Kimlik

Venüs – Aşk olsun sana ama Mars. Ben seninle bir daha konuşmayayım da gör gününü.

Mars – Haydaaa… Gene ne oldu Venüs?

Venüs – Senin bir göbek adın varmış hiç söylemiyorsun.

Mars – Ah evet. Çok saçma bir isim. Kullanmayı sevmiyorum hiç. İyi de sen nereden biliyorsun?

Venüs – Kimliğinde yazıyor.

Mars – Sen benim eşyalarımı mı karıştırıyorsun Venüs?

Venüs – Hayır canım. Kimliğini kitap ayracı olarak kullanmışsın. Kütüphanede seçtiğim kitabın içinden çıktı. Doğal olarak ben de inceledim. Şuna bak hem suçlu hem güçlü. Diğer isminin Kübik olduğunu niye bana söylemedin?

Mars – Sormadın ki. Ayrıca bir kimliğim olduğundan bile haberim yok hayatım. Hiç kimliğe ihtiyacım olmamıştı. Demek bir kimliğim varmış ve kitap arasında kalmış öyle mi? İlginçmiş.

Venüs – Nasıl sormadım? İnsan durup dururken birine senin başka bir ismin var mı diye sormaz ki. Senin söylemen gerekirdi.

Mars – Aklıma gelmedi valla. Kullanmadım ki bugüne kadar Venüs.

Venüs – Senin bu yaptığını Çorumlular yapmaz ama Mars.

Mars – Kimliğimde o konuda ne yazıyor baktın mı? Elif kesin beni Çorumlu da yapmıştır. Eğer öyleyse hiç şaşırmayacağım valla. Bu kadının kesin benimle bir derdi var.

Venüs – Gök Kubbe yazıyor.

Mars – Eh iyi bari. Oradan yırttık. Peki senin bir göbek adın var mı Venüs?

Venüs – Hayır benim göbek adım yok.

Mars – Ne güzel ne şanslısın. Ben hiç sevmiyorum iki ismim olmasını. Oldum olası sevemedim. Bir de ne kadar saçma. İsme bak. Kübik.

Venüs – Neden saçma olsun ki? Acaba kübizmden mi etkilenerek sana Elif bu ismi vermiş?

Mars – Hmm. Bilmem. Duymuşluğum var ama Kübizm hakkında fazla bir şey bilmiyorum.

Venüs – Kübizm denince Picasso akla gelir. Gerçeği olduğu gibi yansıtmaz onun resimleri. Geometrik biçimlerle çizer resmettiklerini.

Mars – Geometri mi? Aslında ben geometriyi çok severim. İlgimi çekti sen böyle deyince. Bana verdiği bu ismin anlamını merak ettim bak şimdi.

Venüs – Neyse konuyu dağıtmayalım. Bu seferlik seni affediyorum ama benden bir daha böyle şeyler saklama olur mu Mars?

Mars – Canım benim ama anlamıyorsun saklamadım ki. Aklıma bile gelmedi inan ki. Gelse söylerdim merak etme. Boş yere güvensizlik yaratmaya gerek yok. Bence de konuyu dağıtmayalım hatta kapatalım. Bir fikrim var. Aramızda az önce esen bu soğuk rüzgarı kaldırıp, seninle güne daha sıcak bir giriş yapalım. Hadi kalk ayağa.

Venüs – Neden ayağa kalkacakmışım? Hem sen ne yapıyorsun ellerin havada öyle?

Mars – Vals yapıyorum hayatım. Sen de bana katılsana.

Venüs – Ayy gene mi dans edeceğiz Mars? Tango maceramızdan sonra emin misin gerçekten benimle dans etmek istediğine?

Mars – Evet tabi ki. Hiç kuşkun olmasın. Senin varlığını kollarımda hissetmek dünyanın en güzel şeyi. Bundan vazgeçeceğimi nasıl düşünürsün?

Venüs – Ne bileyim? Beceremiyorum dans etmeyi bir türlü. Yüzüme gözüme bulaştırıyorum.

Mars – Bir de vals deneyelim seninle. Bence bunu seveceksin. Yapması çok keyifli. Düşünerek dans etmen gerekmiyor, müziği içinde hissederek, duyduğun ritmi tutturman yeterli. Beni izle, önce olduğun yerde tek başına yap. Hatta senin elbisen olduğu için illa ellerini havaya kaldırman da gerekmiyor benim gibi. Tut eteklerinden şu şekilde. Bir sağa doğru bedeninle yaylanarak adım at. Sonra aynı şekilde sola doğru. Kendini her iki tarafa sallayarak akışa bırak. Hah bak oldu. İşte böyle. Gördün mü çok kolay.

Venüs – Harika… Evet. Gerçekten oldu. Yapabildim. Yaşasın…

Mars – Şimdi tut elimi beraber yapalım.

Venüs – Ay Mars. Sanki bulutların üzerinde uçuyorum. Muhteşem bir şey bu. Çok güzel. Gerçekten çok teşekkür ederim. Nasıl iyi geldi anlatamam sana.

Mars – Hoppala. Sen gene mi ağlıyorsun Venüs? Ne çok ağlıyorsun sen de ama.

Venüs – Birden çok duygulandım. Güne böyle seninle dans ederek başlamayı hiç beklemiyordum doğrusu.

Mars – Ne güzel dedin. Harika bir fikrim var. Bundan böyle güne her gün dans ederek başlayalım Venüs. Eminim bu şekilde başlamak bütün günümüze etki edecektir. Dur sana bayılacağın bir vals çalacağım şimdi.

Venüs – Olur Mars. Güne böyle başlamayı gerçekten çok isterim.

Mars – Canım benim. Hadi gel o zaman. Bu sefer şarkıyla birlikte dans edelim seninle.

Venüs – ❤️

Mars – ❤️

Didem Elif

Not 1: Bu öykünün kapağında kullandığım Ağlayan Kadın adlı resimde; Picasso’nun, hayat arkadaşı Dora’yı resmettiği söylenmektedir.

Not 2: Özellikle Çorumlulardan özür dilerim. Ben sadece ağızlara yerleşmiş bu tanımlamayı kullanmak istedim o kadar. Yoksa Çorumluları severim. Ne de olsa kızımın babası bir Çorumlu. 🙂 Ama siz siz olun evlenmeden önce evleneceğiniz insanın kimliğine bir bakın. Sonradan bir sürpriz olmasın.

