Mutlu Son

Venüs ve Mars Tanrının huzurunda çırılçıplaktı. İç içe geçmiş bedenleriyle sanki tek bir varlık gibi aşkla sevişiyorlardı. Venüs Mars’ın nihayet kadınıydı artık. Onlar sonunda evlenmişlerdi ve sadece tek bir şahitleri olmuştu.

Birlikte balayına çıktılar. Bu balayı anına şahit olması için tanıdık tanımadık onları okuyan herkesi davet ettiler. Davetlerini kabul edip burada olduğunuz için şimdiden teşekkürler.

Venüs – Ayyy Mars sana inanmıyorum. Beni ne kadar güzel bir yere getirdin. Şu an resmen ayın üstünde oturuyoruz. Şu manzaranın muhteşemliğine bak.

Mars – Evet gerçekten harika. Evren beni her zaman büyülüyor. Bir zamanlar bu manzarayı her gün görüyorduk. Hatta bunun bir parçasıydık. İnsan içindeyken nasıl da kıymetini anlamıyor. İşkence gibi geliyordu her gün gökyüzünde bir yıldız olmak için ayakta kalmaya çalışmak.

Venüs – Evet doğru. Üstelik seni görüp aşık olmuştum ve çok uzaktaydın. Sana bir türlü ulaşamıyordum. Cehennem gibi gelmişti valla. Şimdi ise burada buluştuk. Ayın üzerinde elele tutuşmuş yan yana oturuyoruz. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Bu bir mucize. Allahım çok mutluyum.

Mars – Canım benim. Seni çok seviyorum Venüs. O kadar içten ve samimisin ki.

Venüs – Sahi mi? Bunu ilk defa söylüyorsun.

Mars – Ayrıca bir şey daha var. Belki burnum büyük diye söylüyorum sanabilirsin ama alakası yok. Çok güzel kokuyorsun biliyor musun? Senin yanında olup seni koklamak… Keşke kendi kokunu duyabilseydin. Ne demek istediğimi o zaman anlardın.

Venüs – Ben ne demek istediğini anlıyorum ki. Çünkü ben de aynısını hissediyorum. Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Habire burnunun büyük olduğunu söylüyorsun. Sen söylemeden önce burnunun büyük olduğunu hiç fark etmemiştim.

Mars – Çok söylediğimi bilmiyordum. E büyük ama ne yapayım. Gerçekten hiç fark etmedin mi? Kör müsün sen Venüs?

Venüs – Şimdi baktım da hakikaten büyükmüş burnun Mars. 😉 Dur o zaman ben senin burnunu öpeyim de biraz küçülsün. 😍 Küçüldü bak! 😍 Aaaa Pinokyo gibisin. 😍 Dur bir daha öpücem burnunu. Bak gene küçüldü. Aaa öptükçe küçülüyor senin burnun Mars. 😍😍😍

Mars – 😍😍😍 Şeker şey seni.

Venüs – Keşke bir öykü karakteri olmasaydık Mars. Gerçekten böyle sevgi dolu bir ilişkimiz olsaydı, ne güzel olurdu değil mi?

Mars – Zaten var ki.

Venüs – Nasıl var? Biz sadece Elif yazdığı için varız. Gerçekte yanımda mısın? Değilsin. Demek ki yok.

Mars – Gerçek sence nedir Venüs?

Venüs – Gerçek, gerçek hayatta yaşadığın şeydir.

Mars – Biz neyiz?

Venüs – Biz hayal ürünüyüz.

Mars, Venüs’ün yüzünü tutar ve tutkulu bir şekilde yanağından öper.

Venüs – Marssss. Aman Tanrım! Bu da neydi? Ayaklarım yerden kesildi resmen. Hey ama yalnız değiliz. Herkes bizi okuyor. Başkalarının yanında beni ne biçim öptün öyle?

Mars – Öptüm çünkü beni hissetmeni istedim. Hissettiğin şeydir gerçek olan. Bizi okuyanlara Elif ne kadar bunu hissettirebiliyor bilmiyorum ama eğer bir kitap okuduğunda, ya da bir film izlediğinde o bir hayal ürünü olmasına rağmen hikaye seni içine alırsa gerçek bir duygu yaşarsın. O yüzden film izlerken ya da kitap okurken bazen güleriz, bazen de ağlarız.

Venüs – Ayy evet çok haklısın. Schindler’in Listesi’ni izlerken ne kadar çok ağlamıştım. Bulunduğu ortama rağmen bir adamın tek başına yapmaya çalıştığı şey beni çok etkilemişti.

Mars – O yüzden biz gerçek değiliz diye üzülme. Eğer bizi bir kişi bile hissedebilmişse biz gerçeğiz Venüs. O kişinin gerçek bir duygusuna temas ediyoruz. Bu da bence çok kıymetli.

Venüs – Haklısın. Hikayeyi tam hatırlamasa da duygusunu hiç unutmuyor insan.

Mars – Dolayısıyla hem hayaliz, hem de gerçeğiz hayatım.

Venüs – Bak bu çok ilginç geldi şimdi bana.

Mars – İlla ya hep ya hiç olmak zorunda değil ki. Kainat öyle bir düzen üzerine kurulmuş ki, her şey zıttı ile var. İyi ve kötü gibi.

Venüs – Gece ve Gündüz, Uzak ve Yakın gibi.

Mars – Aynen öyle.

Venüs – O zaman Elif’in hikayelerle anlatmaya çalıştığı gibi aşk hem VAR hem de YOK. Öyle mi?

Mars – Sen nasıl bakıyorsan nasıl yaşıyorsan odur Venüs. Yaşadığın sadece senin gerçekliğindir. Oysa başkası için gerçek hiç de senin yaşadığın gibi olmayabilir. Dolayısıyla gördüklerimiz hem gerçektir hem de değil. Biz ne kadar algılayabiliyorsak o kadarını görebiliriz. İşte bütün bu zıtlıklar BİR’liği oluşturur. Sadece O, BİR ve TEK’tir.

Venüs – Yuh yani konuyu nereye bağladın Mars.

Mars – Konu kendi kendine bağlanıyor. Ben bir şey yapmıyorum ki. Tıpkı sana bağlanmam gibi. Hiç bir nedeni olmadan sana deli gibi vuruldum ben.

Venüs – Ayy bak gene aynı şeyi yaptın. Işık hızıyla konudan konuya geçiyorsun ama bir şekilde bağlıyorsun her şeyi.

Mars – Çünkü her şeyin birbiriyle hep bir BAĞ’ı olduğunu düşünüyorum. Hayatımızdaki insanlar boşuna değil. BİRLİK duygusundan çıkmadan o bağı anlarsak başkalarını suçlamayı bırakabiliriz.

Venüs – Peki bundan sonra ne olacak? Elif bize mutlu son yazdı. Bitiyor yani bu köşe. Bir daha hiç görüşemeyecek miyiz seninle?

Mars – Hiç bilmiyorum Venüs. Elif bu. Sağı solu belli olmaz. 😍 Burada bitti dersin. Bir bakmışsın başka yerde hikayeler yazıp kaldığı yerden devam ediyor. Yazdığı sürece bizden kolay kolay vazgeçmez bence. Yeter ki yazsın…

Venüs – Yine de gerçek olmayı çok isterdim.

Mars – Bütün bunları düşünmeyi bırak artık ve anın tadını çıkar Venüs. Nihayet bir araya geldik ya. Bakarsın bir gün gerçek de oluruz belli mi olur. Hep içinde olmadığımız şeyi istiyoruz farkında mısın? Yıldız olduğumuz zamanları hatırla. Şu muhteşem manzarayı görmüyormuşuz bile.

Venüs – Çok doğru hele ben tam bir körmüşüm gerçekten.

Mars – O yüzden artık susalım ve kainatın bize sunduğunu sonuna kadar doya doya yaşayalım.

Venüs – Tamam aşkım.

Mars – Ama önce bana ellerini ver ve ben sana ne anlatırsam anlatayım bir daha hiç bırakma olur mu?

Venüs – Bir daha bırakmayacağım tüm okuyucuların huzurunda sana söz veriyorum. Kayahan’ın bir şarkısında söylediği gibi seninle her şeye varım ben Mars. Şimdiki gibi aya bile giderim seninle.

Mars – Ayy şimdi Yaşar’ın şarkısındaki gibi Nara atasım var Venüs. 😍 Okuyucular bir gitse de yine baş başa kalsak seninle…

Venüs – Giderler giderler sen hiç merak etme. 💛💛💛

Mars – 💛💛💛

Didem Elif

Not: Benimle Ol köşesinin sonuna geldik. Madem bu köşe Sezen Aksu’nun Benimle Ol şarkısıyla başladı. Gene öyle bitsin. Hadi kalın edebiyatla… 😉

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Yol

Oldum olası kahveyi çok severim. Çaya ise hiç düşkünlüğüm yok. Kahvaltıda bile bir bardak çayı bitiremem doğrusu. Kahve ise kokusundan başlar beni sarıp sarmalamaya.

“Seninle bir kahve içelim,” demişti, “ne olur sadece bir kahve.”

Sadece bir kahve içmeyeceğimizi biliyordum elbette… Sonuçta bir kadın sadece bir kahve içmek için evine yeterince tanımadığı bir erkeği çağırmazdı.

Kahveyi hazırladığı sırada mutfağa yanına gittim. Fincana tam süt ekleyecekken “Sakın içine süt koyma, ben asla süt içemem,” deyince hafif panik bir ifadeyle “süt koymayayım mı?” diyerek dönüp mutfak kapısının önünde dikilen bana baktı. Alaylı gözlerle ona gülümsediğimi görünce şaşırmış çocuksu yüzü tutkulu bir kadının yüzüne dönüştü birdenbire.

O gün o kahveyi içtik mi, içmedik mi hiç hatırlamıyorum. Düşünüyorum düşünüyorum bir türlü bulamıyorum. İçtiysek ne ara içtik?

Kahve koymayı bırakıp mutfak kapısının önünde -yoksa koridor muydu- beni öpmeye başladığı andan sonrası silinip gitmiş aklımdan. En çok, öpüşürken ellerini tişörtümün kollarından içeriye sokmaya çalıştığını hatırlıyorum. Sanki içime sızmaya çalışıyormuş gibiydi hali. Sonrasında her şey kusursuz bir şekilde ilerledi. Kendimi akışa bırakmıştım.

Yatağın içinde gevşemiş bir halde yatarken vücudunun sıcaklığı çok fazlaydı.

“Hep böyle ateşli misindir?”
“E ben bir ateş burcuyum,” dedi biraz da böbürlenerek.
“Onu sormuyorum deli. Vücudun yani, hep böyle sıcak mıdır? Şu an sanki ateşin var gibi. Yanıyorsun.”

Sonrasında ne cevap verdiğini yine hatırlamıyorum. İnsan çok özel bir an yaşadığını bildiği zamanlarda bile ne çok şeyi unutuyor. Bazen de ne yaparsan yap, ne kadar unutmak istersen iste bazı anlar aklından bir türlü çıkmıyor.

Şu an hatırlayınca bile tekrar o ana gittim sanki. Ne kadar acayip bir uyum yakalamıştık onunla. Bir ilk sevişme için her şey ne kadar da bambaşkaydı.

Güzel olacağını biliyordum. Kapıyı daha çalmadan bile emindim bu evin içinde güzel bir gün geçireceğimden. Daha sabahtan mutluydu içim. Bütün gece sabaha kadar telefonla konuşmuştuk. İkimiz de hiç uyumamıştık. Her ne kadar hakkında fazla bir şey bilmiyorsam da öylesine biri değildi benim için. Onu tanımayı gerçekten çok istiyordum. Dj olarak çaldığım bara gelen diğer kızlara hiç benzemiyordu.

Yıllarca onu benim için bu kadar özel kılanın ne olduğunu çok düşündüm. Bana dokunma şekli mi? Gözlerimin içine kalbimi delerek bakması mı? Bana sıkıca sarıldığı anlarda kendimden geçecek kadar ona teslim olmam mı? Kulağıma söylediği anda bütün ruhumu ele geçiren sözleri mi? Hayır hiçbiri değil. Hayatta her zaman daha güzel dokunan, daha güzel bakan, daha güzel cümleler kuran birileri mutlaka oluyor. Yaşamadım da değil.

Onu benim için özel kılan onun benim için yaptıkları ya da söyledikleri değildi. Onu benim için dünyadaki herkesten başka biri yapan onun ta kendisiydi. Onun kimseye benzememesi, onun bambaşkalığıydı. Barda tanıştığımız gün; bangır bangır çalan müziğin içinde, konuşmanın neredeyse imkansız olduğu o ortamda bile anlamıştım bunu. Belki de defalarca kez oturduğum o bar sandalyesinde onun içinde bambaşka bir dünya görmüştüm.

Oysa ilk kez görmüyordum onu. Çaldığım ya da sadece takılmak için gittiğim barlarda arada rastlardım ona. Gece hayatından alışık olduğum bir simaydı. Gözüm aşinaydı ama daha önce ilgimi çekmemişti hiç. Dönüp baktığım bir kız değildi. Aslında şimdi düşünüyorum da dönüp bakılacak bir kızdı. Güzeldi de. Hatta pek çok kişi için bayağı güzeldi. Ancak ben, neredeyse her gece, sabahlara kadar birbirinden güzel kızlar görüyordum zaten.

Barda yanıma oturduğunu bile fark etmemiştim o gece o yüzden. “Rabih Abou-Khalil,” dedi kulağıma eğilip. Şaşkın bir ifadeyle ona döndüm. Aynı ismi tekrar etti. Bomboş gözlerle bakıyordum. “Duyunca anlarsın sanmıştım ama anlamadıysan istersen yazayım,” dedi. “Hayır ne dediğini duydum, yazmana gerek yok. İşim bu gecelik bitmiş olabilir ama şu anda çaldıkları CD’yi de ben doldurdum sonuçta,” dedim. Senin doldurduğunu bildiğim için söylüyorum budala, dercesine büyük bir gülümseme yayıldı yüzüne.

