Güven

Noel Baba Kilisesi’ne giren Uranüs yerdeki taşa takılıp dengesini kaybeder. Elindeki kutu yere düşer. Çıkan ses Venüs ve Mars’ın düğün töreninde bulunan herkesin dikkatini dağıtır.

Venüs – Aaa Uranüs de burada.

Mars – Hoppala. Gene evlenemeyeceğiz desene.

Uranüs – İnsan bir hoş geldin der. Elif’in düğün sahnenizi yazdığını okuyunca sizi görmek için o kadar yol geldim. Beni görünce mutlu olursunuz sanmıştım. 🙁 Üstelik düğün hediyesi olarak gerdek geceniz için Venüs’e iç çamaşırı almıştım. Aşk olsun yani.

Venüs – Düğün hediyesi mi? Ayy çok heyecanlı.

Mars – Madem Elif’in yazdıklarını okuyorsun, Venüs ile bir türlü evlenemediğimizi de fark etmişsindir. Tam şimdi evleneceğiz diyorum son anda bir şey oluyor tamamlanmıyor. Üstelik Elif her seferinde bir sürü diyalog yazıyor. Seni görünce yine araya konuşmalar girecek, derken tören yine bitmeyecek diye düşündüm. Ondan öyle dedim. Yoksa hoş geldin tabi ki.

Uranüs – Yok yok ben daha fazla konuşmayacağım. Sessizce kenarda oturup töreni izleyeceğim söz. Hadi devam edelim. Bir an önce Venüs’e düğün hediyemi vermek için sabırsızlanıyorum.

Mars – Bak şimdi ben de heyecanlandım aldığın hediyeyi görmek için Uranüs. :)))

Venüs – :)))

Nikah memuru öksürerek boğazını temizler ve konuşmaya başlar.

Nikah memuru – Öyleyse törene devam edelim. Yalnız Elif televizyonlardaki uzun reklam araları gibi valla. Konuşmalarımızı yazmasını beklerken nerede kaldığımızı unutuyorum. Biriniz sufle verebilir mi?

Del4 – Canım kızcağız şehir değiştirdi. İkamet değişikliği, kızının okul işlemleri gibi bir sürü teferruatla uğraşıyor. Ayrıca kızı babasının yokluğunu hissetmesin diye onunla özel olarak ilgilenmeye çalışıyor. Elif’in dünyası şu ara epeyce karışık. Düzenini oturtması gerekiyor ondan uzun sürüyordur bu kadar. Ben hatırlatayım sana nerede kaldığımızı. En son Venüs’e “Gönlün var mı?” diye sormuştun.

Nikah memuru – Hah doğru tamam. Gönlün var mı Venüs?

Venüs tüm kalbiyle Mars’ın gözlerinin içine bakarak cevap verir.

Venüs – Var.

Nikah memuru – Senin Venüs’te gönlün var mı Mars?

Mars ve Venüs hâlâ birbirlerinin gözlerine bakmaktadır.

Mars – Var.

Noel Baba Kilisesi’nde neşeli bir alkış kopar.

Nikah memuru – Harika. Ben de Elif’in bana verdiği yetkiye dayanarak sizi ruh eşi ilan ediyorum. Şimdi gelinin ayakkabısını çıkarabilirsiniz Mars.

Mars – Gelinin ayakkabısını mı çıkarayım?

Nikah memuru – Evet. Sen ne yapacaksın sandın?

Mars – Gelini öpmeyecek miyim? Bu kadar zaman Venüs’ün ayakkabısını çıkartmak için mi bekledim yani? Bu Elif bizim diyaloglarımızı yazarken ne içiyor Allah aşkına?

Venüs – Kahve. :))))

Mars – Sen ciddisin yani. Gerçekten Venüs’ün ayakkabısını çıkaracağım öyle mi? Yoksa değişik bir fantezisi mi var Elif’in? Hediye olarak iç çamaşırı filan… Yalnız ben sizin yanınızda kendimi hiç rahat hissedemem baştan söyleyeyim.

Nikah memuru – Yok canım fantezi ile ne alakası var. Önce Venüs’ün ayakkabısını çıkaracaksın çünkü senin ona aldığın ayakkabılar ayağını kaydırdığı için kendi ayakları üzerinde yürüyemiyor. Bir kadın her zaman kendi ayakları üzerinde yürümeli ki ruh eşiyle çıktığı yolculukta ona sağlıklı bir şekilde eşlik edebilsin. Böylece Venüs sana hiçbir şekilde yük olmayacak ve bundan böyle el ele birlikte sevgi içinde yürüyebileceksiniz.

Mars – Hani çıplak ayakla yürümek yasaktı. Ya onu yine hapse atarsan? Sana nasıl güveneceğim?

Uranüs – Aaa… İç çamaşırının altına giymesi için ben ona ayakkabı da aldım ki.

Nikah memuru – Gördün mü bak? Bir de Uranüs töreni böldü diye az önce söyleniyordun. Elif boşuna onu da dahil etmemiş demek ki. Umarım geçmişteki polis memuru rolümü unutursun ve bundan böyle bana güvenebilirsin Mars.

Mars hiç tereddüt etmeden Venüs’ün ayağındaki ayakkabıları çıkarır. Ayağa kalkınca Venüs’e sıkıca sarılır ve etrafındaki herkesi unutarak tutkuyla sevdiği kadının dudaklarından öper.

Veee onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine… 🙂

Didem Elif

Not: Doğada tek eşliliğiyle bilinen kuğuların, bir araya geldiğinde ortaya çıkan kalp şeklindeki görüntüsü romantik geldiğinden olsa gerek; genelde otel odalarında çiftler için yatağın üzerine havludan kalp şeklinde iki kuğu hazırlanır.

Sevgilerimle

Anlaşma

Mars nikah masasının önüne gelince, Venüs’ü kucağından indirip sandalyeye oturmasına yardım eder. Mars’ın da oturduğunu gören nikah memuru, Elif’in ona verdiği yetkiye dayanarak Noel Baba Kilisesi’ndeki düğün törenine başlar.

Nikah memuru – Siz sevgili Venüs, Mars’ın en sevdiğiniz huyu nedir?

Venüs – Nasıl?

Nikah memuru – Huy? Yani Mars’ın en çok hangi yanını seviyorsunuz?

Mars – Şimdi sohbetin sırası mı Allah aşkına? Bir an önce başlasak ya artık törene memur bey. Yani ben ömrümde bu kadar uzatılan bir düğün sahnesi daha görmedim. Kaç bölümdür bir türlü evlenemedik. Bir an önce kıyın nikahımızı da gerdeğe girelim. Oram buram şişti bu kadının hasretinden valla.

Venüs – :))) Marssss. 🙈

Nikah memuru – İyi de başladım ki ben törene. Esas şu an siz durduk yere meseleyi uzatıyorsunuz.

Venüs – Ne yani bu nikah töreni sorusu mu? Annemin babamın adını sormayacak mısınız?

Nikah memuru – Niye öyle saçma bir şey sorayım ki? Gökten düştüğünüzü hepimiz biliyoruz. Hem öyle olmasa bile ne yapayım ben sizin ana baba adını canım? Bu sıkıcı sorunun cevabını vermenizin sizin evliliğinizle ne alakası var?

Venüs – Hani ne bilim soy ağacı için filan olsa gerek herhalde.

Nikah memuru – Şu vatana doğru düzgün bir ağaç dikip yetiştirdiniz de soy ağacınız kaldı.

Venüs – Peki Mars’ın hangi huyunu sevdiğim sizi niye ilgilendiriyor? O daha saçma bir soru değil mi?

Nikah memuru – Niye saçma olsun? Bu adamla niye evlenmek istiyorsun bileyim ki onay vereyim. Öyle anasının babasının adıyla gelip her evlenmek isteyeni evlendirseydik oooo ne anlamsız çiftlerle dolu bir dünya olurdu burası siz hiç düşündünüz mü? Hem ne demişler, can çıkar huy çıkmaz.  Dolayısıyla huyunuz suyunuz birbirine uygun mu bilmem lazım ki nikahınızı kıyayım.