Not 3: Hangi ruh halinde olursanız olun, dinlediğiniz zaman kendinizi iyi hissettirecek bir müzik paylaşmak istedim sizlerle. Second Waltz; İkinci Dünya Savaşı’nın tüm etkilerini üzerinde hissetmesine rağmen, müziğiyle barış dilini anlatmaya çalışmış bir Dmitri Shostakovich bestesidir. Ama ben burada bir Andre Rieu yorumunu seçmeyi tercih ettim. Çünkü onun videosunu izledikten sonra bu melodiyi nerede duysam, kendimi tutamayıp kalpli gözlerle yerimde sallanmaya başlıyorum. Dilerim sizde de benzer bir etki yaratır. 🙂

Edebiyatla ve (tabi ki) müzikle kalın,

Sevgilerimle…

Oyun

Mars – Salla hadi Venüs. At zarları…

Venüs – Yaaa tüh yaa. Gene olmadı. 😞

Mars – Şeşi Dü… Bekleyeceksin napalım. Sıra bende. 😊 Hadi bakalım. Penc-ü Se! Severim güzeli gencüse… 🙂

Venüs – Ya Mars Allah aşkına, bari baş başayken Japonca konuşmasan. Aralarda ne demek istediğini anlamıyorum.

Mars – Ben Japonca konuşmuyorum ki güzelim. Tavlada zar attığımız zaman çıkan sayıların Farsça isimleri bunlar. Sana altı iki geldi, bana da beş üç. Onu söylüyorum. Tavla oynarken adettir bu. Sayıları Farsça sesli söyleyerek oynarsın.

Venüs – Ay bir de Farsça çıkartma başıma ne olursun? Zaten neredeyse bütün kapıları kapatmışsın, oyuna bir türlü yeniden giremiyorum. Resmen sen orada kendi hanende tek başına oynuyorsun, ben de durmuş seni bekliyorum. Aşk olsun sana ama.

Mars – Sen de ona göre hamleler alsaydın Venüs.

Venüs – Kırmasan beni olmuyor muydu yani Mars? Ne güzel tam pullarımı toplamaya başlamıştım. Hevesim kursağımda kaldı.

Mars – Neden kırmayacakmışım canım? Oyunu kendi lehime döndürme fırsatını yakalamışım, hiç kaçırır mıyım? Hem tavlada kırmadan olur mu Venüs?

Venüs – Tavla oynarken zar da tutulmaz ama sen hep zar tutuyorsun, sanki fark etmedim.

Mars – Yeniliyorsun diye niye mızıklanıyorsun ki şimdi? Oyun oynamayı sen istedin hayatım.

Venüs – Ben tavla mı oynayalım dedim sana? Ne vardı sanki normal insanlar gibi yılbaşında biz de tombala oynasaydık?

Mars – İyi de tombala kalabalık oynanınca güzel. İki kişi çok zevksiz olur. İkimizin beraber oynayabileceği en keyifli oyun tavla olur diye düşündüm.

Venüs – Gerçi Allah’tan Japonya’dayız diye Go oynayalım demedin. Buna da şükür tabi.

Mars – Bak iyi dedin. Go oynamayı da öğreniriz ilerde inşallah. Duyduğuma göre tavla gibi onun da hayata benzeyen bir felsefesi varmış.

Venüs – Hahaha. Ay sesli güldüm yani Mars. Tavlanın ne felsefesi varmış acaba? Pulları bir o yana, bir bu yana götürmek mi felsefe? İyi salladın şimdi.

Mars – Hayır hiç de sallamıyorum Venüs. Hayat bir nevi oyundur aslında. Tavla oyunu da tıpkı hayat gibidir.

Venüs – Hayat gibi midir? Nasıl yani?

Mars – Tavlada, tıpkı hayat gibi fırsatlar çıkar karşına ve zaman zaman risk alman gerekir. Gidişata göre taktikler geliştirip bir strateji uygularsın.

Venüs – Satrançta da var ki bütün bunlar.

Mars – Evet ama satranç tamamen strateji oyunudur. Oysa tavlada zara göre hamle yapıldığı için şans faktörü vardır. Tıpkı hayat gibi.

Venüs – Aaa evet doğru. Zar olunca işin içine şans da giriyor tabi.

Mars – O yüzden her ne kadar bir stratejin olsa da, şans faktöründen dolayı, çoğu zaman sezgilerini de içine katarak karar verirsin. İşte burada denge çok önemlidir Venüs. Kafana göre sürekli risk alamazsın. Alacağın risk ile değerlendireceğin fırsatların dengesini iyi hesaplaman gerekir ki çuvallamayasın.

Venüs – Doğru haklısın. Ben de kiminle aşık atıyorum di mi? 🙂 Seni böyle dinleyince şimdi, benim kazanmam imkansız şu durumda.

Mars – Niye canım? İmkansız diye bir şey yoktur. Hemen pes etme. Bazı hamlelerin fena değil aslında. Sadece biraz amatörsün. Bolca tavla oynarız, geliştirirsin kendini merak etme. Hem düzenli oynayınca; zihnimiz günlük rutininden çıkarak işlem hesapları yapacağı için, Alzeimer hastalığından korur bizi. Bu arada üzgünüm canım ama seni yine yendim Venüs. 😊 Neyse bu sefer en azından Mars olmadın. O da bir şey.

Venüs – Nasıl olmadım? Hayatım hep Mars ki benim. 😉

Mars – Aşkım benim.

Venüs – Aaaaa Marssss…

Mars – Ne oldu?

Venüs – Saat 12 olmak üzere. Bak sohbete dalıp yeni yılı kaçıracaktık neredeyse.

Mars – O zaman hadi hemen ışıkları söndür. Gözlerimizi kapatarak girelim yeni yıla.

Venüs – Tamam hemen söndürüyorum ışıkları ama gözlerimizi niye kapatıyoruz onu anlamadım. Baksana ışıkları söndürünce zaten karanlık oldu her taraf.

Mars Venüs’ü kollarının arasına alıp sevgiyle dudaklarından öper.

Mars – İşte bunun için Venüs. Her şey doya doya bunu yaşamak için.

