Kutlama

Mars ve Venüs çifti uçaktadır. Venüs dalmış bir halde camdan dışarı bakmaktadır.

Mars – Hayırdır Venüs. Uçağa bindik bineli kafanı camdan ayırmadın. Yüzünü gören cennetlik valla. 😉

Venüs – Pardon. Dalmışım canım.

Mars – Hayret cennet esprime gülmedin. Bugün Elif’in Cennet Köşesi adını verdiği Japonya’dan ayrılıyoruz ya, ben “Yüzünü gören cennetlik,” diyerek seni biraz olsun gülümsetirim sanmıştım.

Venüs yüzünü Mars’a çevirip hüzünle gülümser.

Mars – Neyin var Venüs? Bunca zaman sonra nihayet Türkiye’ye dönüyoruz. Sevinmiyor musun yoksa?

Venüs – Seviniyorum tabi ki. Çok seviniyorum hem de. Sadece temelli dönüyor olduğumuz için içimde ister istemez bir burukluk var. Sonuçta seninle birlikte Japonya’da o kadar güzel günlerimiz oldu ki. Baş başa geçirdiğimiz zamanları aklımdan geçiriyorum da; off Allahım, her anı çok güzeldi. Sanki gerçekten cennette gibiydim. İkimizden başka kimsenin olmadığı bir cennet.

Mars – İnan bana Venüs çok daha güzellerini yaşayacağız beraber.

Venüs’ün gözleri bu sefer ışıltıyla gülümser. Mars kolunu Venüs’ün omzuna dolar. Kendi bedenine doğru yasladığı sevgilisinin alnından sevgiyle öper.

Mars – Tamam Türkiye oldukça sorunlu bir ülke. Daha yeni güzelim Giresun’a olanlara bak. Eminim içinde yaşarken bizim de bir sürü sıkıntılarımız olacaktır. Cennette gibi olamayacağımız şimdiden belli. Aramızdaki bu sadece ikimize özel bağın değerini bilip ona sahip çıktığımız sürece beraber her sıkıntının üstesinden gelebiliriz bence.

Venüs – İnşallah bunu başarabiliriz Mars. Aslında aşk öyle zor bulunan bir şey ki ama esas zor olan onu korumak.

Mars – Doğru. Bunu korumak için elimden geleni yapacağım Venüs. Neşelen hadi artık. Hem bak aylar önce istediğin şey gerçek oluyor. Taşınma işlemleri filan derken bir an yetişemeyeceğiz sandım ama neyse ki Zafer Bayramı‘na yetiştik. Bayramı Elif ile kutlayacağız.

Venüs – Evet ama özellikle birlikte gitmek istediğim Kaş Caz Festivali iptal edilmiş. Bizde bu kısmet varken eminim 30 Ağustos’ta Zafer Bayramı‘nı kutlamak da yasaklanır.

Mars – Olsun baş başa kutlarız biz de. Hem ben kalabalık kutlamaları pek sevmem. Ayrıca önemli olan o kutlama enerjisini kalpten hissetmek ki Venüs. Bu ülkede bu günün anlamını kalpten yaşayacak bir sürü insan var. Meydanlarda coşulmasa ne olur? Onca insanın kalpten bir bağ kurmasına kimse engel olamaz. Kalpte hissedilen duygular öyle başkadır ki, o duygulara asla karşı koyamazsın. Onun gücünü kimsenin hafife almaması gerekir.

Venüs – Doğru söylüyorsun. Biliyor musun Mars, kalpten bir bağ deyince seni gördüğüm ilk gün aklıma geldi birden. Daha önce o gün neler hissettiğimi, neler düşündüğümü hiç anlatmadım sana. Denedim aslında. Bir şekilde anlatmayı hep denedim ama bir türlü başaramadım.

Mars – Parkın içinde tek başıma otururken yanıma geldiğin anı mı söylüyorsun?

Venüs – Evet. Ne acayip bir andı. Hiç unutmuyorum. Çok şaşırmıştım.

Mars – Şaşırmış mıydın? Neden ki?

Venüs – Seni görünce hiç öyle duygular hissedeceğim aklıma gelmezdi. Daha önce birine görür görmez aşık olmamıştım.

Mars – Daha önce derken? Daha sonra oldun mu yani?

Venüs – Hayır canım. Daha sonra da başıma öyle bir şey gelmedi. Meğer sadece gökyüzündeki yıldızlar arasında değil, dünyada da ilk görüşte aşk diye bir şey varmış. Seninle göz göze geldiğim o ilk saniye…

Mars – Evet?

Venüs – İçimde havai fişek patladı sanki.

Mars – 🙂 Abartma Venüs.

Venüs – Hayır abartmıyorum. Aslında bununla şunu demeye çalışıyorum. Hani havai fişek patladığında önce sesini duyarsın. Ardından gökyüzü aydınlanır. Karanlığın içinde bir süre ışıkların dans etmesini izlersin. Sonra o muhteşem ışık hızlıca söner. Kısacık bir andır ama eşsiz bir duygusu vardır. Seninle göz göze geldiğim o ilk saniye, içimde ani bir patlama oldu sanki ve kalbimde yanan ışıklar dans etti Mars.

Mars – Biliyor musun Venüs, yazdığın günlüğe tepki vermiştim ama bazı benzetmelerin hiç fena değil aslında. Bunları not al bence.

Venüs – Şaka gibisin ama Mars. Hoşuna giden duygularım değil de, bunu anlatma biçimim mi yani?

Mars – Hoppala. Ne alakası var Venüs? Şimdi ben öyle bir şey mi dedim? Sana da bir türlü yaranılmıyor valla. Güzel olan bir yanını övdüm sadece. İfade etme şeklini beğenmem seni mutlu eder sanmıştım.

Venüs – Süslü cümleler kurmak için söylemiyorum ki ben bunları. Gerçekten öyle hissetmiştim. Sen sözlerime övgü yapınca sanki duygularımı hafife alıyorsun gibi geliyor. Zaten az önce de abarttığımı söyledin.

Mars – Venüsss…

Venüs – 🙁

Mars omzuna doladığı koluyla Venüs’e daha sıkı sarılır.

Mars – Demek beni gördüğünde içinde birden şimşek çaktı. 🙂

Venüs – Hayırrr, havai fişek.

Mars – 🙂 Aynı şey ki. Şimşek de aynı anlattığın gibi oluyor. Önce sesi…

Venüs – Evet ama şimşek insanın içinde bir korku duygusuna yol açar. Oysa ben öyle büyük bir coşku hissetmiştim ki. Sanki o an zaman yarıldı Mars ve ben zamansız bir boyuta geçtim. Çok acayipti. Aradığın bir şey, hiç beklemediğin bir anda kendiliğinden karşına çıkınca çok sevinirsin yaa. İşte tam olarak öyleydi. O an aklımın alamayacağı bir şeyler oluyordu ama ben çok mutluydum.

Mars – Banka oturmak için geldiğini sanıyordum. Demek özellikle geldin o gün yanıma.

Venüs – Yoo doğru. Banka oturmak için gelmiştim. Ayağım birden çok ağrımıştı o anda acilen oraya oturmam gerekmişti. Zaten hissettiğim duygulara o yüzden şaşırmıştım ya. Parkta hep aynı saatte aynı bankta kitap okuduğun için farkındaydım aslında senin. Ne zaman yürüyüşe çıksam görürdüm seni bir şekilde ama nasıl biri olduğunu merak bile etmemiştim açıkçası. Ne yalan söyleyeyim o güne kadar hiç ilgimi çekmemiştin. Hele ki bir erkek olarak…

Mars – Sağol yani Venüs. :)) Ben de güzel bir şeyler söyleyeceksin sanıyorum.

Venüs – Dur ama daha bitmedi ki. Ben senin yanına banka oturduktan kısa bir süre sonra parkta yerdeki çöpleri toplayan görevli yanımıza gelmişti. Seni tanıdığı için kendi aranızda kısa bir süre konuştunuz. Sen onunla konuşurken yüzüne bakıp doya doya seni seyretmiştim. O kadar güzel gülümsüyordun ki. İçimden “Bu adam bu kadar yakışıklı mıydı yaa,” dediğimi hatırlıyorum.

Mars – :))

Venüs – Sonra işte park görevlisi gitti. Biz seninle konuşmaya başladık. O konuşma esnasında havai fişekler ara ara patlamaya devam etti. :))

Mars – Canım benim… 🙂

Venüs – O ana kadar ilgimi çekmemiş olduğun için, senin içinde var olan ışığını tam yansıtamadığını düşünmüştüm.

Mars – Nasıl yani?

Venüs – Ben seni bilmeme rağmen senin tarafına hiç bakmıyorsam bence sende eksik bir şey olmalıydı.

Mars – Allah Allah yani Venüs. Ne saçma şey dedin şimdi. O eksiklik sende olmasın sakın.

Venüs – Evet biliyorum gerçekten çok saçma ama o zaman öyle düşünmüştüm işte. Bir inci bulmuş gibi hissetmiştim çünkü. Gerçek bir inci. Andre Gide’in Kadınlar Okulu kitabında bir söz vardır. Yaklaşık şöyle bir şeydir: “Bugün öyle kusursuz inciler üretiyorlar ki, gerçeğinden ayırt etmek mümkün olmuyor. Oysa gerçek inci bir servet değerindedir. Diğerlerinde değerin yalnızca görünüşü var.” Bu cümleleri çok severim.

Mars – Güzelmiş evet.

Venüs – İşte sanki ben içinde gerçek inci olan bir istiridye bulmuştum. Biliyorum yine saçma gelecek ama tam olarak şöyle düşünmüştüm: “Bu istiridyenin kabuğunu kırarsam incisini ortaya çıkartabilirim.” Böylece senin ışığın daha fazla insanı aydınlatacaktı. İşte sivri sözlerimle özellikle üstüne üstüne geldim o gün. Normalde kimseye söylemeyeceğim şeyler söyledim. Aslında korktuğun şeyi bulmaya çalışıyordum. Fakat cümlelerim o kadar yanlış yere gitti ki, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bir baktım seninle kavga ediyoruz.

Mars – Eee ne demişler: “Büyük aşklar kavgayla başlar.”

Venüs – :)))

Mars – Seni gülümsetmek çok hoşuma gidiyor Venüs. Sen hep böyle gül olur mu?

Venüs’ün yüzüne yine hüzün düşer.

Mars – Bak şimdi. Ne oldu yine?

Venüs – Kavga etmeseydik keşke. Hatırlarsan o kavga yüzünden senin kafanda bir ön yargı oluşmuştu. İletişimimiz öyle bir hal aldı ki, seninle normal konuşmak imkansızlaşmıştı. Bana karşı içinde o kadar yoğun bir öfke vardı ki, beni düşman bellemiştin. Başka gözle bakamıyordun. Sana ne kadar aşık olduğumu bir türlü fark etmiyordun.