Mars – Tamam tamam. Ayy Elif’i sen niye anlamaya çalışıyorsun güzelim yaa? Hadi cevapla nikah memurunun cevabını da bir an önce düğünümüz tamamlansın. Kavuşalım artık bir tanem. Hasretinden deliricem diyorum anlatamıyorum herhalde.

Nikah memuru – Onu kucağında buraya taşırken Venüs’e öyle bir yapıştın ki gayet net anlaşılıyor o kısım merak etme.

Venüs – Ayy siz onu bir de yatakta görseniz. 💃

Mars – 😍🌹

Nikah memuru – Öhö öhö… Hala cevabınızı bekliyorum Venüs hanım.

Venüs – Ama bunun cevabını benim biraz düşünmem lazım. Hiç kafa yormadığım bir şey sordunuz.

Nikah memuru – İlk aklınıza geleni söyleyin Venüs hanım. İnanın bana zaten aklınıza geldikçe, ki bu gerdekteyken bile olabilir, hemen Mars beye söylemek isteyeceksiniz, “şu huyunu da seviyorum,” diye.

Venüs – Sabır. Sabırlı olmasını seviyorum.

Nikah memuru – Mars bey mi sabırlı? Emin misiniz? Bana nedense pek sabırsız göründü.

Venüs – Evet sabırlıdır. Hem de çok sabırlıdır. Bakmayın siz Elif’in dialoglarında öyle göründüğüne. Mars benim kendi yoluma hiç müdahale etmeden sabırla bekler. Patara kumsalını bir baştan bir başa yürümeye kalksam bile hem de. Düşünün artık işte ne kadar sabırlıdır. En çok bu huyunu seviyorum. 😇

Nikah memuru – Siz Mars bey? Siz Venüs hanımın hangi özelliğini seviyorsunuz?

Mars – Bunu tek kelimeye indirgeyerek anlatmam zor. Hani çılgınlık diyeceğim tam karşılamayacak çünkü.

Venüs – Çılgınlık mı? Sence ben çılgın biri miyim yani?

Mars – Değilsin işte. Aksine çok durağan ve stabil birisin hatta. Ama bir şeyi çok istediğinde senden hiç beklenmeyecek çılgınca şeyler yapabilirsin. Senin bu huyunu çok seviyorum. Sürprizlerle dolusun.

Nikah memuru – Peki siz Venüs hanım, Mars beyin en sevmediğiniz huyu nedir?

Venüs – Cevap vermemesi.

Mars – Bu sefer hiç düşünmeden bir çırpıda cevap verdin bakıyorum.

Venüs – İşine gelmeyince cevap vermiyorsun yalan mı?

Mars cevap vermeden öylece sessizce durur.

Venüs heyecanlanarak işaret parmağıyla Mars’ı göstererek konuşur.

Venüs – Gördünüz mü? İşte bundan bahsediyorum.

Mars istifrini bozmadan susmaya devam eder.

Venüs – Allahım öldürecek bu huyu beni.

Nikah memuru – En sevdiğiniz huyunun aynı zamanda en sevmediğiniz huyu olduğunu fark ettiniz mi?

Venüs – Nasıl yani? Anlamadım.

Nikah memuru – Aslında bu sevmediğiniz davranışı onun yine sabırlı biri oluşundan kaynaklanıyor. Sabırla sizin cümlelerinize tepki vermeden durabiliyor. Tıpkı sizin kendi yolunuza sabırlı bir şekilde bekleyerek tepki vermediği gibi.

Venüs – Hiç böyle düşünmemiştim. Doğru aslında.

Nikah memuru – Siz Mars bey, Venüs hanımın hangi huyunu sevmiyorsunuz?

Mars – Sinirlendiğinde beni bozması. Hiç beklemediğim tepkiler veriyor çok şaşırıyorum.

Nikah memuru – Gördünüz mü gene aynı şey oldu. Karşınızdakinin sizde pozitif duygu yaratan aynı huyunu tehdit olarak algıladığınızda negatif etkileniyorsunuz. Hiç beklemediğiniz davranışta bulunması hoşunuza giden bir şey olunca o huyu çok seviyor, hoşunuza gitmeyen bir şey olunca sevmiyorsunuz.

Venüs – Aaa evet. E peki nolucak şimdi? Bu durumda evlenemeyecek miyiz? Üniversite sınavında bile bu kadar zorlanmadım yani.

Mars – Hangi üniversite sınavı Venüs? Duyan da okula gittin sanır.

Venüs – Tamam bizzat ben gitmedim ama Elif giderken ben de onun kadar heyecan yaptım. Ne var?

Nikah memuru – Bugüne kadar okuduğum diyaloglarınızı göz önünde bulundurursam, kan uyuşmazlığı yaratacak yani çok sorun olacak bir huy probleminiz görünmüyor. Birbirinizin huylarını değiştirmeye kalkmadığınız sürece tabi. Önemli olan “ben bunun bu huyuna katlanabilir miyim?” diye düşünerek şimdi soracağım soruya cevap vermeniz. Siz Venüs hanım, canı çıkacak huyu çıkmayacak bu adamı “bildiğim bilmediğim, iyi kötü tüm huylarıyla başedebilirim,” diyecek kadar seveceğinize inanıyor musunuz?

Venüs – Aaa çok kazık soru. Keşke uçakla Türkiye’ye dönerken sana evlenmemiz gerekir demek yerine bir okul okumamız gerektiğini söyleseymişim Mars.

Mars – Zaten ilk fırsatta onu da yapsak iyi olur. Yoksa modacı etiketini alamayız kolay kolay . Terzi olarak kalır adımız. Okul dediğin bir etiket Türkiye’de. Ağzımı bozmayı hiç sevmiyorum çok afedersin Venüs ama boka etiket konsa alacak insanlar var. Etiket önemli o yüzden. Yoksa bu saatten sonra diplomayla ne işim olur benim?

Nikah memuru – Hem kavuşmak istiyorsunuz hem de hala oyalanıyorsunuz ama. Kazık mazık bu soruya doğru cevap vermeniz lazım.

Venüs – Yani ben şimdi nasıl bunun garantisini vereyim size memur bey? Elimden geleni yapacağıma eminim ama başaramayabilirim yani. Hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde deseniz gözüm kapalı evet derim mesela hiç düşünmem.

Nikah memuru – Adamı davranışlarınızla hasta ettikten sonra kötü günde yanında olsanız ne olacak? Hem evet bunu başaramayabilirsiniz ama ben size Gönlünüz Var Mı? diye soruyorum aslında. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez zaten. Okul dediniz bak Elif’in tüm İktisat eğitimi boyunca öğrendiği tek şey aklıma geldi.

Mars – Neymiş o?

Nikah memuru – İşletmeler doğar, büyür ve ölürler. Bu her şey için geçerlidir. Devletler, insanlar, ilişkiler… Sizi ölüm mü ayırır yoksa kendi kendinize mi ilişkinizi öldürürsünüz bilemem. İnsanın birinde gönlü varsa ilişkiyi yürütebilmek için elinden geleni yapar. Yani çaba gösterir. Eğer karşı tarafın da gönlü varsa o çabayı görür ve o da kendi elinden geleni yapar. Böylece gece gündüz yürünen iki kapılı karanlık bir handa gidebildikleri yere kadar iki insan birbirine yol arkadaşı olur. Son kez soruyorum gönlün var mı Venüs?

Venüs Mars’ın gözlerine bakarak tam cevap vereceği sırada ani gelen bir sesle tören bölünür. Herkes sesin geldiği yöne bakar.

Didem Elif

Nereden Başlamalı?

Karar verdikten sonra harekete geçmeyi galiba en çok bu soru zorlaştırıyor. Nereden başlamalı?

Yaz ortasında bir ara kafa karışıklığı yaşasam da aslında Kaş’tan ayrılmaya ilk baharda karar vermiştim. Sosyal medyada ve yakın çevrem dışındaki insanlara yeni duyurdum ama o dönem yazdığım bir yazıda da açık açık ifade etmiştim bunu.

Taşınma kararını verdikten sonra bu yazı güzel geçireceğime dair bana umut veren güzel gelişmeler olmuştu ama üzücü bir şekilde bu gelişmeler bir türlü sonuca bağlanmadı.