Aslında ilk defa bir Rabih Abou-Khalil parçası koymuştum müzik listemin içine. O bunu fark etmişti ve bunu fark ettiğini anlamamı istiyordu. Baştan sona garip bir diyalogdu.

Birbirimizi tanımaya başladığımız karşılıklı oturduğumuz o gece kurduğu cümlelerle çok farklı görünmüştü gözüme. İşte birini senin için özel yapan böyle bir şeydi. Sana tamamen farklı görünmesi. O güne kadar tanıdığın tüm insanlardan başka olması. Karşındaki insanın o güne kadar onda gördüğünden çok daha fazlası olduğunu hissetmek. Tahmin ettiğinden çok daha fazla derinliği olduğunu anlamak…

Onu bunca kez görmeme rağmen o güne kadar gerçek anlamda fark etmemiş olduğum için hayıflandım doğrusu.

O gece, onunla ilk defa konuştuğumuz o gece, inanılmaz beklenmedik bir tutku kaplamıştı bedenimi bir anda. Deli gibi onun derinliğine inmek, bir an önce içine girmek istiyordum.

Hayır cinsel bir şey değildi. Sadece bana bambaşka pencereler açacağını gördüğüm bu kadının dünyasından daha fazla bakmak için can atıyordum.

Ne yalan söyleyeyim kendimi bildim bileli kadınları çok sevdim. Bence onlarda olan cazibe dünyadaki hiçbir varlıkta yok. Ve itiraf etmeliyim ki kendi bedenimle ve ruhumla yaptığım yolculukta en çok kadınlar eşlik etti bana. Bu yüzden de her birini gerçekten başka türlü sevdim.

Kimi güldü, kimi lale, kimi papatya, kimi de sadece suda yetişen bir nilüfer… Zaman zaman canımı acıtsa da hepsi birer çiçekti benim için. Hayatıma giren kadınların her biri gerçekten çok güzeldi. En azından ben hep öyle gördüm. Onlara iyi bakamadığım için zamanla soldurmuş olsam da, sevdiğim kadınları ne zaman ansam, evimin çiçeklerini sever gibi güzelleşirdi içim.

Ne kadar kadın varlığına bir başka düşkün olsam da beni dinlemeye gelen barda tanıştığım kızlarla asla beraber olmazdım. İş prensibi diyelim. Fakat nasıl olduysa Ece ile konuşmaya başladığım o gecenin sonunda öyle bir an gelmişti ki tamamen seksten bahseder olmuştuk. O kalabalık, kimsenin birbirini duymadığı ortamda, hatta çoğu sarhoş olmuş insanların içinde, birbirimize hiç dokunmadan sanki bambaşka bir dünyaya geçmişiz gibi hararetli bir şekilde seks konuşuyorduk. Sarhoş değildim hatta o gece biraz fazla içtiğim bile söylenemezdi. Fakat hayatımın öylesine bir anında karşıma çıkan bu kadın resmen o andan itibaren beni esir almıştı.

Belki beni hep seksle baştan çıkarttığını sandı ama bu doğru değil. Meraktı. Bir çocuğun bilinmez bir dünyada geçen hikayelerin içinde heyecanla sürüklenmesi gibi merak kaplamıştı içimi. Onun açtığı bir kapının ardından gitmekten kendimi alıkoyamıyordum bu yüzden.

Derin bir denize dalmak gibi bir şeydi. Onunlayken her seferinde daha da derine inmek isterdim. Giderek artan karanlık beni ne kadar ürkütse de içinde gördüğüm eşsiz manzaranın büyüsüne kapılırdım. Onun denizinin içine daldıkça fark ettiğim o koskoca uçurum, yeryüzünde gördüğüm hiçbir manzaraya benzemiyordu.

Şimdi kızıma marketten en sevdiği çikolatayı alırken birden yine o sabaha gidiyor aklım. Farklıydı. Benim için herkesten farklıydı. Yatağın içinde çıplak bedeniyle otururken, yediği çikolatasından bana uzatırken, sigara içmenin orospu olmaktan daha kötü bir şey olduğunu bütün doğallığıyla anlatırken, sanki felsefe konuşuyormuşuz gibi hissederken, tam olarak bunu düşünüyordum. O çok farklıydı.

Sigarayı bırakamadığından hayıflandığı çok sonraki bir gün, yüzüne bakarak “Aslında bence sen sigarayı bırakabilirsin,” demiştim tam da o sabah bana anlattıklarını hatırlayarak. Ama bütün bunları anlatmamıştım hayır. Onda anladıklarımı, onda gördüklerimi, onda sevdiklerimi, ona neden bu kadar bağlandığımı hiçbir zaman anlatmamıştım.

Bir gün ayrıldık. Ben ona ne kadar aşık olduğumu anlatamadan bitti ilişkimiz. Fakat yıllar sonra aşık olduğum kadını hayat bir dost olarak yeniden çıkarttı karşıma. Hayır bu kısmı aslında biraz yalan. Hayatın onu karşıma çıkartmasını bekleyemedim doğrusu. Ona gerçekten ihtiyacım vardı. Artık tamamen bir alkol bağımlısı olmuştum ve kendimi tanıyamayacak kadar tüketmiştim. Ondan başka güvenecek kimsem yoktu.

Bir psikiyatrist olarak yardım almak için hastanedeki odasına girdiğimde aslında ona ne anlatacağımı gerçekten hiç bilmiyordum. Tek bildiğim orada onun yanında olmak istediğimdi.

Hani hapşırmak gibi. İçinizde beş dakika öncesine kadar hiç var olduğunu bile bilmediğiniz, güçlü, her şeyden çok güçlü, kontrol edemediğiniz kadar güçlü bir şey, içinizden dışarı çıkmak ister yaa. İşte aynı onun gibi. Onunla olmak… O büyük içinizden çıkan o baskının ardından bir rahatlama yaşarsınız ve derin bir nefesle yaşadığınıza şükredersiniz yaa. İşte öyle bir şeydi. Böyle bir anda boşuna çok yaşa denmiyordu sonuçta…

Alkol bağımlılığımdan nihayet kurtulmuştum. Sonra ona viski ile rakının nasıl birbirine karıştırılarak içilemeyeceğini anlattım. Bazı ilişkilerin bu yüzden yürümediğini. Herkes tek başına mükemmel ve eşsizdi ama olmuyordu. Birlikte karıştıklarında güzel bir şeye dönüşemediklerinden ilerlemiyordu ilişkileri. Kimsenin suçu değildi bu. Oldurmak için zorlamamak lazımdı. Oysa bazı içkiler birbiriyle karıştıklarında bambaşka bir içkiye dönüşebiliyor ve tek başına olduklarından daha lezzetli oluyorlardı. Cintonik gibi… Bütün bunları bir başkasından duymuştum aslında ve çok hoşuma gitmişti. Ona böyle şeyler anlatmayı severdim.

En güzeli de beni dinlediğini bilmekti galiba…

İnsanın geçmişi hatırlamaya çalıştığında sadece ufak anları hatırlaması ne kötü. Koca bir saat içinde ufacık bir an. Mutfağın önünde geçirilmiş ufak bir konuşma. Belki bütün bir ilişki içinde çokça güzel sözler söylenmiş, belki de çoğunlukla kötü. Birlikte bir film seyredilmiş ama tek bir sahne kalmış gibi geriye. Belki bir bakış. Belki bir dokunuş. Belki bir söz.

Keşke olduğu gibi, olduğu haliyle tamamını hatırlayabilsek. Bir film izler gibi o zaman dilimini yeni baştan izleyebilsek. O zaman ne saçma filmmiş diyeceğiz belki onu da bilmiyorum aslında.

İşte geçmişten geriye kalan sadece anlar var. O kısacık anlara sığdırılmış kocaman duygular.

Keşke okuyamadığımız birbirine karışmış gözüken yazıları bir yakın gözlüğüyle okuyabilir hale getirdiğimiz gibi bir gözlük taksak ve görüntüler hafızamıza olduğu gibi gelse. Ama olmuyor… En azından ben yapamıyorum.

O gün o kahve içmeye gittiğim o gün aslında geçmişimde kalan öyle bir andı işte. Gözlerimi kapatmış kendimi ona bırakmıştım. Gökyüzünde uçuyordum sanki ama ruhum da bir gölün içinde uzanmışcasına sakinleşmişti. Oysa hiç sakin hareketler hatırlamıyorum o sabahı düşündüğümde. Sanki oltaya takılmış balık gibi kıpır kıpırdı içim. Üstüme çıktığı bir anda ondan kurtulmaya çalışır gibi – ki asla öyle bir niyetim yoktu- çırpınıyordum altında. O da tıpkı bir balığı avcunun içinde sıkıştırır gibi sıkıştırıyordu bedenimi sanki.

Hani bazı atlar vardır filmlerde görürüz. Öfkeli, hırçın, üstüne kimseyi bindirmeyen atlar. Onunla hiç kimse baş edemez. Sonra biri gelir, yanına yaklaşınca bile huyu değişir atın. Kimseye karşı olmadığı gibidir onunla. O huysuz at gider. Sakinleşir. Kimsenin sahiplenemediği bu atı o biri anında sanki yıllardır sahibiymiş gibi ehlileştirir. İşte benim de içim önce hırçınlaşır; sonra sanki o benim sahibimmiş, sanki ben ona aitmişim gibi sakinleşirdim.

Ben hayatta en çok, başıma kötü bir şey gelmesinden daha çok, o an bağıramamaktan yardım isteyememekten korkarım. Tıpkı onu bir hastane odasında kaybettiğim o çaresiz andaki gibi.

Uzun zamandır yorgundu kalbi. Genetik bir sorunu vardı ve çocukluğundan beri yorulmaması gerekiyordu. Çocuk doğurmak onu iyice hırpalamıştı. Kızımız iki yaşına geldiğinde onun ne kadar tükenmiş olduğunu gözle görebiliyordum artık.

Hiçbir şey yapmıyordum. Sadece bir seyirci gibi yanında duruyordum o kadar. Onun gözümün önünde eriyip gitmesini, gökyüzünden kayan bir yıldıza bakar gibi izliyordum sanki. Hastane yatağında son yemeğini yedirdikten biraz sonra artık nefes almadığına şahit olduğum o dakikada sarsmalıydım onu belki. Deli gibi bağırmalı, ona kendimi duyurmalı, yanımda kalması için tüm gücümü kullanmalıydım. Yapamadım.

Doktorlar beni odadan çıkartıp onu hayata döndürmek için mücadele verdiklerinde kendimi hepten çaresiz hissediyordum. O çok sevdiğim kadın beni bırakıp gidiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.

Bir gün şöyle demişti. “Aşk öyle muazzam bir varlık ki, yeryüzüne güneşin doğması gibi bir şey. Direk üstüne vurmasına gerek yok. Aşk herhangi bir yerde doğunca, insanlığın ruhundaki tüm sokaklar kendiliğinden aydınlanıyor.” O yüzden filmleştirilen, kitaplaştırılan ya da şarkılara yazılan aşk hikayelerini çok severdi.

İsterdim. Onunla birlikte daha bir sürü film izleyelim, kitaplar okuyalım; şarkılar dinleyip, dans edelim birlikte. Çok isterdim. Olmadı. Buraya kadarmış. Şimdi bundan böyle kızımla yapacağız bütün bunları…

İçimde onu her düşündüğümde, şimdiki gibi, Oruç Aruoba’nın mısralarını hatırlayacağım.

“Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin

Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen

Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin

Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen”

Hayat, bana hep uzak bir şehre yapılan bir otobüs yolculuğu gibi gelir. Sadece molalarını hatırladığımız bir otobüs yolculuğu…

Tesadüfen hayatın karşıma çıkarttığı Ece, aşık olduğum kadın, tekrar karşılaştığımızda dostum ve sonunda ailem olmuştu. Kızım kucağımda onun son yolculuğuna eşlik ederken sadece bir avuç toprak atabildim üzerine.

Keşke o günü, kahve içmek için gittiğim o ilk sabahımızda onun evinden ayrılırken, benim sokaktaki halimi -ki etrafımdaki dünyayı mı görüyordum acaba- kameraya çekme ve ona izletme şansım olsaydı.

Öylesine mutluydum ki. Ömrüm boyunca aradığım şeyi bulmuşum gibi hissediyordum. Sanki bulutlara kadar uçmuştum. Bembeyaz pamuk kadar yumuşak bulutların üzerinde ayaklarımı karnıma çeke çeke zıplıyordum ve güvenle kendini yatağa bırakan bir çocuk gibi bulutların üzerine atlıyordum.

Bir kahve için gitmiştim evine… Ve ben o kahveyi içtik mi içmedik mi hiç hatırlamıyorum…

Didem Elif

Not: Bilmem fark ettiğiniz mi, insanın kendine bile anlatmadığı ne çok şey var. Bülent Ortaçgil ve Birsen Tezer bir araya gelip bir şarkıda bize bunu ne güzel anlatmış. O zaman beraber dinleyelim mi? :)

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle,

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Hayat

Tam yedinci yaşımda dünyaya yukarıdan bakmaya başlıyorum. O yaz bir apartmanın 13. katına taşınıyoruz çünkü.

13 öyle uğursuz bir sayı değil bizim aile için. Annemle babam yine bir ayın 13. gününde evleniyorlar. Ablamın doğum günü de aynı güne denk geliyor. Onun varlığı onlara yıl dönümü hediyesi oluyor.

