz sonuçta. Bunun için bir sürü fotoğraf var, video var. Onları izleriz, binmiş kadar oluruz. Üstelik çok pahalı. Kaç elbise dikmemiz gerek o balonun parasını çıkartmak için senin haberin var mı? Hadi diktik dikmesine o dert değil de satmamız gerek onları bir de. Altından kalkabilir miyiz bilemiyorum.

Venüs – Ama bu fırsat kaçar mı? Öderiz bir şekilde Mars. Hayatta böyle şeyler insanın karşısına zırt pırt çıkmaz ki. Üstelik bu bizim balayımız. Şimdi para harcamayacağız da ne zaman harcayacağız? Hayal kurmak da bir yere kadar ama. Hem deneyimlemekten daha güzel bir şey olabilir mi? Bak balayına çıktık fena mı oldu? İki gün boyunca seninle baş başa ne kadar harika vakit geçirdik. Yalan mı?

Mars – Off evet o açıdan gerçekten süper oldu. Kokunu, tenini, sıcacık nefesini ne kadar da özlemişim. Sana dokunmak, sarılmak öyle müthiş bir şey ki. Gerçi Elif bizi mağaradan bir otel odasına sokmakla bana ne demek istiyor anladım ya ben neyse…

Venüs – Hahaha. Çok alemsin valla. Niye öyle bir şey demek istesin ki? Otantik bir ortamın ikimizin de hoşuna gideceğini düşünmüş olmalı. :)))

Mars – Tabi tabi eminim ondandır.

Venüs – :)))

Mars – Bu arada dua edelim de Elif’in balayımızı yazması üç beş yıl sürsün. Offf!!! O zaman Elif’i var ya baş tacı yapmazsam bana da Mars demesinler.

Venüs – Maalesef Marscım. Sadece bir bölümlük balayı diyaloğumuz var. Ayrıca bu bize ayırdığı son hikaye. Elif bitiriyor Mars ve Venüs Hikayelerini.

Mars – Ciddi olamazsın. Ama bu haksızlık. Düğünümüzü neredeyse bir yılda tamamladı. Balayına sadece bir bölüm mü ayırdı? Üstelik artık bizden vazgeçiyor öyle mi?

Venüs – Dedim ya. “Hayal kurmak bir yere kadar.” Elif için de geçerli bu sonuçta. Elif’in aklını ve kalbini bir araya getirmeye ihtiyacı vardı. Bizim aracılığımızla bunu başardı. Artık ne istediğini biliyor. Bırakalım da kız hayatını yaşasın.

Mars – Anladım. Haklısın galiba. Ayy dur o zaman iyice bir öpüp koklayayım seni son cümlelerimiz arasında. Bir daha fırsatım olmayacak madem. Baş başa kaldığımız şu anların doya doya tadını çıkartayım.

Mars sevgi içinde Venüs’ünü öper.

Venüs – Böyle öpme beni Mars. O kadar tatlısın ki, dayanamayacağım ve konuşmayı yarıda bırakıp üstüne atlayacağım ama şimdi.

Mars – Hah nihayet! Elif esas azgın olanın sen olduğunu itiraf etti sonunda. Boşuna seni bu kadar çok istemiyorum herhalde. Sebebi tamamen sensin Venüs. Son metinde de olsa Elif’in bu detayı paylaşmasına sevindim.

Venüs – :)) Tamam biraz seviyor olabilirim.

Mars – Biraz mı?

Venüs – :)) Konuyu kapat yoksa üstüne atlayacağım diyorum. Tamamlayamayacağız konuşmamızı ondan sonra son bölüm böyle yarım yamalak bitecek.

Mars – :))

Venüs – Sen şimdi gerçekten benimle balona binmek istemiyor musun Mars?

Mars – İsterim tabi neden istemeyeyim. Seninle her şeyi yapmak isterim o ayrı ama korkuyorum Venüs. Uçakla buraya kadar zor bela geldim zaten. Ama seni engellemek istemem asla. İstersen sen bin aşkım, ben seni buradan izlerim.

Venüs – Hiç olur mu öyle şey? Balayındayız unuttun mu? Ben buraya seninle olmak için geldim. Seninle birlikte olmadıktan sonra tek başıma gökyüzüne yükselmemin hiç bir anlamı yok ki.

Mars – Çok istediğin bir şey ya. Benim yüzümden mahrum olma diye diyorum.

Venüs – Evet gerçekten bu bölgede bir balonun içinde gökyüzünde süzülmeyi çok isterim ama seni her şeyden daha çok istiyorum Mars. Dört bir yanının taş üstüne taş olduğu Kapadokya’ya bir balon sevdası için geldiğimi düşünmüyorsun herhalde. Geçirdiğimiz tüm o süreçler boyunca anladım ki, benim en çok sana ihtiyacım var Mars. Hiç beklemediğim bir anda; sanki hapşırırcasına bir güç, hem de varlığını daha önce bilmediğim bir güç içimden çıktı ve beni buraya kadar getirdi. Yoksa belki de hala Patara kumsalında kumdan kale yapıyordum ben şu anda.

Mars – Benim de sana ihtiyacım var Venüs.

Venüs – Kalp kalp kalp o zaman… 🙂

Mars – Peki tamam.

Venüs – Ne peki tamam?

Mars – Bineceğim.

Venüs – Sahi mi söylüyorsun? İyi ama fikrini ne değiştirdi?

Mars – Balona binecek olmama sevinirsin sanmıştım ama sen hala sorguluyorsun Venüs.

Venüs – Sorguladığımdan değil sadece birden ne değişti merak ettim o kadar. İstemediğin bir şeye seni zorlamayı da asla istemem sonuçta.

Mars – Sebebi sevgi ve aslında bir nevi vicdan.

Venüs – Vicdan mı? Hiçbir şey anlamadım.

Mars – Eyvaaah… Şimdi vicdan diye bir öykü başlığı daha doğuruyorsun Elif’in içine ama. Neyse Elif’i bu durumdan kurtarmak için kısaca şöyle açıklamaya çalışayım. İnsan sevdiğini ihtiyacı olduğu bir anda asla yalnız bırakmaz Venüs. Her şeyden önce vicdanı izin vermez buna.

Venüs – Öyle mi?

Mars – Evet. Hatta vicdan öyle bir şey ki seninle birlikte olmayacak bile olsa sevdiğinin ihtiyacını elinden geldiğince karşılamak istersin. Çünkü onun mutluluğundan mutlu olursun.

Venüs – Hmm. Mutluluğundan mutlu olmak. Ne kadar da doğru. Senin ne zaman mutlu olduğunu görsem çok seviniyorum.