Mars – Evet ama bunlar çok önceydi. Hani unutacaktık. Sonunda yanlış anlaşılmaların hepsini konuşa konuşa aştık ve her şey geride kaldı. Açma tekrar o konuları. Bak önümüzde yepyeni bir başlangıç var. Bunu çok güzel değerlendirelim. Hem ara sıra kavga etmek iyidir. Negatif enerji boşalır.

Venüs – Öyle mi?

Mars – Tabi ki. Mesela şu an seninle bir kavgaya tutuşasım var ki aklın durur. Kendimi zor tutuyorum.

Venüs – Aaaa gerçekten mi? Niye, ne yaptım ki?

Mars – :))) Şaka yapıyorum Venüs. Şu an tek istediğim bir an önce yatağa uzanmak ve yumuşacık kollarının arasında dinlenmek. Yolculuk bir hayli yordu. Japonya Kaş’a gerçekten çok uzakmış. Üstelik İstanbul’da bir de aktarma yapacağız. Yalnız benim anlamadığım, daha geçen hafta ikimiz denizin ortasında yüzüyorduk. Karşı kıyıya varacağımız bir diyalog bekliyordum ben açıkçası. Konuşmalarımızın akışında bir tuhaflık varmış gibi gelmedi mi sana da Venüs?

Venüs – Marscım Elif şu an flashback tekniği uyguluyor. Karşı Kıyı diye bir köşe açıp önce uçakla Türkiye’ye dönmemizi anlatmaktansa, böyle bir akışın daha değişik olacağını düşünmüş. Bir ileri, bir geri anlatımlar filan… Okudukça anlaşılacak yani hikayenin gidişatı.

Mars – :)) Allahım yaaa. Flashback tekniği uyguluyormuş… :)) Bence bu Elif hiç yazmasın. Okuyucunun aklıyla bildiğin dalga geçiyor. Beni de hanım köylü bir karakter olarak anlatıp duruyor zaten.

Venüs – Aaaa hiç de bile. Yanılıyorsun Elif kimseyle dalga geçmeyi sevmez bir kere. Onu sürekli suçlamak yerine bir anlamaya çalışsan, çok iyi bir kız aslında. Kafası biraz ilginç çalışıyor hepsi bu. 🙂 Hem şu kadarcık metinde ne olmuş birazcık hanım köylü olmuşsan. Diyaloglarımızdan bir gün de memnun ol canım.

Mars – :)) Biliyor musun Venüs? Bu gidişle biz yine ilk tanıştığımız gün gibi seninle kavga edeceğiz o olacak. Gerçi takdir etmem lazım şimdi. Kesinlikle çok güzel kavga ediyorsun. Övgüme bu sefer daha çok kızacaksın ama ben senin kadar kolay beni kavgaya çekeni ve bu kadar güzel kavga edeni hiç görmedim inan ki. 😉

Venüs – :)))

Mars – :)) Seni seviyorum hayatım. İyi ki varsın.

Venüs – ❤️

Didem Elif

Not: Kaş’ta eğlence sektörü tam gaz sürerken bu hafta sonu gerçekleşecek olan Kaş Caz Festivali neden iptal edildi anlamadım. Üstelik pandemiye en uygun şartlar için aylardır titizlikle çalışılıyorken. Hem de açılışa bir hafta kala. Uygulamalardaki tutarsızlıkları ve eşitsizlikleri anlamak gerçekten zor. Hayırlısı olsun elbette. Mars ve Venüs karakterlerimi bu festivale götürmek istiyordum. Seneye artık. 🙂

Büyük Taarruz’un yıl dönümünde; 30 Ağustos Zafer Bayramımızda yürekten buluşacağım herkese şimdiden sevgilerimi iletiyorum…

Sıkıntı Yok! Akıştayız…

Didem Elif’in sesinden dinlemek için ses dosyasına tıklayın.

Bana göre kullandığım başlık her şeyi anlatıyor ama son zamanlarda bu cümle öbeğini çok sık kullandığımı fark edince, dedim en iyisi ben bunun üzerine bir yazı yazayım.

Bilmeyenler için söyleyeyim; Kaş kasabasında halk arasında sıklıkla kullanılan Kaş Kafası dediğimiz bir tabir vardır. Tek bir yazıyla anlatılabilecek bir konu değil bu aslında ancak elimden geldiğince ucundan değinmeye çalışacağım.

Kaş Kafası dediğimiz o kadar anı yaşayan bir kafadır ki, plan filan işlemez o kafada. O yüzden “Hani beni arayacaktın, bana gelecektin, şuraya gidecektik,” gibi hallere bakılmaz burada yaşayanlar arasında. Ararsın, o an karşı taraf müsaitse görüşürsün.

Ola ki denk gelip görüşemedin, kimsenin içine dert olmaz. Nitekim karşındakinde art niyet olmadığını bilirsin.

Zaten avuç içi kadar yer. Yolda yürümek, markette alışveriş yapmak, denizin ortasında kulaç atmak gibi günlük rutin akışının içinde yaşarken, bir bakmışsın ahanda karşında bir çift göz sana bakıyor. Karşılaştığın için mutlu olup ayak üstü konuşursun o vakit. Diyelim çay bahçesi gibi bir yerde karşılaştın, ikinizin de yanında bir misafiri yok ve bir yere yetişmeniz de gerekmiyor; o zaman oturak üstü konuşursun. Artık popon rahat etti diye mi bilmem, öyle bal gibi gelir ki o sohbet; “Daha sık görüşelim,” temennisi düşer hemen yüreklere. Ağızdan kendiliğinden “Araşalım valla,” kelimeleri dökülür. Ama gerçekte çok iyi bilinir. Günler öncesinden planlanarak buluşulmaz Kaş’ta…

O yüzden Kaş Kafası’na girememiş kişi, her ne kadar içinde yaşıyor olsa da, aradığı huzuru gerçek anlamda Kaş’ta bir türlü bulamaz. Huzursuzluğunun ana kaynağının yine kendisi olduğunu fark etmediği için de, başkaları hakkında ha bire söylenir durur; tıpkı geldiği yerde yaptığı gibi… Öyle ki bu kafadaki biri Kaş Kafası’nı bir türlü anlayamadığından, meseleyi kişisel algılayarak; kısa bir süre önce herkesin içinde göklere çıkarttığı birini, sırf onu aramadığı için yine herkesin içinde yerin dibine sokabilir.

Neyse konuyu çok da uzatmayayım. Annem “çok uzun yazıyorsun,” diye veryansın ediyor sonra. 🙂

Şimdi ben Likya Sohbetleri yapmaya başlayınca, doğal olarak insanlarla önceden randevulaşmaya çalışıyorum. Malum, ortak bir zaman dilimi ayarlamamız gerekiyor ki ortaya videoya çekebileceğim bir sohbet çıksın. Fakat bazen sanal ortamda bile karşılıklı zamanı denk getirmek oldukça zor olabiliyor. İşte son günlerde söyleşi yapmayı planladığım kişilerle uygun zamanı ayarlayamayınca, ağzımdan hep şu kelimelerin çıktığını fark ettim. “Ne zaman denk gelirsek o vakit yaparız. Hiç sıkıntı yok, akıştayız.” Sonra beni en iyi anlayacakları kelime ile noktalıyorum: “Kaş’tayız.”

Bu farkındalığın ardından “Tamam,” dedim kendime, bu benim yeni mottom olsun: “Kaş’tayız! Akıştayız…”

Likya Sohbetleri zaten böyle bir akış içindeyken doğdu ve gelişerek bugüne kadar geldi. Elbette işimi eyleme dökerken elimden geldiğince planlı hareket ediyorum ama konuklar ve sohbet konularını seçme aşamasında tamamen bu akış doğrultusunda ilerliyorum. Her seferinde yaşadığım his ise şöyle oluyor: “İyi ki…”

Hayat yolunda herkes, içinde bulunduğu ya da kendini içinde hissettiği anı yaşıyor aslında. İşte bu sebeple hayatın bize sunduğu sürpriz buluşmaların tadına gerçekten doyum olmuyor. Hatta çoğu zaman planladığımızın ötesinde güzellikler getiriyor bize. En azından ben böyle olduğunu düşünüyorum.

Demem o ki; ister Kaş’ta olun ister olmayın, sevdiğiniz biriyle buluşamadığınızda hiç sıkıntı yapmayın. Hep akışta kalın…

Sevgilerimle,

Didem Elif

S-E-N-T-E-Z

Aylarca pandemi sebebiyle yaşanan sıkıntılı dönem biraz yumuşayınca ve yaz gelince herkes doğal olarak yazlık bölgelere gitme isteği içindeydi. Kaş’ın mevcut kalabalığından anlıyorum ki, pek çok kişi de bu isteğini gerçekleştirebildi. Ben şahsen dört mevsim Kaş’ta yaşayan bir İstanbullu olarak, Temmuz Ağustos aylarında Kaş’ta bulunmayı pek sevmem. Hele bayramlarda mutlaka -ama mutlaka- çok sevdiğim bu kasabadan kaçmanın yollarını ararım. Hatta geçmişte bayramda evime kalmaya gelmek isteyen yakın arkadaşlarıma “Sakın gelme,” demişliğim bile vardır. Bu duygumu da yıllardır her fırsatta hem yazılı hem sözlü dile getiririm. Öyle ki beni düzenli takip edene bu konuda gına gelmiş olabilir. :))

Bu sene ise farklı olarak daha aylar öncesinden mecbur kalmadıkça tüm yazı bir yere kıpırdamadan Kaş’ta geçirmeye karar vermiştim. Zaten aylardır çok yoğun çalışıyordum. Bu şekilde olanı olduğu haliyle kabul ederek ve kesinlikle elimden gelenin en iyisini yaparak, yoluma olduğum yerde devam edecektim. Gerçi son aylarda etrafımdaki insanlar sıklıkla tempoma ayak uyduramadıklarını belirtiyor, “Nasıl bir üretimin içindesin Elif, seni takip etmekte zorlanıyoruz, yaptıklarını izlemek istiyoruz ama hızına yetişemiyoruz,” diyorlardı. Oysa bana sorsanız o kadar yavaştım ki… Aklımdakileri yapabilmek için mevcut zaman kesinlikle yetmiyordu. Bütün bunların yanında montaj yapmayı daha iyi öğrenmeye çalışmak gibi habire önceden hesaplamadığım ekstra işler çıkıyordu.

Bir buçuk ay önce sevdiğim bir arkadaşımın tanıdığı, üç aylığına Kaş’a gelmeye karar vermişti. Evinin bir odasını kiraya verecek birini arıyorlardı. Kızım Duru’nun odasındaki balkonu kapatmıştık. Bahçe katıydı ve balkondan odaya giriş vardı. Bu arayıştan haberim olunca evin içindeki bağlantıyı kapatarak bu odayı pek tabi kiraya verebileceğimi düşündüm. Sonuçta gelecek kişiyi tanımıyordum ama referansım iyiydi. Ayrıca üç ay boyunca aynı evi paylaşıyor olsak da birbirimizden tamamen bağımsız olacaktık. Telefon görüşmeleri olumlu geçip de şartlarda anlaşılınca, ekstra bir iş olarak evin odasını bunun için hazırlamam gerekti.

