Ben De Seni

– Yağmur! Kardeşini hırpalamayı bırak.
– Hırpalamıyorum ki, oyun oynuyoruz biz.
– Böyle oyun mu olur oğlum? O bir kız. Kızlarla güreş olmaz. Canını yakacaksın.
– Ama anneee, Rüzgar bir savaş kızı.

Ne alem çocuk. Lafa bak, savaş kızıymış. Habire boğuşan iki çocuklu bir evde, kafanı toparlayıp yazı yazmaya çalışmak ne zor iş. Ama şu metni bitirmem gerek. Yarın dergiye teslimin son günü.

“Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Üşüdüm.”

Sanki araya bir cümle daha istiyor.

“Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm.”

Tam da bu satırları yazdığım anda bir üşüme geldi bana. Açık olan pencereyi kalkıp kapattım. Perdeyi çekerken; sokakta sürdüğü tahta el arabasına eski eşyalar yüklenmiş yaşlı bir adam fark ettim. İşte hayatın içinde ayakta kalmaya çalışan biri daha…

Yağmur haklıydı. Rüzgar savaşçı ruhu olan bir kızdı. Hiç ağlayıp sızlanmazdı. Abisiyle boğuşmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Güreşi kaybetmek umurunda bile değildi. Her seferinde biraz daha güçlendiğini bilirdi. Yine de kendi içimde yazma çabası içinde olsam bile, hem kız olduğu hem de küçük olduğu için onu kollama ihtiyacı duyuyorum.

Yaşamın içinde düşe kalka ilerlerken, bir taraftan sözcüklerden yeni bir dünya inşa edebilmek. Sanki ev ahalisini var olan akışında bırakıp, kimsenin olmadığı bir odaya gidip, orada sessizce ibadet edip gelmek gibi. İbadet eden biri olmadım hiç ama yazmanın bana verdiği his hep böyle oldu.

Oda

Herkes kendi zevkine göre döşer evini. Kimi oymalı, yaldızlı mobilyalar seçerken; kimi sade tonları ve formları kullanır. Kimi için şıklık daha önemlidir, kimi için rahatlık. Kimi her ikisini de başarır. Kışın soğuk, yazınsa sıcak hatta yapışık tutan deriyi tercih edenler vardır. Deri olan her şey çok da güzel durur açıkçası. Deri kaplı bir defter mesela, ne güzeldir…

Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler ise ruh evimizin mobilyaları gibidir. Masası, sandalyesi, halısı -ki ben kilim severim- perdesi, tabloları ile donanan bir ev. Okumak, görmek, dinlemek… Tüm duyularını vererek anladıkların, odalarına doluşturduğun eşyalardır. Üretmekse evine misafir çağırmak… İşte o yüzden yazmak birini ağırlamak gibi bir şeydir benim için. Oturmak için, sohbet etmek için, paylaşmak için, sevmek ve sevilmek için, hatta bazen sevişmek için… Tutkuyla, sevgiyle, aşkla…

Bazı yazarlar, evinin en güzel odasında ağırlar sizi. Belki çok güzel manzaralar sunar. Pırıl pırıl mis gibi kokan bir evde gezersiniz. Bazı yazarlar ise dağınık yatağının olduğu odasına girmenize bile izin verecek kadar ruhunun en karanlık, en derin kısmını açar size. Onu olduğu gibi görmenize izin verir.

Yeni Bir Dünya

Bir dönem sırf neden intihar ettiğini merak ettiğim ve anlamaya çalıştığım yazarlar öyleydi mesela. Tez konumu bunun üzerine seçmiştim. Yaşamak bu kadar değerli ve eşsiz bir deneyimken, bir insan neden ölmek isterdi? Onların dünyasını anlamak için çok fazla mesai yaptığımdan belki de; kendime ait odamdan aktardığım yazılar da, sırça bir fanusun içinde takılı kalmış gibiydi. Yaşama uğraşı niyetine, içsel meseleleri meselem edinmiştim. Birilerine bir çıkış yolu bulmak umuduyla. En başta da kendime. Çünkü bir bulmaca gibi ördüğüm hikayeleri benim dışımda gerçekten sonuna kadar anlayabilecek tek bir kişi bile yoktu.