Mars – Hah şöyle. Madem hikayemizin son parçası bu metin. Vicdanı filan boşverip konuyu mutlulukla bağlayalım. Şu son iki gün içinde kendini en mutlu hissettiğin an hangisiydi söylesene Venüs?

Venüs – Sen benim üstümdeydin ve ben gözlerimi kapatmış bir şekilde tamamen kendimi sana bırakmıştım.

Mars – Diyorum işte azgınsın kızım! En mutlu olduğun ana bak hele. Sevişmemizi anlatıyorsun. Gerçi hiç şikayetçi değilim bundan. 🥰

Venüs – Dur canım. Cümlemi bitirmeme izin vermedin. Ondan bahsetmiyorum bir kere ben.

Mars – Ya neden bahsediyorsun?

Venüs – Benimle sevişirken birden durdun ve çok güzel göründüğümü söyledin. Bu cümleyi duyduğum o an gözlerimi açtım ve sana baktığımda kalbimi delen o dakikalar sanki sonsuzluğa kazındı Mars. Sözlerin bana öyle içten geldi o kadar içime işledi ki, kendimi daha önce hiç bu kadar güzel hissetmemiştim. O anda yaşadığım mutluluğu ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Senin tarafından beğenildiğimi hissetmek kadar güzel bir şey yok benim için.

Mars – Bu kadınların güzellik derdi ne olacak bilmem.

Venüs – :)) Çok önemli bir ihtiyaç öyle deme. Miss Piggy bile güzel olduğunu duymak istiyordur eminim ki.

Mars – :))

Venüs – Aaa dur ben konuşmaya daldım sevinmeyi unuttum. Marsla birlikte balona bineceğiz! Yaşasın!!!

Venüs ayağa kalkıp yatağın üzerinde dans ederek zıplamaya başlar. Sonra mutlu bir şekilde kendini yatağa bırakır ve sevdiği adama sarılarak yanaklarından sıcacık öper.

Venüs – Bu kararınla bana harika bir balayı hediyesi verdin. Daha anlamlı bir hediye olamazdı. Gerçekten balona binmeyeceğini düşünmeye başlamıştım ki hediyen benim için sürpriz oldu.

Mars – :)) Hem şu mağaradan da biraz dışarı çıkmış oluruz bari dedim.

Venüs – :)) Taktın mağaraya ama. Ben hiç de mağaradaymışız gibi hissetmedim valla. Belki de Elif böyle bir balayı atmosferi kurgulayarak seninle mağarada bile yaşayacağımı anlatmaya çalışıyordur. Olamaz mı?

Mars – Sen mi mağarada bile yaşarsın Venüs? Güldürme beni lütfen. Bugün hangi kadın kabul eder böyle bir şeyi Allah aşkına?

Venüs – Aaa sen beni tanıyamadın ya hala… Neden yaşayamazmışım? Yaşadığımız yerin neresi olduğunun ne önemi var? Orayı güzelleştirmek bizim elimizde ki. Bak işte mağaradan ne kadar güzel bir oda meydana getirmişler. İçine havuz bile koymuşlar. Evimiz nerede olursa olsun, istedikten sonra sen ve ben birlikte şahane bir yere dönüştürürüz ki orayı. Yeter ki birbirimizin varlığından mutlu olalım.

Mars yatağın içinde Venüs’e usulca sarılarak boynundan öpmeye başlar. Bir yandan konuşmaya devam eder.

Mars – Sonrasında ne olacak hiç bilmiyorum ama şu an senin varlığını hissetmekten öyle mutluyum ki Venüs.

Venüs – Canımsın benim. Havuz demişken acaba diyorum biraz da havuza mı girsek seninle? Ne dersin?

Mars – Waww Venüs. Ben de az önce metnimizdeki ay pardon odamızdaki şu küçücük havuz ne kadar gereksiz diye düşünmüştüm. Çok yanılmışım. Şimdi fark ettim çok büyük ihtiyaçmış. 🙂 Her ne kadar bitecek olmasına üzülsem de; böyle bir final sahnesiyle bitecekse bu diyaloglarımız, kapanışa asla hayır demem bilesin.

Venüs – :)))) İlahi Mars. Tabi ki öyle bitecek. Elif odadaki havuz detayını Arşimet’in meşhur buluşuna bağlayacak değildi herhalde.

Mars – Valla o konuda hakkını yemeyeyim kızın. Elif ile hem fikir olduğum bir konu varsa şayet, o da Elif’in Türkan Şoray kanunları yerine fizik kanunlarına olan tutkusudur Venüs.

Venüs – :))))

Mars ve Venüs kalplerinden yayılan sıcacık bir gülümsemeyle birbirlerine (Mars ve Venüs Hikayeleri’ne) veda ederler.

Didem Elif

Not: Kalp ve akıl arasında bir köprü kurma niyetiyle başlayan Mars ve Venüs Hikayeleri “İhtiyaç” adını verdiğim bu bölümle sona eriyor.

Hep Sevgiyle Kalın…

Koronanın Getirdiği Yorgunluk

Eveeeet, tam iki yılın sonunda ben de korona olanlar kervanına katıldım nihayet. Pek de sevinçli bir haber değil bu tabi ama doğrusu test yaptırmamış olsaydım hayatta ihtimal vermezdim covid virüsü kaptığıma. Bugüne kadar geçirdiğim en hafif gribal deneyimdi diyebilirim çünkü. Birlikte yaşadığım anne ve babamın da aynı gün grip belirtileri göstermesi beni tedirgin etti ve eş zamanlı kızımın sınıfında bir çocukta da korona çıktığını duyunca test olmayı tercih ettim. Sonuç pozitif çıktı. İlk tepkim kendimle dalga geçmek oldu. Bazı şeylerde de pozitif olmayıver bir gün de kızım, dedim kendi kendime. 🙂 Bu esprinin nedenini beni yakından tanıyan insanlar iyi bilirler ama bilmeyenler için son günlerde yaşadığım şöyle bir örneği anlatayım.

Hayat bu ya, biz hastalığı öğrenir öğrenmez apartmanın kaloriferleri çalışmaz oldu. İstanbul’a yerleşip annemlerde kalmaya başladığım günden beri şikayet ediyordum. “Bu ev ne kadar sıcak böyle. Bu ne bilinçsiz bir yakıt kullanımı. İklim krizi var, sizin yönetiminizin bundan haberi yok mu? İnsanlar kışın kazak giyer, normali bu. Biz evde tişörtle oturuyoruz. Yazık valla,” diyerek her gün söyleniyordum. Sen misin merkezi ısıtmaya söylenen. Testlerimizin pozitif çıktığını öğrendikten sonra üç gün boyunca kaloriferler çalışmadı iyi mi? Geceleri pike ile yatan ben çıkarttım hemen yorganı. Allahtan aşırı bir soğuk olmadı ama kazakla bile evin içinde üşüme sınırlarında yaşar hale geldik. Ben ne tepki verdim dersiniz. Daha mı çok söylendim sizce? Hayır! Kurduğum cümleleri aynen yazıyorum. “Belki de bunda vardır bir hayır. Ameliyathaneler neden hep soğuk oluyor? Virüs, bakteri gibi şeyler için sıcak ortam iyi olmadığından olsa gerek. Belki de kaloriferler yansa o sıcakta virüs güçlenecek ve biz daha kötü etkilenecektik. Bakın koronayı çok hafif atlatıyoruz.”