Bir oda ve bir balkon dolusu eşya ile helalleşme süreci başladı böylece. Sadece onla da kalmadı evin geri kalanındaki eşyaları da yeniden gözden geçirmem gerekti. Duru’nun bebek arabası, yürüteci, mama sandalyesi ve bebek oyuncakları gibi aslında artık hiç kullanmadığım ama ortada görmediğim için hala tuttuğumun farkında olmadığım bir sürü eşya çıktı karşıma mesela. Elemeye başladıkça da insan bayağı bir gaddarlaşıyor doğrusu. Tüm fazlalıklardan kurtulmak istiyor. Tabi bütün yaptığım işlerin yanında ekstra mesai harcadım buna. Bir haftam gitti diyebilirim. Yalnız iyi ki de harcamışım. İhtiyacımız olmayanları bırakmak adına iyi bir temizlik oldu her şeyden önce ve en güzeli hayatıma bir değerli insan daha katıldı.

Her zaman Yaradanın sevgili bir kulu olduğumu düşünmüşümdür. Yine de nedense hayatın bana getirdikleri karşısında her seferinde şaşırıyorum. Evinin odasını kiraladığı kişi konusunda insan bu kadar mı şanslı olur? Karşılıklı konuştukça, birbirimizi tanıdıkça ikimiz de aynen şöyle düşündük: Sanki evren farklı ihtiyaçları olan bu iki insanı bulmuş, birbirinin ihtiyaçlarını giderebilmesi için özellikle denk getirmişti. Çok şükür bin şükür. Allah utandırmasın ve nazar değmesin valla…

Yalnız; kız kardeşim gibi gördüğüm 26 yıllık arkadaşımla telefonda konuşurken, odamı kiraya verdiğimi duyunca, “Böyle bir işe kalkışacağını bilseydim ben kiralardım,” dedi. Kaş’a gelmek gibi bir niyeti olduğunu fark edince; “Deli misin senden para mı alacağım, sen yeter ki gel,” diye ısrar etmeye başladım ben de bu sefer. Aylardır pandemiden dolayı evde olmaktan iyice sıkıldığından bahsediyordu. Elzeimer başlamış yaşı ilerde olan annesi onunla kaldığı için ekstra korumacı bir dönemden geçmişti. Yorgundu. Ben de tüm süreç boyunca her ne kadar sıkılmaya vakit bulamayacak kadar çalışmış olsam da kendimi çok yalnız hissettiğim günler yaşamıştım. Kızıyla denizin ortasında kalmış, kıyıyı göremediği için hangi yöne gideceğini bilemeyen ama sırf kızının varlığı için tüm enerjisini suda kalmaya harcayan biri gibiydim. “Kaş’a gelir misiniz, gelmez misiniz?” derken nihayet ikna ettim, karı koca işlerini güçlerini ayarladılar ve on günlüğüne bana geldiler.

26 yıllık dostluk! Dile kolay… Neler sığdırmışız o 26 yılın içine. Ne kadar büyük değişimleri kucaklamışız hep beraber. En büyük kavgalarımızda birbirimizin her koşulda arkasında olmuşuz. Karşı tarafın girdiği kavgaya en çok biz karşı çıkmışken üstelik. İkili bu dostluk aslında çok büyük bir bağın sadece bir ayağı. İsmimizin baş harflerinin SENTEZ kelimesini oluşturduğu altı kız arkadaşın T ve E’si. Yani birbirini her zaman bir bütün olarak gören bir arkadaş grubunun güzel bir parçası.

O arkadaş grubu öyle acayip ki, aslında ne yaşam tarzı olarak ne de düşünce yapısı olarak birbirimizle alakamız yok. Zaten sanırım sırf bu yüzden, bir araya geldiğimizde boşuna Sentez kelimesini oluşturmuyoruz diye düşünürüm. Ayrıca kendi yaşam tarzımdan ya da düşünce yapımdan olan pek çok kişiden daha rahat hissederim onlarlayken kendimi. Belki yargılanmayacağımı bilmenin özgürlüğü en büyük neden buna. Duygu ve düşüncelerimizi söyleme konusunda hiç cimrilik yapmadığımız gibi; kararlar ve davranışlar sonrasında ne olursa olsun birbirimizin yanındayız. Bu da bence çok büyük bir zenginlik.

Arkadaşım, eşi ve oğluyla geldiği günden itibaren her ne kadar “biz senin düzenini bozmayalım sen her zamanki gibi işine gücüne devam et,” dediyse de, ben işi gücü her şeyi bıraktım. Kafamdan bile çıkarttım. Tüm günümü onlarla geçirmesem de kendime bir tatil alanı açtım.

Bu boşluğa meğer ne çok ihtiyacım varmış…

Ben boşluğun içinde kendi halimde salınırken, Sentez’in T’si ile geçirdiğim dakikalar; beni ister istemez kendi iç dünyamda eski zamanlara götürdü. Bu sefer onun evindeydik. Evlenip Kaş’a yerleşme kararını yeni almıştım. T bu kararımın sonuna kadar karşısında duruyordu. O her zaman beni pamuklara sarılarak sevilmesi gereken biri olarak görürdü. O yüzden asla kimseyi bana layık göremezdi ama bu sefer karşı olmasındaki sebep incineceğimden korkması filan değildi. Kendi yolumdan başkası için çıktığımı düşünüyordu. Hatta son yıllardaki halimi; “Kaçak Gelin” filminde Julia Roberts’ın oynadığı karaktere benzetmişti. 🙂

Zaten nedir benim Garry Marshall’dan çektiğim bilmem. Hayır yani günün sonunda Richard Gere’e kavuşacaksam Kaçak Gelin’deki Julia Roberts olmaya da razıyım ayrıca… :))))

Şaka bir yana o gün için aslında ağır bir ithamdı. Beni iyi tanıyan birinin böyle düşünmesine çok üzülmüştüm. Ayrıca cevabı konusunda kendime dürüst olmamı istediği başka bir sorusu daha vardı: “Sana yazılar yazdıracak adamla mı evleniyorsun Elif?”

Oysa ki ne yazdığım öyküler, ne de denediğim düz yazılar en başından beri ona hitap etmemişti. Bir kez olsun “çok iyi yazdın,” dediğini bilmem. Öyle şeyler demediği gibi, yazım tarzımın ona uymadığını belirtirdi. Yine de yazdıklarımı eğer birine okutacaksam önce onu seçerdim. Beğenip beğenmemesinden çok, bana farklı bakış açısı sunması hoşuma giderdi. Gerçi bu çok uzun zaman önceydi. Çünkü haklı çıktı. Ben evlenip Kaş’a yerleştikten sonra yıllarca doğru düzgün yazamadım. Yani ona okutacak elimde bir şey olmayınca bu ritüel kendiliğinden ortadan kalktı.

Her gerçek dost gibi yazamadığım zamanlarda bir kez olsun “Ben sana demiştim,” demedi elbette. Evliliğe adım attığım andan itibaren ister sıkıntı, ister mutluluk olsun, koşulsuz bir şekilde her zaman yanımda olduğunu hissettirdi.

İki sene önce eşimden ayrılmaya karar verdiğimde bu kararımı uygulayamamaktan korktuğumu ve eğer vazgeçersem bana engel olmasını söylediğimi hatırlıyorum. “Böyle bir şeye gerek olmayacak. Sen zor karar verirsin ama karar verdin mi seni kimse yolundan döndüremez. Bunu en iyi ben bilirim,” demişti.

Onun varlığının verdiği güvenden mi bilmem, on gün boyunca uyudum durdum. Yorgun olan ruhum, bedenim o kadar güzel dinlendi ki. Bu vesile ile çok sıcak ve kalabalık da olsa; ön yargılarımdan sıyrılıp Kaş’ın güneşinin, denizinin doya doya tadını çıkarttım. İçimdeki güzel duygular bedenime de yansıdı sanıyorum ki, birkaç gündür özelden “fıstık gibi görünüyorsun,” mesajları alıyorum. :)) Dostlarım yazıyor elbette yoksa bana asılacak olanın ne haddine. :))) Durduk yere boyunun ölçüsünü almak isteyen varsa bilemem tabi… :))))

Bu yazı ve içinde paylaştığım duygularım belki tam olarak bir yere varmıyor. Muhtemelen kimseye de hitap etmeyecek. Yine de yazmak bana iyi geliyor. Bir gün beni bir kişi bile okumayacak olsa da bu böyle. O yüzden insanın size en iyi geleni bilen dostları olması çok güzel.

Neyse ben şimdi içimdeki bu duyguları geceye bırakıp, hazır yeniden hatırlamışken “Kaçak Gelin” filmini birazdan tekrar izleyeceğim. Bu arada hiç de o karaktere benzemiyorum bir kere. Bu fikri kabullendiğim için izlediğim sanılmasın. Sadece gerçek aşkı anlatan ve mutlu sonla biten hikayeleri severim. Hepsi bu… 🙂

İyi geceler…

Didem Elif

Tehlike

Venüs ve Mars denizin ortasında yüzmektedir.

Venüs – Mars ben daha fazla devam edemeyeceğim. Çok yoruldum.

Mars – Hadi ama Venüs çok az kaldı.

Venüs – Nasıl çok az kaldı? Yüzüyoruz yüzüyoruz kıyı hala yakın bile değil. Sanki yıllardır kulaç atıyorum. İnan öyle yoruldum.

Mars – Şurada daha bir saat olmadı Venüs. Pes etme lütfen. Yapabilirsin biraz daha gayret etsen gerçekten az kaldı. Bir geriye bak. Geldiğimiz kıyıdan ne kadar uzaktayız şu anda.

Venüs – Ayy doğru söylüyorsun. E ne yapacağım ben peki? Geri de dönemem. Valla çok yoruldum. Bundan sonrasına gücüm yetmeyecek diye korkuyorum. Oysa yüzmeye başlamadan önce karşı kıyı gözüme ne kadar da yakın görünmüştü. Seni de yavaşlatıyorum. Beni habire beklemek zorunda kalıyorsun.

Mars – :)))

Venüs – Aslında sana yetişmeye çalışayım diye hızlı kulaç atıp daha çok yoruldum sanki. Sen bana göre çok hızlısın. Yan yana ilerlememiz mümkün değil ki Mars? Birlikte bu şekilde yola çıkmamalıydık. Seni de yoruyorum.

Mars – İstersen ben gidip geleyim. Sen bu arada biraz dinlen. Dönüş yolunda tekrar beraber harekete geçeriz.

Venüs – Ben korkarım denizin ortasında tek başıma. Ya köpek balığı gelirse. Beni yalnız bırakma lütfen.

Mars – Köpek balığı gelirse sanki ben ne yapabilirim ki? Hem ne işi var köpek balığının bu suda canım?

Venüs – Sahi mi olmaz mı bu denizde köpek balığı?

Mars – Gerçi hiç bilmiyorum Venüs. Olmaz herhalde. Yani olmasa iyi olur. Nereden aklıma soktun benim de şimdi?