Haziran başında olmasını çok arzu ettiğim güzel bir organizasyon yapacaktık. Pandeminin de elbette etkisi var, birkaç gün kala etkinlik otel tarafından iptal edildi.

Daha önce ilk kitabımı basan ama şu anda daha çok fuarcılık işi yapan eski yayınevimin sahibiyle Kaş’ta Kitap Fuarı düzenleyecektik. İşin bazı ayaklarını halletmeme rağmen, Türkiye’de korku ve endişe yaratan o büyük yangınlar belediye ile yapacağımız girişimimizi resmen bloke etti.

Başka bir yayınevi sahibi, bugüne kadar ürettiklerimden haberdar olduğundan, yaz başında kendiliğinden, dört ayrı kitabımı yıl sonuna kadar kısa aralıklarla basmayı teklif etti. Tüm yaz üzerinde çalıştık. Kapakların tasarımından basın bültenine kadar her şey hazırdı. Temmuz’da çıkarılması niyetlenen ilk kitap nihayet 9 Eylül için kesin tarih olarak kararlaştırılmıştı. Hatta içinde benim de bir öykümün bulunduğu Yaz Öyküleri kitabı elime yeni geçmişti, o gün bir arkadaşımla Kaş’ta olacak imza ve söyleşi gününü organize etmek için bir araya gelmiştik. İlk kitabın çıkmasına neredeyse 10 gün kalmıştı. Bu sefer ben vazgeçtim.

Belki çoğu insana delice gelecek bir hamle olabilir. Kimse adına burada kötü bir söz söylemek istemem ama beraber yol aldığımız süreç bana dört kitap boyunca bu yayıneviyle birlikte yürümek istemediğimi fark ettirdi. Neticede dışarda kitaplarımın olmasını yana yakıla bekleyen bir kitle yok. Sırf egosal bir tatmin için de artık istemediğim bir ilişkiyi sürdüremezdim.

Belki en son kaleme aldığım “Başka Bir Ben” adlı yazımda “hayata sıfırdan başlıyorum,” demem biraz da bu olanlardandır. Çünkü koca bir yaz bunlara harcadığım enerji yerine, İstanbul’a taşındığımda beni finanse edecek sürekli bir iş bulmaya odaklansaydım böyle hissetmezdim belki de. Yoksa elbette ki bugüne kadar Kaş’ta yaşarken tüm ürettiklerim -ki üretmeye hala devam ediyorum ve hiç yabana atılır işler değil- ve hayatımın en değerli varlığı sevgili kızımla başlayacağız İstanbul’daki hayatımıza. Yani sıfırdan başlamak derken öyle benim için hiçlik mertebesi de sayılmaz tabi ki. Ayrıca bu bir tercih meselesi asla pişman değilim. Hem doğduğum ve büyüdüğüm şehirdeki arkadaşlarım, dostlarım ve ailemi hesaba katarsak şansımın ve bahtımın çok açık olacağına inanıyorum. 🙂

Benimkisi birazcık geçmişte çektirdiğim röntgen filmiyle o günün röntgen çıktısının bir karşılaştırmasıydı.

Bedenimizde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissetsek de sorunun neden kaynaklandığını dışardan göremeyiz çoğu zaman. İşte röntgen zırt pırt çektirilecek bir şey değildir ama ihtiyacımız olduğunda vücudumuzun doku ve kemik yapısını x ışınlarıyla göstererek bize fikir verir. Yıllar önce bir düşmem sonucunda elim kırılmıştı ama çok ağrı çekmediğim için hemen hastaneye gitmemiştim. Elimdeki şişlik bir türlü inmeyince yani ancak üç gün sonra röntgen çekildiğinde elimin kırıldığını anlayabilmiştim.

Duygularımızı anlayamadığımızda -yine zırt pırt olmamakla birlikte- ruhumuza da röntgen çekilmeli bazen. Bu arada röntgen teknolojisinde tonlarca renge gerek yoktur. O şeffaf siyah beyaz görüntü onu okuma yetisi olan kişiye yeter. Çünkü burada amaç bozuk olan dokunun ne olduğunu anlamak ve onu iyileştirmek için nereden başlayacağını bilmektir.

Didem Elif

Başka Bir Ben

Kaş’tan taşınmaya karar verdiğim şu günlerde Kaş’ta yaşamaya karar verdiğim zamanlar aklıma geliyor. Tanıştıktan çok kısa bir süre sonra kızımın babası tarafından evlilik teklifi almıştım. Üstelik hemen bir ay sonra gerçekleştirmek istiyordu bunu. Benim fikre hazır olmamsa, yani evliliğin gerçekleşmesi, bir yıl sürmüştü. Böyle bir kararı alana kadar çok korktuğumu akla karayı seçtiğimi hatırlıyorum.

Sadece medeni halim değişmeyecekti çünkü, yaşadığım şehirden de ayrılacak küçük bir sahil kasabasına taşınacaktım. Beraberimde getirdiğim ne işim olacaktı, ne ailem, ne arkadaşlarım. Yine de yeni bir şehirden, yepyeni bir düzenden çok ilişkinin yürümeme ihtimali korkutuyordu beni. Bir yandan da yıllar sonra ilk kez birine çok yoğun duygular hissettiğim için bu ilişkiyi sonuna kadar yaşamak istiyordum. İnsanların isteklerini gerçekleştirmesi konusunda hem yurt içinde hem yurt dışında eğitimler veren alanında uzman birinden destek almaya karar verdim. Birebir görüşmemizde durumumu ve korkularımı anlattım. Beni dinledikten sonra gözlerimin içine bakarak, “En kötü ne olur?” diye sordu, “Kaş’a yerleştin ve ilişkin yürümedi diyelim, ne olur o zaman?”

Aylardır kendime sormayı akıl etmediğim sorunun cevabı çok net geldi. Sesli bir şekilde dile getirdim. “Her şeye sıfırdan başlarım.”

Bu cevabı verir vermez başımın üstünde gezdirdiğim bulutlar birden dağılmıştı sanki. O anda hissettiğim duyguyu sonuna kadar yaşamanın her şeye değeceğini fark ettim. Sonu nasıl biterse bitsin. Alt tarafı yeniden başlardım ne olurdu sanki? Ucunda ölüm yoktu ya…

Uzman kişi bu konuşmanın hemen ardından bana bir çalışma yapacağımızı, gözlerimi kapatmamı istediğini söyledi. Meditatif bir müzik açarak cümleleriyle beni yönlendirmeye başladı. Onun ne söylediğini hiç hatırlamıyorum ama gözlerimde canlanan resim dün gibi aklımda.

Üzerimde, tülden parçaları uçuşan upuzun etekleri olan yumuşacık beyaz bir gelinlik vardı. İçi zifiri karanlık görünen mahsen gibi bir yere iniyordum. Işık indikçe azalıyordu. Ortaçağ filmlerinden kalma bir sahne gibiydi. Merdivenleri yavaş yavaş inerken eteklerim yerlere sürünüyordu. Yine de devam ederek sonuna kadar indim. Önümü görmeden bir süre aynı yavaşlıkta yürüdüm. Ben karanlığın içinde yürüdükçe düşük enerjimin giderek yükseldiğini hissediyordum. Korku duymak yerine cesaretlenmeye başlamıştım. Sonra garip bir şey oldu. Birdenbire üzerime sımsıkı oturan siyah deri bir kıyafet içinde buldum kendimi. Resmen Batman filmindeki Kedi Kız gibi görünüyordum. Meditasyonun bitmesine yakın atak, çevik ve güçlü bir şekilde aynı merdivenleri emin adımlarla çıktım. Gözlerimi açtığımda yüzümde bambaşka bir gülümseme vardı. Her ne kadar masumiyetini yitirmiş olsa da benim içimden çıkan bu seksi cesur kadın çok hoşuma gitmişti.