Bunun bilimsel bir gerçekliği var mı hiçbir fikrim yok bu arada. 🙂 Ne o anda ne de sonrasında bunu araştırmadım. Gerçek şu ki kaloriferlerin yanmasına etki edebilecek bir gücüm yoktu. Apartmanımızın merkezi ısıtma sisteminin belli ki daha merkezi bir sistem tarafından çalışması engellenmişti. Benim elimde olan bir sorun değildi. Sonuçta kurduğum mantık beynimi rahatlatmaya yetti mi? Yetti. Ben ona bakarım. 🙂 Pozitifliğin benim için yeri ve anlamı budur. Farklı açıdan bakmak ve rahatlamak. Bu isteyerek yaptığım bir şey değil bu arada benim beynim oldum olası böyle çalışıyor.

Yalnız yazdıklarımdan “Korona olursanız kaloriferi kapatıp soğukta oturun, iyi geliyor,” gibi bir anlam çıkmasın lütfen. 🙂 Sadece bakış açıma dair fikir versin diye anlattım. Belki de çok mantıksız bir saptamadır valla; dediğim gibi, hiçbir fikrim yok. :)))

Koronaya dönersem, pandemi öncesi son yıllarda geçirdiğim hastalıklarımda acilde iğne vurulmaya gitmişliğim oluyordu. Kaş gibi bir yerde küçük ve hareketli bir çocukla tek başıma ilgilendiğim için (ne bakıcı ne de ev işlerinde düzenli bir yardımcım hiç olmadı), ağır bir griple boğuşurken böyle bir çözüme ihtiyaç duyuyordum. Pandemi sonrası ise tuhaftır ki neredeyse hiç hastalanmaz olmuştum. Geçtiğimiz yaz yine hafif nezlemsi bir şey yaşamıştım ama o zaman korona testim negatif çıkmıştı. Muhtemelen ıslak saçla motora bindiğim için sinüslerimi üşütmüştüm. Korona ile ilgili hala net bir şey söylemek zor zaten. İki yıldır sürekli değişim içinde olan bir virüs bu. Geçmiş deneyimlerime bakarak kendimle ilgili eğer virüse yakalanırsam ağır geçireceğime dair bir inancım vardı doğrusu. O yüzden o kadar hafif atlattığıma gerçekten çok şaşırdım. Neyse geçmiş bitmiş olsun inşallah.

Her ne kadar hafif bir grip gibi atlattım dediysem de son on gün hiç kolay geçmedi. Tam Sevgililer Günü’nden bir gece önce başladı boğazım kaşınmaya. Normal şartlarda Sevgililer Günü’nde bir kız arkadaşımla öğlen yemek yemeği planlıyorduk. Özellikle bu buluşma için süslenecektik. Bir sevgilimiz olmasa da biz kendimiz için özenelim dedik. Öyle ki topuklu ayakkabı bile giyecektim. 🙂 Fakat korona ihtimali hep aklımızın bir köşesinde olduğu ve şu sıralar çok arttığı için boğazımdaki kaşınmayı dikkate aldık ve buluşmaktan vazgeçtik. Yatıp dinlenerek evde geçirdim ben de o günü. İyi ki de yatıp dinlenmişim çünkü bir daha dinlenmeye fırsatım olmadı. Ertesi gün kızımın okulu online eğitime geçti ve başladı tempolu günler. Meğer bu online eğitim küçük çocuklar, öğretmenleri ve aileleri için ne zulüm bir işmiş.

Sabahın erken saatlerinde başlayıp tüm gün süren online eğitim beni tahmin edeceğimden çok yordu. Zaten korona ile ilgili en belirgin hissettiğim şey “yorgunluk” oldu diyebilirim. Halsiz değildim hatta tam tersine gayet güçlüydüm ama basit bir yemek bile yapsam sonrasında kendimi aşırı yorgun hissediyordum. Verdiğim eforun karşılığına denk gelmeyecek bir yorgunluktan bahsediyorum. Bana sanki birdenbire on yaş yaşlandırılmışım gibi geldi. O yüzden de bir şey yapacak motivasyonu kendimde bulamadım. Ne daha önceden çekimini yaptığım bir sohbetin montajını tamamlayabildim ne de yeni herhangi bir şey üretebildim. Tam olarak yaşadığım duyguyu somutlaştırmak gerekirse biri ellerimi kollarımı bağlamış gibi hissediyorum bir süredir. Beni bağlamışlar, karnıma da taş koyup suyun dibine atmışlar sanki… Hareket edemediğim gibi, içinde olduğum durumu bir türlü anlatamıyorum da yani… Şu satırları yazmaya çalışarak bağlı olduğum iplerden kurtulmak için zorluyorum kendimi bir nevi.

Kızımın okulu yüz yüze eğitime geçince ve karantinam bitince kendimi iki gün önce doğaya vurup biraz yürüdüm. Devletin sistemine göre artık özgür dolaşma hakkına sahibim ama başkalarına virüs bulaştırma ihtimali hala varsa diye kalabalık ortamlara kısa bir süre daha girmemin doğru olmayacağını düşünüyorum. O yüzden sevdiklerimle yüz yüze buluşmak yerine, kimselerle yakınlaşmadan tek başıma Caddebostan sahilinde yürümek istedim. Çok iyi geldi. Yalnız yine garip bir şekilde yürüyüşüm bittiğinde kendimi çok yorgun hissettim. Koronanın verdiği bu yorgunluğun bir süre daha devam edebileceğini söylüyorlar. Umarım çok uzun sürmez.

Didem Elif

Gel Gör Ki

Geçenlerde konuk olarak katıldığım bir canlı yayında, sorulan sorular üzerine yazmaya da okumak kadar önem vermemiz gerektiğinden bahsettim. Yazar olmasa da insanların yazma eylemi içinde olmasının ona fayda sağlayacağını anlattım. Uzun zamandır böyle düşünüyorum. Youtube’ta da yayınladığım söyleşide anlattıklarıma burada girmeyeceğim, gel gör ki; ben kendim bir süredir gerçek anlamıyla yazamıyorum. Ara ara yazdığım şeyler olmuşsa da, itiraf edeyim ki yazdan beri performansım epeyce düştü. İş olarak aldığım telifli yazıları bile oldukça geç teslim ediyorum. Sitemde ise başlanmış ama tamamlanmamış yazılar var.