Evet bir çıkış yolu arıyordum. Hayatın içinde gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu, tenimin değdiği her şeyde bir anlam bulmaya çalışıyordum. Basit bir çivide, bir araba lastiğinde, ocakta kaynayan bir yumurtada, topladığım yatağın duvara dayalı kısmına yetişemediğimde bir yatak örtüsünde, her şeyde… Hemen hemen her an… Kör birinin karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken, tuttuğunun ne olduğunu yoklayarak anlamaya çalışması gibi bir şeydi. Yine de kendi kurduğumuz o yeni ve bize ait olmasını istediğimiz cümleler, hissettiğimiz gerçek duygulara haksızlık ediyor çoğu zaman.

Şimdi iki çocuğumuzla birlikte Ali’nin işten eve dönmesini beklerken geçmişi düşünüyorum. Çok gençtim. Bir kafede oturmuş, buluşmamıza oldukça geç kalan bir başkasını beklerken; “madem bu kadar bekleyeceğim bari Ali’yi bekleyeyim,” diyip, o kişi tam da kapıdan içeri girdiği sırada kafeden çekip gittiğim anı hatırlıyorum. Öylesine gerçek bir andı ki. Sonsuza kadar bekleyebileceğim tek kişinin Ali olduğunu böyle anlamıştım çünkü. Başka birinin gelmesini özlemle beklerken.

BEN DE SENİ

Çok çok öncesinde bir gün, arkadaşlarımızla tabu oynuyorduk. Ali bir anda takım arkadaşı olan bana “ben de seni,” demişti. Afallamıştım. “Eş, aşk, sevmek, mektup, ilişki” yasak kelimelerdi. Onları kullanmadan bana “sevgili” kelimesini anlatması gerekiyordu. “Ben de seni,” demesinin ardından susmuş, başka hiçbir şey söylememişti. Aynı susluk bana da bulaşmıştı. Bir tane bile sözcük üretememiş, oyunu kazanmak için bulmamız gereken ortak kelimemizi bir türlü bulamamıştım. Ama anlamıştım. Sevgili olmadığımız halde, onu sevdiğimi bildiğini ve beni sevdiğini söylemeye çalıştığını anlamıştım. Tabi kendi usulünce yapmıştı bunu. O böyleydi, hep böyleydi… Hiçbir zaman başkalarına benzemezdi.

Neden eşi benzeri olmadığı için birini sevip, sonra da onun başkaları gibi olmasını isteriz? Dokunduğunda ve sarıldığında bize kendimizi özel hissettiren o insanla ilişkimizi, ona gerçekten sahip olduğumuzda neden sıradanlaştırırız? Neden bize en çok inanan, en çok güvenen insanı kendimizden uzaklaştırırız? Neden bütün bunları yaparız gerçekten hiç bilmiyorum. Sanırım ne kadar bunun üzerine yazsam da anlayamayacağım.

Güreşmekten yorulup divanda uyuya kalan çocuklarıma ve bir saattir hiçbir yol katedemediğim cümlelerime bakıyorum. Ali bu gece de -pek çok gece olduğu gibi- onların uyanık olduğu zamanı kaçırdı. Kumar masasında sabahladığını elbetteki çocuklarım bilmeyecek. Ali’nin bazı geceler vardiyaya kaldığına başkalarını inandırdığım gibi, onları da inandıracağım. Çünkü bir çocuk babasını ne olursa olsun bekler. Tıpkı bir kadının sevdasını sonsuza kadar bekleyeceği gibi; bir çocuk da sırf babası yanağına sıcacık, sahici bir öpücük kondursun diye bekler. Uyusa bile bekler…

Didem Elif

Not 1: Bugün Babalar Günü. En başta kendi babam olmak üzere tüm babaların Babalar Günü’nü kutluyorum. Geçen haftalarda doğum günümde İstanbul’daydım. Babam sabah yürüşünden dönerken eve magenta rengi kocaman bir orkide ile geldi. Babam 40 yıllık matbaacı olunca, malum bizim evde fuşyaya magenta denir. Dedim “baba Kaş’a otobüsle döneceğim, bunu götüremem ki.” Biraz duraksadıktan sonra “ha onu düşünemedim, neyse senin sayende evimiz biraz daha çiçeklendi,” dedi. 11 tane orkide nelerine yetmiyordu bilmem. Evet üşenmedim saydım. 🙂 Biz ailecek abartmayı severiz. 🙂