Venüs – ❤️

Mars – ❤️

Didem Elif

Not: Çocukluğumdan beri tavla oynamayı çok severim. Fena bir oyuncu değilimdir aslında. Ancak sayıların Farsça isimlerini oldum olası öğrenemedim. O yüzden yanlış bir şey yazmamak için, tüm sayıların karşılıklarına internetten baktım. Hikayenin içinde hangisini kullanacağıma bir türlü karar veremeyince, ben de çıkarttım tavlayı ve zar attım. Şansıma hikayede yazdığım gibi altı iki çıktı. Yani Şeşi Dü. 🙂

Yeni yılda; hedeflerimiz doğrultusunda akıllı ve planlı bir şekilde emek harcarken, umarım şansımız da yaver gider de her birimiz kalbimizde olanı hayata geçirebiliriz. 🙂

Edebiyatla kalın,

Sevgilerimle…

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluk arkadaşı ve yaşamının sonuna kadar ona en yakın kişi olan yaveri Salih Bozok ile tavla oynarken

O Zaman Yeni Yıl Başlasın!

Yeni bir yıl, hatta yeni bir on yıl başladı. Benim hayatımın içinde de, tam da şu zaman diliminde daha önce hiç hesaplamadığım yeni başlangıçlar filiz verdi.

Tam bir sene önce; Sen ve Ben Dergisi‘nde yayınlanan Kaş ve Ben köşemde yazdığım yazılarımı sonlandırmış ve onu kitaplaştırmak için uğraşacağımı duyurmuştum. Fakat bir yıl boyunca bunun için hiçbir şey yapmadım. Her şeyden önce kitap dosyasını hazırlamak için bu köşede yazdığım bütün yazılarımı en baştan ele almam ve toparlamam gerekiyordu, bunu nedense habire erteledim ve bir türlü başlayamadım.

Bu arada Kaş ve Ben köşesi biterken aynı dergide eş zamanlı olarak Hâlâ adlı yeni bir köşede öykü yazmaya başlamıştım. Hemen hemen her hafta yeni bir öykü filizleniyordu içimde. Uzun zamandır kurgu yazmayı bırakmış biri olarak bu beni çok heyecanlandırmıştı. Ben de bir kitap yayınlama derdine düşmektense, yazma dürtüme öncelik vermeyi tercih ettim. Ne yalan söyleyeyim bir kitabımın çıkması için yana yakıla bekleyen okuyucularım da yoktu hani. 🙂

Yıl içinde hiç hesaplamadığım bir şekilde ani bir kararla, editörlük işleri de yaptığım Sen ve Ben dergisinden ayrıldım. Tamamen plansız bir hareketti.

Yazma duygum dur durak bilmiyordu, ben de kendi sitemde öyküler yazmaya devam ettim. Bir taraftan da yıllar önce yaptığım sitemi yavaş yavaş revize etme işlerine giriştim. Bu arada Sen ve Ben Dergisi için yaptığım söyleşilerin yayınlandığı Likya Sohbetleri köşem de ben dergiden ayrılınca havada kalmıştı. Onu sürdürmek istiyordum ama nasıl bir yol izlemem gerektiği konusunda biraz kararsızdım. Karar verene kadar onu da bir süre beklemeye aldım.

Bütün bunların yanında herkes gibi benim de hayatın içinde sağlam kalabilmek için yapmam gereken sorumluluklarım vardı. Sonuçta para kazanmak adına çalıştığım mesaili işler ve kızıma karşı olan sorumluluklarımdan arta kalan vaktimde ancak yazı yazabiliyordum. Kitap bastırma işini öteledim de öteledim bu yüzden.

Yaz ortasında yazdıklarımı okuyup beğenen Kaş’ta iyi bilinen bir turizm firması, onların sitesi için düzenli yazılar yazmamı istedi. Üstelik tam da “yazıyorum yayınlıyorum ama beni kim okuyor ki? Boşa kürek sallıyorum,” diyen tarafımla inatlaşan bana bir şeyi kanıtlamak istercesine.

Zaman sepetimde SEO ayarlı dediğimiz 1000 kelimelik bu yazılara da yer açmam gerekti böylece. Şunu söylemeliyim ki, mesaili çalışmalarımdaki firmalara yazdığım yazılarımı saymazsak, ilk defa bu firma sayesinde yazılarım maddi anlamda karşılık gördü. Hem de gerçekten verdiğim emeğin hakkını veren bir bedel aldım. Ortaya çıkan sonucu özgün bulmaları ve beğenmeleri ile de emeğim değer buldu elbette ama ilk defa “yazarak para kazanıyorum,” diyebilme keyfini yaşattılar bana. O yüzden çok vakit geçirmesek de, her birini kalben yakın hissettiğim Fidorento ailesine buradan özel bir teşekkür etmek istiyorum bu yazı vesilesiyle.

2019 yılının sonuna gelirken, birbirinden bağımsız olmasına rağmen aslında bir şekilde birbiriyle bağ kurduğum kısa öykülerim ile ilgili taşlar benim için artık yerine oturmaya başlamıştı. Yılın son ayını öykü dosyama ayırarak geçirdim böylece. Dosyayı tamamlandıktan sonra da kendime seçtiğim yayın evlerine dosyamı gönderme işine giriştim. Nihayet bir yıl önce niyetlendiğim kitap basma hevesim de hayat buldu böylece. Tek fark Kaş ve Ben’de yazdığım yazılarla ilgili değil, öykülerimle ilgili yapmıştım girişimimi.

En azından benim yapabileceğim kısımla ilgili gereklilikleri tamamladım artık gerisi kısmete kalmış. Dilerim 2020’de “Kalbim Seninle Dolu” adını verdiğim kitabım can bulur.

Bu arada Likya Sohbetleri de aynı zaman diliminde yani yılın sonuna doğru kafamda yerini bulmaya başlamıştı. Başka bir platformda köşe olmasındansa kendine ait bir alanı olmasını, bu alanda doğal bir şekilde büyümesini tercih ettim ve likyasohbetleri.com sitesini hayata geçirmeye karar verdim. Site kurma fikrini ilk aklıma getiren; Sen ve Ben’de yazarken yol arkadaşım olan, Ruhdanlık kitabının yazarı Beril Erem’e özel bir teşekkür etmek istiyorum burada. Çünkü Likya ismi benim için Kaş ile sınırlı değildi. Bunu en iyi anlayan insanlardan biriydi Beril. Aylar önce onun verdiği fikir içimde iyice demini aldı, yıl sonuna doğru freelance devam edecek şekilde anlaşarak mesaili işimden ayrılıp likyasohbetleri.com sitesini kurdum. Sitenin tasarımıyla ilgili eksikleri tamamlarken Sen ve Ben’de yayınlanan söyleşileri de eklemeye başladım yavaş yavaş. Site bitince yılın son haftasında, aylar önce niyetlenip soruları gönderdiğim Burcu Özkan Güneç ile yoga hakkında konuşarak başlamış oldum yeni sohbetlere böylece.