Büyülü Gerçeklik, Bu Da Geçer, Anca Beraber Kanca Beraber, Alınganlık mı Kırılganlık mı?, Zorlamamak, Direndiklerim ve Gel Gör Ki isimleriyle açılmış yarım kalan yani sonunu getiremediğim yazılar…

Nedense bir süredir böyle oluyor. Yazmaya bir şekilde başlıyorum ama sonra konuyu bir yere bağlayamıyorum. Oysa en iyi değilse de en kolay yaptığım şeylerden biri bu olabilir; konuları birbirine bağlamak. İnsanlar kurduğum bağlantılara genelde şaşırıyorlar. “Elif konu nasıl buraya geldi?” sıklıkla duyduğum bir cümle oluyor. Benim içinse genellikle hiç zorlamadan kendiliğinden yani doğallıkla gelişiyor.

Bu gece kızım gecenin üçünde uyanınca ve onu uyuttuktan sonra beni yeniden uyku tutmayınca, yazmaya çalışayım dedim ve Gel Gör Ki adlı yarım kalan dosyayı açtım. Bu sefer tamamlamaya çalışacağım. Hadi bismillah deyip şu an üzerinde düzenlemeler yaparak ilerlediğim bu yazıyı bir yere bağlamayı yeniden deniyeyim bakayım.

Büyük bir değişikliğin içindeyim. Sekiz yılın sonunda doğduğum şehirde yeniden kök salmaya geldim. Bak bu cümleyi kurar kurmaz yine tıkandı içim. Kelimeler üst üste çıkıp birbirine düğümlendi. Neden zorluyor beni bu kadar içinde olduğum süreci dile getirmek bilmiyorum.

Aynı duyguları yıllar önce Kaş’a yerleştiğimde yaşamıştım. Hatta daha taşınma eylemi gerçekleşmeden -bana küsmüş gibi- susmaya başlamıştı kelimelerim. İçim kendime sessizleşmişti…

İlk zamanlar buna çok üzülmüştüm. Hayatımı zehir etmek istemediğim için, “belki de benim meselem yazmak değilmiş,” diyerek durumu bir sonra kabullenmiştim. Yıllar sonra yeniden yazmaya başladığımda anlamıştım gerçek nedenini. Dışımda tutmaya çalıştığım ilişkiyi kendi haline bırakıp kendime döndüğümde yani başka birine sarılmak yerine yeniden yazmaya sarıldığımda ki bu kendime sarılmaktı, içimde camdan bir eşya gibi sakladığım ve gerçekte olmasını arzuladığım tek bir ilişki olduğunu fark etmiştim. Böyle bir ilişkinin mümkünlüğüne inanmadığım için de, arayışlarım içinde girdiğim yollarda kaybolmuştum.

Bilinçli olarak olmasa da bilinçaltımda sanki biliyordum yazarsam içinde olduğum dünyanın üstüme yıkılacağını.

Şimdi de aynı şeyden mi korkuyorum diye sormadan edemiyorum. Yine yalan bir dünya mı yarattım kendime? Onun gerçek olmadığını görmekten ve başıma yıkılmasından mı korkuyorum?

Korkularım var evet ama herhalde en az korktuğum şey budur!

Aksine gerçeklerle yüzleşmeyi o kadar çok istiyorum ki…

Eskiden hayatımla ilgili kararlar verdiğimde sadece kendimi düşünüyordum. Şimdi ise kızımın varlığı etkiliyor tüm seçimlerimi. Böyle olmasaydı dört sene önce İstanbul’a dönüş yapmış olurdum. Üstelik o zamanlar iş anlamında İstanbul’da kaldığım yerden devam edebilirim duygusu vardı ama Kaş’ta ne yapacağımı nasıl tutunacağımı bilmez durumdaydım. Buna rağmen kızım için Kaş’ta kalmanın yollarını bulmaya çalışmıştım. Sonrasında geldiğim noktaya ben bile şaşırmıştım gerçi. O yüzden şimdi İstanbul’da kaldığım yerden değil de, Kaş’ta kaldığım yerden İstanbul’da yeniden başlıyorum. Garip bir cümle oldu ama anlayan anlamıştır herhalde.

Ayrılmaya yakın Kaş’ın sokaklarında dolaşırken bile burnum sızlamaya başlamıştı. Yine de Kaş’a özlem duymuyorum. Okullar yarı yıl tatili olduğunda -bu hafta sonu- kızım babasının yanına giderken, ben de Kaş’a gitsem mi diye düşünsem de; henüz böyle bir isteğim olmadığını fark ettiğim için vazgeçtim. Bu yazıyı okuyan hiç kimse ne olur alınmasın. Bunun Kaş ile bir ilgisi yok. Kaş’ı ve Kaş’ta birlikte vakit geçirdiğim herkesi çok seviyorum. Orada geçen zamanlarımı hiçbir şeye değişmem ve her zaman Kaş’ta bulunmak isterim o ayrı. Ancak akacak kan damarda durmaz misali, benim damarlarımdaki kan artık İstanbul’da akmak istiyor. Umarım bunu gerçek anlamıyla başarabilirim.

Henüz taşınmayı bile tam olarak beceremedim çünkü. Belki de sürecin bana en çok sıkıntı veren kısmı bu. Ülkece içinde olduğumuz ekonominin durumu ve şartların belirsizliğinden, İstanbul’da bir ev tutmak mantıklı gelmedi. Başlangıç olarak ailemin yanına taşınınca da, kütüphanem dahil olmak üzere koca bir ev dolusu eşyayı geçici bir süreliğine Kaş’ta bırakmak zorunda kaldım. Bir ara kafayı iyice kırıp yıllar önce İstanbul’dan Kaş’a götürdüğüm her şeyi satsam dedim ama ona da içim el vermedi. Yazlık kıyafetlerimizi bile getiremedim. Buna rağmen masaüstü bilgisayarımın da içinde olduğu bir araba dolusu koli ve bavulla geldik İstanbul’a. Kimseyi yormak istemediğim için de, eski Türk filmlerindeki köyden şehre taşınanlar gibi otobüsle başladı yolculuğumuz.

Doğrusu bu yarım kalmışlık dokunuyor bana. Her ne kadar “Sağlık olsun, çok şükür,” diyerek güne başlasam da, bu duygu kendimi güçsüz hissettiriyor.