Uğursuz olur mu hiç, öperek koklayarak severiz biz 13’ü… Nasıl sevmeyelim ki. Üstelik sonradan anlayacağız ki, annemin en sevdiği evi burası olacak.

O yıllarda etrafta bizimki kadar göğe yükselen çok fazla apartman yok. Gökdelenin ne olduğunu bile bildiğimden emin değilim. Her ne kadar çocukluk mahallemi terk ettiğim için evdeki en üzgün kişi ben olsam da, kendimi bir uzay üssüne yerleşmiş gibi hissediyorum.

Babamın doğum günümde verdiği kitaplar beni zaten bir kaç aydır başka alemlere taşımayı başarmış. Gıcırdayan merdivenli iki katlı ahşap evimizin üst katında, ablamla yatmadan önce bir ritüelimiz haline gelen kitap okuma saatlerimizde -abim niye bize katılmazdı bilmiyorum- denizin altındaki hayatları, dünyanın öbür ucundaki varlıkları çoktan merak etmeye başlamışım.

Tıpkı dünyayı etrafımdaki herkesten farklı algıladığım gibi -ama daha bunun farkında değilim, herkes gibiyim sanıyorum- hemen hemen her şeyi olduğundan küçük görüyorum pencereden dışarı baktığımda. Hele 13 yaşına geldiğimde -bak gene 13- algıladıklarıma anlamlar yükleme devrine geçiyorum ki ondan sonra zaten ipin ucunu ne ben ne de başkaları tutamıyoruz.

Geceleri herkes uyuyor ama beni bir türlü uyku tutmuyor. Evde benim uykusuz gezinmeme ev halkı alışık. Öyle kafamda bir derdim filan yok tabi. Bizim zamanlarımızda 13 yaşında ne derdin olacak? En fazla bisiklet ister bir çocuk değil mi? Üstelik abisi bisikletine hiç binmeyip apartmanın deposunda çürüttüğü için ona babası bisiklet almıyorsa.

İstiyorum bisiklet, çok istiyorum. En büyük derdim bu ancak babamı bir türlü ikna edemiyorum. Benim hatam olmayan bir cezayı ödeyerek, sahip olduklarımıza değer vermeyi böylece o yaşlarımda öğreniyorum. Bu duruma abim benden çok dertleniyor. “Üzülme ben sana alacağım istediğin bisikleti.”

Derdim yok işte. Okuduğum kitap sürüklemiş gene beni bir yerlere ve uykum kaçmış. Zaten hayata dair iki şeyi çok saçma buluyorum o zamanlar. Uyumak ve yemek yemek. Ne gerek var ki ikisine de…

Hele ki yemek yemek tamamen fuzuli bir işlev benim için. Hatta komik gelecek belki ama sürekli unuttuğum bir görev. O yüzden annem eve gelmeyecekse o gece, en büyük derdi benim aç kalmam.

“Gene dün gece hiçbir şey yememişsin kızım, dolaptan al ısıt dedim ya ben sana.”
“Aaaaa doğru yemek yiyecektim ben değil mi, tamamen unutmuşum.”

Yemek yemeyi sevmediğim gibi, meyve ve kuruyemişi de sevmiyorum. Babamsa yemeğe, meyveye, kuruyemişe çok düşkün. Evde her zaman bunlar dolu bulunuyor. Bense kayısı ya da badem yemiyorum ama kayısının çekirdeğini kırıp içindeki bademi yemeyi çok seviyorum. Onun lezzeti bana çok özel geliyor.

Ne dondurmaya, ne çikolataya düşkünlüğüm var. Hatta muhallebici torunu olarak yaz, kış dondurma yenen bir evde ben burun kıvırıyorum habire yemeyeceğim diye. Madem bu besinlere ihtiyacımız var keşke tabletlerini yapsalar da kurtulsak şu işkenceden kafasındayım.

Yok yok, dur bir dakika, bir dakika…

Gerçekten çok sevdiğim iki şey var: Biri süt. Biri de süt mısır! Ama Durmuş abinin arabasından olacak…

Süt ve mısır deyip geçmemem, burada biraz daha durmam lazım. Süte o kadar acayip bir bağımlılığım var ki, uykumdan uyanıp evin içinde “Süüüt,” diye bağırmaya başlıyorum. Annem de kıyamam, en tatlı uykusundan kalkıp hemen ballı sıcak sütümü hazırlayıp yatağa getiriyor. İçip tekrar uyumaya devam ediyorum. Kaç yaşıma kadar mı yapıyor bunu? Üniversiteyi kazanıp başka bir şehirde okuyacağım yaşa kadar. Ne yapsın kadın, yeter ki süt içeyim de mideme bir şey girsin diye çırpınıyor.

Veee süt mısır… İple çekiyorum Durmuş abinin geldiği saati ama ola ki kaçırdım, 13. kattan duyuyorum sesini. “Mısır… Süt mısır…” Asansörün gelmesini bile bekleyemeden koşa koşa iniyorum merdivenleri.

“En sütlüsünden istiyorum Durmuş abi.”
“Merak etme Elif senin için ayırdım.”

Ben ikinci hatta bazen üçüncü mısırı yiyene kadar bekliyor bizim mahallede mısır arabası. Bir taraftan konuşuyoruz, bir taraftan hala mahallede olduğu anlaşılsın belki almaya gelen olur diye arada bağırıyor Durmuş abi: “Mısıırrr… Süt mısır…”

Bazı insanlar birbirlerinde iz bırakır. Şu an bile kulağımda sesi. Yıllar sonra mahalleye geldiğinde tesadüfen mısır alan babama Durmuş abi çekinerek beni sormuş:

“Eskiden çok gelirdim ben bu mahalleye. Bir çocuk vardı Elif. Benden sürekli mısır alırdı. Tanıyor musunuz? Acaba hala bu apartmanda mı oturuyor?”

Babam “ben babasıyım,” diyince ikisi de şaşkın şaşkın birbirine bakıyor. “evlendi o, artık burada oturmuyor.”

O günden sonra annemlere gittiğimde bir kaç kez apartmanın bahçesinde karşılaştık tabi. Yaşlanmış. Büyümüşüm. Gülümsemek ve genel karşılaşma seromonisi dışında hiçbir şey konuşamadık. Çocukken ne bulup da ona anlatıyordum bilmiyorum.

Çoğu zaman okuduğum kitabı bitirmeden uyuyamazdım. Sonunun nereye bağlanacağını çok merak ederdim. Kelimeler, cümleler filan değil de çıkarımlar beni etkilerdi. Kurgudaki bağlantılar. Sonra kitap bittiğinde odamdan çıkıp salona giderdim. Çoğu zaman babam televizyonun karşısında uyuyakalmış olurdu. Televizyonu kapatıp mutfağa geçer camdan dışarı bakardım. Tek tük yanan ışık dışında minik pencerelerin hepsi karanlık olurdu. Herkes uyuyordu neticede.

Yine de merak ederdim. Acaba ne yaşanıyor bu evlerin içinde? Başlarını hangi duyguyla yastığa koyuyorlar. Mesela şu tam ana caddede ışıkların önündeki apartmanın 3. katında nasıl bir hayat var acaba? Halbuki bilirdim o apartmanda kimlerin oturduğunu. Yaşıtım Ali ölmemişti daha. Henüz öldürmemişlerdi onu. Bir aşk cinayetine kurban gideceğini çok sonra duyacaktım.

Belalı bir çocuktu. Oldum olası. Kardeşine çok kötü davranırdı. Ali olmasa derdim. O daireye girer, benden yaşça küçük adaşım Elif’e yeni bir hayat yazardım. Tek çocuk olduğu bir hayat. Derken Ali ile Elif’in babasının öldüğünü öğrendik. Görüntüsü dışında tanımazdım babasını. Onlara yine de üç kişilik bir hikaye yazdım babasının öldüğünü öğrendiğim gün. Adı Cam Oda’ydı. Sonuçta varolmayan bu hikayeyi yazarken bir odanın camından, başka bir odanın camına bakıyordum. Tıpkı karakterlerimden birinin camdan bir odada yoğun bakımda yatan babasına baktığı gibi.

Benim kurguladığım gibi olmadığını bilirdim gerçeklerin, yine de göründüğü gibi olmadığını düşünürdüm bildiklerimizin. Yoksa en huzurlu zamanların geceler olması gerekirdi. O sakinlik, o sessizlik gerçek gelmezdi bana. Annemin korkuttuğu gibi yabancılara güvenmemezlik gibi bir şey değildi. Herkesin içinde bir şeyler gizlediği gibi bir duyguydu. Biraz daha uzakta duran, daha küçücük kalmış, içinde kimin oturduğunu bilmediğim bir pencereye bakıp, yastığına sarılıp ağlayan birini duyardım örneğin.

Gerçekten duymazdım elbette, duyumsardım diyelim…

O pencere değilse bile manzaramdaki şu minik pencerelerden mutlaka birinde üzgün birinin olduğuna gerçekten inanırdım. Ama burdan bakınca göremezdik işte. Gördüğüm sakin, sessiz güzel bir karanlıktı. Mutlu, sevgi dolu güzel bir aileye sahiptim. Güzel manzarası olan konforlu, sıcacık bir evin içindeydim. Ancak başka evlerin içinde ne olduğunu anlamaya çalıştığım böyle zamanlarda tam tersini düşünürdüm.

Hüzün kaplardı içimi…

Hayat anlardan ibaretti. Öyle görürdüm. İçinde olduğumuz anlar… Ve hissettiklerimiz…

Ben de anlar yazdım. Basit, belki sıradan ama her kesimden insanlara ait anlar. Başkası için herhangi, biricikliğimiz için kocaman olan anlar.

Kadıköy’deki sahafçı arkadaşımız Lütfü de malzeme olacaktı hikayelerime, evlendiğim apartmanın giriş katında oturan Peri teyze de. Tanımadığım halde eşim bana kendisinden bahsettiğinde etkilendiğim Ragıp Baba’yı unutamazdım. Ve pek tabi, Zühtü diye bir çocukla çıktığı için “Ben sana yandım Zühtü,” diye çıktığı çocukların isimleriyle her seferinde dalga geçtiğimiz, erkeklerde ilk olarak el güzelliğine bakan en yakın arkadaşım Zeynep de bu işten nasibini alacaktı.

Genelde ne hissettiklerini anlamaya çalıştığım insanları yazardım. Söyledikleri bir cümle tetiklerdi beni. Alışıktı etrafımdakiler, “Aaa ne güzel dedin, ben bu cümleyi bir yazımda kullanayım,” dememe.

Aslında tuhaftı. Mesela ressam arkadaşım Başak oturmuş karşımda düşürdüğü bebekle ilgili yaşananları, nasıl üzüldüğünü ama doktoru ona “Doğa zayıf olanı eler,” dediği anda ne kadar ona iyi geldiğini anlatıyordu. Benim beynimde ise bir ışık yanıyordu. “Aaa ne güzel bir şey söyledin. Doğa zayıf olanı eler. Ne kadar da doğru. Ben bunu yazabilir miyim?”

Dinlerdim. Herkesi o kadar iyi dinlerdim ki. Biri konuşuyorsa, orası bir sınıf değilse, mecburi bir anlatıcı yoksa, işle ilgili değilse kendi hikayesinden bir şey anlatanı gerçekten çok iyi dinlerdim. Şaşırırlardı söylediklerini unutmamama. Bazen anlattıkları hiç tanımadığım arkadaşlarını gördüğümde “sen şu musun?” derdim. Anlardım o kişi olduğunu çünkü bana anlatılırken yaşamıştım sanki o kişiyi ben. Görünce tanırdım o yüzden. Aslında isimler kalmazdı aklımda. Öyle saç rengini ve göz rengini tanıdığım insanların bile bilmezdim. Özellikle erkeklerin çok şaşırdığı bir şey vardı ki. Kendi nişan, evlilik yıldönümü gibi tarihlerimle hiç işim olmazdı. Biri sorduğunda dönüp eşime sorardım, “biz kaçında evlenmiştik,” diye.

Bir keresinde babamın göz rengini ve bıyıklı olup olmadığını sormuşlardı. Oturup düşünmüş, net cevap verememiş, akşam eve gidince emin olmak için babamın yüzüne bakmıştım. Bir keresinde de bir arkadaşımla işyerinin dışında öğlen arasında buluşmuştuk. Neden bilmiyorum işyeri için “Taştan mı bina?” diye sordu. Ne demek istediğini o kadar anlamadım ki, salak durumuna da düşmek istemedim ve başımı salladım. Ama aklıma takıldı tabi. İşyerine gidince binaya baktım. Sonuçta eski binaların olduğu bir semtteydik ve taş binalar vardı. Onlardan biri olup olmadığını soruyordu. Son olarak şunu da anlatayım ki ne kadar kör biri olduğum iyice anlaşılsın.

Çalışmaya başlayalı bir kaç ay olmuştu yani işe her gün gidip geliyorum, ki babamın işyeri olduğu için zaten bildiğim bir yer. İşyerinde telefonda birine adres vermem gerekiyordu, açık adresi biliyordum, verdim. Anadolu Ajansı’na yakın olup olmadığını sordu karşıdaki kişi. Ahizeyi elimle kapatıp, neredeyse on kişinin olduğu çalışma odamıza yüksek sesle, “arkadaşlar Anadolu Ajansı nerde? diye bağırdım. Hepsi şok olmuş bir şekilde bana bakıyordu çünkü o andan sonra öğrendim ki Anadolu Ajansı tam karşı apartmanımızdaydı.

Bir de aynı yakada bir buluşmaya yetişmeye çalışırken yanlışlıkla köprüden karşıya geçme hikayem var ki, onu şimdi gülmekten yazamayacağım.