Tam da likyasohbetleri.com canlandığında, yazımın başında da belirttiğim gibi beni yeni başlangıçlara iten ilginç bir gelişme oldu. Kaş Radyo ve Kaş Rehberi için benimle söyleşi yapmaya gelen Engin Koray Ünlü, yaptığımız söyleşi sonrasında Likya Sohbetleri’ni video olarak beraber gerçekleştirmeyi teklif etti. Aslında etrafımdaki pek çok insan bir kaç yıldır bana söyleşileri youtube üzerinden yapmamı öneriyordu. Artık kimsenin okumadığını söylüyorlardı bunu savunurken. Benimse hiç öyle bir niyetim yoktu. Cazip bile gelmemişti bu fikir. Herkes okusun ya da çok okunsundan ziyade, yaptığım söyleşinin gerçekten ihtiyacı olan kişiye hizmet etmesini istiyordum. Tıpkı Fidorento firması ile yaşadığım gibi, verdiğim emeğin bir yerde can bulacağına dair inancım tamdı.

İnandığım yoldan çıkmak istemiyordum. Video çekmek hiç aklımda yoktu, zaten yapmak istediğim bir sürü şey vardı, bir de ona vakit ayırmak gerekecekti. Koray’ın teklifine hemen atlamadım o yüzden. Yine de yüz yüze bir kaç görüşme yaptık. Likya’nın benim için Kaş ile sınırlı olmadığını anlatmaya çalıştığım bu görüşmelerde, Koray’ın söylediği bir cümle konuya daha sıcak bakmamı sağladı.

Yaklaşık şöyle dedi: “Yapmak istediğini anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama neden önce Kaş’a kendini duyurarak başlamıyorsun? Bu videolar ile Kaş’ın bir köyünde yaşayan bir kadın da senin anlattıklarını dinleyebilecek bir de o tarafından düşünsene. Ayrıca spontan videolar çekeceğiz. Bana bir yarım saat ayıracaksın ve konuşacağız o kadar. Çekim detaylarıyla ilgili her şeyi ben halledeceğim. Senin çok zamanını almayacak. Dilersen konuk da ağırlarız.”

Yani bir yandan Likya Sohbetleri sitesinde (Kaş ile sınırlı kalmayarak) yine yazılı söyleşiler yapmaya devam edecektim, bir yandan da her hafta bir konu ya da konukla Kaş’ta Likya Sohbetleri çekecektik.

Garip bir şekilde tam bu arada ilginç bir gelişme olmuştu, Koray’ın benim hakkımda yaptığı söyleşi yayınlandıktan bir kaç saat sonra freelance çalıştığım firmanın sahibinden; kendi yolumda gitmemin benim için daha doğru olacağını, işine verdiğim odağın ona yetersiz geldiğini ve daha fazla birlikte çalışamayacağımızı belirten bir mesaj geldi. Yani Kaş Halk Eğitim Merkezi’nde her yıl iki kez verdiğim bir buçuk ay sürecek Emlak Danışmanlığı derslerini ve Fidorento için yazdığım düzenli yazıları saymazsam bir anda işsiz de kalmıştım. 🙂

İyi tarafından bakarsak zaman derdi olan bana evren sanki bilerek alan açıyordu. Ben de Koray’ın teklifini kabul ettim. Şimdiden iki program çektik bile. Tamamen doğaçlama çekimler yapıyoruz. Benim için bir hayli yeni ve hiç düşünmediğim bir gelişme bu açıkçası. Kendimi akışa bırakarak en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. İlk programda Kaş’ın kışına dair genel fikirlerimiz ve Kaş Radyo ile Kaş Rehberi’nin bu sene yaptıklarına değindikten sonra; ikinci programda Koray’ın yoğun ısrarları üzerine “Kadınlar” hakkında konuştuk. Çekimimizi biraz da benim boş vakitlerime göre yapıyoruz. Yayınlanma şekline ise haftada bir olarak karar verdik. Dolayısıyla Cumartesi günü yaptığımız çekimi dün yani yeni yılın ilk gününde yayınladık.

Sanki eski yıl çok yavaş geçmiş gibi, yeni yıl hızlı başladı anlayacağınız. 🙂 Biraz da o yüzden yılbaşı gecesini sakin bir şekilde kızımla evde geçirmek istedim. Sindire sindire, doya doya yavaşlığı sonuna kadar hissederek vedalaştım eski yılla. Müzik eşliğinde zaman zaman okumaya yeni başladığım kitaptan sayfalara odaklanarak ve kızımla bol bol sarılıp kucaklaşarak girdim yeni yıla. Ve tabii sevdiklerimden gelen güzel yeni yıl mesajlarını okuyarak…

En yakın arkadaşlarımdan birinin benimle paylaştığı çok hoşuma giden bir video ile bitirmek istiyorum yeni yılın ilk yazısını… Dünyaca ünlü Pink Martini ile Yeşilcam filmlerinin ruhumuzda iz bırakan sesi Belkız Özener’in birlikte söylediği Aşkım Bahardı şarkısının olduğu bu videoda izleyeceğiniz şeyin sizi de sımsıkı saracağını sanıyorum.

Hem kendimiz, hem de hepimiz için güzel bir yıl olması adına, hadi elimizden geleni sonuna kadar yapalım bu sene.

Sevgiyle kalın,

Didem Elif

Baharda Kuşlar Gibi

2019 yılı da bitiyor. Hemen hemen sonuna geldik. İster istemez envanter defteri tutar gibi geçen senenin dosyalarını gözden geçiyorum ben de. Dökümanlarımın arasında parasal değerlerden ziyade yaşadıklarım yani duygularım var. Benim için hep böyle olmadı mı zaten?