Venüs – Yoktur canım. Hiç Elif’ten duymadım. “Balona dikkat edin, çok tehlikelidir,” demişti. Şu sıralar denizin en tehlikeli balığıymış.

Mars – Balona mı? Benim bildiğim balon gökyüzünde uçar. Denizde yüzeni de mi varmış?

Venüs – Var tabi. Elif bir kez denizde yüzerken görmüş Allahtan ölüymüş. Yoksa çok tehlikeli. Isırdığı yeri koparıyormuş valla.

Mars – Ona bakarsan bazen sevimli deniz kaplumbağaları bile tehlikeli olabiliyor.

Venüs – Aaa doğru. O güzelim varlık Elif’in Amerika’lı bir arkadaşını ne biçim ısırmıştı. Kim bilir suyun içinde ne yaşamışsa hayvan artık, insanlara saldırır hale gelmiş düşün. Yani öyle masum, iyi huylu, sakin deyip geçmemek lazım. Aslında bu durum insanlar için de geçerli. Doğasıyla oynanan her varlık gözü döndü mü her şeyi yapabilir. O yüzden kimsenin doğasını bozacak şekilde davranmamak lazım. Kafası atanın ne yapacağı belli olmaz.

Mars – Gerçi şimdi düşündüm de sen ekstra korkmakta haklısın Venüs.

Venüs – Nedenmiş o?

Mars – Şu an denizde yüzen bir  kaplumbağa ya da bir balık olsam, o tombik popondan kesin ısırmıştım seni. 😉

Venüs – Yaaa dalga geçme. Hem kilo vermeye başladım ki ben bir kere.

Mars – Sahi mi? Nerenden verdin acaba? Ayakların filan mı küçüldü? Buradan bakınca hiç belli olmuyor da. 😄

Venüs – Suda olduğumuz için olmasın. Ayy ben de sana ciddi ciddi cevap veriyorum. Sorsan mola verdik dinleniyoruz. Suyun içinde yüzerken bu kadar konuşulur mu canım?

Mars – Sen onu Elif’e söyle. Sanki konuşma metinlerimizi ben mi yazıyorum? Zaten bazen hiç söylemeyeceğim şeyler yazıp duruyor. Deli ediyor beni.

Venüs – Hah ben de ne zaman Elif’e laf sokacaksın diye merak ediyordum.

Mars – Niye laf sokayım canım, ben laf sokmasını hiç sevmem bir kere. Olanı söylüyorum. Neyse o değil de Venüs, az önce beni burada bekle dedim sana ama, aslında senin de karşı kıyıya kadar yüzebilmeni çok istiyorum. Başardığını gördüğünde sen de mutlu olacaksın. Yapabilirsin çünkü biliyorum. Korkuya kapılıp kendini zayıflatıyorsun şu an. Gayet iyi gidiyorsun güven bana. Sonuçta neredeyse çocuk yaşımdan beri düzenli yüzdüğüm için elbette ki benim kondüsyonum sana göre daha iyi. Ayrıca fiziksel olarak da daha güçlüyüm senden. Bütün bunlar normal yani. Hem ben seni beklemekten rahatsız olmuyorum. Zaman geçiyor filan diye de takılma, ne zaman olursa o zaman karşı kıyıya varırız. bir acelemiz yok ki. Hem beraber olduğumuz sürece ne fark eder ki? Sen yeter ki pes etme.

Venüs – Yanımda olduğunu bilmek bana cesaret veriyor aslında. Sen olmasan muhtemelen böyle bir işe hiç kalkışmazdım.

Mars – Bak aklıma ne geldi? Sana ilk fırsatta bir palet alalım Venüs. Böylece aynı enerjiyi sarf ederek daha hızlı yol alırsın. Bana yetişme kaygını da ortadan kaldırmış oluruz ne dersin?

Venüs – Bilmem fark eder mi?

Mars – Eder tabi etmez mi? Hataların ve yanlışların var tabi ama aslında tekniğin hiç fena değil sadece biraz kendini güçlendirmen gerek. Yüze yüze güçleneceksin merak etme.

Venüs – Biliyor musun? Denizin ortasında bu kadar konuşulur mu dedim ama seninle her şeyi konuşmak ne kadar iyi geliyor. Birden enerjim yükseldi.

Mars – Canımsın benim. Hadi o zaman yolumuza devam edelim. Karşı kıyıya vardığımızda da bu sefer kumların üzerinde bol bol konuşuruz. Kulağına söylemek istediğim şeyler için sabırsızlanıyorum doğrusu.

Venüs – Aaa neden kulağıma söylemen gerekiyormuş? Zaten bomboş görünüyor koy, kimse bizi duyamaz ki.

Mars – Evet bomboş görünüyor. İşte o yüzden koya varır varmaz sana sımsıkı sarılmayı planlıyorum. Seni bir güzel kumlara yatırıp…

Venüs – Ayy sana inanmıyorum Mars. Ben denizin ortasında suyla bu kadar cebelleşirken senin aklında hep bu mu var yani?

Mars – Çok özledim seni ne yapayım? Hem sen de kollarımın arasındayken bu kadar tatlı olmasaydın bana ne.

Venüs – :)))

Mars – Gülümsüyorsun değil mi, sonra da ben suçlu oluyorum ama.

Venüs – Ne söyleyeceksin kulağıma? :)))

Mars – Elif bunu burada yazabilecek olsa neden kulağına söyleyeyim Venüs? :)))

Venüs – :)))

Venüs kafasını suya sokup yüzmeye başlar. Mars bir süre sevdiği kadının arkasından gülümseyerek bakar, sonra o da peşinden gider. Zaman zaman dinlenerek ilerlerler. Karşı kıyıya vardıkları zaman onları çok güzel bir sürpriz beklemektedir.

Özgürlük

Mars – Allahım offf. Her tarafım ağrıyor.

Venüs – Hayırdır Mars, neyin var?

Mars – Dün geceden sonra oldu. Hep Elif yüzünden. Sabaha kadar kilimin üzerinde sevişilir mi ayol? Nerede görülmüş bu eziyet?

Venüs – Eziyet mi? Benimle sevişmek hoşuna gidiyor sanmıştım.

Mars – Gitmez mi canım? Hem de nasıl gidiyor bir bilsen ama ondan bahseden kim? Ben kilim kısmını söylüyorum. Sırf bizim üzerimizden Sevgi‘yi anlatacak, sırf içine Kilim detayı koyacak diye düştüğüm hallere bak.

Venüs – Sen Elif’e söyleniyorsun ama bak bu sabah Elif’ten bize bir Not gelmiş. Bizi özgür bıraktığını anlatıyor. Artık Japonya’da kalmak zorunda değilmişiz. Dilediğimiz an dilediğimiz yere gidebilirmişiz.

Mars – Ne? Notu ver bana bakayım.

Mars Venüs’ün elindeki not kağıdını alır. Burnuna gül kokusu gelir.

Mars – Haklısın. Artık özgürsünüz diyor. Bizi serbest bırakıyormuş.

Venüs – Evet! Ne güzel değil mi? Sevinmedin mi?

Mars – Bu işte bir bit yeniği var gibi gelmiyor mu sana da? Demiştim bizi Cennet köşesinden kovacak diye. Bak kovuyor işte. Sorsan kibarca gidin başımdan diyor bize.

Venüs – Yaaa offf Mars. Ne alaka? İstersek kalabiliriz ki. Bize bırakmış seçimi. Neyse boşver şimdi bunları da, benim notu okuyunca aklıma ne geldi? Çok güzel bir fikrim var. Üzerinde hazırlık yapamaya başladım bile.

Mars – Nedir o?

Venüs – 30 Ağustos’ta Kaş’a gidelim diyorum. Elif’e sürpriz yapalım.

Mars – Elif’e sürpriz mi yapalım??? Yazdığı karakterleriyle kendi kendine sürpriz yapanı da ilk defa görüyorum Venüs.

Venüs – :)))

Mars – Ayrıca 30 Ağustos da nereden çıktı?

Venüs – E Zafer Bayramı yaa. Orada kutlarız diye düşündüm. Aaa dur bekle hemen geliyorum.

Venüs Mars’ı salonda bırakıp yatak odasına gider. Kısa bir süre geçtikten sonra üzerinde ay ve yıldız olan kırmızı tişört giymiş bir şekilde geri döner. Elinde Türk bayrağını sallamaktadır.

Mars – Ay Venüs sen gerçekten çok alemsin. Yalnız Zafer Bayramı’na daha ne kadar zaman var, şimdiden nedir bu hazırlık Allah aşkına.

Venüs – Öyle deme Mars. Bu sene Türkiye’nin resmi bayramlarını Türk halkı pandemi yüzünden coşkuyla kutlayamadı. Artık sokaklara çıkıldığına göre 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı iyi değerlendirmek lazım. Şimdiden planlar yapmalı. Hem üç günlük Kaş Caz Festivali’nin de son günü 30 Ağustos’a denk geliyor. Üç gün boyunca Kaş’ta muhteşem bir atmosferde müzik dinleyerek Elif ile birlikte oluruz. Ne de güzel olur.

Mars – Üç günlüğüne hiç Japonya’dan Kaş’a gidilir mi Venüs?

Venüs – Canım birkaç gün önceden gideriz biz de. 23 Nisan’da, 19 Mayıs’da kız hep yalnızdı. Zafer Bayramı’nda beraber olalım diyorum.

Mars – Ondan önce 15 Temmuz Bayramı var. O zaman gidelim madem bu kadar Elif’i düşünüyorsun.

Venüs – Temmuz sıcağında Kaş’ta olmak mı? Aman istemem. Gerçi seninle sıcak soğuk demeden her zaman her yerde olurum o başka tabi ama ben şahsen Ağustos sonunda Kaş’a gitmeyi tercih ederim. Belki Eylül’e bile uzatırız tatilimizi bakarsın, olmaz mı?

Mars – Neyse Allahtan bu sefer ne giyeceğim derdin olmayacak Venüs. Anladığım kadarıyla bu tişörtünü giyeceksin… :)))

Venüs – Evet tabi ki. Ama sadece o değil. Bak bu da var. Vee bir de bu…

Venüs bir elinde Türk bayrağını sallar. Diğer elinde duran kırmızı balonu şişirmeye başlar.

Mars – Aaa o ne için?

Venüs – Hala ne için diye soruyor. Dedim yaa “Büyük Zafer” için. Neredeyse yüz yıl önce verilmiş mücadeleyi kutlamak için. Üzerine adını da yazacağım.

Mars – Kimin adını?

Venüs – Tabi ki Büyük Taarruz’un mimarı Atatürk’ün adını. Yüzlerce değil binlerce yıl geçse de adını altın harflerle göklere yazacağım.