Birlikte çalıştığım kişi, bir enerji çalışması olan meditasyonuna başlarken de bitirirken de aslında sadece iki ya da en fazla üç cümle söylemişti. Niyeti tamamen odağımı zihnimden çıkartıp kalbime yönlendirmekti. Gözlerimi kapattığım zaman ne gideceğim yeri, ne de üzerime ne giyeceğimi belirtmişti. Hepsi kendiliğinden benim içimden çıkmıştı. Belli ki zihnim evlilik kararını karanlık bir mahsene benzetiyordu. Benim için resmen bir “düşüş” hikayesiydi. Dolayısıyla bunu bilen ruhum bu yola girmekten deli gibi korkuyordu.

O günden sonra yıllarca -yani evliliğim boyunca- bu sahne hiç aklıma gelmedi. Ama şimdi bugün hatırladığımda ve geçmişe baktığımda yaşadığım her olumsuzluğun beni güçlendirdiğini fark ediyorum. Ve elbette iyi ki bu kararı almışım dediğim birbirinden güzel anılar eşliğinde olmuş bu.

Bugün bambaşka bir ben olarak, geldiğim yere -İstanbul’a- gidiyorum. Merdiveni inmeye başladığım noktaya çok farklı bir ruh haliyle geri dönüyorum. Çok az kaldı. 2021 yılının Kasım ayında, hayata -her şeye- sıfırdan başlıyorum.

Didem Elif

Not: Geçtiğimiz hafta Kaş’ta 7 Güneş 7 Ay (Sete Sois Sete Lois) Festivali oldu. Sunuculuğunu üstlendiğim Kaş Antik Tiyatro’da gerçekleşen festivalin ilk gecesinde İspanya Bask Cumhuriyeti’nden gelen Korrontzi grubunun efsane konserini dinlerken, sanırım akerdoen sesinden olsa gerek, Seferad grubunun aşağıdaki şarkısı aklıma geldi. Keyifli dinlemeler.

Sevgilerimle…

Kaza

Mars ve Venüs şaşkınlık içinde nikah memuruna bakakalmıştır. Memur sevgi dolu bir ifade ile ona doğru yürümeleri için işaret eder. Mars bu görüntü karşısında öyle sinirlenir ki, düğüne olan tüm motivasyonu bir anda bozulur. Kızgın bir şekilde memura doğru yürürken Venüs’ün elini bırakır. Ayakkabısı kayan Venüs aniden yere düşer. Del4 ve Noel Hoca onu yerden kaldırmak için hemen yardımına koşarlar. Kollarından tutup ayağa kaldırırlar. Venüs’ün gelinliğinin kan içinde kaldığını görünce herkes panikler. Venüs’ün bu hali karşısında Mars ne yapacağını bilemez.

Del4 – İyi misin Venüs? Aman Allahım elbisen kan içinde.

Venüs – İyiyim, iyiyim. Hatta canım çok acımadı sayılır o yüzden bu kan neyin nesi ben de bilmiyorum.

Venüs elbisesinin eteğini kaldırır. Düşerken Noel Baba Kilisesi’nin yerdeki taşlarına sürtünen dizi yaralanmıştır. Kiliseye yeni girmiş olan bir kadın bunu fark edince hemen Venüs’ün yanına gelir.

Yeni Kadın – Sakin olun. Ciddi bir şey yok. Yalnız mikrop kapmasın. Hemen bir pansuman yaparım şimdi size. Ben doktorum merak etmeyin.

Noel Hoca – Aaa Kezban geldi.

Venüs – Nasıl yani? Hanımefendiyi tanıyor musun?

Noel Hoca yüzü kızarmış bir şekilde Mars’a bakarak konuşur.

Noel Hoca – Evet. Şey… Kezban’ı sizin düğününüze ben çağırmıştım. Arkadaşım da benim. Mars şey demişti de…

Mars – Kezban mı? Yok artık. İsim konusundaki yaratıcılığı kuşku götürmez ama Elif senin aşık olduğun kadına bula bula bu ismi mi verdi? Aşk olsun yani… Hele bu kaza nereden çıktı hiç anlamıyorum. Durduk yere pek çok şey altüst oldu. Tam her şeyi yoluna koydum diyorum bir şey çıkıyor. Şöyle huzurla evlenseydik şaşacaktım zaten.

Venüs – Ayy inanmıyorum sen o musun? Ben bizim çocuk daha genç bir kıza aşık zannetmiştim.

Noel Hoca – Arkadaşlar yapmayın ama. Çok ayıp oluyor.

Kezban duydukları karşısında oralı olmamaya çalışarak Venüs’ün yarasını temizler ve gerekli müdahaleyi yaparak sargı bezi ile dizini sarar. Nikah memuru bu sırada yanlarına gelmiştir.

Nikah memuru – Her şey yolunda mı arkadaşlar?

Memurun bu hamlesi üzerine Mars öfkeyle ona bağırır.

Mars – Senin burada ne işin var? Bak suç filan işlemedik tamam mı? Ayağımızda ayakkabılarımız da var. Hiçbirimizi hapishaneye atamazsın anladın mı? Bu sefer olmaz. Bizi ayırmana bir daha izin vermeyeceğim. Haberin olsun.

Nikah memuru – Ortada bir yanlış anlama var. Ben buraya polis kimliğimle gelmedim nikahınızı kıymaya geldim.

Noel Hoca – Doğru söylüyor. Polis memurumuz Karşı Kıyı’nın nikah memurudur aynı zamanda.

Mars – Sen ciddi misin? Ne saçma şey. Başka karakter mi yaratamıyor Elif Allah aşkına.

Nikah memuru – Siz tabi hayali kahramanlar olduğunuz için bu zamanda tek işle geçiniliyor sanıyorsunuz. Valla ben elimden gelen her şeyi yapıyorum. Böyle oluyor ne yapabilirim? Hem kaç karakteriz şunun şurasında. Her seferinde yeni bir karakter mi yaratsın Elif? Ayrıca tiyatro oyunlarında sıklıkla görülen bir durumdur. Kişi kostüm değiştirir ve yeni bir karakteri oynar. Çok doğal ki bu.

Del4 – Kendi aranızda tartışmayı bırakın da konumuza dönelim lütfen. Venüscüm sen iyi misin? Devam edebilecek misin?

Venüs – Ben devam edebilirim de, Mars hala benimle evlenmek ister mi onu bilmiyorum.

Mars – Tabi ki Venüs. Sen hala beni istedikten sonra benim seni istememem söz konusu bile değil. Elini bıraktığım için özür dilerim. Düşeceğini akıl edemedim. O an öyle kötü hissettim ki. Öfkeden deliye döndüm. Bizi ayırmaya geldi de eliyle o şekilde çağırarak dalga geçiyor sandım. Onu dövmediğime dua etsin.

Venüs – Ne yalan söyleyeyim nikah memuru olarak karşımıza çıkması beni de çok şaşırttı.

Nikah memuru bu konuşmaları sevgiyle karşılar.

Nikah memuru – Neyse herkes sakinleştiyse törenimize başlayalım mı? Biraz kanlı bir gelin oldunuz ama hala çok güzel görünüyorsunuz Venüs hanım. Beyaz üzerine kırmızı size ayrı bir renk kattı.

Del4 şefkatli gözlerle hayran bir şekilde polis memuruna bakar. Polis memurunun aniden ona bakmasıyla bir an göz göze gelirler. Bir süre gözleri birbirlerine kitlenir. Her ikisi de kalbinde tuhaf bir sıcaklık hisseder. Nikah memurunun sözleri karşısında Mars’ın da nihayet yüzü gülümser.

Mars – Şaka gibi ama doğru söylüyor Venüs. Bu haliyle elbise sana gerçekten daha çok yakıştı.

Venüs – :)))) Tamam o zaman hadi üzerimizdeki tüm negatif duygulardan sıyrılıp devam edelim.

Nikah memuru gözlerini Del4’dan ayırmadan konuşmaya başlar.

Nikah memuru – Harika! Elif hep ne der?

Del4 – Her zaman pozitif algıla.

Tüm karakterlerin aynı anda gözlerinin içi güler. Sevgi içinde herkes Noel Baba Kilisesi’ndeki yerini almaya başlar. Nikah memuru nikahı kıyacağı yere doğru gider. Arkasından Mars Venüs’ü sıkıca kucaklayıp nikah memurunun olduğu yöne doğru ilerler. Del4, Kezban ve Noel Hoca yavaşça güzel çiftimizin peşlerinden giderler. Noel Hoca bu yürüme esnasında Kezban’ın iyice yanına yaklaşır ve sadece onun duyacağı şekilde fısıldar.