Tuhaf… Biliyorum ama böyleydim işte. Beni gördüklerim ilgilendirmiyordu…

İnsanların ne hissettiklerini ise çok önemsiyordum. Biri konuşuyorsa, bir şey anlatıyorsa bunun onun için anlamı olduğunu düşünürdüm. Ve bazen anlatılanların başka biri için anahtar olabileceğini. Belki de bir ışık…

Öyle büyük şeyler yazmıyordum aslında ama yazma niyetim, isteğim hep bundandı.

Hayat… Bin bir çeşit insanın birbirine dokunduğu, bin bir türlü andan oluşan, başlangıcı ve bitişi olan bir kitaptı… Okuyan gözlerle bakmaya başladığımız zaman anlayacağımız bir kitap.

Bize yaşamak için hep ne yapmamız gerekeni söyleyen biri vardı… Bir öğretmen… Martı kitabındaki Jonathan gibi değilsek, sorgulamadan yerine getirmeye çalışıyorduk bize verilen ödevi. Yaşamak için… Sırf yaşamak için… Kaçıyorduk aslında… Yaşamaktan, yaşamak için kaçıyorduk. En çok da ben…

Duymak istediğim için, görmek istediğim için o kadar anlamsız bir hedefe takılı kalmıştım; öğretilmiş bir şeyi, öğretilmiş bir şekilde yaşamak için, gerçekte yaşadığım duygudan o kadar çok kaçmıştım ki; yeryüzünde sadece benim hissedebileceğim bir şeyi fark edememiştim. Tam bir kör gibi davranmıştım ve hayatımın en özel insanını kaybetmiştim.

Bir bisiklete sahip olmanın değerini çok iyi bilen ben; o eşsiz anların değerini bilememiştim…

Didem Elif

Not: Akdeniz bölgesinde kayısının benzeri Zerdali vardır. Onun çekirdeğinden çıkan badem acı olur. Tüm bunları hatırlayıp bu hikayeyle haşır neşir olurken Zerdaliler şarkısı düştü kulağıma bu hafta. O zaman keyifli dinlemeler… 😊

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Emek

Venüs – Mars sen çok komik bir insansın. Bazen öyle şeyler söylüyorsun ki, sesli güldürüyorsun beni valla.

Mars – Niye ya ne dedim ki? Üzerimde bit buldum dedim nesi komik bunun?

Venüs – Bula bula seni mi buldu yani bit? Hayır eminim bulmuştur. 😝 Ayy sinirlerim bozuldu.

Mars – Allahtan omzumdayken yakaladım. Saçıma başıma bulaşmadan kurtardım neyseki. Hedefe doğru yürüyordu namussuz. Hadi ama ya sen de iyi dalga geçtin benle ha. Aşk olsun Venüs. Ayrıca Elif’e de aşk olsun. İnsan benimle ilgili biraz romantik metinler yazar.

Venüs – 😍 Olsun Mars! Hep aşk olsun! Dur seni öpeyim de üzüntün geçsin. Göster bakiyim omzunun neresiydi? Bit de ağzının tadını biliyor hani. 😍

Mars – Deli yaa… 😍 Bak beni omzumdan öyle öpme sonra günah benden gidecek.

Venüs – 🥰 Tamam tamam uslu duruyorum. Bu arada umarım gerçekten seninle dalga geçtiğimi düşünmüyorsun Mars. İnsanlarla hele ki hassas oldukları konularla asla dalga geçmem. Sadece seni güldürmek istemiştim. Ben kendime de çok gülüyorum ki.
Neyse bak benim sana önemli ve ciddi bir şey söylemem lazım.

Mars – Söyle hayatım.

Venüs – Ben çok değiştim. O eski tanıdığın Venüs değilim artık.

Mars – Hoppala. Bu da nerden çıktı şimdi? Daha üç hafta önce bir öyküde buluştuk. O günden bugüne mi çok değiştin?

Venüs – Evet o günden bugüne çok değiştim. Az zaman mı canım? Göreceli bir şey ki bu. Ayrıca insan bir günde bile değişebilir.

Mars – Gene kilo almışsın sanki ama onun dışında ben bir fark göremedim. A dur saçını mı boyattın yoksa?

Venüs – Marssss. Ben çok ciddiyim. Ayrıca fiziksel bir değişimden bahsetmiyorum. Hem kilo vericem ki ben.

Mars – Yaz bitti Venüs sen hala kilo mu vericen? 😂😂😂

Venüs – Bana bak Mars, kafana şu oklavayı yiyeceksin sonunda ama.

Mars – Sahi ne yapıyorsun sen o oklavayla?

Venüs – Baklava açıyorum.

Mars – A sen baklava açabiliyor muydun?

Venüs – Hayır tabi ki açamıyorum. Kilo vericem diyorum Mars ne baklavası Allah aşkına ya.

Mars – Ne bileyim seni bir çözemedim ki ben. 🤔 E neden elinde oklava var peki?

Venüs – Dik durmaya çalışıyorum.

Mars – Oklavayla mı?

Venüs – Bir de kafanı kırmaya yarayacak birazdan Mars.

Mars – Tamam tamam seni anlamaya çalışmayacağım Venüs, bunun ikimize de bir faydası yok çünkü. Onu artık çözdüm. 🙈 Seni dinliyorum. Anlat bakalım.

Venüs – Zor olan da bu. Değiştim hem de çok değiştim ama nasıl anlatacağımı da bilemiyorum. Dur en iyisi şöyle anlatayım. Sabah kalkınca hemen yatağını toplarsın yaa hani.

Mars – Yo ben bazen toplamam.

Venüs – Niye toplamıyorsun bazen?

Mars – Canım yeni kalkmışsam ve birazdan tekrar yatacaksam neden topluyim ki?

Venüs – Ay aynı Elif gibi konuştun şimdi. Neyse konumuz o değil. Dur şimdi kafamı karıştırma. Baştan başlayalım. Bir yatak düşün. Bir tarafı tamamen duvara dayanmış, çift kişilik çok büyük bir yatak. Yatak duvara dayalı olduğu için yatak örtüsünü hiçbir zaman dengeli biçimde örtemiyorsun. Örtü sarkmasın diye duvardaki kısma gelen tarafı hep içe katlaman gerekiyor. Üstelik yatağı toplamak için, yatak örtüsünün duvara dayalı kısmını düzeltebilmen için yani her seferinde yatağın üstüne çıkıyorsun mecburen. O zaman da yatağa her çıktığında yatağın üstü habire bozuluyor. Yani bir türlü istediğin gibi olmuyor ve sonunda sen yatağı toplamayı bırakıyorsun.

Mars – Canım ona uygun ölçülerde örtü dikilir dert ettiğin şeye bak ne diye zorlandığında bırakıyorsun hemen?

Venüs – Onu dicem işte Mars. Ben eskiden istediğim şey olmadığında vazgeçip bırakıyordum. Şimdi öyle değilim. Olanın içinde elimden gelenin en iyisini yapmak için var gücümle uğraşıyorum artık. İstediğim gibi olmadığında bırakmayıp başka yollar bulup tekrar deniyorum. İstediğim şey konusunda vazgeçmek yerine emek harcamaya devam ediyorum.

Mars – Bunu görüyorum hayatım sakın görmediğimi sanma.

Venüs – Anladın yani di mi ne demek istediğimi?

Mars – Valla Venüs anladım mı hiç bilmiyorum. Doğruyu söylemem gerekirse sen yatağı düşün dediğinden beri benim aklım başka yerde. 😂 Madem sen yatağını toplamakta bu kadar zorlanıyorsun, yatak toplamaya sana yardıma mı gelsem diyorum. 😉

Venüs – Yaaa Marssss 😬

Mars – Yok yok hemen kızma canım. Anladım anladım da ama keşke yatak örtüsü ile anlatmasaydın şu meseleyi ve bence hemen kapatalım yoksa Elif’in sansür yapması gerekecek ona göre.

Venüs – Aman aman kapattım kapattım. 😍

Mars – 😍

Didem Elif

Not: Şu an Kaş’ta bu yıl ilk defa ilki düzenlenen Kaş Caz Feztivali gerçekleşiyor. Valla köye elektrik gelmiş gibi hissediyorum iki gündür. Dün gece çocukluğumdan beri bildiğim ve sevdiğim Yeni Türkü’nün de konseri vardı. Kendi çektiğim şarkılarından birini yüklemek için sabahtan beri uğraşıyorum ama teknik anlamda bir türlü beceremedim. Ben Mars yardımı alıp yükleyene kadar Youtube’da bulduğum eski bir klibiyle idare edin şimdilik. Ne demişler… Akıl akıldan üstündür. 😉

Edebiyatla kalın

Sevgilerimle,

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Yanımdasın

Yapboz yapmayı oldum olası sevmedim. Koca koca insanların binlerce parçayı biraraya getirmek için günlerini harcamasını çok da anlamlı bulduğumu söyleyemem o yüzden. Beni hiç bir güç onca parçanın başında beş dakika bile tutamaz doğrusu. Çocukların yaptığı en basitlerine bile tahammül edemiyorum.

Oysa hayattaki her bir zerrenin birbiriyle bağlantısı olduğuna belki de her şeyden çok fazla inanan biri için tezat bir duygu bu. Ben sanırım kusursuz parçayı aramayı sevmiyorum. Yoksa şu an elimin altında olan saatlerdir uğraştığım bu mozaik çok hoşuma gidiyor. İlla dört bir yanından uyması gerekmeyen birbirinden farklı bir sürü parçayı dilediğin yere yerleştirebiliyorsun ve bütüne baktığında yine ortaya bir resim çıkıyor. Kusursuz olmayan parçalara sahip ama aslında bütünde kusursuz olan bir resim. Tıpkı hayat gibi…

Kafamın içinde bütün bunları sorgularken aklıma düşüyor. Tamamlanmasına az kalan mozaiğe yerleştirmeyi planladığım eski bir ayna parçasını kenara bırakıyorum. Kafamı kaldırıp ona bakıyorum. Sakince kitabını okuyor. Ne okuduğunu hep merak ederim. Sormam, o anlatmazsa sorgulamam ama bir şekilde kenara koyduğu bir an, alır kitabını elime incelerim. Bedeni yanıbaşımdayken kimbilir nerelerde dolaşır merak ederim. Heinrich Böll onu şimdi nerelere götürüyor kimbilir?

Yüzüne bakarak anlamaya çalışırken, yıllar evvel yine bu verandada oturduğumuz bir akşam üstünde savaşla ilgili anlattıkları geliyor aklıma. Soykırımların insan ruhunda açtığı yarayı düşünerek söyledikleri ve o düşüncelerin beni nasıl başka cümlelere doğru sürüklediğini hatırlıyorum. Kendi cümlelerime. Böyle olurdu. O bir cümle söylerdi ve ben kendime başka cümleler kurardım.

Şimdi yanımda. Onca olan bitenden sonra içinde bulunduğumuz verandada işte karşımda sessizce kitabını okuyor. Huzur mu bu? Hayır bunu huzurla tarif etmek sossuz, tuzsuz bir salata tarifi vermek gibi bir şey olurdu. Evet içinde huzur var ama en çok nefes aldığı için bile şükrettiğim bu adamın varlığını bu kadar dolu dolu yaşıyor olmaya duyduğum minnet var.

Sıradan bir öğleden sonrası. Herhangi bir gün. Bir yere yetişme derdimiz yok. Bir yere gitmek zorunda değiliz. İçimizde “Daha” diye bizi itekleyen bir duygu olmadan içinde olduğumuz anı beraber olabildiğince sıradan bir şekilde paylaşıyoruz. Farklı bardaklardan yudumladığımız çay eşliğinde.

Bana bütün mevsimleri iyisiyle kötüsüyle yaşatmış biri olarak beni mevsimsiz bir yere getirmiş gibi şimdi. Ne üşüyoruz, ne sıcaktan bunalıyoruz. Ne fırtına kopuyor dışarda, ne de ışık gözümüzü kamaştırıyor. Ne korktuğum için tutunuyorum ona, ne büyülendiğim için. Bütün bu yalınlık ve sıradanlıksa beni inanılmaz bir şekilde büyülüyor. İşte ömrüm boyunca en çok olmak istediğim andayım.

Bazen uyanmamız, anlamamız, görmemiz için yanı başımızda biri bizi bekler. Çünkü anlatmadan da hissedilen şeyler vardır. Sakince, usulca bekler o biri. Kıyamaz uyandırmaya. Kendi kendine anlasın ister. Bazen anladığımızda, uyanıp gerçeği farkına vardığımızda, o kişi çoktan gitmiş olur. Artık her şey için çok geçtir. Hayat bazen bize böyle şeyler anlatır.

Geç kalmadığımıza şükrediyorum.

Düşüncelerim de tamamlamaya çalıştığım mozaik gibi. Parça parça ve dağınık…

Çayını yudumlamak için kitabından ayırdığı gözleri birden bana bakıyor. Gözlerimin ona doğru dalıp gitmiş olmasına şaşırıyor önce. Aniden gözüme çarpan bu bakış beni de sersemletiyor. İkimiz de yaramaz bir çocukla göz göze gelmişiz gibi gülümsüyoruz birbirimize. Bir eliyle gözlüğünü çıkartırken, gelsene yanıma, diyor. Ona doğru yürümek için ayağa kalkıyorum. Seni bölmek istememiştim, diyorum. Adımlarım ona yaklaştıkça içimde ona karşı duyduğum o tarifsiz heyecan başladı yine. Yıllar sonra bile onun yanına gidecek olma duygusu daha gitmeden heyecanlandırıyor beni. Onca zamanın bu heyecanı alıp götürmemiş olması ne garip. Sanki içimde bir çınar ağacı var ve ona her yaklaştığımda giderek daha da büyüyor.

Kot pantolonunun altından görünen çıplak ayaklarına bakarak yanına oturuyorum. Onun evin içinde böyle yalınayak dolaşmasını seviyorum.