Geçen sene 2019 yılına girerken sağlık açısından çok kötü bir yılbaşı gecesi geçirmiştim. Bir kaç gün içinde toparlamıştım gerçi ama yıla iyi bir başlangıç yaptığım söylenemezdi. Gece gündüz demeden oldukça yoğun çalıştığım bir dönemdi. Duygusal ve fiziksel anlamda kendimi epeyce zorladım sanıyorum. Bünyem buna daha fazla dayanamadı ve eror verdi.

Sanki çok özendiğim bir işin en kritik anında bilgisayarım kitlenmişti. Dolayısıyla 2019 yılının ilk günlerinde yaşadıklarım; bilgisayarın fişini çekip, yeniden açmak ve kaldığım yerden devam etmek gibiydi.

Şimdi dolu dolu geçen bir seneye baktığımda hayatımdan elenen çok fazla şey olduğunu görüyorum. Benim için aslında eleme yılı gibi bir şey olmuş.

Ve aslında sahip çıkmışım…

Evet…

Duygularıma, hayallerime, emeklerime, kadınlığıma kısacası Elif’e sahip çıkmak için vazgeçmişim eledim dediklerimden aslında.

Her şeye rağmen vazgeçemediklerim de var elbette. Hatta bana uygun olup olmadığına, yapıp yapamayacağıma bakmadan hala tutmaya çalıştıklarım. Ne olursa olsun vazgeçemeyeceğimi bir kez daha gördüklerim… Yani kalpten istediklerim…

Dolayısıyla her şeyden önce kalbimle buluştuğum bir yıldı. Geriye dönüp baktığımda, bu beni her şeyden çok mutlu ediyor.

Yeni yıl bana istediklerimi verecek mi bilmiyorum. Geçen yıl ektiklerimi bu sene biçebilecek miyim zamanla göreceğim.

Tam bir sene önce yapmaya niyetlenip de önceliğime alamadığım için ertelediğim işlerime yöneldim son bir aydır. Bu da tabi bir süredir önceliğime aldıklarımı askıya almak anlamına geldi. Her ne kadar hayatımdan pek çok şeyi elesem de iki elim de hala dopdolu çünkü. Bir sağ elimdekilerle cebelleşiyorum, o arada mecburen sol elimdekileri kenara bırakıyorum. Sonra bir süre sağ elimdekilere ara verip sol elimdekilere odaklanıyorum. Vakit tüm yapmak istediklerime yetmiyor neticede. Böyle de olunca ister istemez oldukça yavaş ilerliyorum. Tek gönül rahatlığım; yavaş da olsa, beni ben yapan şeylerden vazgeçmeden, istediğim yolda ilerliyor olmam.

İnsan ne kadar yol alsa da vardığı yer sanki hep çocukluğu oluyor. Çocukken; evimize uzak olmasına rağmen, babam bizi ailecek sık sık Tuzla’daki Adil Restoran’a götürürdü. Ailemle mutlu olduğum o saatleri düşündüğümde, hafızamdan hiç silinmeyen piyanonun başında müzik yapan bir Özdemir Erdoğan görüntüsü belirir içimde. Benim için onun yeri belki de o yüzden farklı ve özel. En sevdiğim şarkılarından biriyle veda etmek istedim bu yıla.

Baharda Kuşlar Gibi… Sevgilim olsun ya da olmasın bu şarkıyı ne zaman dinlesem içim hep sevgiyle dolar. Çocukluğumdan beri böyle. En çok da uzun hava gibi başlayıp; sıcacık, insanın içini ısıtan neşeli bir melodiye dönüşmesini seviyorum. 🙂

Yeni yılda sevgi dolu günler kucaklasın hepimizi… Ve dilerim edebiyat dolu bir yıl olsun. En azından benim için. 🙂

Mutlu Yıllar şimdiden…

Sevgilerimle…

Didem Elif

Fotoğraf: Didem Elif – Fenerbahçe sahili – İstanbul – 2008

Hayal Gücü

Venüs – Tanrım Mars şu manzaranın güzelliğine bak. Resmen Cennet burası.

Mars – Haklısın şahane bir yerde yaşıyoruz. Yeni doğan her güne şükrediyor burada insan. Bir de etrafımızdakilerin konuştuğu dili anlasaydık hiç fena olmazdı. 😉

Venüs – Evet haklısın. Senin gene yabancı dile karşı yeteneğin var. Şimdiden üç beş kelime öğrendin bile. Ben Japonca’yı hiç anlamıyorum. Kafam zerre kadar basmıyor valla.

Mars – Yani yine şikayetlenmek istemiyorum ama Elif bizim evimizi Kaş’a yapsa ne olurdu sanki? İlla bizi cennete gönderecekse Kaş da cennet gibi bir yer. Her gün Fuji Dağı’nı gören bu manzaraya bayılıyorum elbette ama kafam patlıyor şu garip harfleri anlayacağım diye.

Venüs – Canım vücut diliyle herkesle anlaşıyoruz ki, ne var sanki bu kadar büyütecek. Şikayetlenme lütfen, bir şeyden de mutlu ol canım. Hem Kaş diyorsun ama yaşlı insanlar için Kaş yaşaması zor bir yer. Her taraf yokuş. Belki ondan bizi Kaş’a yerleştirmemiştir.

Mars – Sen bana yaşlı mı demek istiyorsun Venüs?

Venüs – Hahahaha. Ne alakası var canım? Ben öyle bir şey mi dedim? Bunun yaşlılığı var demek istiyorum. Gerçi sen şimdi söyleyince düşündüm de yıldız olarak evet hepimizden biraz büyüksün aslında. 4,603 Milyar yaşındasın. Dünyanın yaşı ise 4,543 Milyar. Bu anlamda dünyadan bile eskisin Mars. 😊 Bense 4,503 Milyar yaşındayım sadece. 😉

Mars – Küçül de cebime gir Venüs. Duyan da çıtırsın sanır. Hem sen benden önce düştün gökyüzünden. İnsan olarak senden gencim bir kere.