Noel Hoca – Beni kırmayıp davetime karşılık verdiğin için teşekkür ederim. İyi ki geldin!

Kezban tüm içtenliğiyle gülümseyerek Noel Hoca’nın elini tutar. Tören için yerlerini alırken elleri kenetlenmiş bir şekilde yürümeye devam ederler.

Didem Elif

Not: Annem de babam da Rize’de doğmadı ama köklerimizde Karadenizlilik var. Maalesef hala henüz oraları görme şansım olmadı. Genlerimden dolayı normalde kemençe sesini sevmem gerekir belki ama çocukluğumda tesadüf eseri gittiğim uzaktan bir akraba düğününde dört saat boyunca kemençe sesine maruz kalınca erken yaşlarda en sevmediğim enstrüman arasında ilk sıraya girmişti. Mısır ekmeği, hamsili pilav, mıhlama, kara lahana çorbası gibi evimizde zaman zaman yapılan Karadeniz yemekleri dışında o bölgeye dair edindiğim fazla bir şey yok aslında. Karadeniz şivesine de çok alışık olduğumu söyleyemem. Kısaca bir Karadenizli olarak oranın müziğine karşı özel bir sempatim hiçbir zaman olmadı. Buna rağmen aşağıdaki şarkıyı pek bir sevdim. İnsanın kanı kaynıyor.

Sevgilerimle

Et Tırnaktan Ayrılır Mı?

Et tırnaktan ayrılır mı diye sorarak başladım ama birkaç gün önce benim ayak baş parmağımdaki tırnağım ciddi ciddi bağlı olduğu etten ayrıldı. Hem de bir saniye içinde. Ne olduğunu anlayamadan daha bir baktım tırnağım baş kaldırmış bir şekilde havada duruyor.

Kamusal bir yanı olduğu için içeriğinden bahsetme yetkim henüz yok ama her şey özel bir söyleşi için bir dalış teknesine gittiğimde başıma geldi. Toplantımız bitmiş ertesi gün sabahın erken saatlerinde dalış yapmak için sözleşerek ayrılmıştık ki, tekneden karaya ineceğim merdivenin başında ayağım kaydı ve jet hızı içinde ahşap merdivenin altına sıkıştı. Yere düşmeden, ufacık bir ah bile demeden, ayağımı sıkışan merdivenin altından çıkartmak için önden giden arkadaşın merdivenden inmesini bekledim. Fakat ayağımı çıkarttığımda tırnağımın 90 derece açıyla sadece dipten bağlı olduğu etimin üzerinde havalandığını gördüm. Şaşkınlıktan galiba, sanki yerine koyabilecekmişiz gibi önce tırnağı parmağın üzerine bastırdık. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” der gibi tırnak gerisin geri havaya kalktı. Ardından da ciddi bir kanama başladı.

Teknedeki en soğuk kanlı dalgıç arkadaş sargı beziyle hemen bir müdahale yaparak hastaneye gitmemiz gerektiğini, tırnağımı çekeceklerini söyledi. Etrafımdaki herkes şaşkındı ve panik olmuştu fakat ben hepsini hayrete düşürecek şekilde sakindim. O gün ve pansuma gittiğim sonraki günlerde en çok şunu duydum: “Acı eşiğin ne kadar yüksekmiş. Senin normalde şu anda acıdan zıplaman lazım.”

Acı eşiğim yüksek olduğu için mi bilmiyorum ama hiç acım yoktu gerçekten de. İlginç bir şekilde hastanede tırnağın kalan kısmını koparmak için doktorun yaptığı iğneler canımı daha fazla yaktı. Hatta o kadar canım yandı ki; üçüncü iğneyi bir türlü yapmalarına izin vermeyince, doktor “ama hala hissediyor olmalısın, dayanamazsın, eğer dayanırım dersen çekeyim,” dedi. “Çekin,” dememin hemen ardından tırnağımın etimden kopartıldığını hissettim ve yine iğneden daha az acıdığını söyleyebilirim.

Ben süreci anlatırken bile insanların içleri bir fena oluyor. Pansuman için gittiğim açık yaraya alışık hemşirelerin bile yüzü ekşimeye başlıyor anında. Canımı sıkan bir olay oldu elbette ama parmağımda kırık olmadığı için ve süreci ağrı çekmeden geçirdiğim için hep şükrettim halime.

Hatta olay gecesi o kadar rahattım ki; bir arkadaşımla önceden gitmeyi planladığım Peyk konserine gittim. Daha bir saat önce yaşadığı olayın şokunu üzerinden tam olarak atamayan teknede ayağıma ilk yardım yapan dalgıç arkadaş beni konserde görünce daha da bir şaşırdı. Ertesi gün de sözleştiğimiz gibi dalış teknesiyle erkenden yola çıktım ama doktor suya girmemem gerektiğini söylediği için elbette ki dalmadım. Uzunca bir süre de dalış yapamayacağım gibi gözüküyor.

Olayı duyan bir arkadaşım geçmiş olsun demek için beni aradığında, “sen şimdi bundan da eminim bir anlam çıkartırsın kendine,” gibi bir yorum yaptı. Doğrusu evet kazayı geçirdiğimden beri üzerine düşünüyorum. Dediği gibi kötüye yormak yerine öğretisini anlamaya çalışıyorum ve günlerdir kendime sorduğum soru şu: “Neyi bırakmıyorsun Elif? Israrla neyi tutmaya çalışıyorsun?”

Bundan yaklaşık yirmi yıl önce her iki ayağımdaki baş tırnağım çok acı veriyordu. Tırnak batması çekiyordum. Özel bir hastanede buna çözüm bulmak için doktora gittim. Tırnağımın yapısının U biçiminde olmasından dolayı bunu yaşadığımı söyleyen doktorun önerdiği tek bir çözüm vardı. Operasyonla tırnaklarım çekilecekti ve yeni gelen tırnağın düz çıkması için oradaki deriye şekil verilecekti. Benim için zor bir süreç olacağını, ikisini aynı anda yapamayacağını, eğer yaparsa birkaç gün tuvalete bile gitmekte zorlanacağımı, o yüzden de biri bittikten sonra diğerine başlayacağını söyledi. Operasyondan kısa süre sonra yürüyebileceğimi ama her iki ayağımın tamamen iyileşmesinin 6 ayla bir sene arasında olacağını da ekleyince ben bu çözüm önerisini hayata geçirmekten vazgeçmiştim. Ardından düzenli ve özel bir pedikürle kendi kendime tırnak batmasını iyileştirmiştim. Kaş’ta yaşarken genelde parmak arası terlik giyince de, uzunca zamandır bu konuda bir sıkıntı yaşamadım.

Şimdi ise hayat oldukça sağlıklı olan tırnağımı resmen benden almıştı.

Bu arada pandemiden kısa bir süre önce katıldığım bir Likya Yürüyüşü’nde tırnağım ciddi bir darbe gördüğünden kendi kendine düşmüştü ve hiç açık yara olmadığı için geçici görüntü sorunu dışında -ki zaten pandemiden dolayı evdeydim ve kış olduğu için ayağım kimse tarafından görünmüyordu- bir sıkıntım olmamıştı. Kan yoktu, yara yoktu, alttan gelen tırnak ölmüş olan tırnağı ağrısız bir biçimde atmıştı ve zamanla yeni tırnak yerine gelmişti. O kadar önemsemediğim bir olay olsa gerek ki hangi ayak tırnağımın başına geldiğini bile hatırlamıyorum.

Evet, yıllar önce göze alamadığım bir süreci yaşıyorum şu an. Ağrım olmadığı için yürüme zorluğu çekmiyorum ama pansuman aşamaları, sürekli ayağı kollamak zorunda olmak, pek çok işi yapma konusunda kısıtlanmak -yatakta kıpırdamadan yatmak bile hiç konforlu değil sonuçta- açık bir yarayı mikrop kaptırmamak meseleleri biraz can sıkıcı. Tek başıma sırtlandığım hayatın sırtıma ardı ardına bindirdiği yükler epeyce ağır geliyor doğrusu. Yine de olanın ve bu şartlarda yapabileceklerimin en iyisine odaklanmaya çalışıyorum elimden geldiğince.