İçimdeki oturmamışlığa rağmen güven içinde hissettiğimin altını çizerek konuyu bağlayayım.

Hayatın zamanı nasıl kurguladığını bilmiyoruz. Bir insanın doğma sürecinin 9 ay 10 gün olduğunu bildiğimiz gibi, hayatlarımızdaki değişimin istediğimiz doğrultuda gerçekleşmesi için gereken zamanı bilebilseydik içinde olduğumuz anı daha huzurlu geçirebilecektik belki.

Hamileyken her kontrolde beni rahatlatan tek bir şey vardı. Duru’nun kalp atışını duymak. İçinde olduğum belirsizlik denizinde şimdi de ayakta kalma yöntemim bu. Ne olursa olsun kalbimin sesini dinlemek.

O sesi duyduğum sürece, nasıl bir yaşam sürdüğümün pek önemi olmuyor. Hatta kendimi hiç olmadığım kadar evimde hissediyorum.

Didem Elif

Fotoğraf: Patara Kumsalı

Model: Burcu Güneç

Kader

Mars acil ihtiyacını giderir gidermez güverteye gelir. Venüs’ü göremeyince suya atladığını düşünerek denize bakar fakat Venüs ortalıkta yoktur.

Mars – Venüüüs???

Venüs – Geliiiyoooruum.

Venüs teknenin arka tarafından yüzerek öne doğru gelmektedir.

Mars – Ne yapıyorsun sen Venüs?

Venüs – Yüzüyordum.

Mars – Karşı kıyıya gitmek için bolca yüzeceğiz zaten, niye kendini yoruyorsun anlamadım.

Venüs – Seni beklerken suyun içinde hareket etmenin bana daha iyi geleceğini düşündüm.

Mars – Daha başlamadan yoruldun ama. Bari hedefimize doğru yüzseydin de yol alsaydın, ben sana yetişirdim. Sense teknenin etrafında dönmüşsün.

Venüs – Aklımdan karşı kıyıya doğru yüzmek geçmedi değil. Ama ya sen içindeyken zaten batmaya başlamış olan şu tekne hepten suya gömülürse. Böyle düşününce buradan uzaklaşamadım. Aklımı boşaltmak için de durmadım yerimde işte. Neyse hadi atla artık yanıma. Seni çok özledim.

Mars balıklama suya atlar. Dipten yüzerek Venüs’e sarılmış halde suyun yüzeyine çıkar. Sevdiği adamın nefes almasına fırsat verdikten hemen sonra Venüs onu dudaklarından öper.

Venüs – Hah şöyle. Bir an ya sana bir şey olur da yanıma gelemezsen diye çok korktum. Neyse ki geçti.

Mars – Niye korktun o kadar anlamadım. Sonuçta hikayenin sonrası belli. Karşı kıyıya geçeceğiz, başka karakterlerle tanışacağız ve bir sürü şey yaşayacağız. Pardon konuşacağız demek istedim. 🙂 Elif zaten o kısımları yazdı ya. Bence çok yersiz olmuş korkman. Kader denilen şey işte. Önden yazılmış. Bize de artık bunu yaşamak kalıyor.

Venüs – Canım o kısımları yeniden yazmakta ne var. Ya Elif kurguyu değiştirmeye karar verdiyse.

Mars – Niye yapsın ki öyle bir şey?

Venüs – Yapmaz değil mi? Ne bileyim ben korktum işte. Zaten o yüzden aklıma olumsuz şeyler gelmesin diye teknenin etrafında yüzerek vakit geçirdim ya.

Mars – Her an başımıza olumsuz şeyler gelebilir elbette ama benden kurtuluşun yok ben sana söyleyeyim. Ne yaparsan yap senden vazgeçmeye niyetim yok benim. Senin tüm uzun mesafe yüzme korkuna rağmen başaracağız biz bu işi. Demedi deme. 😉

Venüs – Madem kaderimizde var onca yolu yüzerek kendimizi yormayalım o zaman.

Mars – Nasıl yani? Yüzmezsek nasıl varacağız karşı kıyıya Venüs? Hiç olur mu öyle şey? Yüzeceğiz ki kaderimizi yaşayalım.

Venüs – Canım karakterler bu aşamada devreye girse ne olur sanki? Mesela Del4 Japonları tekne turuna çıkarmıştır ve denizde bizi görür kurtarır. Ya da Noel Hoca sandalla balık tutuyor olabilir. Birdenbire bize rastlar. Fena mı?

Mars – Çok alemsin Venüs. Oldu olacak hikayeyi sen yaz bari.

Venüs – Ne yani olamaz mı?

Mars – Olabilir. Tesadüf olarak hepsinin gerçekleşmesi mümkün tabii. Hatta bizi illa kurtarmak isterse yepyeni bir karakter bile çıkartabilir karşımıza Elif. Ama anladığım o ki, karşı kıyıya yüzerek varmamızı istiyor. Yoksa kader yerine tesadüf adını verdiği bir öykü kaleme alırdı. Ayrıca kaderimizde var nasılsa diyerek her şeyi Elif’in akışına bırakamayız ki Venüs. Biz sanki tüm o olanlar hiç yaşanmamış gibi unutup; bir yandan bulunduğumuz anın içinde yaşarken, kavuşmak için -karşı kıyıya ulaşmak için yani- elimizden geleni yapacağız.

Venüs – İyi peki tamam. Yüzmekten kaçış yok anladık. Hadi başlayalım o zaman.

Mars yaramaz bir ifadeyle gülümseyerek Venüs’e yaklaşır ve ona sarılır.

Mars – Başlamadan az önce yaptığın gibi beni tekrar öpsene Venüs. İkimize de enerji versin, güç versin. Resmen ömrümün orucu oldu bu yolculuk. Şikayet ettiğim Japonya’yı özledim valla. Uzun süre daha yalnız kalamayacağız gibi görünüyor.

Venüs – Oruç mu ne alaka?

Mars – Seni çok istediğim halde sürekli nefsime hakim oluyorum daha ne olsun. Yaradan bugüne kadar tutmadığım oruçlara bunu sayar mı bilmem tabi de büyük bir sınav veriyorum kendi içimde onu demek istedim. O yüzden bir öpücüğü çok görme bana. 😉

Venüs – Biliyor musun Mars, bazen yüzün çocuk gibi oluyor. Kaç yaşına gelirsen gel çocuksu ifaden hiç değişmiyor. Bayılıyorum bu haline. Birkaç saniyeye sığan böylesine küçük bir zaman dilimi, nasıl mucizevi bir şekilde insanın kalbini kocaman bir sevgiyle dolduruyor. Bakışların seninle Japonya’da pikniğe gittiğimiz güne götürdü beni şu an. Çimlere serdiğimiz çarşafın üzerinde baş başa oturarak yaptığımız piknik ne kadar da güzeldi. Japon pastanelerinde bulamayız diye sana pikniğimize özel olarak Türk simidi pişirmiştim. 😍

Mars – Aman Allah’ım offff, gerçekten çok güzel bir gündü.