Venüs – Ahh orası kesinlikle öyle canım. Hatta oyun oynamayı çok seven büyümeyen bir çocuk olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız ben sana zaten yaşlı filan demedim ki, bu işin yaşlılığı var dedim. Ama düşündüm de yaş konusuna takılmak anlamsız. Bak tıpkı Duru’nun babası gibi, Elif’in babası da annesinden 12 yaş büyük. Tam 81 yaşında. Üstelik 18 yaşındayken vapurdan düşüp bacağı pervaneye takılarak parçalandığı için 13 ay hastanede yatmış defalarca ameliyat olmuş. Bacağı hiç bir zaman eskisi gibi olmamış yine de ona rağmen her sabah mutlaka yürüyüş yapıyor. Elif’in Kaş’ta çıkmaya korktuğu o dik yokuş var ya onu bile defalarca çıkmış. Maşallahı var. Hiç yaşa başa bakmıyor bu işler valla. Belki de yaşla ilgili değil de Elif bu manzarayı çok sevdiği için bizi buraya getirmiştir kimbilir.

Mars – Daha önce gelmiş mi ki Elif buraya?

Venüs – Yok henüz gelmemiş. Bizim vesilemizle bir nevi gelmiş gibi oluyor işte. Hem Mars, nerede olduğumuzun ne önemi var ki? Yıllar önce Semiramis Pekkan‘ın söylediği şarkıdaki gibi, sen neredeysen orası benim cennetim ki…

Mars – Canımsın benim. Gerçekten benimle nerede olsan mutlu olur musun?

Venüs – Olurum tabi ki. Bak mesela ben Japonya’da olmamıza hiç takılmıyorum. Doğrusu yeni bir dil öğrenebileceğimi sanmıyorum, berbat bir hafızam var zaten ama zamanla İngilizce bilen anlaşabileceğimiz kafa dengi arkadaşlar bulacağımızı düşünüyorum. Ayrıca buraya getirdiğim okumak istediğim o kadar çok kitap var ki, zamanım yetecek mi onların hepsini okumaya bilmiyorum. E sen de yanımdasın. Bütün gün seninle birlikte yaşıyorum, hayatı paylaşıyoruz, yaptıklarını izliyorum, varlığını doya doya içimde hissediyorum. Hem evimiz Japonya’da ama hayal gücümüzü kullanarak dilediğimiz zaman dilediğimiz yere gidebiliriz ki. Özgürüz biz. Hayattan daha ne isterim?

Mars – Haklısın. Seni dinlerken Piyanist filmi geldi birden aklıma.

Venüs – O neden aklına geldi şimdi? Çok hüzünlü bir film o. Ben sana güzel şeyler anlatıyorum senin aklına ne geliyor. Ne alaka yani Mars?

Mars – Benim o filmde en çok sevdiğim sahne; yahudi piyanistin, bulunduğu o kötü şartlara rağmen parmaklarıyla hayali bir piyano çalarak içinde müziği duyması olmuştu.

Venüs – Ahhh evet! İnsan kesinlikle şartları ne olursa olsun onu mutlu eden bir şeyler bulmalı içinde.

Mars – Zaten Albert Einstein da ne demiş?

Venüs – Ne demiş?

Mars – Hayal gücü bilgiden önemlidir, demiş. Yani bunu bir çocuk dese çok önemsemem de bütün varlığını bilgiye adayan bir adam bunu söylüyor, düşünsene.

Venüs – Evet ve de çok haklı.

Mars – O zaman ne yapalım biliyor musun?

Venüs – Ne yapalım?

Mars – Hava çok güzel. Termosa kahvelerimizi koyup şöyle Fuji Dağı’nı gören güzel bir yerde gidip piknik yapalım. Ne dersin?

Venüs – Aaa harika fikir. Hemen gidip kahveleri hazırlayayım.

Mars – Dur dur acele etme. Önce bu güzel fikrim için bana bir öpücük ver bakalım.

Venüs – 😍

Mars – 😍

Didem Elif

Not: İkinci Dünya Savaşı’nda geçen Polonya’lı ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman’ın gerçek hayatının anlatıldığı Piyanist filminde, çoğunlukla Chopin’in müzikleri kullanılmıştır. Ben de bu hikayenin sonunda zorlu bir mücadeleden sonra hayatı kurtulan Wladyslaw Szpilman’ın kendisinin çaldığı bir Chopin noktürnü paylaşmak istedim sizlerle.

https://www.youtube.com/watch?v=n9oQEa-d5rU

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle,

Büyü-cü

Didem Elif’in 2. Çanakkale Bienali’nde gerçekleşen müzisyen Tolga Tüzün’ün performansı üzerine yazısı

Çanakkale’de hava kararmaya başlıyor. Bienalin ana mekanlarından biri olan Depo’dayım. Kapıdan içeri girer girmez karşıma çıkan darbelerle yoğrulmuş heykel, ritmik biçimde kafamın içine giriyor. Uzaklaşma dürtüsüyle sağa yöneliyorum. Bu silahlar! Ne tehditkar, ne de vurucu… Onlar mı beni, ben mi onları ateşliyorum?

İçimde müzik deponun içinde savruluyorum. Karşımda, tepeden inen onlarca birbirine geçmiş kağıt işler, astığım kirli çamaşırlarım gibi. Oysa bilirim hiçbir zaman kurumaz onlar. Arkamı dönüyorum. Gene de duyuyorum, kirli sular yere damlıyor, şıp şıp… Bense karşımda duran mumlar gibiyim. Karanlık aydınlanıyor, ben eriyorum.

Birkaç metre yanımda bir taş var. İçimdeki taş kadar büyük. Şu an görmüyorum ama nerede olduğunu biliyorum. Orada kalsın istiyorum. Ben özgürüm nasılsa. Yürüyebilirim, dilediğim gibi dolaşabilirim. Hatta çekip gidebilirim. Ama kaldım burada. Tam burada. Büyü-cü’nün karşısında. Taşlaştım. Ne fark eder, özgürüm.

Burada büyü-cü, büyü yapan kişi anlamına gelmiyor. İnsanı büyüten bir ruhtur o. Üstelik sana nasıl büyüyeceğini dayatmayan bir üslup kullanır büyü-cü. Büyüyüp, büyümemek sana kalmıştır. İçine girmek ya da dışında kalmak. Hepsi senin seçimin. Zaten sahnedeki büyü-cü, kendi devinimleriyle süzülmektedir bir başına. Arkasında kalan kanatlı heykelin kanatlarını alıp sırtına takmıştır sanki. Bir melek gibi yumuşacıktır hareketleri. Kıskanılacak kadar kendidir.