Yaşadığım olaydan tek çıkarttığım anlam bırakmak gerektiği. Süreç zaman alacak ve sıkıntılı olacak belli ki ama sonuçta -her şey yolunda giderse- ayağım iyileşecek ve yeni bir tırnak gelecek.

Peki ama neyi bırakmam gerek? İnatla ve azimle sürdürmeye çalıştığım Likya Sohbetleri’ni mi? Duygularımı tüm içtenliğiyle yazmayı mı? Kaş’ta yaşamayı mı? Yoksa hayat bana güzel bir ilişki sunmadığı ve her seferinde hayal kırıklığı yaşattığı halde sabırla hala aşka inanmayı mı?

Bulduğum cevabı burada paylaşacak değilim. Ama evet bıraktım. Süreç nasıl geçerse geçsin tutmaktan vazgeçtim artık!

Bir kelebek; eşsiz kanatlarını borçlu olduğu kozasından vazgeçemezse eğer kelebek olabilir mi zaten?

“Et tırnaktan ayrılır mı?” demiştim yazımın başında. Ne kadar anlaşmazlık yaşasa da, birbirinden ayrılmayacak yakınlığı olan insanları anlatan bir atasözümüz var nihayetinde, “Et tırnaktan ayrılmaz!” diye. Hayır canım et tırnaktan ayrılıyor. Bal gibi de ayrılıyor işte…

Didem Elif

Bütün Yaz

Bütün Yaz adlı öyküyü Didem Elif’in sesinden dinlemek için aşağıdaki ses dosyasına tıklayabilirsiniz.

Didem Elif’in Bütün Yaz adlı öyküsünün yer aldığı Kafekültür Yayıncılık’tan çıkan Yaz Öyküleri kitabının tüm yazarları:

AYŞEGÜL CENGİZ, AYŞIM OKUDAN, BARAN DOĞU, BERİL EREM, CANDAN SELMAN, DİDEM ELİF, EMİNE EBRU, EREN EKİN ERCAN, GÖKÇE ÇİÇEK GÖNÜLAÇAR, GÜLTEKİN ÖZCAN, JALE DEMİR, MERAL TOKSOY, NURCAN PİRGAN, NURDAN ALADAĞ, ÖZGE CAN, ÖZLEM TÜM, ŞİRİN PARKAN

Editör: Halil Gökhan
derleme
112 sayfa
978-605-5229-94-8
13,5*19,5 cm
Temmuz 2021
35 TL

KAPAK YAZISI
“Geçen yaz nerede olduğunu biliyorum.”
Ünlü bir filmden ödünç aldığımız bu esinlenmeye Yahya Kemal “geçmiş yaz” süsü vererek daha romantik şekilde katılıyor:

Geçmiş Yaz

Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle
Her anını, her rengini, her şi’rini hazdan.
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan?


Yaz bir karşı-mevsim. Tüm mevsimlerin kaçtığı, son derece hızlı akıp giden, hareketçe zengin hafızaca solgun.

Yazarlarımız Ayşegül Cengiz, Ayşım Okudan, Baran Doğu, Candan Selman, Didem Elif, Emine Ebru, Eren Ekin Ercan, Gültekin Özcan, Jale Demir, Meral Toksoy, Nurcan Pirgan, Nurdan Aladağ, Özge Can, Özlem Tüm, Şirin Parkan sadece bu kitap için yazdılar ve tüm yaz’larını birer yaz öyküsüne mühürlediler ki unutmayalım geçen yaz nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı…

“Kışın en soğuk zamanında, ben nihayet içimde yenemediğim bir yaz olduğunu öğrendim.” ALBERT CAMUS

Karışık

Düzenim bir aydan fazla bir zamandır karışık. İstanbul’a gitmeden önce herşey hızlı bir trenin içindeymiş gibi ilerlerken, şimdi son istasyonda durmuş yolcuların inmesini bekliyormuş gibi hissediyorum kendimi.

Bir haftadır içinde banyosu olan balkonlu küçük bir odada yaşıyorum. Kızımla yaşantımızı bu odaya sığdırıp öyle gitmiştim İstanbul’a. Geçen yazın aksine, evin diğer kısmını başkalarının kullanıma açmak daha çok fayda sağlayacağından, yıllardır kendime mesken bildiğim bu evdeki kalan zamanlarımı bu şekilde geçirmeyi planlamıştım. Bu her ne kadar günü ve belki de bir nebze geleceği kurtarsa da; planladığımın dışında aksilikler olunca, “şimdi”nin şartlarını epeyce zorlaştırdı.

Hayatımı daha ne kadar küçültebilirim bilmiyorum. Yalnız hayat mücadelemin içinde kendimi küçültmediğim tam tersine büyüdüğüm bir yaşama geçiş yaptığımı biliyorum.

Bir yandan güzel gelişmeler olurken, hayal ettiklerim neredeyse kapıya dayanmışken ve bunları her fırsatta sosyal medyada paylaşırken; can sıkan hatta yakan bir sürü şey oldu anlatmadığım, anlatamadığım. Annemin bir buçuk senedir içinde olduğu hasta haliyle İstanbul’da bir fiil yüzleşmek bunlardan biri mesela. Hala nesi var bulamıyorlar ve onun yaşam enerjisi kalmamış yorgun bedenine şifa bulamamak dışarıya yansıtmasam da beni çok üzüyor.

Birkaç ay sonra bundan böyle İstanbul’da yaşamayı planlarken, bunun için hiç de uygun bir zaman olmadığıyla yüzleşmem gerekti. Kızımla olan varlığımız ona her ne kadar iyi gelse de belli ki annemi daha çok yoracak. Ayrıca son dönemlerde Kaş halkından aldığım tepkiler ve yaklaşımlar, burada kalmamın -en azından bir süre daha- gerekli olduğunu fark etmeme sebep oldu. Belki de bu geçişi sağlıklı yapabilmem için iki taraflı bir çalışma ve yaşam sistemi oturmam gerek önce.

Bu yüzleşme çok ağır gelmedi aslında. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Fakat İstanbul’dan döndükten bir süre sonra gribe yakalandım. Yazın ortasında böyle bir rahatsızlık yaşayınca ister istemez koronadan şüphelendim. Garip bir duygu doğrusu. Test sonuçlarım negatif çıkmasına ve aslında tamamen üst solunumla ilgili semptomlar çekmeme rağmen, korona olmuşum gibi rahatsızlık duydum. Ve o kadar hasta hissederken tarihi gelen ikinci aşımı olmaya da korktum.

Yeni bir şeyler yazmak şöyle dursun sevdiklerimle geçirdiğim güzel anları bile sosyal medyada paylaşmak çok zor geldi. Herkesi perişan eden orman yangınlarından önce benim içimdeki ağaçlar çoktan yanmaya başlamıştı sanki. İçime acı bir sessizlik oturmuştu. Bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu Türkiye’nin içine düştüğü faciayı izlerken anladım. Yanmak dışında hiçbir şey yapamayan ağaçlar gibiydim artık. Adım atmak istesem de hiçbir şekilde kımıldayamadım. Bu yanışın bitmesini beklemekten başka çarem yoktu.

Geçen hafta buzdolabı da bozulunca, anı ve geleceği kurtarmak için kurguladığım tek odalı hayat da beni epeyce zorladı. Aslında çok şirin ve keyif alacağım şekilde düzenlemiştim ama büyük tarafta kalan misafirler sıkıntı çekmesin diye bendeki mini buzdolabını ana eve taşıyınca bu sefer de benim için temel ihtiyaçlarımı karşılamak bile güç olmaya başladı. Evi, çiftliği, hatta köyü yanan arkadaşlarımın yaşadıklarını gördükçe, sokakta yatan insanların haberlerini izledikçe halime şükrediyorum elbette.