Not 2: İnsanın elleriyle yapılan kalp şeklindeki işaretler benim hep çok hoşuma gitmiştir. Bu yazı vesilesiyle bir tane de ben yapayım istedim. Ne demişler; bir elin nesi var, iki elin kalbi var. :))))

Fotoğraf: Yaşar Akın

Not 3: Bu hafta neredeyse çocuk yaşlarda sürekli dinlediğim Billy Joel ile geçirdim haftayı. Sözlerini hala ezbere hatırladığım, bağıra bağıra kendisine eşlik ettiğim Honesty şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Belki siz de bana katılmak istersiniz.

Sevgilerimle

Edebiyatla Kalın

Please follow and like us:
error

Denge

Venüs – Mars sana inanmıyorummm. Bulmuşsun!!! 

Mars – Neyi hayatım?

Venüs – Tokamı.

Mars – Tokanı mı? Ciddi olamazsın. Sen şimdi gerçekten buna mı sevindin bu kadar?

Venüs – Evet, çünkü İtalya’dan aldığım tokayı, aylardır nerede aradıysam bulamadım biliyorsun. Belfast’ta yenisini alarak bana sürpriz mi yapmak istedin? 

Mars – Yoo. Yeni toka filan almadım. Buraya getirdiğim ceketimin cebinden çıktı. Ben de arıyordun diye yatağın üstüne koydum. 

Venüs – Yaa, sahi mi? Hmm. Anladım. Bu toka tamamen tesadüfen burada yani.

Mars – Evet dedim ya, az önce toplantıya gitmek için hazırlanırken elimi cebime bir attım, baktım senin tokan. İtalya’daki toplantı zamanlarından bende kalmış olmalı. Saçını ben açtıysam herhalde. 😉

Venüs – Peki öyleyse. 😟

Mars – Bu toka senin için niye bu kadar önemli Venüs? En sevdiğin rengin sarı olduğunu biliyorum ama alt tarafı bir lastik parçası. Alınma ama senin saçın zaten sarı ya, sana pek de yakışmıyor bence.

Venüs – Öyle deme çok rahat bir toka. Aynı şimdi yaptığım gibi ne sıkı ne bol olmadan tüm saçlarımı toplayabiliyorum.

Mars – Tamam istediğini tak da tekrar kaybolursa üzülme diye diyorum. Yalnız saçını toplayınca şu an öyle güzel göründün ki gözüme. Gel buraya öpücem seni. 

Venüs – Maaarsss… 

Mars – Utandığında yüzünün kızarmasına bayılıyorum biliyor musun?

Venüs – Hadii Mars benimle oynamayı bırak artık, çıkalım bak geç kalıcaz. Daha 20 dakikalık yürüyüş yolumuz var. Ayrıca lütfen bir daha tokalarıma lastik deme. 

Lastik

Mars – Lastikten konu açılmışken, bu sabah internette araba lastiklerini araştırıyordum. Neyi fark ettim biliyor musun? 

Venüs – Bana gene arabalardan bahsetmeyeceksin umarım Mars. Kafam basmıyor bu motor, lastik işlerine inan ki. Çok sıkıcı konular. 

Mars – Yok yok tam senin gibi detayları seven biri için bence faydalı bilgiler anlatacağım. Hayata dair eminim çok güzel bağlantılar kuracaksın. Hatta bunu nasıl da daha önce düşünemedim diye hayıflanacaksın. Ve belki genç yaşta lastik patladığı için kontrolden çıkan, Elif’in içinde bulunduğu arabanın yaptığı kazadan sonra Elif’in araba kullanma korkusunu da üstünden atmasına faydamız dokunabilir.

Venüs – Ne alaka?

Mars – Elif evde hamam böceği çıktığında onlara dair her şeyi araştırmıştı hatırlıyor musun? Hamam böceklerinin insandan zaten köşe bucak kaçtığını öğrenmesi ne kadar işine yaramıştı. O gece rahat bir şekilde uyuyabilmişti.