Elini yüzüme doğru kaldırıp, saçımı kulağımın arkasına atıyor. Sanki hep yaptığım bu hareketi unutmuşum da benim yerime yapıyormuş gibi. Sanki sen rahat et, böyle daha iyi hissediyorsun biliyorum, der gibi. Sanki ben kendimi unutmuşum da o beni bana hatırlatıyormuş gibi. Sanki eksik bıraktıklarımı tamamlayıp beni bana geri getiriyormuş gibi…

Elimi ellerinin arasına alıp ayağa kalkıyor. “Hadi gel biraz yürüyelim.”

Bu evi en çok bu yüzden seviyorum. Verandadan çıkıp yalınayak kumların üzerine atıverebiliyoruz kendimizi. Ayağımıza hiç bir şey bağlamadan yürüyebiliyoruz. Sanırım bizim özgürlüğümüz de bu. İçinde bulunduğu mekanda tutsak pek çok kişinin aksine, ayağımıza bir şeylerin batmasından korkmadan çıplak ayakla yanyana ilerleyebiliyoruz.

Elleri ellerimde yürümek… Yanyana… Yalınayak… Kumların kolayca dağılmasının verdiği rahatlık hissiyle…

Şu anda burada olmaktan öyle mutluyum ki…

Ona dalmış halde bakarken ne düşündüğümü sormuyor. Eskiden olsa beni böyle bulduğunda sorardı ve ben de kırk saat açıklamaya çalışırdım. Oysa biliyor artık. Buzdolabına marketten aldıklarını yerleştiren biri gibi kafamda bir şeyleri yerine koymaya çalıştığımı anlıyor.

Fotoğrafların fotoşoplu, fotomontajlı, filtreli; insanların dişleri, kirpikleri, göğüsleri, burun deliklerine varıncaya kadar her yerinin kusursuz hale getirilebildiği bir zaman diliminde; bu kadar sahici bir duyguyu yakalamak ve nihayet karşı koymadan bu duyguya teslim olmak. Tıpkı çok eski bir şehrin çok eski bir caddesinde yine ikimiz ilk defa böyle yanyana yürürken hissettiğim o günkü duygular gibi. Üzüldüğüm, kendimi çok fazla yıprattığım bir dönemde bana devam edebilme cesareti veren, varlığıma bir hediye gibi gelen o dakikalar ömrümce zihnimden silinmedi.

Gitgide parmaklarımızla hızlıca sabit bir ekranı ittire ittire bize sunulanı gözlediğimiz kapalı bir dünyada yaşıyoruz. Seviyor muyum? Sevdiğimi söyleyemem. Nerede kaldı o diye başlayan cümleleri de sevmiyorum ama. Hayatın içinde akıp gitmeyi seviyorum. Direnç göstermeden geldiği şeklini kabullenerek ilerlemek. Hatta mümkün olduğunca eğlenerek.

Kafamın içindekileri iyice yerleştireyim diye özellikle konuşmuyor benimle sanki. Ben de susuyorum. Oysa onunla konuşmak istediğim ne çok şey var. Aşkı konuşmak istiyorum mesela.

Aşk romanlarını, aşk filmlerini, aşk hikayelerini, aşk şarkılarını kısaca aşka dair herşeyi çok seviyorum. İyi bilir bunu… Tutkuyla yapılan her şeyde aşkı görürüm. İzlediğim, okuduğum ve dinlediğim bütün bu aşk öykülerine bayıldığımı ama onların ayaklarımı yerden kesmediğini, bunların sadece bir kurgu olduğuna inandığımı anlaması biraz zamanını aldı. Hiç bir zaman o kurguya güvenip yol almadım.

Burda olmamız sana da mucize gibi gelmiyor mu?, diyorum.

Mucizelere inanmam bilirsin, diyor.

Muzicelere değil belki ama bazen her söylediğine inanmadığını düşünüyorum. En azından beni inandıramadığını. Kimin neye inandığının da bir önemi yok bu saatten sonra aslında. Sevdiğim adamla hiç korkmadan elele yürüyorum. Hepsi bu. Bundan daha büyük bir mucize var mı?

Didem Elif

Not: Bu öyküyü yazdığım saatlerde cep telefonuma bir mesaj geldi. Mutluluk Kulübü’nün mimarı yazar ve eğitmen Müge Çevik bir şarkı göndermişti. Hah dedim bu öyküye ne de güzel uydu. 🙂

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle

Fotoğraf: Didem Elif

Modeller: Jeri Bidinger, Curt Bidinger

Yer: Kyaneai

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Ceza

Yerimden hiç kalkasım yok. Oysa daha bir kaç saat önce akşam için dışarı çıkma planları yapıyordum. Eve girince çıkmak istemiyorum işte. Ben de böyleyim. Seviyorum evde olmayı. Bütün bir hafta, çalıştığım günler boyunca yani, hafta sonu geldiğinde bu sefer evde oturmayacağım diye kendimi tembihlememe rağmen eve mıhlanıyorum. Biri arayıp da haydi demezse, her saat başını sonrakine atarak, bir saat sonra çıkarım diye diye akşamı ediyorum.

Gene işte öyle bir gün bugün. Az önce bir arkadaşım haydi demesine rağmen, çıkasım gelmedi hatta. Elbette yarın için ilk düşündüğümde beni heveslendiren karşı kıyıdaki Sakız Adası işi de artık bana külfet gibi gelmeye başladı. Sırf yakında pasaportumu yenilemem gerekecek, son bir kez daha gideyim diye en az on kez gördüğüm bir adaya gidemeyeceğim şu an doğrusu. Teknede geçirilen doğum günü anılarını hatırlamaya da hiç niyetim yok.

Olmayan, yürümeyen, istediğim gibi ilerlemeyen her şeyde kolayca vazgeçip giden taraf olmayı seçebilen biriyken, aslında yeni bir yere gitmeye her zaman ne kadar da üşeniyorum. İçinde hep böyle tezatlıkları bir arada barındıran biri değil miyim zaten ben? Oldum olası zıtlıkları sevmez miyim?

Ezberim zayıf olmasına rağmen şu dizeleri ara ara hatırlamam ne tuhaf. “Ne kadar gitsem, hep dönüyorum.” Tanıştığım zaman şiirin sahibi Turgay Kantürk’e de söylemiştim hatta bunu.

Tuhaftan da öte aslında. Belki bir kez okuduğum bir cümle içime sızıp orada bir yer edinip, bir ömür boyu benimle kalabiliyor ama çok önemli sayılabilecek anlar paylaştığım insanları bir ömrün yarısı kadar bile yanımda tutmayı beceremiyorum.

Çünkü ne kadar dönsem de, hep gidiyorum…

Aslında hayat benim için denizin üstünde sandalla gezinmek gibi bir şey. Bir süre iyi hissettiğim yer bulunca demir atıyorum sonra çok büyük dalgalar yiyince huzursuzlanıyorum ve yeniden kürek sallamaya başlıyorum. Oysa hiç bir zaman sürekli sakin kalabilen bir liman olmadığını biliyorum. Belki de mevsim değişimlerinde göçen kuşlar gibiyim.

Fakat Can söz konusu olduğunda işin rengi her zaman değişiyor. Onu bir dakikalığına bile görmek, öpmek, koklamak, dokunmak için dünyanın öbür ucuna hiç üşenmeden gider miyim diye sorulsa? Aslında böyle beylik lafları hep sahte ve şişirilmiş bulurum ama gerçekten hissettiğim duyguyu söyleyeceksem, evet giderim derdim. Sonuçta yalancı da sayılmam. Yıllarca tüm imkansızlıklar içinde, binbir çabayla sırf bir saat yanında kalabilmek için onca yol gitmez miydim? O bunu bilmezdi. Alt tarafı 60 tane dakikadan oluşan bir saati nasıl zor ayarlayabildiğimi ona söyleyemedim çünkü. O kısacık zaman diliminde oturup bunları konuşacak değildim ya.

O günkü belki de o haftaki tüm paramı taksiye verirdim bazen. Sırf yanında birkaç dakika daha fazla kalabilmek için. Durumu iyi olan bir ailenin kızıydım ama param yoktu öyle mi? Kim inanır buna ama yoktu.

Bazı insanların öğretme anlayışı budur. Hata yaptığınızı düşündüğünde cezalandırır sizi. Kimi küserek cezalandırır, kimi yaşamınızı maddi anlamda zorlaştırarak. Hepsi aynı kapıya çıkar aslında. Varlığının yokluğuyla sınatarak akılsız bulduğunu akıllandırma çabası. Belki de ailemin başından beri istemediği bir şeyi ısrarla elimde tutmaya çalışmasam böyle bir ceza almayacaktım hiçbir zaman. Ben de bu tarz cezalarla yola gelmeyecek kadar çetin cevizdim ya doğrusu. Sonuçta dünya malıyla zerre derdi olmayan ve kişilik mücadelesi veren birini böyle vazgeçiremezdiniz. Daha da inatlaşmasından başka hiç bir işe yaramazdı bu. Yaramadı da…

Sadece param olmasa iyi, zamanım da yoktu. Birkaç hayatı aynı anda elinde tutmaya çalışırsan hiç bir zaman yeterli zamanın olmaz. Gelmiş geçmiş tek hırsızlığım o anlardı o yüzden. Gerçek bir hırsız olamadığım için de daha fazlasını çalamıyordum.

Sonra cezam bitti. Nihayet arabam oldu. Ama zaman sorunum hiç bitmedi. Belki de aldığım tüm o Zaman Yönetimi ve liderlik eğitimlerine rağmen; ben zamanı, insanları ve hayatı yönetmeyi hiç öğrenemedim.

Bir ömür geçmiş gibi hissettiğim şu dakikada; karmarışık olmuş tüm düğümleri, hayat kendiliğinden açarken, kendime soruyorum; “Bu doğru mu? Bunca yıl sonra? Gel desin ve gideceksin öyle mi? Hala mı?” “Evet hala.” Ben kendim bile buna gerçekten çok şaşkınım. Aslında şaşırmama bile şaşkınım. Ona olan duygularımı öldürmedim hiç, öldüremedim. Biliyordum zaten bunu. Hatta bu belki de en iyi bildiğim duyguydu. Artık tamamen beklentisiz, karşılıksız kalabildiğim, canımı hiç acıtmayan bir duyguydu üstelik. Annemden kalma yer yer sararmış, eski ama değerli, çok değerli bir danteli saklar gibi saklıyordum onu içimde. Ömür boyu kullanmayacak olsam da atmaya kıyamadığım kusursuz bir şekilde işlenmiş bir yatak örtüsü gibi. Ben ölsem bile, nefes aldığım süre boyunca ne kadar kendim için saklasam da, mutlaka benden sonrakilere kalacak bir miras.

Şaşırdığım duygularım değildi o yüzden. Şaşırdığım bunu ona anlatma çabamdı. Bunca yıl sonra? Neden onca zaman susup da şimdi? Bilmiyorum…

Bildiğim; rahmimde hiç bir zaman onun çocuğunu taşımamıştım ama  kalbimde varlığı yeniden doğmuştu. Bir çocuğu büyütür gibi büyütüyordum içimde onu ve bir çocuk büyütmek hiç de kolay bir şey değildi.

İster çocuk olsun ister koca bir adam, göz göze geldiğimizde derin bir denize dalmış gibi olurduk. Çünkü söylediklerimizden daha fazlası vardı hep ve her ikimiz de tüm bu anlatılmayanları duyardık. İnsan sevildiğini hisseder de duymaz mı?

Beni sevmediğini bildiğim, yanı başımda tutmaya çalıştığım adama işte her sene sevgililer gününde ısrarla o yüzden soruyordum?

Sen bir kadını sevdin mi hiç?

Didem Elif

Edebiyatla kalın

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Aşk Varsa

Venüs – Aman Allahım Marsss, sen ne yaptın böyle?

Mars – Valla ben bir şey yapmadım Venüs.

Venüs – Bana mektup yazmışsın ya ondan bahsediyorum.

Mars – Hee o mu? Demek nihayet mektubumu aldın? Ben de merakla sana ne zaman ulaşacak diye bekliyordum. Bu dünyada işler çok yavaş ilerliyor. Kestiremiyorum valla. 😉

Venüs – Gel buraya sana sıkıca sarılmak istiyorum.

Mars – Canım benim. 🥰 Venüsüm… 💛💛💛 Hmmm.

Venüs – 😍😍😍

Mars – Ay ne kadar içten sarıldın. Ben sana bundan sonra hep mektup yazayım en iyisi.

Venüs – Böyle bir şey beklemiyordum hiç. Zarfın üstünde adımı görünce çok şaşırdım. İlk işim hemen arkasına bakmak oldu. Yalnız zarfın arkasına ismini yazmamışsın, kimden geldiğini hemen anlayamadım o yüzden.

Mars – Gizemi severim bilirsin.

Venüs – Ahh sorma. Mektup denen şey ne kadar güzel bir şeymiş bu arada. Sayende bunu öğrenmiş oldum. İnsanlar artık niye birbirine mektup göndermiyor ki sanki? Anlamıyorum. Böyle bir duygudan kendilerini nasıl mahrum bırakıyorlar?

Mars – Bilmiyorum. Ben hiç mektup almadım bugüne kadar ama aylar önce Elif ile kızı Duru’nun İstanbul’da yaşayan anne ve babasına beraber mektup yazdıklarını görünce, aklıma böyle bir fikir geldi. Sana mektup yazarak süpriz yapmak istedim. Sahi Duru’nun öğretmenleri ne iyi düşünmüş, bu etkinliği yaparak değil mi? Ben sana yazarken bile çok duygulandım, kimbilir beklemediğin bir anda sevdiğin birinden mektup almak ve onun duygularını öğrenmek ne güzel bir hisdir.