Tolga Tüzün’ün yaklaşık kırk beş dakika süren performansı, alıştığımız klasik müzik anlayışının dışındaydı. Bu yüzden izleyenlere de, bildiğinin sınırını zorlayan bir deneyim sunuyordu. Mekanın dört bir yanından gelen dijital sesler, içimize girip, kendi kafa seslerimizle konuşmaya başlayarak bizi sarsıyordu.

Sahne düzeni de Tolga Tüzün’ün müziği kadar doğaçlama gerçekleşti. Deponun ağ tutmuş demirden olan yan duvarı, ince uzun mumlarla dolduruldu. Mekandan çıkarken ayaklarım yorulmuştu, sırtım ağrımıştı, kafam karışmıştı, benim karıncalanmıştı. Ama biraz büyümüştüm.

Didem Elif

2. Çanakkale Bienali Bülteni, 2010

Bir Kadının Ağzından Bartolin Şişlikleri ve Aşk

Emre Karacaoğlu’nun; Didem Elif’in öykü kitabı Aşk Bir Kadın Hastalığıdır hakkında Birgün Gazetesi’nde çıkan yazısı.

“Öyle çok fazla aşık olmadım aslında. Bartolin şişliklerinin sayısı, aşklarımın sayısından fazladır. Demir ilk aşkımdı. Yani hatırlaması en masum olanı. Diğerlerinin sancısı Bartolin’in ağrısını unutturur nitelikte olduğundan, isimleriyle bahsetmeyi sevmiyorum. En sonuncusuyla evliliğin ucundan döndük zaten. Ya da ben döndüm, ansızın.”

Bir kadının tüm içtenliğiyle kendisini başka bir insana açması çok ender rastlanan, dolayısıyla da çok değerli bir andır. Hele hele bunu bir kitapla ve tanımadığı insanlara, yani okuyuculara yapıyorsa, bu çok daha görkemli bir hal alır.

Didem Elif’in ilk öykü kitabına ismini veren öyküden alınan yukarıdaki paragraf bunun güzel örneklerinden bir tanesi. Bartolin bezindeki (bu bezin bir kadında ne işlev gördüğünü öğrenmek için öyküyü okuyun) şişliği, yaşadığı aşk ve acılarla karşılaştıran bir kadını ince ve hafif kara bir mizahla ele alabilen içten ve cesur bir yazar, Didem Elif.

Yazarın kaleme aldığı 15 öykü (ilk ve son öyküler, “Başlangıç” ve “Bitiş” kitaba bir girizgah ve kitabı sonlandırma görevi üstlenen bir öykünün iki parçasıdır), şehir insanının yaşadığı korku, mutluluk, üzüntü ve heyecanları ele alan, içtenliğiyle beğeni toplayacak bir öykü kitabı. Elif, “Cam Oda” isimli öyküsünde ele aldığı, babası hayatta olup, kendisi orta yaşlara yaklaşan kişilerin kafasında kurmaya başladığı “Babam ölürse ne yaparım?” korkusu veya aynı öyküde yer alan “tek çocuk olmanın özellikleri” gibi konuları başarılı psikolojik tahlillerle edebi bir şekilde kaleme alabilmiş.

Yazarın karşı cins üzerinden anlattığı öyküler de bahsi hak ediyor. Bir aşk üçgenini anlattığı “Mektup”ta basit bir olayı her iki cinsin zihinlerinde ne kadar farklı açılardan ele alabildiklerini, hatta Amerikalı John Gray’in 1992 seneli kitabını hatırlatacak şekilde, “erkeklerin Mars’tan, kadınların Venüs’ten” olduğunu düşündürüyor. “Kendi Kendine”de cinsel kimliğiyle barışamamış bir eşcinselin yaşadığı içsel sıkıntıyı, aşık olduğu adamla olan ilişkisini anlatırkenki analizleri de oldukça etkileyici.

Karşı cinsin gözlerinden bakarak ortaya koyduğu öyküler ne kadar etkileyici olursa olsun, Elif asıl edebiyatını öykülerdeki kadınlarıyla kanıtlıyor.

“En çok ellerini merak ediyorum. İnternetten gönderdiği resimde kollarını kavuşturduğu için elleri gözükmüyor. Nerden bilsin çocukcağız benim bir erkekte önce nelere dikkat ettiğimi. Konuştuğumuz birçok şeyin arasında, bir defa bahsedecek olduysam da vazgeçtim hemen. ‘Bir de ellerinin fotoğrafını yolla!’ diyemezdim ya çocuğa. Konuyu açarsam kızlara, muhabbet kesin bu el konusuna da gelecek. Ve yine gülecekler, benim bu ellere olan tutkumu anlamayarak. Ama esas benim anlamadığım, yarın buluşmayacağımızı haber veren son mesajı az önce ona niye attığım. Zaten cevap olarak da ‘Niye?’ yazmış.”

Kadınların kendi gizemlerine ve açmazlarına ayna tutan “Buluşma” bu açıdan çok çarpıcı bir öykü. Benzer şekilde, bir aydan ufak bebeğini düşüren bir kadının anlatıldığı “Doğa” da ilgi uyandırıyor. Yaşadığı üzüntü için bir suçlu arayan öykünün kahramanı, birkaç haftalık hamileliği esnasında başından geçen olayları aklından geçirince hıncını eşine yöneltiyor. Doktoru bu düşüncelerin yersiz olduğunu söylese de kadın, eşinin arkadaşının düğününde içki içtiği için ve eşinin köpeğini o dışarı çıkardığı için eşinin bebeğini düşürdüğü kanısına varmaktadır.

“Onun arkadaşı, onun köpeği, onun bebeği…”

“Aşk Bir Kadın Hastalığıdır,” ismi kadar çarpıcı öyküler içeren ama baskın çekiciliğini içtenliğinden alan bir öykü kitabı. Aslında Didem Elif’in, “Kübik Mars” öyküsünde bahsettiği kurgusal kitap “Karanlık Günler” için düzdüğü tanım kendisi için de geçerli: “Anlatılan herhangi bir hayattı aslında. Olabildiğine basit cümlelerle ve olabildiğine kişisel.”