Venüs – Dikkatle seni dinliyorum Mars. 

Mars ve Venüs Belfast’ta

Mars – Venüssss soluna dikkat et. 

Venüs – Hay Allah daha alışamadım arabaların ters şeritten gitmesine. Her zaman yaptığımızın aksi yönünde hareket etmek çok tuhaf geliyor hâlâ. 

Mars – Belfast’ta olduğumuz süre boyunca karşıdan karşıya geçerken dikkatli ol o yüzden lütfen. Neyse, nerde kalmıştık? 

Venüs – Lastik diyordun. 

Mars – Biliyorsun lastik, bir yerden bir yere gitmek için kullandığın aracın zeminle temas noktasıdır aynı zamanda. 

Venüs – Evet. 

Mars – Silindir biçimindeki lastiğin bu temas noktasının alanı sadece birkaç santimetre kare kadardır. Lastik çeşitli işlevlerini yerine getirmek için toplam varlığının içindeki bu kadar küçük bir alanla yetinmek zorundadır.

Venüs – İlginç gelmeye başladı gerçekten. Eee? 

Mars – Lastiğin en önemli işlevleri nedir peki sence?

Venüs – Aracın tüm yükünü taşır. Aynı zamanda onun hareket etmesini sağlar.

Mars – Yani kalkma ve durma esnasında ortaya çıkan yük transferine dayanıklılık gösterir. Bunlar taşıma işlevi. Bir de aktarma özelliği var. Lastiğin kendinde motor yoktur ama fren yaparken, hız alırken, viraj dönerken motorun gereken gücünü araca aktarır. Ayrıca her türlü yol şartlarında ve tüm iklim koşullarında emniyetli olma özelliği vardır, öyle değil mi?

Venüs – Doğru evet tabi ki.

Mars – Günümüzde çok güzel sağlam ve kaliteli lastikler üretiyorlar. Yine de bir lastiğin uzun ömürlü olması için onun performansını en üst düzeyde tutacak şekilde dikkat etmek lazım. İşte burada lastiğin basıncı çok önemli. Basıncı düşen lastiğin uygun seviyeye getirilerek şişirilmesi lazım. Hele ki bayram dönemleri gibi uzun yolculuklara çıkılacaksa, önceden lastik basıncı mutlaka kontrol edilmeli.

Venüs – İyi de lastiklerin ara ara şişirilmesi ya da havasının alınması gerektiğini herkes bilir. Elif bile biliyor bunu.

Mars – Evet ama neden şişirilmesi gerektiğini gerçekten biliyor mu?

Venüs – Bilmem. Bilmiyor galiba. Neden şişirilmesi gerekiyor?

DENGE

Mars – Yeterince şişirilmemiş lastiklere normalden daha fazla yük biner. Lastiğin karkası; yani aracın yer ile temasını sağlayan parçası, olması gerektiğinden daha fazla yorulur, karşılaşacağı darbelere karşı hassaslaşır, lastiklerin ısısı normalden fazla ısınır. Bütün bunlar telafi edilemez bir aşınmaya neden olduğundan lastiğin aniden patlamasına sebebiyet verebilir. Kafan karışmasın diye stepne, sübap, rot konularına girmiyorum şimdilik.

Venüs – Nasıl yani Mars? Şaka gibisin valla. Biz şimdi kırk yılın başı Elif’in sayesinde görev için Belfast gibi bir yere geldik. Üstelik aylardır bizi bir araya getirmediği için görüşememişiz. Boş zamanlarımızda baş başa romantik vakit geçireceğimiz güzel bir yer bulmak yerine, sen oturup bunları mı araştırdın Allah aşkına?