Venüs – Afiyetle yemeğimizi yedikten sonra, sarılarak çimlere uzanmıştık. 😇 Lastik bile atlamıştık. Pardon ip atlamıştık demek istedim.

Mars – O detayı söylemeseydin iyiydi. Zaten Elif bana erkeksi bir anı yazsa şaşardım Venüs. Bir an romantik bir şey yazacak diye umutlanmıştım.

Venüs – 😍🙈😂

Mars – Ben senin gülüşünü yerim. Tatlı şey. Yalnız hala öpücüğümü vermedin. Sabırla seni bekliyorum.

Venüs – Göz göze olduğumuz şu anın doya doya tadını çıkartayım dedim. ❤️🤗

Venüs gözlerini kapatır ve Mars’ı uzun uzun öper. Sevgi dolu bu öpüşmenin ardından Karşı Kıyı’ya doğru yüzmeye başlarlar.

Didem Elif

Beklenti

Venüs ve Mars’ın Ruh Eşi Nikahı‘nın ardından Noel Baba Kilisesi’nin bahçesinde kutlama yapılmaktadır. Venüs kadeh kaldırır.

Venüs – Veeee şimdi de Noel’e içelim. Doğum günün kutlu olsun Noel Hoca. Bugünkü mutluluğumu sana borçluyum. İyi ki doğdun.

Mars – Venüs doğru söylüyor. Düğünümüz senin doğum günün sayesinde oldu. Üstelik tüm organizasyonu sen yaptın. Şampanya almayı bile düşünmüşsün. Her şey için teşekkür ederiz.

Noel Hoca – Ben teşekkür ederim arkadaşlar. Baksanıza bir otobüs yolculuğu bizi nerelere getirdi. İyi ki benimle birlikte otobüse binmişsiniz. Ne harika bir gün oldu.

Mars – Bir de son anda Venüs düşmeseydi daha güzel olacaktı. İyisin ama değil mi Venüs? Bacağın ağrıyor mu?

Venüs – Kanayan yer biraz sızlıyor ama gayet iyiyim hayatım. Tam zamanında Kezban geldi de neyse ki, yarama merhem oldu.

Noel Hoca – Gelişi esas bana merhem oldu. Yüreğime nasıl iyi geldin bir bilsen Kezban. Davetimi kırmadığın için çok teşekkür ederim.

Kezban – Bayağı teşekkürü bol bir diyalog oldu ama ben de teşekkür etmek isterim. Böylesine özel bir günde Elif’in metninin içinde olmak benim için çok anlamlı. Ayrıca Noel’cim Demre’ye hoş geldin. Yeni yaşın, yeni hayatın mutlu ve kutlu olsun.

Noel Hoca – Hoş buldum Kezban. Yanımda olduğun için çok mutluyum. Bunu söylediğime inanamıyorum ama doğrusunu söylemek istersen bütün gün senden bir haber bekledim. Bir not, bir mesaj. Beni düşündüğünü gösterecek herhangi bir şey. Bunu beklerken içime öyle büyük bir boşluk oturmuştu ki, galiba Venüs benim yüzümden düştü.

Venüs – Ne alakası var canım. Benim düşmemle ilgili kendini neden suçladığını şu an hiç anlamadım.

Noel Hoca – Sizin mutlu olmanızı çok istememe rağmen nikah kıyılmadan önce o kadar negatif duygular içindeydim ki, sanırım nazar değdirdim.

Del4 – Sana inanamıyorum Noel Hoca. Senin gibi bilge bir çocuğun söylediği lafa bak. Nazardan olsa benim nazarım değerdi. Günün sonunda senin sevdiğin geldi yanına. Bir de benim halimi düşün.

Nikah memuru – Halinizde ne var ki? Düğünün en güzel kadınısınız. Varlığınız göz kamaştırıyor.

Yüzü al al olan Del4 gülümseyerek devam eder:

Del4 – Yo ben çok memnunum halimden. Nazardan değildir yani onu demek istedim.

Uranüs – Evet bence de. Annesi okusa Elif’in bu yazdıklarını şimdi hemen “Nazar da neymiş, getirmeyin aklınıza öyle şeyler,” diyerek kızardı. Gerçekten de çok güzel bir gün yaşıyoruz, aklınıza getirip çekmeyin nazarı. Hem Venüs iyiymiş işte. Mars yarasından bol bol öper çabucak iyileşir merak etmeyin. .)

Mars – Bir yalnız kalalım o iş bende. 🙂

Venüs – 🙂

Noel Hoca – Söylemeye çalıştığım, heyecanlı ve güzel bir gün yaşarken aslında içten içe Kezban’dan bir haber beklediğim. Yanlış anlamayın, Kezban’ı bir ömür boyu beklerim o başka. Ancak onun duygularından tam olarak emin olamadığım için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Bu beklenti beni yiyip bitiriyordu ki bir anda Venüs’ün düştüğünü gördüm. O zaman her şey o kadar anlamsız geldi ki. Artık tek bir şey istediğimi fark ettim. Yanımda olmasa da Kezban’ın iyi olması. Tam beklentimi kesmiştim ki, Kezban geldi. Mucize gibi bir andı.

Del4 – Ben seni çok iyi anlıyorum. Beklenti içinde olmak insanı gerçekten çok yoruyor.

Noel Baba Kilisesi’nin bahçesine neşe içinde Merkür girer.

Merkür – Tebrikler arkadaşlar. Hepinizi kutluyorum. Ne mutlu bir diyalog böyle. Elif’in kafasının arka planında durmaya dayanamadım ben de neşenize katılmaya geldim.

Uranus – Aaa Elif’in geriye kalan tek karakteri Merkür de geldi. Seni hiç beklemiyorduk.

Merkür – Biliyorum beklemediğinizi. Gelmesem de olurdu aslında ama dediğim gibi dayanamadım. Umarım keyfinizi bölmedim.

Uranüs – İyi yapmışsın. Daha önce aynı metnin içinde yer alıp denk gelememiştik. Seni bayağı bir merak ediyordum. Gördüğüme sevindim valla.

Merkür – Sahi mi? Demek beni merak ettiniz hanımefendi. Yalnız mutlaka belirtmem lazım, Elif hanım sizi okuyucuya anlatırken çok haksız davranmış. Nasıl güzel bir kadına bakıyorum şu an. Elif’in diyaloglarında bundan hiç bahsetmemiş olmasına pek teessüf ettim.