Mars – Venüs’cüm biraz fazla abartmadın mı? Evet Atatürk gerçekten çok büyük ve önemli bir lider ama fanatikleşmedin mi şu anda sence? Ülkeye yıllarca bu tavırlar zarar verdi zaten. Mustafa Kemal Atatürk’ü o kadar ilahlaştırdılar ki bir kesim ondan resmen nefret etti. Onu eleştirmek bile bir zamanlar suç sayılıyordu. Düşün ki Yaradana küfür etsen bir şey olmuyordu ama Atatürk’e laf ettin mi hapsi boyluyordun.

Venüs – Canım ben ilahlaştırmak istemem asla. Sonuçta bir peygamber yerine koymuyorum tabi. Hatta bir insan olarak hataları da oldu elbette. Hele şu soyadı kanununu nereden çıkardı Allah aşkına. Elif’in canı çıktı kaç kez soyadını değiştirecek diye valla. 🙂

Mars – :)))

Venüs – Kısaca Marscım ben sadece onu ne kadar kalpten sevdiğimi anlatmaya çalışıyordum. Bir milletin özgür iradeye sahip olmak için verdiği anlamlı mücadelede Mustafa Kemal Atatürk’ün payı o kadar çok ki. Ondan bahsetmeden Cennet köşesinden ayrılmak istemedim doğrusu. Gerçi anlatmak istediğim konuyu Napolyon ile de anlatabilirdim ama kendi anlı şanlı tarihimiz dururken ne işimiz var Fransa’da…

Mars – Peki tamam madem çok istiyorsun gidelim Kaş’a. Ayrıca bu sene Patara Yılı. Şimdi aklıma geldi. Ağustos ayında meteor yağmurları oluyor. Belki ona da yetişiriz.

Venüs – Ah Mars harikasın!!! Ben hiç Patara’da güneşi batırmadım. Kum tepelerinde gün batımı şahane oluyormuş. Birlikte güneşi batırırız, sonra da meteor yağmurlarını seyrederiz. Ne şahane olur.

Mars – Yalnız biraz dur. Yavaş ol. Bütün bunlar çok güzel geliyor kulağa ancak ben hala Japonya’dan dışarı çıkabiliyor olmamızın şaşkınlığını üzerimden atamadım Venüs.

Venüs – Merak etme zamanla alışırsın. Bak tüm insanlık da aynı bocalamayı yaşıyor. Böyle böyle normalleşeceğiz işte.

Mars – Umarım bu özgürlük denen şey iyi bir şeydir Venüs. Tam duruma alışıyorum Elif köşeyi bitiriyor.

Venüs – Valla bu öykünün başında onun hakkında söylediklerinden sonra dua et Elif’in bizi yeniden “yıldız” yapmadığına Mars.

Mars – Ahahaha haklısın. Elif bu. Kızdırırsak yapar mı yapar valla. :))))

Venüs – :))))

Didem Elif

Not: Müzik yerine bu sefer zaferle dolu tarihimizi paylaşmak istedim. Bazen hatırlamakta fayda var.

Sevgilerimle

Sevgi

Venüs yatak odasındadır. Dolabındaki kıyafetleri yatağın üzerine boşaltmıştır. O sırada Mars odaya girer. Fonda Kenan Doğulu’nun Pamuk adlı şarkısı çalmaktadır.

Mars – Venüsss.

Venüs – Ayy korkuttun beni. Geldiğini hiç duymadım.

Mars – Allahım senin bu sıçrayarak ve bağırarak korkmaların bir gün benim yüreğime indirecek ama Venüs.

Venüs – Dalmışım afedersin. Dışardaydın ya, birden odanın içinde sesini duyunca korktum.

Mars – Nereye daldın sen bakayım? Şarkıcıya ne kadar içlenerek eşlik ediyordun öyle.

Venüs – Bu şarkıyı ne zaman duysam çok üzülüyorum Mars. İki insanın birbirini çok sevip de kavuşamaması ne kadar kötü olmalı. Dinlediğimde çok üzüldüğüm bir ayrılık şarkısı daha var. Ay neydi adını hatırlayamadım. Duru gibi yerinde duramayan bir kadın söylüyordu. Ay neydii hay Allah. Benim bu hafızam ne olacak böyle? Neyse aklıma gelince söylerim.

Mars – Kimden bahsettiğini anlamadım. Elif’in radyo programını mı dinliyorsun yoksa yine?

Venüs – Yok radyo değil çalan. Hem Elif radyo programını bıraktı ki.

Mars – Aaa niye?

Venüs – Biz nasıl tüm kıyafetlerimizi boşaltıp, kullanmadıklarımızı eliyoruz ve ihtiyacı olana vereceğiz. Elif de şu anda biraz öyle bir dönemden geçiyor.

Mars – Nasıl yani?

Venüs – Dolabındakileri boşaltmış bir nevi. Son aylarda tüm yaptığı işlere o gözle bakıyor. Şimdi ise içlerinden bazılarını eleyip, öncelik sırasına göre planlı hareket ederek daha nitelikli işler yapmayı hedefliyor.

Mars – Yani bir daha radyo programı yapmayacak mı?

Venüs – Bilmiyor. Ancak mevcut şartlarda yapmayacak. İlerde ne olur bilinmez. Benim işim neredeyse bitti sayılır. Senin kıyafetlerine ellemedim. Sen de yarın yaparsın olur mu?

Mars – Tamam canım. Hadi gel şömineyi yaktım. Karşısında birer kadeh bir şeyler içelim. Yorulmuşsundur.

Venüs – Aaa ne iyi olur. Biraz üşümüştüm de, ısınırız hem.

Mars – Ben de ondan şömineyi yaktım zaten. Üşümüşsündür belki dedim. Yani yaz sıcağında ancak Elif’in karakterleri üşüyebilirdi zaten, öyle değil mi? :))

Venüs – :))

Mars – İşini bitirdiğinde yanıma gelirsin, ben salona geçiyorum.

Venüs – Tamam canım. Şunları poşetlere koyayım geliyorum.

Venüs yatağın üstündeki kıyafetlerin hepsini poşetlere koyup Mars’ın yanına gider. Mars şöminenin karşısında oturmuş küçük bir kağıda bir şeyler karalamaktadır.

Venüs – Hayırdır Mars ne yazıyorsun?

Mars – Alışveriş listesi çıkarıyordum.

Venüs – Alışveriş listesi mi?

Mars – Evet. Alacaklarımızı unutmamak için. Niye şaşırdın bu kadar? Sen ne sanmıştın?

Venüs – İnsan bedeninde bulunan 7 çakrayı yazacağını düşünmemiştim elbette ama senin kafa da pek enteresan çalışıyor. Sadeleşelim diye tüm kıyafetlerimi eledim sense daha şimdiden alışveriş listesi hazırlıyorsun. Şaka gibisin Mars.

Mars – Canım mutfak alışverişi bu Venüs. Elif zayıflamaya taktı diye biz hiç yemek yemeyecek miyiz yani?

Venüs – Haaa mutfak için miydi ayy pardon. Alışveriş deyince benim aklıma kıyafet geldi nedense. :)) Ver bakayım neler yazmışsın? Aaa wok tavası da ekler misin Mars listene?

Mars – Wok mu?

Venüs – Evet Wok. Japonların ve Çinlerin kullandığı bir tava çeşidi.

Mars – Wok’un ne olduğu biliyorum. Sanki yemek yaptığın mı var Allah aşkına Venüs? Ne alaka yani? Olanla idare edelim, gereksiz masraf yapmayalım diyoruz. Yeni bir tava almanın sırası mı şimdi?

Venüs – Aaa bazen yapıyorum ki aşkolsun sana ama. Gözüne dizine dursun yaptığım yemekler. Senin seçtiğin bu malzemeleri görünce aklıma körili, mantarlı tavuk tarifi geldi ne yapayım? Wok tavada yapınca çok güzel oluyor. Sana lezzetli bir yemek pişireyim istemiştim.

Mars – Normal tavada yapsan ne olur sanki?

Venüs – Öyle deme bir tavanın bile yemeğin lezzetine katkısı vardır.

Mars – Seninle tartışılmayacağını hep unutuyorum. Tamam aşkım. Madem çok istiyorsun alırız tabi.

Mars eline bir odun alıp ateşe atar.

Mars – Hadi ateşe odunlarımızı atalım.

Venüs – E şimdi attın ya sen.

Mars – Öyle değil. İçimizde tutup, kendimize yük ettiğimiz her şeyi ateşe odun atar gibi atalım Venüs.

Venüs – Nasıl yani?

Mars – Hani Elif’in Hıdırellez Özel yayınında radyoda yaptığı gibi. Mesela benimle ilgili tüm kötü anılarını şu anda at ateşe Venüs. Yansın kül olup gitsin. Gitsin ki yeni anılarımız için yer açılsın.

Venüs – İyi de benim seninle ilgili hiç kötü anım yok ki.

Mars – Olur mu canım? İlla ki vardır. Hiç istemediğim halde seni çok üzdüm biliyorum.

Venüs – Hayır gerçekten. Geçmişimizle ilgili hiç üzülmüyorum ki ben. Aaa yok yok dur. Buldum. Benimle küstüğün, iletişim kuramadığımız tüm zamanları yakabiliriz aslında. Evet. Evet. O zamanları yakalım. Ne zaman bana küssen çok üzülüyorum çünkü. Onun dışında seninle birlikte olduğum her an benim için o kadar kıymetli ki. İyi ya da kötü, her ne olursa olsun seninle olan anlarımın bir saniyesini bile değiştirmek istemem.

Venüs Mars’tan hiç ses gelmeyince onun oturduğu yöne doğru bakar. Mars gözleri kapalı bir şekilde koltuğa basını yaslamıştır. Venüs içinden “uyumuş,” diye geçirir. Sessizce yerinden kalkıp başını Mars’ın dizlerine yatırarak yere oturur. Mars elini Venüs’ün saçlarına götürüp okşamaya başlar.

Venüs – Afedersin, öyle huzurlu görünüyordun ki, uyandırıp rahatsız etmek istememiştim. Gerçekten çok özür dilerim.

Mars – Uyumuyorum ki. Gözlerimi kapatmış seni dinliyordum. Tuhaf bir huzur veriyor sesin insana. İnsan susup öylece seni dinlemek istiyor.

Venüs – Gerçekten mi? Sesimi beğenmediğini sanıyordum. Böyle hissediyorsan ne mutlu. Peki ya sen Mars? Sen ne yakmak isterdin ateşte?

Mars – Geçmişteki tüm komplekslerimi atmak isterdim ateşe.

Venüs – Kompleks mi?

Mars – Evet. Senin yanında kendimi hep yetersiz hissediyordum. Her konuda o kadar iyisin ki. Bense senin yanında sanki daha olmamış gibiyim. Sana layık değilim diye düşünüyordum çoğu zaman. Senden kaçmak istiyordum bu yüzden. Küsmelerim hep ondandı. Bu duyguyla baş edemediğim için kendi içime kapanıyordum. Ama bu davranışlarım daha çok sensiz kalmama sebep oldu. Seni de kendimi de bu kadar üzdüğüm için çok üzgünüm. Sana daha önce “böğürür gibi konuşuyorsun,” dediğim için çok özür dilerim. O cümle ağzımdan nasıl çıktı gerçekten hiç bilmiyorum. Ben düşmanıma bile söylemem ki öyle şeyler.