Yaptığım işler ister istemez durdu. Dursun adı üstünde iş bu. Şu süreçte maddi manevi çok zorlansam da; hayatımdaki karışıklığı yavaş yavaş toparlıyorum. Ben de çok daha iyi olacağım. Bedenimdeki etkileri anca geçen grip sonrası yarın ikinci aşımı vurulup, vücudumdaki antikorlarla birlikte yaşam savaşına yeniden yeşererek başlayacağım. Daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış “Bütün Yaz” adlı yeni öykümün içinde olduğu Yaz Öyküleri kitabının çıktığı haberi ruhumu yeşertmeye başladı bile.

Didem Elif

Not: Yazıdaki görseli evimin ön balkonunda son oturuşumda çekmiştim.

Sevgilerimle,

Su

Venüs’ün giyeceği gelinlik nihayet gelmiştir. Mars, Patara’dan elbiseyi getiren Noel Hoca’nın arkadaşına teşekkür edip doğruca kuaför salonuna gider. Gelinliği çalışanlara verir ve dışarıda beklemeye başlar. Başta ona söylendiği gibi üzerinden dört saat geçmiş olmasına rağmen Venüs’ün hazır olması çok uzun sürer. Nikah memuru da Noel Baba Kilisesi’ne gelmiştir. Çiftler ortalıkta görünmeyince oldukça merak eden Noel Hoca kuaför salonuna gider. Kapının önünde Mars’ın tek başına beklemekte olduğunu görür.

Noel Hoca – İnanmıyorum. Venüs hala hazır değil mi?

Mars – Bir türlü çıkmadı. Anlamıyorum ki bunca zamandır içeride ne yapıyorlar. Bir girip bakayım dedim. Almadılar. Tam hazır olmadan gelini görürsem uğursuzluk getirirmiş. Olacak şey değil! Yaşadığımız şu saçmalığa bakar mısın? Çaresizlik içinde beklemekten başka hiçbir şey yapamıyorum. Beynim durdu. Kitlendim kaldım burada resmen. Bir de bir dünya para ödedim ki aklın şaşar. Bu devirde evlenmek akıllara ziyan valla.

Noel Hoca – Canım içeri gir bak sen de. Uğursuzluk getirirmiş de ne demek.

Mars – Aman yok. Sonra başımıza kötü şeyler gelir filan. İstemem.

Noel Hoca – Uğursuzluk diye bir şey yok biliyorsun değil mi?

Mars – Nasıl yok? Niye öyle diyorlar bana o zaman?

Noel Hoca – Saçma sapan batıl inançlar işte. Oysa islamiyette uğursuzluk inancı yoktur. Hatta insanların yaşadığı kötü olayların her zaman hayra yorulması konusunda peygamberin hadisleri var. Müslüman olan bir ülkede nasıl oluyor da hala böyle şeylere inanıyorlar anlamak güç. İnsanın başına ne gelirse gelsin, korku ve endişe duygusundan sıyrılıp yaşanan olayla ilgili her zaman soğuk kanlı bir şekilde o an yapılması gerekene odaklanılmalıdır.

Mars – Ay Noel Hoca din dersine başlama şimdi de ne olursun. Anladık hocalık yapmayı pek seviyorsun ama inan bana şu an hiç zamanı değil. Ayrıca senden saatlerce felsefe dinleyebilirim onda sıkıntı yok da din dersi vermene tahammül edebileceğimi hiç sanmıyorum. Ben hiç sevmem bu konuları.

Noel Hoca – :)) Peki. Sen uğursuzluk olmasın diye burada beklemeye devam et o zaman. Ben Noel Baba kilisesine geri dönüyorum. Nikah memuru geldi. Haber vereyim dedim.

Mars – Davetliler geldi mi?

Noel Hoca – Davetliler derken?

Mars – Hani sevdiğin kızı çağıracaktın ya.

Noel Hoca – Ha o mu? Gelmeye çalışacağını söyledi ama henüz gelmedi malesef. Ben de senin gibi bekliyorum anlayacağın. 🙂

Noel Hoca Mars’ın yanından ayrılır. Kısa bir süre sonra Venüs ile Del4 kuaför kapısından çıkarlar. Mars Venüs’ü görünce çok heyecanlanır.

Mars – Tanrım Venüs ne kadar güzel görünüyorsun. Diktiğim elbise sana ne kadar da yakışmış.

Venüs – Sahi mi? Gerçekten mi? Ben kendimi hiç beğenmedim valla. Bu kadar uzun sürdüğü için özür dilerim. Bir türlü ayarlanamadım. Yalnız neden ayakkabıyı topuklu aldın. Bunlarla yürümek çok zor. Üstelik altı sürekli kayıyor. Baksana ayakta bile duramıyorum.

Mars – Topuklu ayakkabı seksi durur diye düşündüm. Arada giysen hiç fena olmaz yani. Hem nereden bileyim ayakkabının kayacağını canım. Sanki deneyerek mi aldım?

Venüs – :))))

Del4 – Valla ben ayakkabı seçimine bayıldım. Gerçekten çok seksi duruyor Mars. Yalnız Venüs haklı. Ayakkabıyı çok beğenince bende nasıl duracak bir deneyeyim dedim. Artık giyinme odasındaki halıdan mı bilmem ayaklarım sürekli kaydı. Venüs’ü Noel Baba kilisesine kadar kucağında taşıman gerekecek gibi. Topuklu ayakkabılarla kucağa alma sahnesini eminim başka türlü hayal etmiştin ama yapacak bir şey yok artık.

Mars’ın yüzü kızarır. Venüs’ü hiç düşünmeden kucağına alır ve sadece onun duyacağı şekilde kulağına fısıldar.

Mars – Bu kadınla ancak alışverişe ve kuaföre gitmene izin veriyorum. Onun dışında sokağa çıkman yasak. 🙂

Venüs – Hahaha. Gerçekten beni kucağında mı taşıyacaksın? Ay çok eğlenceli.

Mars – Bir de bana sor. Bu Elif’in kesin erkeklerle sorunu var. Kesin! Yalnız kalmış olmasına hiç şaşmamalı.

Del4 & Venüs – :))))))

Mars Venüs’ü düğünün gerçekleşeceği Noel Baba kilisesine kadar kucağında taşımak zorunda kalır. Çok yorulmuştur. Onları bu halde gören Noel Hoca şaşırır.

Noel Hoca – Off. Yine mi adet uygulatıyorlar sana. Kızlar, gelini kucağında taşıma adeti düğünden önce değil, yer altında yaşayan kötü ruhlar içeri girmesin diye düğünden sonra birlikte yaşanılacak eve girerken yapılır. Boş yere perişan ediyorsunuz adamı.

Del4 – Ne adeti canım. Kızın ayağı kayıyor. Buraya kadar saçından sürükleyerek mi getirseydi yani?

Noel Hoca – Valla mağaralarda yaşanıldığı dönemde atalarımız öyle yaparmış. 🙂

Del4 – Biliyor musun Noel Hoca. Senin bu sivri zekana bayılıyorum. Ahh şu an senin yaşlarında olacaktım var yaaa…

Noel Hoca kızarır. Mars Venüs’e yaklaşıp kulağına fısıldar.

Noel Hoca – Kuaför ve alışveriş dışında bir yere gidemezsin. Çok ciddiyim.

Venüs – :))))

Del4 – Sen de ne habire fısıldaşıyorsun canım. Ayıp oluyor ama. Zaten Venüs yürümediği için ayakkabının altına yazdığım ismim silinmeyecek diye canım çok sıkkın.

Mars – Senin de dert ettiğin şeye bak. Esas Venüs’ü taşırken belim çok ağrıdı. Sanırım düğünden sonra birkaç gün yatmam gerekecek.

Del4 – Nasıl yani? Venüs’ü balayına götürmeyecek misin?

Mars – Balayı mı? Biz tüm okuyucuların huzurunda çıktık ki balayına. Aya götürdüm ya Venüs’ü. Geçmiş bölümleri unuttun mu?

Del4 – Öyle balayı mı olur? Okuyucular her satırını okuyorsa ne anladım ben o balayından. Sadece ikinizin başbaşa olacağı kimsenin sizi rahatsız etmeyeceği bir yere gitmeniz lazım. Özel bir yere.