Nikah memuru Del4’un kulağına yanaşarak fısıldar.

Nikah memuru – Pek çapkın bir adamdır aman dikkat edin.

Del4 kafasını çevirip gülümseyerek nikah memurunun gözlerine bakar. Kimse fark etmez ama onlar birkaç saniye boyunca birbirinin gözlerinde kitlenip kalırlar. Kalplerinde sıcacık bir duygu hissederler. O sırada müzik çalmaya başlar. Erkekler bayanları ay pardon erkekler kadınları dansa kaldırır. Mars Venüs’le, Noel Hoca Kezban’la, Nikah Memuru Del4’la, Merkür de Uranüsle dans ederek, mutlulukla içinde oldukları anı yaşarlar. O zaman müzik!

Didem Elif

Not: Bir iki haftadır Kader başlığını verdiğim bir bölüm yazmaya çalışıyordum. Bir kısmını yazdım da ama hikayede bir türlü çözemediğim bir düğüm oluşmuştu. Çünkü Beklenti konusu resmen Kader’in önüne geçip öne çıkmaya çalışıyordu. Nihayetinde Beklenti yazısı daha önce bitti. Ne diyeyim. Kader işte. 🙂

Yeni bir yıla girmeye hazırlandığımız şu son saatlerde, Mars ve Venüs hikayeleri yazan biri olarak; 2022’de sevenlerin kavuşmasını diliyorum.

Mutlu Yıllar!

Beklemek

Mars ve Venüs teknenin güvertesinde oturmuş, ellerinde şarap kadehleriyle güneşin keyfini çıkartmaktadır.

Venüs – Şu havanın güzelliğine bak Mars. Ne harika değil mi? Güneş iliklerime kadar işledi.

Mars – Tabi kış geldi ya Elif yaz havası anlatmasa olmaz. Kesin bir yerleri şişer sonra. Fark ettin değil mi? Kadın ters köşe delisi resmen. Bu konuda yapacağımız bir şey yok ne yapalım. Onun elinde kaderimiz. Mecbur boyun eğiyoruz.

Venüs – Canım ne güzel bir ortamdayız. Teknede, açık havada… Ohh valla miss… Ayy çok iyi geldi.

Mars ayağa kalkıp toparlanır.

Mars – Ben birazdan geliyorum hayatım.

Yalnız kalan Venüs yanı başında duran kitabını eline alıp okumaya başlar. Çok geçmeden panik içinde Mars geri gelir.

Mars – Ba–baaa– ba—tıyoruz.

Venüs – Sakin anlatır mısın? Ne dediğini anlamadım.

Mars – Batıyoruz Venüs! Bir an önce tekneyi terk etmemiz lazım.

Venüs – Batıyor muyuz? Ciddi olamazsın. Kaptanın yanına gidelim hemen. Bakalım o ne diyor bu işe?

Mars – Kaptan yerinde yok ki. Çoktan tekneyi terk etmiş olmalı.

Venüs – Olur mu hiç öyle şey? Bize niye haber vermeden ayrılsın? Dur ben gidip bir bakacağım.

Venüs teknenin her tarafında kaptanı arar. Hiç bir yerde bulamaz ve teknenin su aldığını bizzat görünce Mars kadar telaşlanır.

Venüs – Haklısın batıyoruz. Ne yapacağız?

Mars – Canım ne yapacağız? Tabi ki atlayıp karşı kıyıya yüzeceğiz.

Venüs – Hangi karşı kıyıya?

Mars – Bak işte orda. Uzak da olsa görünüyor karşı kıyı.

Venüs – Sen delirdin galiba. Orası ne kadar uzak haberin var mı? Ben hayatta oraya kadar yüzemem.

Mars – Yüzersin niye yüzemeyecekmişsin.

Venüs – Öyle bir söylüyorsun ki. Sanki İstanbul’da karşı yakaya geçiyoruz. O kadar basit mi? Ben kendimi biliyorum Mars yapamam. O kadar uzun süre yüzemem ben yorulurum.

Mars – Yüzdün ki? Karşı kıyıya geçtik hatırlasana.

Venüs – Nasıl yani?

Mars – Kendimizi teknede bulunca ilk başta sanmıştım ki evlendiğimizi anlatan geçen bölümün sonrasında tekneyle balayına çıktık. Ama yok durum öyle değil. Belli ki Elif yazmadığı o aradaki bölümü yazıyor. Suya nasıl düştüğümüzü anlatıyor.

Venüs – Sahi mi?

Mars – Evet. Kaş’tan Fethiye’ye doğru kaptanlı bir teknede geziye çıkmıştık. Bir şekilde bir sorun çıktı ve tekne su almaya başladı. Kaptan da ortadan kayboldu. Bundan sonrası için başımızın çaresine bakacağız anlayacağın.

Venüs – Aaa doğru. İleri geri anlatımlarla bunu yapacaktı. Çok haklısın. Nasıl da unuttum o kısmı ben. Hikaye böyle gelişti demek ki.

Mars – Evet Venüs. O yüzden hemen şimdi atlayacaksın ve birlikte karşı kıyıya yüzeceğiz.

Venüs – Ama çok korkuyorum ya yapamazsam, ya tamamlayamazsam bu yolculuğu…

Mars – Canım sonunu biliyoruz işte. O bölümleri yazdı ya Elif. Karşı kıyıya ulaşacağız ve sonra yeni karakterlerle tanışacağız, en sonunda da evleneceğiz. Üstelik yeryüzündeki ruh eşi düğünü yapan ilk çift olacağız. Bunu herkes öğrense ne kadar meşhur oluruz bir düşünsene. 🙂 Bal gibi de yapacaksın yani Venüs. Hadi atla.

Venüs – Seni ruh eşim yapacağım diye kız kandıranı da ilk kez görüyorum Mars. 🙂

Mars – :)))

Venüs – Başaracağım o zaman değil mi?

Mars – Bak hala nelerle oyalanıyor. Hadi ama Venüs. Seni bekliyorum.

Venüs – Öyleyse hemen yanıma birkaç parça şey alayım. Karşı kıyıda ihtiyacımız olacaktır.

Mars – Dur ben de bir tuvalete gideyim o arada.

Venüs – Bana nelerle oyalanıyor diyene bak. Tekne batıyor ve sen şu an tuvalete mi gideceksin?

Mars – Sıkıştım ne yapayım? Demin de tuvalete gitmek için kalkmıştım ki zaten.

Venüs – Dert ettiğin şeye bak. Yüzerken denize yaparsın canım.