Venüs – Güzel evet çok güzel tabi ama anlatılamayacak kadar da özel bir duygu. Bambaşka bir şey bu doğrusu. Okurken o kadar çok ağladım ki.

Mars – Ağladın mı? Ama ben seni üzmek istemedim ki. Yazdıklarıma üzüldün mü yoksa?

Venüs – Üzülmedim de hüzün dedikleri şey oldu galiba. Çok duygulandım senin dediğin gibi. Beni hep böyle şaşırtıyorsun zaten. Açıkça bir şey itiraf etmem lazım. Bazen senden beklediğim bazı şeyler var, bazen direk istiyorum da ama sen bunları yapmıyorsun. Çok bozuluyorum. Sonra hiç beklemediğim bir şey yapıyorsun ve beklediğim şeyden çok daha fazla etkiliyor beni. Önemli olan etkilemesi de değil aslında. Bana o kadar sahici bir duygu yaşatıyorsun ki. Anlatamam sana. Meğer beklemediğin şey beklediğin şeyden daha sıcakmış Mars.

Mars – Mutlu olmana sevindim. Benim sana bugün başka bir sürprizim daha vardı ama sen ne biçim giyinmişsin böyle Venüs?

Venüs – Senin için… Ben… Şey… 😥 Niye ki? Beğenmedin mi?

Mars – Çok güzel olmuşsun hatta fazla güzel olmuşsun ama ben seni maça götürecektim. Sen düğüne gidecekmiş gibi giyinmişsin. Ben seni böyle nasıl maça götüreyim? Gülerler bize valla.

Venüs – Maça mı? Niye daha önce söylemedin Mars? Bu halde gidemem tabi. Hiç olacak iş mi?

Mars – Topuklu ayakkabı bile giymişsin. İnanmıyorum sana yaa. Sen böyle giyinmezsin ki nerden çıktı şimdi bu?

Venüs – Mektubunu okuyunca ben de sana güzellik yapmak istedim. Senin için süslendim. Beni böyle görmek hoşuna gider sanmıştım. Nerden bileyim beni maça götüreceğini. Hani lig kapandı demiştin.

Mars – Bu hafta açılıyor ama ben seni çok daha özel bir maça götürecektim. Bu akşam Beşiktaş Arena’da Liverpool ile Chelsea arasında oynanacak olan Süper Kupa maçı var. Hazır Elif ile İstanbul’a geldik. Bu fırsatı değerlendirmek istemiştim. Üstelik maçı yönetecek hakem kadın. Buna bayılırsın diye düşünmüştüm.

Venüs – Ay haklısın pek hoşmuş. Ne yapayım bilemedim ki. O kadar da uzun sürdü ki hazırlanmam bütün günümü buna harcadım resmen. 🙈

Mars – Ahh Venüs ahh…

Venüs – 😥

Mars – Aklıma bir fikir geldi. Elif’lerin evine gidip onun ailesiyle birlikte izleyebiliriz. Ne dersin? Babası ile abisi kesin seyrederler maçı. Hem seni stadyuma götürmeden önce ofsaytı sakin bir ortamda anlatmış olurum.

Venüs – Ben ofsayt nedir biliyorum ki.

Mars – Sahi mi? Söyle peki nedir? Bakayım gerçekten anlamış mısın?

Venüs – Çok basit Mars. Şimdi diyelim ben seni öpmeye geliyorum. Seni Uranüs gelip benden önce öperse ofsayt oluyor.

Mars – Ay ben de ciddi ciddi seni dinliyorum.

Venüs – Ciddiyim ki. Öyle bir durumda kırmızı kartı yer oyundan çıkarsın valla Mars ona göre. Ayrıca bu ofsayt nedir efsanesine de kıl oluyorum. Hem kadın hakem yönetiyor diye bana jest yapmak istiyorsun hem de bir kadın olarak ofsaytı anlayamayacağımı ima ediyorsun. Pes valla.

Mars – Tamam tamam özür dilerim. O zaman napıyoruz? Gidiyor muyuz Eliflere?

Venüs – Tamam olur hadi gidelim. Hem şu topuklu ayakkabıları da ayağımdan bir an önce çıkartma şansım olur.

Mars – Madem rahat değilsin bunlarla ne diye giydin ki anlamadım zaten. Topuklu ayakkabı sevmezsin ki sen?

Venüs – Ne bilim geçen Uranüs’te görünce…

Mars – Ben sen nasıl rahat ediyorsan öyle giyinmeni isterim Venüs. Sana yakışanı giymen benim için yeterli ki. Ayrıca hiç umrumda olmayan şu kadını sürekli bana düşündürttüğünü farkında mısın acaba?

Venüs – Haklısın. Özür dilerim. Tamam şu andan itibaren yeni bir sayfa açıyorum. Bir daha ondan bahsetmeyeceğim söz.

Mars – Ohh bee nihayet. Hele şükür. Yalnız ben diyorum ki, Elif’lere gitmeden önce şu ofsaytı sen bana uygulamalı mı anlatsan acaba? Beni öpmeye gelişinden başlasan mesela nasıl olur? 😉

Venüs – 😂 Seve seve anlatırım Mars. Hatta dilersen banttan tekrar yayını bile yapabilirim senin için. 😉

Mars – Heh! İşte bana bunlarla gel Venüs… 😍😍😍

Venüs – 😍😍😍

Didem Elif

Not: İki tarafta da aşk varsa ve tabi ölüm yoksa birlikte olmak için illa bir yol bulunuyor. Taraflardan birinde aşk yoksa ölüm olmasa da yapacak bir şey yok kanımca. Sözleri ve müziği yazar Tuna Kiremitçi’nin olan Varsın Bu Dünyada adlı şarkı hoşuma gitti bu yüzden. Meseleyi güzel anlatmış. Keyifli dinlemeler.

Edebiyatla kalın,

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Tek Derdi Para

Bir yıl geçti, belki de biraz daha fazla. Tam olarak da bilmiyorum aslında çünkü ben öyle gün saymıyorum koğuştaki diğer arkadaşlar gibi. Zamanı geri ya da ileri alamadıktan sonra ne önemi var ki. Burdayım işte. Cezamın süresinin hesabını hiçbir zaman yapmadım bu yüzden de. İşledik bir suç, sonuna kadar çekeceğiz elbette. Birkaç gün geçsin koğuşa alış hele bir. Artık hangisinden olacağının kararını sen verirsin. Gün sayanlardan mı olacaksın yoksa benim gibi boşverip bırakanlardan mı?

Bir daha da bana, ne kadar daha buradasın abi, diye sorma yani? Ama öbür soruna cevap vereyim. Birini öldürdüm ben. O yüzden burdayım. Benim sayemde karım artık yaşamıyor. Aşk cinayeti yani. Ne yalan söyleyeyim gerçekten çok sevmiştim zilliyi. Tam bir kafa ütüleyiciydi, insanı yıldırırdı, hatta bunaltırdı, huysuzlukları inan ki bıktırırdı. Yine de ondan vazgeçemezdim. İki yaşında bir çocuk olduğunu düşünüp; her yaptığına katlanır, usul usul sevmeye devam ederdim. O yüzden onu bir gün öldüreceğimi söyleseler hayatta inanmazdım.

Tek Celsede

İnsan sevdiğini yaşatmak için evleniyor netice. Kim ister ki karısını öldürmeyi. Şimdi ben böyle anlatınca cinnet geçirip de yaptım zannedebilirsin. Pek öyle değil. Ne şeytana uyma ne de şuurunu kaybetme hikayesi benimkisi. Bile isteye yaptım bunu ben. Mahkemeye çıktığımda hakime de söylediğim gibi, bugün olsa gene öldürürüm onu. Bu yüzden hakim de tek celsede verdi hükmümü. Çok tuhaf, mahkeme salonunda geçirdiğim saatler sanki bir kaç gün önce yaşanmış gibi. Bak işte sana onu söylemeye çalışıyorum, zaman mevhumu hiç yok bende. Hiçbir zaman da olmadı.

Nasıl mı onu öldürme noktasına geldim? Ya tutturdu onu aldatmışım diye. Ulan hatun kılıklı aptal kadın, sen aldatma görmemişsin, diyesim geldi diyemedim. Niye? Çünkü ben kibar bir insandım. Bakma hapiste ağzımın bozulduğuna. Söyleyemezdim öyle şeyler. İnsanları kırmamak için kırım kırım kırılırdım da yine de söyleyemezdim. O da biliyordu bunu mendebur. Biliyordu hem de ne biliyordu. Ama illa tutturdu, yok artık bana güvenemezmiş.

Zaten evliliğimiz boyunca dırdırını çekmişim. Aylarca bir de; o kadın bana niye öyle mesaj yazmış da, ben karşılığında kötü davranmamışım, diye söylenmelerini dinledim. Karşı tarafa hakettiği gibi davranabilsem zaten, önce sana ayar çekeceğim, bir bilsen ya bunu. Yok bilemezsin nerden bileceksin, kafan anca başka şeylere çalışsın. Küçük beyinli. Niye hala onla konuşuyormuş gibi hallere de giriyorsam ben de. Öldü gitti. O ne güzel rahat şimdi. Ben de bıraksam ya artık geçmişi.

Şimdi fark ediyorum da gönlü yoktu ki güzel güzel geçinelim. Ama işte benim de en damar noktama bastı. Allahtan çocuğumuz yok da kimseyi öksüz bırakmadım geride. Tek tesellim bu.

Volta

Ne iş mi yapıyorum? Ne yapacaksın ne iş yaptığımı? Ortada iş güç mü kaldı oğlum? Şu gördüğün alanda volta atıyorum işte, artık işim bu. Ha bir de kilim örüyorum. Burada hapishanede öğrendim. Nasıl iyi geliyor bir bilsen. Kafandaki tüm sıkıntıları alıp götürüyor. Hiçbir şey düşünmüyor insan. Elinin altındaki iplere odaklanıyorsun. Çıkartacağın desenden başka bir şey umrunda olmuyor.

İşin tuhafı ne biliyor musun? Benim hanımın yün fabrikası vardı. Tüm bu hapishanede benim kadar renkli iplik gören yoktur heralde. Dünya kadar çeşit hep elimin altındaydı ve bir kez olsun elime yumak almışlığım yok inanır mısın? Sen gel sonra burada, bu küçücük yerde, tek dünyan renk renk iplikler olsun. Şaka gibi. Valla şaka gibi.

Demek parası için onu öldürdüğümü düşünüyorsun. Fabrika dediğimde gözün büyüdü hemen zaten. Sen de ilk günden fazla açık sözlüsün ama bu hoşuma gitti. Bak başkası dese kırmıştım kafasını ama sevdim seni. Sen şimdi gençsin anlamıyorsun tabi. Yaaa para için evlilik çekilir dert midir be iki gözüm? Para dediğin de nedir? İnsan sevdiği halde tahammül edemiyor, para için katlanılır mı hiç bir kadına? Katlanılır sanıyorsan kafayı yemişsin.

Ayrıca sen adam öldürmek kolay mı sanıyorsun? Ne zor iş haberin var mı? Para için öldürülür mü lan adam? Hem lanet olsun onun parasına. Beş kuruşuna muhtaç olursam o gün öleyim zaten.

Madem aldatmadım neden mi sinirlendim o kadar? Bak sen de fena kurcalıyorsun her şeyi ha. Bu kadar merak iyi değil. Buralarda canına okurlar haberin olsun. Onu öldürecek kadar sinirlendim diye aldatmış mı oldum şimdi yani? Aman ne saçmalık. Ya sen birini gerçekten hiç sevmedin demek ki.

Tek Derdi Para

Çok sevdim ben bu kadını diyorum sana. Anlamıyor musun? En büyük aşkım Feride’yi aklımdan bile geçirdiysem ne olayım. Kendimi tamamen bu kadına adadım ben oğlum. Feride’yi zaten kaybettim bari bu kadını dolu dolu seveyim dedim. Yine de olmadı işte. Kadının tek derdi paraydı, birini sonuna kadar sevmekten hiçbir şey anlamadı.

Feride mi kim? Sana ne Feride kimse kim? Ne çok şey soruyorsun sen de be. Demek en büyük aşkım dedim diye ilgini çekti. Aşk diyince akan sular duruyor öyle değil mi? İşte benim de akan sularım durmuştu Feride’yi görünce. Bartın’ın yeşilini bilir misin? İşte öyle yemyeşil gözleri vardı. Ben de gitmedim Karadeniz’e canım, en fazla Bartın’a kadar gittim işte. Tayinim oraya çıkınca mecbur kaldım. İlla bilirsin oraların yeşilini ama bilmez misin?

Ben sana ne anlatıyorum sen ne soruyorsun? Bırak diyorum kurcalama ne iş yaptığımı. Senin de durmuyor hiç çenen. Neyse hadi tamam madem anladın, devlet memuruyum evet. Çok yer gezmişsem gezdim sana ne bundan. Bak karım da böyle gereksiz laflarla beni deli ederdi. Bundan böyle bütün günü beraber geçireceğiz cümlelerine dikkat edersen iyi edersin.

Feride’de mi kalmıştık? Zaten kalbimin bir tarafı hep orda kaldı ya oğlum. Tamam ordan devam edelim o zaman. Feride’yi anlatayım sana. Ev sahibimin kızı tatlı Feride’yi…

Bunca yıl sonra koca bir kadın olmuştur illaki ama onu ne zaman düşünsem hep o okul formasıyla kapımı çaldığı hali gözümde canlanır. Bartın’da kiraladığım evdeki ilk günümdü. Annesinin yemeklerinden getirmişti bana. O halini görsen hanım hanımcık sanırdın onu. Ben de ilk başta öyle sanmıştım. Oysa kısacık zamanda oynaşmaya başladı benimle.