BirGün Gazetesi Kitap Eki, 2009

Hayatı Yavaştan Almak Gibi

Özdemir İnce tarafından Fransızca’dan çevirilen Milan Kundera’nın Yavaşlık adlı romanını ilk kez 1995 yılında okumuştum. O günden beri yaklaşık on beş sene, gittikçe hızlanan bir hayat temposuna ayak uydurma çabasıyla geçti. Çünkü İspanyol Filozof Ortega’nın dediği gibi: “Yaşamak, bir ortamın çaresiz tutsağı olmaktır.” Devir koşma devriydi, geride kalmamak için herkes gibi koşmak gerekliydi.

Kundera; Yavaşlık’ta, yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki kuruyor: “Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim. Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı eserinde -Kundera’dan çok daha önce- tıpkı böyle bir durumu betimlemiştir: “Mümtaz, hiçbir şey düşünmemeye karar vermiş insanların haliyle acele acele yürüyordu.”

Kundera’nın kurduğu denklemden çıkardığı sonuç, Tanpınar’ın betimlemesini doğrular niteliktedir:

“Kendisini unutma arzusu içindeki insan, çağın hız iblisine teslim olur.” Yani düşünmekten kaçar. Var gücüyle, bedeninin bütün sınırlarını zorlayarak koşar. Oysa Sokrates; insanın, bedeninden başka bir şey olduğunu söyler. Alkibiades’le aralarında geçen konuşmalarda, insanın kendisini bilmesi için, önce ruhunu bilmesi gerektiğini vurgular. Ona göre, Eski Yunan’da, Delfi tapınağının üzerindeki “Kendini Bil” ibaresinin anlattığı tam da budur.

İnsanın ruhunu tanıma çabası, kuşkusuz onu yavaşlatacaktır. Üstelik toplum ruhuna ters düşen bir şeydir bu. Sonuçta kendini arayan kişi, toplumun dayattığı görenekleri sorgulamaya başlayacaktır. Görenekler, başkalarıyla birlikte yaşamayı kolaylaştıran amaçlar taşısa da, aslında güçlü biçimde ötekileşmeyi besler. Çünkü kendinden uzaklaşan, sadece çevresiyle uğraşan birey gittikçe ötekileşir. Üstüne üstlük kendisi gibi olmayan herkesi de ötekileştirir. Hermann Hesse, “Öldürmeyeceksin!” der, ve devam eder; “Öldürmeyeceksin, sözü, başkasının canını yakmayacaksın gibi bir anlam içermez. Bu söz; kendini başkalarından yoksun bırakma, kendi kendine zarar verme; gibi bir anlam taşır.”

Richard Bach’ın unutulmaz Martı’sı, Jonathan! Kendini bulmak için diğer martılara karşı büyük bir savaş verir. Başkalarının sesini dinlemektense, kendi iç sesinin peşinden gider. Yavaşlığın sesi, nihayetinde ona daha önce hiçbir martının ulaşamadığı hızı verecektir. Çünkü kendi varlığını bilmenin de ötesine geçer o, kendi varlığını seçer. Bu aslında bir yalnızlık seçimidir. İlhan Berk, Oda adlı şiirinde “Sessizlik ister ev,” der, “Böyle bir sessizlik sınırsızlık saçar.”

Sait Faik, Kayıp Aranıyor adlı romanında, bu yalnızlığı derinlemesine yaşatır ana karakterine. Daha ilk satırlardan anlarız Nevin’in kendisinden çok uzaklarda olduğunu: “Ayaküstü erkeklerin bira içtiği bir yerde, iki kadeh konyak içmişti.” Başlarda başkalarının yaşamlarına, kendi yaşam birikimiyle katılmakta olan Nevin’in kendi varlığını seçme başarısını, ustalıkla anlatır yazar. Bunun için okuyucuyu adeta yavaşlamaya zorlar. Belki de yeniden okumaya.

Toplumsal ahlakı, Körlük ve Görmek kitaplarında ironik hikayeleriyle yıkan Portekizli yazar Jose Saramago, Filin Yolculuğu adlı kitabında, yavaşlığın kitabını anlatmaya soyunur. Bunun için fil, kusursuz bir seçimdir doğrusu.

Dino Buzzatti, insanın kaderine boyun eğişini, ilk romanı olan Tatar Çölü’nde sıkıntılı bir bekleyişle anlatır. Bu kitapta Giovanni Drogo, Bastiani kalesinde yazgısına teslim olmuş bir teğmendir. Burada zaman; çok yavaşmış gibi görünse de, aslında hızla akıp gider. Söz konusu olan, geçip bitmek bilmeyen, aynı zamanda, bir çırpıda geçip giden tekdüze bir hayattır.

Peki, tekdüze bir hayattan kurtulup, insanın kendini bilmesi için izlemesi gereken yol nedir? Kuşkusuz bunu herkesin kendi yaşamı belirleyecek. Ece Temelkuran’ın ilk romanı Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’daki gibi, aynalı yastıklara yatmak gerekecek belki. Ayna, dünyanın en güzelini değil, her birimize kendi yolumuzu gösterecek. T. S. Eliot, Dört Kuartet’inden Dördüncüsü Little Giding adlı şiirinde; “Aramaktan vazgeçmeyeceğiz,” der, “Ve arayışlarımızın sonu – Başladığımız yere dönmek olacak – Ve bu yeri ilk kez tanıyacağız.” Büyücü’de, bu dizeleri alıntılayan John Fowles; insanın kendini tanımasının, özgürlüğüne ulaşmasının başlıca yanıtı olduğunu düşünür: “İnsanın her yerden, her şeyden kaçması sonucunda, kendisinden de kaçtığını fark etmesi; öyle ki, artık var olmuyordur, artık özgür değildir.”

Kendi yolumuzu bulmamızda kitapların tuttuğu ışık yadsınamaz elbette. Ancak çok satan kitaplar genelde, bir çırpıda, soluksuz okunan kitaplar oluyor. Maalesef hızlı okunan kitaplar daha çok rağbet görüyor. Umarım bundan sonra bu tablo değişir de; insanlar kendilerini unutturan kitaplardan daha çok, yavaşlayacakları ve kendilerini bulacakları kitaplara yönelirler. Çünkü; İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabı hakkında, Hulki Aktunç’un söylediği gibi: “Mutlu yazar, azdır. Belki de yoktur. Ama mutlu okur vardır.”

Birgün Gazetesi Kitap Eki, 5 Ocak 2010