Mars – Hiç olur mu Venüs? Elif’e yakışır mı öyle bir diyalog yazmak. Lütfen ama. Ayrıca eski bölümlerden hatırlarsan, senin yüzmemiz boyunca dry bag taşıdığını fark etmemem gerekiyor. E ne ara hazırlayacaksın? Ben tuvaletteyken tabi ki. Hazırladığın çantayı sırtına takıp ben gelmeden suya atlayacaksın ki ben görmemiş olacağım.

Venüs – Aaaa doğru. Tamam tamam hadi çabuk ol.

Mars kamaraya girer. Venüs aceleyle ihtiyacı olacağını düşündüğü bir kaç parça eşyayı dry bag’a koyup, çantasını sırtına takar. Kısa bir süre endişeyle karşı kıyıya bakar. Sonra gözlerini kapatıp elini kalbine koyarak kendini suya atar. Dalgalarla uyum sağlayarak suyun içinde sevdiği adamı beklemeye başlar.

Didem Elif

Business photo created by wayhomestudio – www.freepik.com

Güven

Noel Baba Kilisesi’ne giren Uranüs yerdeki taşa takılıp dengesini kaybeder. Elindeki kutu yere düşer. Çıkan ses Venüs ve Mars’ın düğün töreninde bulunan herkesin dikkatini dağıtır.

Venüs – Aaa Uranüs de burada.

Mars – Hoppala. Gene evlenemeyeceğiz desene.

Uranüs – İnsan bir hoş geldin der. Elif’in düğün sahnenizi yazdığını okuyunca sizi görmek için o kadar yol geldim. Beni görünce mutlu olursunuz sanmıştım. 🙁 Üstelik düğün hediyesi olarak gerdek geceniz için Venüs’e iç çamaşırı almıştım. Aşk olsun yani.

Venüs – Düğün hediyesi mi? Ayy çok heyecanlı.

Mars – Madem Elif’in yazdıklarını okuyorsun, Venüs ile bir türlü evlenemediğimizi de fark etmişsindir. Tam şimdi evleneceğiz diyorum son anda bir şey oluyor tamamlanmıyor. Üstelik Elif her seferinde bir sürü diyalog yazıyor. Seni görünce yine araya konuşmalar girecek, derken tören yine bitmeyecek diye düşündüm. Ondan öyle dedim. Yoksa hoş geldin tabi ki.

Uranüs – Yok yok ben daha fazla konuşmayacağım. Sessizce kenarda oturup töreni izleyeceğim söz. Hadi devam edelim. Bir an önce Venüs’e düğün hediyemi vermek için sabırsızlanıyorum.

Mars – Bak şimdi ben de heyecanlandım aldığın hediyeyi görmek için Uranüs. :)))

Venüs – :)))

Nikah memuru öksürerek boğazını temizler ve konuşmaya başlar.

Nikah memuru – Öyleyse törene devam edelim. Yalnız Elif televizyonlardaki uzun reklam araları gibi valla. Konuşmalarımızı yazmasını beklerken nerede kaldığımızı unutuyorum. Biriniz sufle verebilir mi?

Del4 – Canım kızcağız şehir değiştirdi. İkamet değişikliği, kızının okul işlemleri gibi bir sürü teferruatla uğraşıyor. Ayrıca kızı babasının yokluğunu hissetmesin diye onunla özel olarak ilgilenmeye çalışıyor. Elif’in dünyası şu ara epeyce karışık. Düzenini oturtması gerekiyor ondan uzun sürüyordur bu kadar. Ben hatırlatayım sana nerede kaldığımızı. En son Venüs’e “Gönlün var mı?” diye sormuştun.

Nikah memuru – Hah doğru tamam. Gönlün var mı Venüs?

Venüs tüm kalbiyle Mars’ın gözlerinin içine bakarak cevap verir.

Venüs – Var.

Nikah memuru – Senin Venüs’te gönlün var mı Mars?

Mars ve Venüs hâlâ birbirlerinin gözlerine bakmaktadır.

Mars – Var.

Noel Baba Kilisesi’nde neşeli bir alkış kopar.

Nikah memuru – Harika. Ben de Elif’in bana verdiği yetkiye dayanarak sizi ruh eşi ilan ediyorum. Şimdi gelinin ayakkabısını çıkarabilirsiniz Mars.

Mars – Gelinin ayakkabısını mı çıkarayım?

Nikah memuru – Evet. Sen ne yapacaksın sandın?

Mars – Gelini öpmeyecek miyim? Bu kadar zaman Venüs’ün ayakkabısını çıkartmak için mi bekledim yani? Bu Elif bizim diyaloglarımızı yazarken ne içiyor Allah aşkına?

Venüs – Kahve. :))))

Mars – Sen ciddisin yani. Gerçekten Venüs’ün ayakkabısını çıkaracağım öyle mi? Yoksa değişik bir fantezisi mi var Elif’in? Hediye olarak iç çamaşırı filan… Yalnız ben sizin yanınızda kendimi hiç rahat hissedemem baştan söyleyeyim.

Nikah memuru – Yok canım fantezi ile ne alakası var. Önce Venüs’ün ayakkabısını çıkaracaksın çünkü senin ona aldığın ayakkabılar ayağını kaydırdığı için kendi ayakları üzerinde yürüyemiyor. Bir kadın her zaman kendi ayakları üzerinde yürümeli ki ruh eşiyle çıktığı yolculukta ona sağlıklı bir şekilde eşlik edebilsin. Böylece Venüs sana hiçbir şekilde yük olmayacak ve bundan böyle el ele birlikte sevgi içinde yürüyebileceksiniz.

Mars – Hani çıplak ayakla yürümek yasaktı. Ya onu yine hapse atarsan? Sana nasıl güveneceğim?

Uranüs – Aaa… İç çamaşırının altına giymesi için ben ona ayakkabı da aldım ki.

Nikah memuru – Gördün mü bak? Bir de Uranüs töreni böldü diye az önce söyleniyordun. Elif boşuna onu da dahil etmemiş demek ki. Umarım geçmişteki polis memuru rolümü unutursun ve bundan böyle bana güvenebilirsin Mars.

Mars hiç tereddüt etmeden Venüs’ün ayağındaki ayakkabıları çıkarır. Ayağa kalkınca Venüs’e sıkıca sarılır ve etrafındaki herkesi unutarak tutkuyla sevdiği kadının dudaklarından öper.

Veee onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine… 🙂

Didem Elif

Not: Doğada tek eşliliğiyle bilinen kuğuların, bir araya geldiğinde ortaya çıkan kalp şeklindeki görüntüsü romantik geldiğinden olsa gerek; genelde otel odalarında çiftler için yatağın üzerine havludan kalp şeklinde iki kuğu hazırlanır.

Sevgilerimle