Aramızda epeyce yaş farkı vardı. Bakma şimdi saçımın beyaz olduğuna. Onun kadar olmasa da o zamanlar ben de gençtim. Evlenirdim aslında onunla biliyor musun? Öyle ağır bir kız olsaydı gerçekten evlenirdim. Kalbini deli gibi çarptıran biriyle evlenmez mi yoksa insan? Ama hafif kızdı işte. Yaramaz derler ya hani. Ah o ne yaramazdı o bir bilsen. Aklıma gelince bile içim bir fena oluyor. İnsan öyle birine nasıl güvenip de evlenir? Ya evlerini kiralayan herkesle oynaşıyorsa?

kaçamak saatler

Yok be benim evimde oynaşmıyorduk tabi ki. Delirdin mi sen? Babası gözümü oyardı valla. Öyle ortalıkta da buluşamıyorduk. Tanıdık birileri görür diye korkuyorduk. Bartın’a çok yakın olan Amasra’da tek odalı bir yer tutmuştum o yüzden. Yok yok be ev değil. O maaşla iki evi nasıl ödeyeyim ben? Günlük kiralanan yerler vardır ya hani. Otel gibi ama otel değil. Böyle bizim gibi kaçamak işler çevirenler için yapılmış yerlerden işte. Anladın sen onu. İster bir kaç saat kullan ister bütün gece. Stüdyo daireler olur ya. Onun gibi bir şey. Küçük bir oda düşün. İçinde her şey var. Mutfak, banyo, yatak. E yetti ya zaten.

5 numarayı tutardım her seferinde. Garip gelecek şimdi sana belki; o odanın bir ev olmadığını, o yatakta biz çıktıktan sonra başkalarının oynaşacağını bilsem de, oranın evimiz gibi olmasını isterdim. Kaldığım her dakikada böyle hissederdim. O yüzden başka bir daire tutmadım hiç. Hep 5 numara. Onun da hoşuna giderdi bu. 5 sayısını hala çok severim biliyor musun?

Bakire miydi? Bak şimdi bak, sorduğun soruya bak. Sen valla çok fena kaşınıyorsun oğlum ben sana söyleyeyim. Allahtan ilk gününde bana denk geldin. Başkalarının hikayelerine bu kadar burnunu sokarsan yakında leşin çıkar senin burdan. Sonra söylemedi deme.

Bakireydi bakire olmasına da, öyle bakire mi olur Allah aşkına. Yoksa evlenmez miydim sanıyorsun? Yaramaz kızdı diyorum sana. Oynaşmak ki ne oynaşmak. Umrunda da değildi biliyor musun bakire olup olmamak. Nasıl mı anladım? Ben durmasam dur demiyordu. Sen de öylesin haa. Ben durmasam dur demiyorsun. O yüzden şunu da anlatayım da yatalım ondan sonra.

Bir gün canıma tak etti, can mı dayanır zaten o şehvet dolu saatlere? Artık duracak takatim kalmamıştı. Sordum ama yine de sordum valla da sordum: “Devam etmemi istediğinden emin misin? Devam edersem çok canın yanacak.”

Ne mi dedi? Ne dediyse dedi. Sana ne be… Gıcık ettin ha beni şimdi. Hadi oğlum ya, kendi yatağına git uyu artık. Sorularınla delirtme daha fazla beni.

Didem Elif

Not: İtiraf edeyim yazdığım bazı öyküler beni bile çok şaşırtıyor, beni tanıyanları düşünemiyorum. 🙂 Yalnız bazen tek bir cümle söylemek için koca bir hikaye uyduruyorum ya helal olsun bana. 🙂 Beğeniliyordur ya da beğenilmiyordur artık orasını bilemem. Sonuç ne olursa olsun, yapmayı en çok sevdiğim şeyi nihayet düzenli yapıyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Hayali hikayeler kurgulamak güzel de, içinden geçmekte olduğum gerçek zaman dilimi şu sıralar çok zorluyor beni. Hayatımın her alanında yorulmuş hissediyorum. O yüzden gerçek bir mola-ya ihtiyacım var. Bayramdan sonra görüşmek üzere…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Sen’den Sonra

Bu dünya hep dar geldi bana. Doğduğum andan itibaren sürekli bir kısıtlanmışlık duygusuyla boğuştum durdum çünkü.

Gülmemizin şekline bile başkalarının karar verdiği bir düzen söz konusuydu ve ben buna illet oluyordum. Üstelik kimin kurduğunu bile bilmediğimiz bu düzeni sürdürmeye çalışıyorduk. Maymundan geldiğimiz söyleniyor ya hani, gerçekte geldiğimiz yeri bilemem ama bence gittiğimiz yer kesinlikle orasıydı. Japonya’da bir restoranda maymunların servis yaptığını hesaba katarsak hiç de yanılıyor sayılmam. Özümüzün potansiyeline varmamızı engelleyen, dayatılmış hayatlar yaşıyoruz hepimiz neticede.

Belki de bu yüzden hiçbir yere ya da kimseye ait hissedemedim kendimi. Ben de; gözle görünmez bir ipten, sadece benim gördüğüm, içine sadece benim girdiğim bir dünya ördüm. Böylece orada olduğum zamanlarda istediğim her şeyi yapabiliyordum ve ne yaparsam yapayım kimseye hesap vermek zorunda değildim. Sınırsızlığın, özgürlüğün doya doya tadını çıkarıyordum. Hepsinden önemlisi kimsem, neysem olduğum gibi kalabiliyordum. Kendimi kandırmıyordum. Dünyama isim bile vermiştim. Debpol…

Bu tabi onu tanımadan önceydi. Çünkü benim için tam olarak böyleydi hayat, ondan önce ve ondan sonra diye ikiye ayrılıyordu.

Dünyam gibi onun da bir adı olsun madem. Sen diyelim bundan böyle ona. Çünkü ne yalan söyleyeyim sanki kırk yabancıymış gibi ondan “o” diye bahsetmekten hiç hoşlanmıyorum.

Sen’den Önce

Günlük tutardım. Bildiğimiz defter gibi kalemle yazılar yazılan bir günlük filan değil ama. Geceleri yatağa girdiğimde, o günü baştan sona sadece kendime anlattığım dolayısıyla kimsenin asla bulamayacağı bir akıl defterim vardı. Böylece gün içinde yaşadığım sıkışmışlık duygusunu o anlarda nihayet aralar, onun yerine başka duygular koyardım. Dayatma olmayan, daha bana ait, tamamen içimden yani özümden gelen duygular. Bu sayede nasıl olmam gerektiğini dikte edenlere ne kadar sinir olsam da, uzun süre öfkeli kalamazdım.

Sevmek mi? Benim için çocuk oyuncağıydı. Gözüm kapalı yapabileceğim bir şey varsa o kesinlikle sevmekti. Haa bir de günlük tutmak elbette. Tamam tamam, gözüm kapalı yapabildiğim başka şeyler de var mutlaka ama şu an konumuz bu değil.

Kalabalığı sevmezdim. Hemen başım ağrırdı. Hele o mevlütlerde. Yaşarken bile tanımadığım insanların, öldüğünün bilmem kaçıncı yılı için yapılan tüm o ritüel boyunca başım felaket ağrırdı.

En kötüsü etrafıma baktığımda o ölüyü benim dışımda kimse anmıyor gibi gelirdi bana. Sadece vitrinlerde duran, Almanya’dan bir akrabadan gelmiş, sürekli tozu alınan ama hiç kullanılmayan fincanlar gibi bir hayat mı yaşamıştı, yoksa herkesin yıkayıp defalarca kullandığı bütün parçaları birbirine benzeyen uyumlu çatal bıçak takımı gibi bir hayat mı? Yoksa benim gibi elle bile ortadan kolayca ikiye bölünebilen, tazeyse mis gibi kokan ama bayatsa taş gibi olan hatta hiç kullanılmazsa küflenen, küflendikten sonra atılmazsa kurtlanan yiyecekler gibi bir hayat mı? Hayır hayır şu an o kadar kötü bir hayatım yok. Dedim ya bu Sen’i tanımadan önceydi.

Yalnız sırayı karıştırmayalım. Önce onla tanıştım. Bu arada ondan “O” diye bahsedebiliriz. Hiç sıkıntı yok. Duysa çok üzülür buna biliyorum ama bunu beni aldatmadan önce düşünecekti.

Dünyamın farkındaydı. Adını bilmiyordu. Neye benzediğini görmüyordu. İçinde ne vardı hiçbir fikri yoktu ama varlığını biliyordu. Anlamıştı.

İçine girmek istedi. Başta sokmak istemedim. Bunu hiç umursamadı. Dışarda sabırla bekledi. Israrlarına dayanamadım sonunda ve içeri aldım. En yumuşak koltuğa oturtturdum. Yayıldı. Olabildiğince her yere yayıldı.

Tuhaftı ama bu çok iyi gelmişti. Nihayet ilk defa artık beni anlayan, beni benimle paylaşan biri vardı. Dünyamda gördüğü hiç bir şeyi yargılamayan, onu değiştirmeye çalışmayan biri. Ben evde olmasam bile onu güvenle evimin içinde bırakabileceğim biri. Sahip olduğum her şeyi rahatlıkla teslim edebileceğim hatta ettiğim biri. Beni hapishaneye soktuklarında görüş günü olmasa bile dışarıda bekleyen biri.

Aslında ona biri demek de olmadı şimdi. Çünkü o bir sürü kişiydi. Bir arkadaş, bir yoldaş, bir rehber, bir öğretmen hem de asla bağırmayan her şeyi tane tane anlatan şahane bir öğretmen, bir anne, belki emzirmedi beni ama kendi ayaklarımın üstünde yürümeyi ilk ondan öğrendim. Ve hepsinden önemlisi bir eşti. İhtiyaçlarımı bilen, onları gözeten, onun istemediği şeyler varsa da her zaman tahammül eden bir eş. Bu onu somurtkan yapardı. Bazen bir çocuk gibi küserdi ama hiç bir yere gitmezdi. Hep yanımdaydı, her koşulda. Artık benim için O olduğunu, Sen diye birinin varlığını bildiği zamanlarda bile hiçbir yere gitmedi.

Sen’den Sonra

Sen geldi. Bana gelmedi aslında. Bir şekilde ben gittim. Lazımdı. O gün öyle gerekti. O kısmı önemli değil. Önemli olan garip bir şey olduğu. Bütün her şeyi altüst eden bir şey. Ezber bozan bir şey. Bildiklerimi unutturan, unuttuklarımı hatırlatan bir şey.

Bir anda içinde olduğum mekan ve zaman algısı darmadağın oldu. Çok korktum. Çünkü kimsenin bilmediği bir dünyam da olsa o güne kadar yine de bir yer çekimi vardı. Oysa artık uzay boşluğuna benzer, atmosferini hiç bilmediğim bir yerdeymiş gibiydim. Yer çekimi tamamen ortadan kalkmıştı. Kontrolsüz bir şekilde çekildiğim tek bir şey vardı. O da Sen.

Sevmek mi? Gözü kapalı sevmenin çok ötesinde bir duyguydu bu. Sanki gözümü hayata açmadan önce bile var olan çok eski bir duygu. Çok tanıdık ama hakkında hiç bir şey bilmediğim, yabancı olduğum bir his.

Kaçtım. Köşe bucak. Nasıl durabilirdim ki? Böylesine kontrolü benim elimden alan bir yaşam sistemi hakkında bir şey bilmiyordum. Bu anlamda bir astronot için uzay boşluğu korkutucu gelmeyebilir. Hatta tüm varlığını adadığı yerde bulunmak onu heyecanlandırabilir. Bense elimi, kolumu nasıl oynatacağımdan bile habersizdim. Ayaklarımı yerden kesen bu duygu beni huzursuz ediyordu.

Kaçsam da onda buluyordum kendimi. Altında, üstünde, hatta içinde en çok da içimde. Herhangi bir sevişme gibi değildi tüm o yuvarlanışlar. Bir kar topunun yüksek bir dağdan düşüşü gibiydi. Tutmaya çalışsan dağılıp parçalanacak diye tutmadığın, giderek hızlanan ve sürekli büyüyen bir kar topu.

Beyaz, bembeyaz kartopu; dokunsan buz gibiydi ama sadece varlığı bile içimi acayip ısıtıyordu. Bir kar tanesi ne kadar kar topuna da dönse onu uzun süre erimeden yaşatamazsınız. Bunu bildiğimden kaçıyordum aslında. Yine de kaçtığım o duygu ısrarla büyüyordu işte. Üstelik nereye gidersem gideyim üstüme üstüme geliyordu.

Mutsuzdum

Gerçekten çok mutsuzdum. Sen’in varlığı yüzünden değil ama. Şimdi hay karşısına çıkmaz olaydı demeyin hemen. Dünyamı terk ettiğim için mutsuzdum ben. İnsan kalbinin attığı yerden çok uzaklara gider mi? Ben gitmiştim. Nasıl gitmeyeyim ki? İçeride O vardı. Önce onu çıkartmam gerekirdi. Biz de kaçtık. Benim dünyamı değiştirmeye çalışmayıp, her halimi olduğu şekliyle kabullendiği gibi; bu kaçışları da kabullenecek, benimle gelecekti. Mutsuz olduğumu göre göre eşlik edecekti bana. Keşke O olmasaydı diyebilirsiniz şimdi belki. Yine de demeyin. Kıyamıyorum. İnsanın varlığını hatırladığında saygı duyabildiği biri için böyle şeyler demeyin.

Keşke ile başlayan bir cümle kuracaksanız, keşke kaçmasaydın diyin. Bak o olur. Ona hiç itiraz edemem işte. Hele ki yok olup gideceğinden korktuğum için kaçtığım o kocaman olmuş kar topu benden hızlı hareket edip nihayet bana çarptığında, yaşadığım duygunun eşsizliğini hissetseniz kesin dersiniz zaten. Evet arkamı döndüğümde kar topundan eser yoktu belki. Ayrılmış kar taneleriydiler yine.