Venüs – Dostuna böyleysen düşmanının halini düşünemiyorum Mars. :))

Mars – :))))

Venüs kafasını Mars’ın dizlerinden kaldırıp büyük bir aşkla sevdiği adamın yüzüne bakar. Mars sevgi içinde eliyle Venüs’ün yüzünü okşar. Hüzünlü yüzünde tatlı bir gülümseme vardır.

Venüs – Madem bugüne kadar böyle şeyler hissettin. Yakmakla çok iyi ediyorsun o zaman. Ama evimizde bundan sonra bir daha bunun gibi anlamsız düşüncelere yer vermeyelim olur mu Mars? Birlikte daha bir sürü güzel zamanlar geçireceğiz. Düşünsene bizim yaptığımızı kaç kişi yapabiliyor ki sanki. İnsanlar hep bir ev almanın hayalini kuruyor. Hatta bazılarının şansı oluyor da evlerine şömine bile yaptırabiliyor. Peki acaba bir kere karşısına geçip bizim gibi şöyle baş başa vakit geçiriyorlar mıdır? Hiç sanmıyorum. Oysa biz bak, baş başayız diz dizeyiz. Tek istediğim birlikte olmanın kıymetini bundan sonra unutmayalım. Olur da birimiz unutursa, diğerimiz gurur yapıp inatlaşmadan hatırlatalım. Anlamsız şeylere takılarak dünyayı birbirimize dar etmeyelim. Elimizde olan güzel şeylere odaklanalım ve sahip olduğumuz zamanı en güzel şekilde değerlendirelim. Sevgimizin yeryüzündeki her şeyden daha kıymetli olduğunu bilip, karşılaştığımız her sorunun üstesinden gelmenin yolunu mutlaka bulalım.

Mars kendini koltuktan yere doğru kaydırıp Venüs’ün yanına oturur. Elini Venüs’ün saçlarının arasına dolayarak onu kendine çekip uzun uzun öper. Birbirini çok seven Mars ve Venüs çifti, yerdeki kilimin üzerinde sabaha kadar aşkla sevişirler.

Didem Elif

Acun Diyeti

Son zamanlarda epey kilo aldım. Nasıl işse artık, azimle vermeye çalıştıkça da aldığım kilolar artıyor. Geçen yaz aletli pilatese gittim sorsan. Sonra bu işi hızlandırmak adına pasif jimnastiği de kapsayan son model bir zayıflama sistemine girdim. Vücuduma bağlanan o sert şekilde gıdıklayan aletlerin sayesinde, kahkaha ve ağlama arası bir duyguyla selülitlerimden bir nebze kurtulduysam da; üstüne kilo almaya devam ettim. Aklımı seveyim ki; şu an hala veremeyip de, üstüne aldığım artı kiloların taksidini ödüyorum.

Yoga hocama bu konuda sızlanırken, konu alma verme dengesine döndü. Yaşantımı, karakterimi, son yıllarda geçirdiğim süreçleri yakından bilen ve yoga hocam olmasından dolayı da bedenimi gözeten biri olarak Burcu bana dedi ki; “maddi karşılığını almadan (sadece parayı kastetmiyor) karşı tarafa çok fazla verdiğin için kilo alıyor olabilir misin Elif?”

O an kafama balyozla vurulmuş gibi oldum. Gerçekten de karşılığını beklemeden çok hizmet verdim şu son aylarda. Hiç düşünmeden ve bundan rahatsızlık duymadan hem de. Gel gör ki bedenen sürekli şişiyorum. Resmen doğum sonrası kiloma çıktım. Bedenim sırf alma dengesini korumak adına, gönülden harcadığım bu enerji karşılığında kilo alıyor olabilir mi? Olur mu olur valla. Kendi bedenimden bu salaklığı beklerim…

İşte o yüzden birkaç gündür Acun Diyeti uygulamaya karar verdim. Hayır hayır yanlış okumadınız. Yazının başında kullandığım görsel kafanızı karıştırmasın; Acur Diyeti değil, Acun Diyeti

Şimdi, Yaradanın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Acun‘un yaptığı televizyon işlerinin çoğuna ben bir türlü ısınamadım. Dolayısıyla O Ses Türkiye dışındakileri de biraz fikir sahibi olsam da hiçbir zaman tam olarak takip edemedim. Hele şu yarışmacıları, örümceklerle dolu camekan bir kutunun içine kafasını sokturan programı yaptığı andan beri, kusura bakmasın ama onu köpek balıklarıyla dolu olan bir havuzun içine atasım var. Evcilleştirilmiş olanların konduğu bir havuz olacak bu elbette. Yoksa adamı delik deşik etmek gibi bir niyetim yok. Kesinlikle şiddete karşıyım. Bunu yapmayı düşünmekteki amacım, tamamen korktuğumuz şeylere karşı bir kişiye bile olsa bir katkımın dokunmasıydı.

Yine de kabul etmem lazım, Karatay filan hikaye, gelmiş geçmiş en iyi diyetisyen Acun’dur. Ben şahsen onun kadar hızlı kilo verdireni ömrü hayatım boyunca görmedim. Üstelik bir de bir güzel fit, kaslı ve bronz bir vücuda sahip oluyorsun ki sorma gitsin.

Dolayısıyla dedim bundan böyle beni ancak Acun Diyeti paklar. Nasıl olacak o diyet derseniz, anlatayım. Pek kolay…

Bir kere yemek yemek yerine içinde bulunduğun insanlarla birbirini yiyorsun. Kesinlikle iştah kapatıyor. Özellikle rekabet içinde olmana rağmen, arkadaş yerine koyduğun insanlarla yapıyorsun ki bunu; yağların bir güzel erisin. Dolayısıyla karbonhidrat, protein filan hesabı yaparak kafanı yormana gerek yok. Fazladan üç kaşık kuru fasülye yediğin için suçluluk duymadan karşındakini bir kaşık suda boğabilirsin.

Boğmak derken aklıma yıllar önce, çok değer verdiğim birinden duyduğum gerçek bir hikaye geldi. Resminin iyi olduğu kuşku götürmez kıdemli bir ressam; bir dönem genç ressamların bir araya gelmesine vesile olarak, onların zaten önü açık olan yollarının daha hızlı ilerlemesine destek olmuş. Şimdi isim vermeyeceğim ama resim camiasını bilenler kimden bahsettiğimi anlamıştır. Kadıköy yakası diyeyim de, karşı mahalleden kimse üstüne alınmasın. Bu arada öngörüsü çok yüksek biriymiş demek ki, gerçekten de o dönem destek olduğu tüm ressamlar hızlı bir şekilde parlamış.

İçlerinden biri bir gün kıdemli ressamla tartışmaya girişmiş. Genç olan sürekli diğerini eleştiriyormuş. Yönteminin yanlışlığından şikayet edip, ona akıl veriyormuş. Yaşlı olan istifini bozmadan genç ressama şu hikayeyi anlatmış (Normalde yazılarımda argo kelimeler kullanmayı pek sevmem ama affınıza sığınarak dinlediğim şekliyle yani sansürlemeden yazacağım).

“Bir gün denizde yüzüyordum. Affedersin çok kakam geldi. Etrafıma bakındım. Benden başka kimsecikler yok. Rahatlamak için denizin ortasına koyverdim içimdekini. Aaa sonra bir baktım, kapkara şey karşıma geçmiş usul usul benim yanımda yüzüyor. Ulan dedim görüyor musun şunun yaptığını? Sıçtığım bok bana yüzme öğretiyor.”

Ressam tanıdığım bu hikayeyi dinleyen taraftı. Kendisine kibarca bok denmesine rağmen; karşısındaki ressamın dile getirdiği meselin ne kadar öğreti dolu olduğunu düşündüğü için bana bu hikayeyi anlatmıştı.

Fazla kilolarıma geri dönersek; hani olmaz da, olur ya günün birinde Acun bir şekilde, “hadi gel ben senin kilo vermene yardımcı olayım,” derse ve sorarsa “benimle var mısın, yok musun?” diye.

Ona aynen şöyle diyeceğim:

“Evet canım!”

Didem Elif

Not: Acun Diyeti yapma konusunda çok ciddiyim. Yediklerimiz için değilse de, en azından medyada takip ettiklerimiz içinAynı şey sosyal medya için daha da acil geçerli. Beni dikkatli takip edenler belki bilirler, geçen hafta Ahmet Hakan’ın yazdığı bir yazı üzerine, eskiden yazdığım Korkma adlı yazımı paylaşmıştım. Ahmet Hakan’ı da “Ahmet Hakan yalnız değildir,” diyerek etiketlemiştim. Sonradan yazdığına göre öğrendim ki, meğer en sevdiği mottosu; Ahmet Hakan yalnızdırmış… Benim de bazen zevzekliğim tutuyor işte. Ben ne bileyim. Gerçekten affola… Bu arada Ahmet Hakan’ın kendisini bu kadar yalnız hissetmesine değil de, yeryüzünün en büyük gerçeğini hala öğrenememiş olmasına çok acıdım. “Nedir o gerçek?” derseniz… “Yalnızlık Allah’a mahsustur.” İmam hatipte okumuş bir gazeteci bu kafadaysa eğer, Türkiye’deki imamların halini siz düşünün artık.

Sevgilerimle

Kullanılan görsel; Freepik sitesinden değerlendirilmiştir.

https://www.freepik.com/free-photo/man-holding-fresh-cucumbers_5180832.htm

Bağ

Venüs – Offf yaaa…

Mars – Hayırdır Venüs ne oldu?

Venüs – Şimdi telefonla Türkiye’yi aramak için operatöre adımı yazdırdım. Adımın Venüs olduğunu söylüyorum. O bana habire Veynası gibi bir şey diyor. Nedir benim şu adımdan çektiğim bu hayatta anlamadım. Koskoca Japonya’da adımı doğru düzgün söyleyen bir kişi bile çıkmayacak mı karşıma Allah aşkına?

Mars – Hahaha. Üzüldüğün şeye bak Venüs. Ben de bir sorun çıktı sandım. Adını yazdırdın sonuçta ama değil mi?

Venüs – Evet evet yazdırdım. 🙂 Bakalım ne zaman bağlayacaklar? Bekleyeceğiz artık.

Mars – Kimi arıyorsun peki?

Venüs – Uranüs’ü.

Mars – Uranüs’ü mü? Allah Allah! O da nereden çıktı ki şimdi?

Venüs – Japonya’ya gelecekmiş de, gelirken İstanbul’dan bir şey getirmesini isteyecektim.

Mars – Sahi mi? Uranüs Japonya’ya mı geliyormuş?

Venüs – Ne o, çok mu sevindin?

Mars – Yok be ne sevineceğim. Meraklandım sadece. Niye geliyormuş ki buralara acaba? Ne zaman geliyormuş?

Venüs – Şu an hiçbir şey bilmiyorum. Adımı bile söyleyemeyen şu operatör bağlayabilirse eğer, görüştüğümde öğrenebileceğim.