Mars – Ama Venüs, bunu duymaya ihtiyacın olduğunu düşünmüştüm. Keşke sadece kafana toka taksan da bütün bunlara gerek kalmasa. Aslında ne demek istediğimi bir anlamaya çalışsan eminim… 

Venüs – Ben senin ne demek istediğini anlıyorum. Bunu neden yaptığını da. Basıncın önemini anlatmaya çalışıyorsun. Vücudunda değişen ani bir basınç değişikliği yüzünden, Elif’in göz kapağı durup dururken birden morardığında ben her şeyi anlamıştım zaten. İkili ilişkiler olsun her türlü ilişkide, hele ki ekip çalışmalarında; duygusal basıncın dengeli ilişkiler için ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyorsun. Sağlıklı yol almak için tüm lastiklerin doğru basınçta olması gerek kesinlikle. Yoksa lastiklerden biri aniden patlayabilir ve şoför istenmeyen sonuçlarla uğraşmak zorunda kalabilir. 

Mars – Evet aşkım tam olarak bunu söylemeye çalışıyorum.

Venüs – Olan olduktan sonra elbette yapılacak bir şey yok. Büyük kazalardan korunmak için önceden önlem alınmalı. Aslında çok güzel bir örnek bulmuşsun. Haklısın tam benlikmiş. Bu vesile ile Belfast’tan bir bayram mesajı gönderelim mi Türkiye’ye?

“Duygusal anlamda kimse kendine ya da başkalarına fazla yüklenmesin. Herkes kalbinin ayarlarını kontrol etsin, doğru basınca getirsin ve yoluna devam etsin.”

Mars – Nihayet yüzün güldü Venüs. Bazen söylediklerime öyle tepkiler veriyorsun ki, beni hiç anlamadığını sanıyorum.

Venüs – Senin beni sevdiğini, kendine göre gösterme biçimini günün sonunda bir şekilde anlıyorum Mars. O an bir kör gibi davransam da sonradan gerçeği görüyorum. Sen benim en çok ihtiyacım olduğu zamanda güvenip aradığım kişisin. Biz birbirimizi hiçbir zaman yargılamayan, her zaman anlamaya çalışan iki dostuz her şeyden önce. Arada bağlantımız kopsa da bağımız kopmadıysa buna borçluyuz. Kabul etmem lazım kafa yapın bana hiç uymuyor. Birbirimizden öyle farklıyız ki. Hikayenin sonu ne olursa olsun şunu iyi bil; zaman zaman anlamasam da ve atarlansam da, seni tam olarak böyle biri olduğun için seviyorum. Sen benim için çok özelsin. 

Mars – Canım Venüs’üm benim. Ne güzel şeyler söyledin. Hadi gene dayanamadım biraz çıtlatacağım. Toplantıdan sonra güzel bir sürprizim var Belfast’ta sana. Sanki baş başa kalacağımız zamanları ben de düşünmüyor muyum sanıyorsun? Sadece biraz sabırlı olmayı öğrenmen gerekiyor hayatım. Her şey çok güzel olacak merak etme. Sadece sabır Venüs, sadece biraz sabır…

V️enüs – Sen bir tanesin Mars… Kalp kalp kalp… 

Didem Elif

Not: Belfast’ta gitmek istediğim Botanic Garden diye bir yer vardı. 6 gün boyunca bir türlü buna fırsat yaratamadım. Hava Belfast’ta geç karardığı için, son günümün akşamı saat sekiz gibi bu park alanına gitmeye karar verdim. Çok yorgun olmama rağmen aklımda kalsın istemedim. Her zaman içimdeki sesi dinleyen inatçı biriyimdir. Lalelerle, güllerle, renk renk çiçeklerle donatılmış Göztepe Parkı gibi bir park bekliyordum açıkçası. Parkın içinde tek başıma yürürken bu anlamda hayal kırıklığı yaşadığımı söylemem lazım. “Git odanda yat dinlen yarın yola çıkacaksın,” diye söylenmeye başlayacaktım ki; parkın diğer kapısının orada, parçalanmış araba lastiklerinden yapılmış aşağıda fotoğrafını paylaştığım ağaç enstalasyonuna rastladım. Bu tesadüfün dik alası değil de nedir? Ama şu kısmı içime su serpti. Hiç de romantik ve estetik olmayan şu araba lastiğini, eserine malzeme yapan tek deli ben değilim demek ki…. 🙂

Edebiyatla kalın…

Sevgilerimle,

Botanic Garden – Belfast
Please follow and like us:
error

Başladı

Güzel bir gündü. Bir gece önceki tüyler ürperten fırtınaya rağmen, hava sıcaklık vadediyordu. Şiddetli yağmurun ardından kırılmış mutfağın panjuruna baktım. Açık unuttuğum için zarar görmüştü. Çatı yeniden akmaya başlamıştı. Evde yine bazı şeylerin onarılması gerekiyordu. Belki de yenilenmesi. Onaracaktım elbette. Babaannemden kalma doğduğum bu eve taşındığımdan beri neleri onarmamıştım ki.