Ve Sen oradaydı. Tam karşımdaydı. O kadar kaçıp hiçbir yere gidememişim meğer. Mutluydum. Çok mutluydum. Artık yapacağım hatta yapmak istediğim tek bir şey vardı. Ben de öyle yaptım. Yere eğildim. İki avucuma karları doldurup sımsıkı yaptım ve ona fırlattım. Sahi, yoksa siz hala beni mi dinliyorsunuz? Oyun arkadaşınıza kar topu fırlatmaya gitmediniz mi daha?

Didem Elif

Not: Bu öykünün fotoğrafı ve müziği yok. Ne görüyorsanız, ne duyuyorsanız, en çok da ne hissediyorsanız o.

Edebiyatla kalın

Sevgilerimle

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Mantık

Venüs – Mars ne yapıyorsun defter kalemle öyle?

Mars – Mantık öğreniyorum.

Venüs – Mantık mı? O da nerden çıktı şimdi?

Mars – Bu okullarda öğretilen dersler boşuna değildir herhalde dedim ve mantığın nasıl bir şey olduğunu merak ettim. Çok ilginç biliyor musun? Birbirinden farklı önermeler bir araya gelince çok enteresan sonuçlar ortaya çıkabiliyor. İnanamazsın. Bazen çok mantıklı ama bazen de çok mantıksız.

Venüs – Nasıl mantıksız mesela?

Mars – Mesela bak diyelim ki ilk önerme; “Bütün kadınlar onlara çiçek alınmasını bekler,” ikinci önerme de “Venüs bir kadındır,” olsun. Ve ortaya çıkan sonuç önermesini sana söylüyorum sıkı dur. “Venüs kendine çiçek alınmasını bekler.”

Venüs – Aaa çok mantıksızmış. Hayır kabul etmiyorum. Biliyorsun ki hiç de beklemem öyle şeyler. Bir buluşmamıza çiçekle geldiğinde, onu oturduğumuz restoranın masasında unutmuştum hatırlıyor musun?

Mars – Hatırlamam mı? Neyle mutlu olduğunu anlayana kadar göbeğim çatladı Venüs. Ama haklısın kadınları ve erkekleri bu kadar kategorize eden, genellemeler içine sokan cümleler kurmak çok saçma gerçekten de. Kurduğumuz cümlelere dikkat etmeliyiz. Mantık öğrendiğim iyi oldu. Kitabının adı olan “Aşk Bir Kadın Hastalığıdır” cümlesini Elif’in nasıl bulduğunu şimdi daha iyi anladım böylece.

Efsane Bir Bakış

Uranüs – Marsiiii, Marsiiii, hey Marsi! Bir saattir sesleniyorum sana. Duymuyorsun beni. Taa kırk metre uzaktan görüp tanıdım seni valla.

Mars – Aaa Uranüs sen de mi buradasın? Gökler alemi istila etti dünyayı anlaşılan.

Uranüs – Allahım yakışıklı suratını çok özlemişim. O nasıl efsane bir bakış öyle… İçim gitti resmen.

Venüs – Me-mer-merhaba. Muhabbetinizi bölüyorum ama ben Venüs. Mars’ın bizi tanıştıracağı yok ben kendimi tanıtayım bari.

Uranüs – Ay şu Venüs dedikleri sen misin? Hiç de anlatıldığı kadar değilmişsin yani, abartmışlar valla. Aşkın gözü gerçekten körmüş.

Venüs – Ne değilmişim pardon anlamadım.

Mars – Ah hayatım biz sinemaya gitmeyecek miydik? Siz kadınlar muhabbete girerseniz geç kalıcaz bu gidişle.

Uranüs – Hangi filme gidiyorsunuz, ben de mi gelsem sizinle acaba?

Mars – Ben sinema mı dedim? Şey demek istedim, şey… Maça gidicez biz. Fenerbahçe Galatasaray maçına…

Uranüs – Nee maç mı? Off çok sıkıcı.

Venüs – Maç mı? Beni maça mı götüreceksin Mars? Daha önce hiç stadyumda maç izlememiştim, ayy çok heyecanlııı…

Uranüs – Muhabbetinize kesinlikle doyum olmuyor arkadaşlar hadi ben kaçtım. Umarım en kısa zamanda yine görüşürüz Marsiii. Çavvv…

Nerde Olsam Mutlu Olurum

Mars – Maç izlemekten hoşlandığını bilmiyordum Venüs. Ben sadece Uranüs’ten kurtulmaya çalışıyordum.

Venüs – Hoşlanmıyorum aslında hem de hiç. Ama stadyumda bir kez olsun o deneyimi yaşamak isterdim doğrusu. Acayip bir atmosferi olmalı. Hem ben senin yanında nerde olsam mutlu olurum ki.

Mars – Canımsın sen benim de, güzelim lig kapandı. Maç mı oynanıyor şu an Allah aşkına? Nerden bulayım sana stadyumda maç şimdi? Hep olmayacak şey istersin zaten.

Venüs – Tamam tamam vazgeçtim. Yalnız ben Uranüs denen bu kadından hiç hoşlanmadım. Ne o öyle Marsiii, Çavv filan… Yok çav bella!

Mars – Hahahaaa. Hey Venüs sen beni kıskandın. Wawww. Ne güzel bir duyguymuş. Bir hoş oldu içim valla.

Venüs – Pek bir eğlendin bakıyorum. Evet biraz kıskandım ama bu benim hiç de hoşuma gitmedi. Yalnız sana gülmek çok yakışıyor biliyor musun? Sen hep böyle mutlu ol olur mu?

SU İç Geçer

Merkür – Afedersiniz konuşmanızı bölüyorum ama deminden beri size bakıyorum hanımefendi, sizi bir yerden tanıyorum fakat bir türlü çıkartamadım. Adınız nedir acaba? Bir istirham etsem?

Venüs – Ne etseniz anlamadım ama benim adım Venüs.

Merkür – Ah tabi yaa, sizinle bir kere aynı masada poker oynamıştık şimdi hatırladım.

Venüs – Karıştırıyor olmalısınız simanız bana hiç tanıdık gelmedi.

Merkür – Hayır hanımefendi asla karıştırmıyorum, insan her zaman sizin kadar güzel bir kadınla karşılaşmıyor.

Mars – Öhö öhö… Öhö öhö… Öhö…

Venüs – İyi misin Mars?

Merkür – Beyefendiyi gıcık tuttu galiba. Su için geçer.

Venüs – Neyse bizim şimdi gitmemiz lazım. Sizi gerçekten hatırlayamadım. Kusura bakmayın lütfen. İyi günler.

tutulmalar

Mars – Sen elin adamlarıyla poker mi oynuyorsun Venüs?

Venüs – O nasıl bir konuşma tarzı Mars? Yakıştı mı hiç sana? Arkadaşlarımla eğlence olsun diye bir iki kez oynamışlığım var. Hepsi bu. Hem ne var bunda? Erkeklerle kadınlar beraber bir şey yapamaz mı? Adamı gerçekten hatırlamıyorum.

Mars – Bırak şimdi bunları. Hadi gene iyisin. Aldın iltifatını.

Venüs – Ne alakası var canım. Bana kıskandın diyordun, sen daha beter kıskanç çıktın.

Mars – Sorma. Ben bu duyguyu hiç sevmedim. Elif niye böyle metinler yazıyor şimdi durduk yere anlamadım. Ne diye huzurumuzu kaçırıyor?

Venüs – Astrolojide Merkür retrodaymış, tutulmalar filan oluyormuş yaa, Elif ordan ilham aldı sanırım. Ondan yazıyor heralde bunları ama ben de sevmedim açıkçası. Çok anlamsız. Hala Uranüs’ün sana bakışları aklımdan gitmiyor.

Mars – Kim kime tutuluyor? Sakın haa! Bak valla çekemem öyle tutulmalar filan. Zaten zor bulmuşum seni. Kimselere kaptırmam.

Venüs – Ay Mars çok alemsin kimsenin kimseye tutulduğu yok. Ay mı tutuluyormuş Jüpiter mi ne? Bişey bişey işte. Anlamıyorum ki ben de. Hem gözüm senden başkasını mı görüyor sanki? Yalnız kıskançlık sana hiç yakışmıyor. Burnun kızardı resmen. Çok komik görünüyorsun.

Mars – Sen dalga geç bakalım. Ben çok ciddiyim. Elif lütfen bir daha böyle metinler yazıp bizi bu tür ruh hallerine sokmasın, sevmedim ben bu işi.

Venüs & Mars

Elif – Arkadaşlar, arkadaşlar, hey sakin olun biraz. Bugüne kadar devreye girmeyeyim iyi idare ediyorlar dedim ama habire arkamdan konuşuyorsunuz artık dayanamadım. Bence her ikiniz de başkalarının size olan ilgisini boşuna büyütüyorsunuz. Venüscüm; Mars çok yakışıklı, üstelik çekici ve karizmatik bir adam. Elbetteki kadınların ilgisini çekecek. Bundan doğal bir şey olabilir mi? Senin caziben de ondan aşağı kalır değil hani. Senin gibi tutkulu bir kadınla birlikte olmak istemeyecek tek bir erkek bile düşünemiyorum. Adın üstünde Venüssün sen. Etrafınızdakilerin ilgisi bugüne kadar sizin hiç bir zaman başınızı döndürmedi ki, neyin kavgasını yapıyorsunuz? Ayrıca benim yazdıklarımla ilgili şunu kafanızdan çıkartmayın, ben hep sizin iyiliğiniz için uğraşıyorum. Ne yazarsam yazayım her zaman pozitif algılayın lütfen olur mu? Sizin mutlu bir çift olmanızı en çok ben isterim. Bunu sakın unutmayın. Sizi üzecek, kendinizi kötü hissettirecek bir şey yazmak ister miyim hiç? Edebiyat yapmaya çalışıyorum. Bazı metinleri bazen sırf öyle gerektirdiği için yazıyorum. E aşkı anlatıyorum madem, azcık birbirinizi kıskansanız fena mı olur dedim, bir denedim sadece. Ayrıca ben sizin aşkınıza her türlü güveniyorum. Siz birbirini çok seven ve yakaladığınız eşsiz duygunun kıymetini bilecek karakterde ruhlarsınız. Yaşadığınız her sorunun üstesinden geleceğinize ve güzel bir birlikteliğiniz olacağına dair hiç şüphem yok. En azından diyaloglarınızı ben yazdığıma göre aksi söz konusu bile olamaz. 😂

Her zaman Pozitif Algıla

Mars – Elif doğru söylüyor Venüs. Birbirimizi her zaman pozitif algılamamız çok önemli. Bak bunu hiç unutmayalım.

Venüs – Haklısın. Ne yapalım biliyor musun? Eğer birimiz ola ki unutursa ve yanlış davranmaya başlarsa, diğeri ona hatırlatmak için bir şey söylesin. İpucu gibi bir cümle. Yanımızda başkası varsa bile kimsenin anlamayacağı o cümle ile kendimizi anında toparlarız. Ne dersin?

Mars – Şifreli bir cümle mi? Ne gibi mesela?

Venüs – “Su içmek ister misin?” diye soralım mesela.

Mars – Harika fikir. Yalnız ben şu an bir şey fark ettim. Yanıma geldiğinden beri seni hiç öpmemişim. Bu harika fikrinin şerefine dur seni bir öpeyim ben en iyisi. Sana nasıl susadığımı bir bir anlatayım. 😉

Venüs – 😍😍😍

Mars – 😍😍😍

Venüs – Ahhhhhh!!!

Mars – Noooooldu???

Venüs – Ne olacak sakalın battı Mars. Aşk olsun sana ama. İnsan benle buluşmadan önce bir tıraş olur.

Mars – Ay amma abarttın. Ne biçim bağırdın, ödüm koptu resmen. Hem ben senin geleceğini bilmiyordum ki. Oturmuş mantık çalışıyordum.

Venüs – Demek beni beklemiyordun? E gideyim o zaman en iyisi ben.

Mars – Sen de var yaa, ben seni bildim bileli gideyim de gideyim… Zaten ilk gökyüzündeyken beni bırakıp gittin. Amma meraklısın sen de gitmeye haa…

Elif – Heyyyyy çocuklarrrrr, çocuklarrrrr…

Venüs – ? ? ?

Mars – ? ? ?

Elif – Su içmek ister misiniz?

Venüs & Mars – 😅😅😅

Didem Elif

Not: Belirtmek isterim ki, öykülerimi yazarken özel olarak şarkı seçmiyorum. İçimde kelimeler demlenirken yüreğime bir şarkı oturuyor ve ben de sizinle paylaşıyorum. Mantık adlı öyküyü yazarken böyle bir duygum oluşmamıştı. O yüzden açıkçası öykünün sonuna herhangi bir şarkı koymayı düşünmüyordum. Fakat bu hafta çok sevdiğim lise arkadaşım Seda Çağlayan’ın, sözlerini kendi yazdığı Bırak Beni adlı şarkısı yayınlanmaya başlayınca; benim için çok özel ve anlamlı olan bu şarkıyı sizlerle de paylaşmak istedim. Sen ve Ben Dergisi‘nde ince mevzulu yazılar yazan Seda arkadaşımın; daha aylar önce bir hayal olarak bahsettiği şarkı söyleme arzusunu bugün hayata geçirmiş olmasından dolayı o kadar mutluyum ki… Yolun açık olsun Sedacım. Seni bırakmasalar da sen hep kendi halinle kal. Böyle öyle güzelsin ki…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle

Photo created by freepik – www.freepik.com

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error