Mars – İyi ki bir evlenelim dedim. Bu düğün işine ne kadar çok karışılıyor Allah aşkına. “Düğün olur iki kişiye, kaygısı düşer deli komşuya,” diye boşuna dememişler demek ki.

Venüs – Del4 doğru söylüyor. Gerçekten başbaşa bir yere gitsek ne güzel olur Mars. Şöyle bir kaç gün.

Mars – Sen ciddi misin?

Venüs – Evet. Neden olmasın! Meğer evlenmek ne sıkıntılı bir şeymiş. Şu an düşününce, balayına çıkma fikri bile yüreğime su serpti inan ki.

Del4 – Bunlar gene güzel sıkıntılar. Dua edin de boşanma noktasına gelmeyin. O süreç çok daha sıkıntılı.

Mars – İyi de nereye gideceğiz?

Noel Hoca – Önce şu düğün olayını halledelim bunu sonra konuşursunuz. Nikah memuru bir saattir sizi bekliyor. Hadi gelin benimle.

Venüs ve Mars aynı anda nikah memurunun olduğu yöne bakarlar. Gördükleri kişi karşısında çok şaşırırlar.

Didem Elif

Not: Ülkemizin en güzel yerleri, canlılarımız, doğamız, CANIMIZ günlerdir cayır cayır yanıyor. Kimimiz sahada kimimiz ekran başında dehşet içinde buna seyirci kalıyoruz. Elimden hayal üretmekten daha fazlası gelmiyor. Elbet bitecek bu felaket. Elbet bunun da sonu gelecek. Yüreğime su serpecek tek bir düşünce var şu an. Her şey bittiğinde kaldığımız yerden yeniden başlayacağız.

Sevgilerimle

Kokmuş Düzen

Pek şikayet eden bir kişiliğim yoktur ama son yıllarda sürekli yoğunluktan şikayet ederken buluyorum kendimi. Dört gün sonra on günlüğüne İstanbul’a gideceğim ve Kaş’taki son haftalarım inanılmaz yoğun geçiyor. Kuzenimin düğünü vesilesiyle ortaya çıkan İstanbul seyahatimin ilk günü bile uçaktan iner inmez hızlıca hazırlanıp davete yetişmem gerek. Normalde düğün gününe uçak bileti almak pek benlik bir hareket değil ama kesişen planlar böyle gerektirdi.

Var olan yoğunluğun üzerine de habire ekstra işler çıkıyor. İki hafta önce bir tanıdığım beni arayıp bir gün sonra gerçekleşecek Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği’nin seçim kurulunda görev almamı istedi mesela.

Önce kabul edemeyeceğimi, çok yoğun olduğumu söyledim. Ayrıca böyle işlere bulaşmak istemediğimi de belirttim. Birbirine tezat bilinen iki aday vardı ve her ne kadar taraflardan birine oy verecek olsam da, Kaş’taki konumum itibariyle kimseyi etkilememek yani tarafsız kalmak istiyordum. Arayan tanıdık, Kaş’lıydı ve açıkçası benden böyle bir istekte bulunmasını hiç beklemediğim bir isimdi. Kaş için önemli bir seçim olduğunu ve sandık başında halkın güven duyduğu isimlerin görev almasının gerekliliğini anlattı. Tam da tarafsız duruşumdan dolayı bunun için en doğru isimlerden biri olduğumu söyledikten sonra da, “Ben senden ricada bulunmuyorum, o gününü boşalt onu haber veriyorum. Senin gibi insanların en büyük sorunu bu. Elinizi taşın altına koymak istemiyorsunuz. Sen yapmazsan, o yapmazsa biz nasıl düzlüğe çıkacağız,” dedi. Son cümlesindeki haklılığına karşı bir savunmam olmadığı için teklifini kabul etmek zorunda kaldım.

Planlandığı gibi olmadı ve seçim bir hafta sonraya ertelendi. Doğrusu ilk başta ben bu görevin benden sadece zaman götüreceğini düşünmüştüm. Geçen hafta Cuma günü görev başına geçtiğimde ancak meselenin ciddiyetini kavradım. İki başkan adayı arasında kıyasıya bir rekabet vardı ve Kaş resmen ikiye bölünmüştü. Söylediklerine göre Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği’nin tarihindeki en yüksek katılım olmuştu. Oldukça zor ve yorucu bir gündü.

Daha önce belediye seçimlerinde iki kez sandıkta görev almıştım. Üstelik ikisinde de hamile olmama rağmen çok zorlanmamıştım. Çıkan sonuçtan memnun olmasam bile ekip olarak tüm aşamaları sakin ve keyifli bir şekilde tamamlamıştık. Kaş Kültür Evi’nde gerçekleşen seçimde ise üç kişilik Divan Kurulu olarak üzerimizde çok büyük bir baskı vardı. Kaş’ın köyleri dahil olmak üzere dört bir yanından oy kullanmak için akın akın gelen insanların acelecilikleri, gergin ve memnuniyetsiz tavırlarıyla baş etmek durumunda kalmıştık.

Oy verme işlemi sonlanana kadar -yani neredeyse beş saat boyunca- yerimden bir dakikalığına bile kıpırdayamadım o yüzden. Sayıma geçildiği aşamada anca rahatladım. Hatta bu süreçte -benzetme için affola ama- sanki bir at yarışı izler gibi heyecanlandığımı belirtmem lazım. Zarflar açıldıkça, bir yandan çetele tutarken, çoğunlukla başa baş giden rakiplerden hangisinin kazanacağını ben de en az herkes kadar merakla bekledim. Bir aday iki oy öne geçiyor bir kaç dakika sonra diğeri onu yakalıyor, çok geçmeden o aday tekrar geride kalıyor, ardından bir daha yetişiyor hatta bu sefer o iki oy öne geçiyor, bir daha beraberlik yakalanıyor filan derken -yine heyecanlı bir at yarışındaki gibi- son anda adaylardan biri atak yaptı ve seçimi dokuz oy farkla kazandı. Allahtan başımızda bekleyen herkes sonucu sakin karşıladı.

Cumartesi günü Kaş’ın aynı anda üç ayrı yerinde çıkan orman yangınlarını sindiremeden daha, tüm Türkiye’nin içini acıtan Elmalı Davası ise çok daha başka bir sorumluluk yükledi üzerime. Açıkçası bir dernek seçimi için istendiğinde Kaş’ın merkezine ne kadar insan toplanabildiğinin canlı tanığı olunca, bu sefer adaletsizliğe karşı durmak adına bu sorumluluğu gönüllü olarak üstlendim. Bir taraftan ona koşturuyor bir taraftan kendi işlerimi tamamlamaya çalışıyorum. Aslında öncelikli olarak yazmam gereken bir antik kent yazısı işi var ama kafamı boşaltıp bir türlü konsantre olamıyorum.

Bunaltan sıcaktan mı yoksa içine düştüğüm telaş duygusundan mı bilmiyorum bu gece yarısı birdenbire uyandım. Tekrar uyumayı denedim. Beceremeyince kalkıp iş yapmaya çalıştım. Yok o da olmadı. Ben uyurken gelip birileri yastığımın başucuna bir öykü bırakmıştı sanki. İlk okuduğumda beni çok etkilemiş olan, uzun yıllar önce okumama rağmen ismini unutmadığım Ferit Edgü’nün “Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku” adlı öyküsü.

Kitaplarımın çoğu eski eşimin kaldığı evde olduğundan, hatırlamak adına yeniden okumak için internette aradım. 1968 yılında yazmış bu öyküyü Ferit Edgü. Duygusu içime işlemiş satırları tekrar okurken, gecenin köründe neden başucumda bulduğumu daha iyi anladım. Benim gibi siz de açıp okur musunuz bilmem ama üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen kentin üzerindeki dayanılmaz kokunun hala geçmediği belli oluyor… Bir öyküyle bizi uyarmaya çalışan yazarın, insan kardeşleri olarak, yıllarca kentin üzerindeki dayanılmaz kokuya o kadar umarsız kalmışız ki; geldiğimiz noktada bugün bir çocuk resmine bile bakmaya dayanamıyoruz.

Didem Elif