Mars – :))))

Venüs – Zaten bu teknoloji denilen işten ben hiçbir şey anlamadım. Japonya’nın içinde her yerde cep telefonu kullanabiliyoruz ama yurt dışını aramak için operatöre bağlanıp adımızı yazdırmamız gerekiyor. Şaka gibi. Valla şaka gibi. Bu cennet köşesi denen yer hem gelişmiş hem gelişmemiş. Pek acayip şey.

Mars – Çünkü bulunduğumuz internet sayfasında geçmiş ve gelecek aynı zamanda yazılıyor Venüs, ondan olsa gerek.

Venüs – Nasıl yani?

Mars – Zaman konusunda bir sürü bilimsel okuma yapmadan sana bunu anlatmaya çalışıp kafanı daha fazla karıştırmak istemem ama paralel evren diye bir şey var. Elif onu anlatmaya çalışıyor olmalı.

Venüs – Eskiden Elif’in annesinin evinde kullanılan paralel telefonlar gibi bir şey mi?

Mars – Hahaha. Ne ilginç benzetmelerin var. Ama evet aynı farklı odalara bağlanan paralel telefonlar gibi diyebiliriz aslında. Telefonlardan birini geçmiş, birini gelecek gibi düşün. Ve aralarında eş zamanlı paralel bir bağlantı olduğunu…

Venüs – Ayy dur Mars. Kafam iyice karıştı. Neyse Uranüs’ü bağlasın da şu operatör ne zaman bağlarsa, nasıl bağlarsa bağlasın. Başka hiçbir şey istemiyorum.

Mars – Hayret! Şaşırtıyorsun beni bazen. Uranüs’ü sevmediğini sanıyordum.

Venüs – Elif’in karakter sıkıntısı var. Az karakterle çok şey anlatmaya çalışıyor da, ondan Uranüs’ü ilk gördüğümde hoşlanmamıştım. Yoksa çok tatlı bir kadınmış meğer.

Mars – Tanıyınca seveceğini biliyordum.

Venüs – Evet çok sevdim gerçekten. Çok kafa biri. Yalnız tek bir kusuru var. Çok sigara içiyor. Bir keresinde böyle karşılıklı senle oturduğumuz gibi oturuyorduk. Oturduğumuz kafenin adını hatırlayamadım şimdi. Duvarında bir film afişi vardı. Neyse… Sigara konusunda bana değişik şeyler anlatmıştı. Söyledikleri o an zihnimi açmıştı valla. Ama yine de işte kendisi bir türlü bırakamıyor.

Mars – Ne anlatmıştı ki?

Venüs – Yakından tanıdığı birinin çocuğu genç yaşta çok feci bir trafik kazasında ölmüş. O da destek olmak için o akşam evine gitmiş kadının. Kadın perişanmış tabi. Oğlunu nasıl soğuk morgda bırakıp eve geldiğine üzülüp ağlıyormuş. O an şöyle düşünmüş. Bu kadın en sevdiği varlığı olan çocuğunu morgda bırakıp eve geldi, bense bana ve bütüne zarar verdiğini bildiğim şu sigarayı bile bırakamıyorum. O gün bununla ilgili duyduğu vicdan azabını anlattığında çok etkilenmiştim.

Mars – Ah ne kadar üzücü bir hikaye. Neyse daha güzel şeylerden konuşalım Venüs. Hem sen Uranüs’le ne ara bu kadar samimi oldun ben anlamadım. Bundan benim niye hiç haberim yok?

Venüs – O kısımları Elif daha yazmadığı için öğrenemedin tabi. Böyle canlı bir şekilde öğreniyorsun işte fena mı?

Mars – Sürprizlerle dolusun Venüs.

Venüs – 🙂

Mars – Sahi sen ne isteyecektin Uranüs’ten?

Venüs – Saç boyası.

Mars – Saç boyası mı?

Venüs – Evet. Benim burada her zaman kullandığım markayı bulmam zor oluyor da. Şöyle topluca getirsen ne güzel olur diyecektim.

Mars – Ciddi olamazsın Venüs! Senin saçların boya mıydı? Sen gerçek esmer değil misin?

Venüs – Aaa üstüme iyilik sağlık. Tabi ki gerçek esmerim. Sanki solaryumda mı kararttım ben bu teni Mars. Aşk olsun. Sadece milyarlarca yıl yaşım olunca artık beyazladı saçlarım tabi. Aslında bana kalsa çoktan doğal haline bırakırdım da sen bakımlı kadın seviyorsun diye yapamıyorum.

Mars – :))))

Venüs – Ayy sen bana ne güzel gülümsedin az önce öyle… Keşke şu anı kameraya kaydedebilseydim Mars.

Mars – Niye ki?

Venüs – Tekrar tekrar izlerdim. Öyle güzel gülümsüyorsun ki.

Mars – 🙂 Çok alemsin Venüs. E o zaman ben sana kaydedeyim gülümsememi, sen istediğin zaman izle.

Venüs – Öyle olur mu canım, sen de… Kendiliğinden bana gülümsedin. Hiçbir şey onun yerini tutar mı hiç? İçime yayılan sıcaklığı anlatabilsem keşke.

Mars – Ama sen böyle konuşunca benim de içime bir sıcaklık yayılıyor Venüs.

Mars Venüs’e iyice yaklaşıp onu boynundan öpmeye başlar. Elbisesinin yakasını sıyırıp omzuna doğru ilerlerken birden telefon çalar.

Mars – Hah! Tam zamanında bağlandı yani…

Venüs – Evet sorma. Uranüs sağ olsun tam zamanında yetişip kurtardı beni. :))) Aferin valla ona… :))

Didem Elif

Not: Pandemi tüm dünya için ciddi tehlike yaratıp da ülkeler arası dolaşım durduğunda, pek çok kişi kısa süreliğine gittiği ülkede mahsur kaldı. Bir arkadaşım; Türkiye’deki eşine ve çocuğuna bir an önce kavuşmak istemesine rağmen, İngiltere’de haftalarca kalmak zorundaydı mesela. Kaş’ta ise; yurt dışından tatile gelen bir grup genç, aylarca ülkesine dönemedi. Şimdi uluslararası dolaşımın açılmasıyla herkes bir yerlere gitme peşine düştü. Yalnız ikinci dalganın ne zaman geleceği belli olmaz. Ben hanımların yola çıkmadan önce valizlerine birkaç tüp boya atmalarını öneririm. Ne de olsa birinci dalgada saç meselesi, kadın erkek herkesin en büyük sorunlardan biri olmuştu. 🙂

Sevgilerimle…

Evden çıksak da mı yaşasak, çıkmasak da mı yaşasak?

Sanki öncesinde çok dengeli varlıklarmışız gibi, insanoğlu olarak pandemi sonrası hepimizde ayarlar iyice tepetaklak hale geldi. Aylarca evde kal diye diye, benim üzerimde garip bir ruh hali oluşmuş mesela. Dışarıda özgürce dolaşılmaya başladı beri, şu birkaç ay içinde anlamadan sosyalleşme fobisi geliştirmiş olduğumu fark ediyorum. Kızımla aylar sonra ilk kez sokağa çıkmaya niyetlendiğimizde, sudan çıkmış balık gibi hissettim çünkü. O yüzden motorun üzerine bindiğimizde ben bir süre onu nereye götüreceğimi bilemedim.

Dış ses: Acaba çarşıya insek mi?

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: Evimizin yakınındaki park?

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: (Parkın önünden geçerken) Boşmuş da aslında.

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: Deniz kenarı?

İç ses: Yok, yok daha değil. Hem zaten rüzgar da var ki.

Dış ses: En iyisi yürümek… Şöyle uzaktan görerek denizi.

İç ses: E iyi peki.

Hele şükür iç sesimle anlaştık nihayet. Şimdi sıra geldi kızımla konuşmaya.

“Bak Duru, artık dışarı çıkabileceğiz ama yine de dikkat etmemiz gerek. Dışarıdayken bana ve gördüğün kimseye sarılmayacaksın, tamam mı annecim?”

“Merak etme anne sarılmam.”

Çocuğumu ısrarla üç dört kez “bana sarılma,” diye tembihlediğime inanamıyorum. Babası onu almaya geldiğinde alışıktı bu cümleleri duymaya aslında: “Dışarıdan geliyorum Duru, sakın bana sarılma.”

Kızımı bıraktığında görür görmez ona sarıldığım için, babasına nispet yapıyordu bu yüzden; “Bak annem bana sarılıyor işte.”

Bu zamana kadar iyi ki çocukların dışarı çıkması yasaktı kafasındayım ben. Virüs söz konusu olunca çocukları korumak ve kollamak zor geliyor bana valla. Hele Duru söz konusu olduğunda. O yüzden kreşler açılmasına rağmen ben göndermeyi düşünmüyorum. Sırf bu yüzden bir süre önce; bu yaşamımın son fırsatı olacakmış gibi, para kazanma önceliğinden ziyade bu yazı sadece kendi yapmak istediklerime odaklanarak geçirmeye karar verdim.

Hem bu şekilde Duru’yu da, kendimi de pandemiden daha kolay korurmuşum gibi geliyor…

Buralıların meşhur kelimesidir. Durupduru… 🙂 Bu yaz o hesap olacağız yani…

Bu arada ben de kırk yıl boyunca manda gibi oturup, sonra doğura doğura yerlere göklere sığamayan bir çocuk doğurdum ya helal olsun bana.

Daha bir yaşındayken plaja gittiğimizde; onun peşinden koşacağım diye -üzerime havlu, pareo gibi bir şey alamadan hem de- konsomatris gibi sezlonglarda yatanların tepesinde dikilmek zorunda kalırdım. “Olsun olsun bizim için sorun değil,” diyen insanlara karşı yüz kızarıklığım Allahtan güneş yanığı gibi duruyordu da, patateslerine saldırdığı için ne kadar utandığım belli olmuyordu.

Gerçi o dönem en fitil olduğum insan modeli “Bizim için sorun değilcilerdi.” Anacım sizin için sorun değil de, benim için sorun. Duru adını verdiğimiz bu çocuğa bir milyonuncu kez ben “Dur!” derken, sen de “Dur!” diyeceksin ki; verdiğimiz mücadelenin bir anlamı olsun.

Çocuğumuza patates siparişi vermiyormuşuz durumuna düşmek de ayrı bir konuydu doğrusu. Sipariş versek ne olur, sanki kıçının üstünde oturacak mı mendebur. Hamilelik kilolarını vermek derdine düşeceğime; hazır babası çocuğun peşindeyken, soğumuş patatesleri bitirmeye çalışırdım bir de.

Telefonda anlattığımda abarttığımı düşünerek “canım çocuk o, yapacak tabi,” diyen arkadaşlarım, yazın ziyaretimize gelip de halimi gördüklerinde bana gerçekten acırlardı neyse ki. Günün sonunda Duru’nun varlığından öyle yorulurlardı ki, “haklısın senin işin gerçekten zor,” derlerdi.