Durup dururken hiç beklemediğim bu hasarla baş etmek zorlayacaktı beni. Ancak şu an bu duygunun içinden çıkıp, haftalar öncesinden ayarladığım randevum için bir an önce hazırlanmalıydım.

Yıllar Sonra

Onu tekrar göreceğim anı kafamda binlerce kez kurmuştum. Bazen tesadüfen karşılaştığımız bir mekanda, bazen beni unutamadığını anlatan bir mektupla başlıyordu her şey.

Biliyorum artık öyle sevdiğiniz insanlardan mektuplar gelmiyor. O devir çoktan kapandı. Benimkisi hayaldi işte. Geçmişe takılı kalmış bir insandan bugüne uygun hayaller kurmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Onca zaman; gururum, korkularım, güvensizliklerim yüzünden bambaşka hikayelerin içinde yer almıştım. Beni sarmalayacağını sandığım, beni her daim ondan uzak tutacak hikayelerin. Üstelik bile bile seçmiştim bunu. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen, kaçmak isteyen tüm korkakların yapacağı gibi.

Ya Beni Sevmiyorsa

Evet… En büyük dert ettiğim şey buydu. Ya beni onu sevdiğim gibi sevmiyorsa. Benim gönlümün onda kaldığı gibi, ya onun gönlü de başkasındaysa.

Sevse arardı, sevse gelirdi, sevse yazardı, sevse gitmeme izin vermezdi… Sevse… Sevse… Sevse…

Sevse ile başlayan ne çok cümle kurmuştum. O cânım papatları boş yere kopartıp ziyan etmeye hiç gerek yoktu. Nasılsa hep aynı sonuç çıkıyordu: “Sevmiyor.” En azından benim onu sevdiğim gibi değil…

Buna inanarak yıllarca yaşadım. Sevilmek adına kaçtığım hikayelerin içinde, güzel ilişkiler kurmak için çırpınırken; “Onu çok seviyorum,” diyen kalbimi usul usul okşadım. Onun yokluğunda varlığını düşünmek bile kalbimi sevgiyle dolduruyordu.

İyi ama; bir kalp, yıllar boyu yanında olmayan birini hiç karşılık görmediği halde gerçekten bu kadar çok sevebilir mi? Onun tenine duyduğu özlem; uzak kaldıkça azalacağına, gittikçe artan bir şekilde büyüyebilir mi?

Ya O da Seviyorsa

Evet… En çok korktuğum diğer şey de buydu. Ya o da benim gibi beni seviyorsa; haklı olarak, varlığından kaçan birini kendi haline bıraktıysa. Zihnimin gülüp geçtiği, asla ama asla kabul etmediği bu ihtimal içimi kemiriyordu. Gerçek neyse eğer, bununla yüzleşebilecek kadar cesaretim olmalıydı artık. Kendimden kaçarken bulduğum cevaplardan daha kötü olamazdı ya.

Yıllar sonra işte bu yüzden birkaç hafta önce bir mail attım ona. Buluşmak istediğimi söyledim. Reddetmedi beni. Bugün için randevulaştık. Yapabilecek miyim bilmiyorum ama gözlerinin içine bakarak ona sadece şunu söylemek istiyorum: “Benimle Ol!”

Didem Elif

Not: Yeni köşem Benimle Ol’un ilk öyküsü “Başladı”yı yayına sunarken, beraberinde Sezen Aksu’nun Haydi Gel Benimle Ol şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Bugüne kadar yazılarımı, öykülerimi ve söyleşilerimi takip ederek benimle birlikte olan ve bundan böyle benimle birlikte olmaya gönlü olan herkese çok teşekkür ederim.

Edebiyatla Kalın…

Please follow and like us:
error