Hareketliliğini geçtim, manyaklık derecesinde bir kaynaşma merakı var bir kere çocukta. İlla herkesin kucağına gidecek, sarılacak ve öpecek. Dışarı çıktık mı zaten annesi mi var babası mı var, unuturdu. Diliyle konuşamadığı zamanlarda bile sokaktaki insanlar onunla ilgilensin diye gözleriyle konuşurdu. Bebek arabasında gezdirirken sokakta onu gören mecburen göz göze gelmek ve ona gülümsemek zorunda kalırdı. Resmen zorla kendine baktırırdı.

Ne çok duydum, “eline biraz tablet mi versen?” diyeni. İş görse, yanımda 107 ekran televizyon taşımazsam namerdim bilmiyorlar tabi. Bir ara ömrüm bu şekilde geçecek sandıysam da, neyse ki 3 yaşına basınca ve kreşe gitmeye başlayınca hareketliliği azalmıştı. Bir de yerde her bulduğunu ağzına atma dönemini geride bırakmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamaya başlamıştım biraz da tabi. O anlamda uzaktan takip edebilir hale geldiğim ve kahvemi soğutmadan sonuna kadar içebildiğim ilk günü asla unutmam.

Pandemi ortaya çıkınca ister istemez tıpkı o zamanlar gibi zor geliyor bana çocukla sokakta olma fikri. Hala kendi başımayken bile dışarıda sosyalleşmeli miyim emin olamıyorken üstelik.

Kaş’ta yaşayan biri olarak pek denize giren biri değilimdir aslında. Haftalarca denize girmediğimi ve buna rağmen canımın çekmediğini bilirim. Çoğunlukla arkadaşlarımın ya da Kaş’a gelen tanıdıklarımın vesilesiyle tuzlu suyla temas ettiğimi söylersem kesinlikle abartmış olmam. İçine girmektense daha çok deniz kenarında oturmayı ben daha çok seviyorum. Yüzünce herkes gibi ben de güzel duygular hissediyorum tabi de; şimdi kim ıslanacak, kim duş alacak, kim üstünü değiştirecek durumları beni meseleden baştan soğutuyor. O yüzden cehennem sıcaklarında deniz kenarına gitmeyi de hiç aramam. Buna rağmen; su soğuk bile olsa, en geç Mart ayında deniz sezonunu açmış olurdum.

Kaş’ta yaşamaya başladığımdan beri ilk defa bu sene Haziran’ın ortasında sezon açılışı yapabildim. Doğrusu içinde olduğumuz dönemde cesaret isteyen bir hamleydi benim için. Her ne kadar sahilde mevsim kalabalığı açısından pek bir değişiklik yoksa da, gördüğüm ve konuştuğum insanlardan anladığım kadarıyla benimle aynı hissiyatta olanların sayısı da az değil. Evden çıksak da mı yaşasak, çıkmasak da yaşasak karar verememiş bir kitle var. Bu konudaki kararlarımız ve duygularımız her an değişebiliyor. Artık günün şartlarına göre yaşamaktan başka çaremiz yok belli ki. Az önce vaka sayılarında yeniden artış olduğunu öğrendim. Bu durum hala benim gibi tedirgin olanları da sanki haklı çıkarıyor.

Dilerim bütün bu yaşananlara rağmen en kısa zamanda hayatın içinde kendi dengemizi bulabiliriz.

Didem Elif

Fotoğraf: Kaş İnceboğaz Plajı – Model: Paçi :)))

Korkma

Öldürmeyeceksin

Biz insanlar korktuğumuz şeyi öldürüyoruz. Bir böceğe verdiğimiz tepkiyle, aşka verdiğimiz tepki arasında hiç fark yok bu anlamda. Korkuyorsak tehdit olarak algılıyoruz çünkü. Varlığımızı titreten o canlıyı ortadan kaldırmadan rahat etmiyor içimiz. Öldürene kadar ona darbe indirmeye devam ediyoruz. Ta ki artık kıpırdayamaz hale gelip, bize ulaşamayacağından emin oluncaya kadar.

Herkes Farklı

Oldukça kalabalık olan ailemi Türkiye’nin kültürel ve siyasi yapısına çok benzetirim. Öyle ki mesela çocukken bir gün babam, annem ve kardeşlerimle, konukların arasında Türkiye’nin önde gelen isimlerinin de bulunduğu Cemal Reşit Rey salonunda Mehveş Emeç ya da Güher Süher Pekinel kardeşlerin piyano resitalini izlerken; iki gün sonra Adapazarı’nın Çaybaşı köyünde ananemin inek sağmasına tanıklık ederdim. Buradan babamın ailesi bir aristokrattı, annemin ailesi köylüydü gibi bir anlam çıkmasın. Aslında her ikisinin de kökenleri aynı yere varıyor, Rize’ye. Üstelik akrabalıkları var. Ayrıca babanem dedemin Beykoz’daki muhallebici dükkanında hayatı boyunca gece, gündüz, hafta sonu demeden tam bir işçi gibi çalışmış; ananem ise hayatı boyunca ev işleri bile yapmamış, yaşadığı çevreye göre oldukça rahat yaşamış bir kadın. İnekleri o sağıyor, çünkü onları çok seviyor. Muhtemelen çocuk yaşlarında koşuşturduğu kocaman fındıklıklarında onlarla arasında gönül bağı kurmuş olmalı rahmetli.

Bizim klasik müzikli, sanat galerilerinin içinde geçen çocukluğumuz tamamen babamın kendi iç dünyasının zenginliği. Evde bulunduğu tek gün olan pazar günleri sabahın yedisinde bangır bangır çalan klasik müzikle uyandırırdı bizi. Beethoven, Mozart ya da başka bir dahi. Artık o pazar bahtımıza ne çıktıysa. Ben kendimi bildim bileli başucu kitabı 100 Opera olan bir adamdan bahsediyoruz.

Benim Dünyam

Büyürken birbirine öyle tezat iki evren görerek büyüyordum ki. Bir yandan içinde nü de olan duvarları sanat eserleriyle dolu bir evde babamın karşısında sigaramı, içkimi içerek yaşayabiliyordum, bir yandan dayımın evinde bacak bacak üstüne atarak bile oturamıyordum. Ailemin kadınlarının yarısı tıpkı Türkiye’nin yarı çehresi gibi başörtülü ve daha dini normlar üzerine kurulu bir yaşam tarzında iken, bir diğer yarısı oldukça açık giyindiği gibi, onlar için alkol kullanmak doğal bir keyif aracıydı.

Kültürel farklılığın yanı sıra ekonomik farklılıklar da çok fazlaydı. Mesela en büyük amcam İstanbul’un en zengin bilinen semtlerinden birinde ömrünü geçirirken, en büyük teyzem köydeki evinin bahçesinde lahana yetiştirirdi. Rahmetli teyzem yeryüzünde tanıdığım en güzel yürekli insanlardan biriydi bu arada. Lahana sarması ne kadar lezzetliydi siz düşünün artık.

Tam Bir Sentez

Benim dünyam daha çok vakit geçirdiğim babam ve annemin hayata bakış açılarının yönlendirdiği gibi Cumhuriyet kadını algısıyla gelişti. Ama benim gibi yetişmeyenlere de saygı duyarak büyümeyi öğrendim. Benim gibi özel okulda okuyan kuzenlerim olduğu gibi, imam hatipte okuyan kuzenlerim de vardı. Aile içinde kadın ve erkeğin el ele tutuşarak dans ettiğine de şahit olurdum, haremlik selamlık ortamlara da. Öyleydi. Benim ailem böyleydi. Tam bir sentezdi.

Kimse olduğundan farklı görünmezdi. Herkes birbirini bilir, olduğu gibi kabul ederdi. En önemlisi herkes birbirini çok severdi. Ben de hepsini elbette.

Dayım ve babam bir araya geldiklerinde bütün günü siyaset üzerine tartışarak geçirir, günün sonunda sevgiyle kucaklaşarak ayrılırken; babam dayıma “aklını başına devşir hacı,”; dayım da babama “Allah sana akıl, fikir versin,” derdi. Öfkelenirlerdi diğerinin düşüncesine ama severlerdi birbirlerini.

Korkma

Sahi neden korkma başlığının altında bütün bunları anlattığımı merak etmiş olmalısın. Elbette her zaman ki gibi varmak istediğim bir yer var.

Türkiye çatısı altında yaşayan bizler, kültürel farklılılarımız anlamında çok zenginiz diye düşünüyorum. Fakat gitgide artan bir şekilde birbirimizden ayrıştırılıyoruz. Artık hangi lobilerin oyunu bu bilemem. Kafamı uzun süreden beri bunlarla meşgul etmiyorum. Kediler olmadığı kesin ama onu biliyorum.

Herkes ötekinden korkar hale geldi. İşte ben de, “senden farklı olandan korkma,” demek istiyorum bu haftaki yazımla sana. Senden farklı düşünenden, senden farklı yaşayandan sakın korkma. Bir gün herhangi bir konumun başına geçtiğinde, ki illa büyük reis olman gerekmiyor bu bir aile reisliği de olabilir, yaşam alanını kısıtlayarak öldürmeye çalışma karşındakini. Kim nasıl serpilecekse öyle serpilsin. Kendi haline bırak. Kocaman bir bahçe gibi düşün Türkiye’yi. Bir gülü budar gibi budama laleyi.

Yolda yürürken bir eşcinsel gördüğünde de korkma, bir engelli gördüğünde de. İnsanı Alevi, Kürt, Ermeni, Ateist diye ayırma. Bir sarıklıya rastladığında da uzaylı görmüş gibi davranma; ağzı, burnu küpelerle delik deşik, bütün vücudu dövmelerle dolu olana da. Olduğu gibi görüneni yargılama hiç. Herkesin kendi yolunda ilerlediği bir varoluş hikayesi var. O yol öyle tuhaf bir yol ki, kimin en zor gününde senin elinden tutacağını asla bilemezsin.

Birlik Beraberlik İçin

Ve seni olduğun gibi kabul edip tüm kusurlarınla sevenden kaçma. Sakın ama sakın kaçma. Yeri geldiğinde her şeyden kork ama ondan asla korkma.

Kısaca karşındaki nasıl biri olursa olsun, sen ondan korkma ki; kim ne yaparsa yapsın, sönmesin bu şafaklarda yüzen al sancağımız.

Didem Elif

Not: Bu yazı 16 Aralık 2018 tarihinde Sen ve Ben Dergisi’nin Kaş ve Ben adlı köşesinde yayınlanmıştır. Artık dergide yazmadığım için yayında değildi. Ahmet Hakan’ın “Yepyeni bir fay hattı: Umreciler ile Eğlenceciler” başlıklı dünkü yazısını okuyunca burada tekrar paylaşmamın anlamlı olacağını düşündüm.

Yazıda kullanılan fotoğraf dünyanın en güzel noktalarından biri olan, Kaş’taki Türk bayrağının dikili olduğu yerde çekilmiştir.

Sevgilerimle…