Tek Derdi Para

Bir yıl geçti, belki de biraz daha fazla. Tam olarak da bilmiyorum aslında çünkü ben öyle gün saymıyorum koğuştaki diğer arkadaşlar gibi. Zamanı geri ya da ileri alamadıktan sonra ne önemi var ki. Burdayım işte. Cezamın süresinin hesabını hiçbir zaman yapmadım bu yüzden de. İşledik bir suç, sonuna kadar çekeceğiz elbette. Birkaç gün geçsin koğuşa alış hele bir. Artık hangisinden olacağının kararını sen verirsin. Gün sayanlardan mı olacaksın yoksa benim gibi boşverip bırakanlardan mı?

Bir daha da bana, ne kadar daha buradasın abi, diye sorma yani? Ama öbür soruna cevap vereyim. Birini öldürdüm ben. O yüzden burdayım. Benim sayemde karım artık yaşamıyor. Aşk cinayeti yani. Ne yalan söyleyeyim gerçekten çok sevmiştim zilliyi. Tam bir kafa ütüleyiciydi, insanı yıldırırdı, hatta bunaltırdı, huysuzlukları inan ki bıktırırdı. Yine de ondan vazgeçemezdim. İki yaşında bir çocuk olduğunu düşünüp; her yaptığına katlanır, usul usul sevmeye devam ederdim. O yüzden onu bir gün öldüreceğimi söyleseler hayatta inanmazdım.

Tek Celsede

İnsan sevdiğini yaşatmak için evleniyor netice. Kim ister ki karısını öldürmeyi. Şimdi ben böyle anlatınca cinnet geçirip de yaptım zannedebilirsin. Pek öyle değil. Ne şeytana uyma ne de şuurunu kaybetme hikayesi benimkisi. Bile isteye yaptım bunu ben. Mahkemeye çıktığımda hakime de söylediğim gibi, bugün olsa gene öldürürüm onu. Bu yüzden hakim de tek celsede verdi hükmümü. Çok tuhaf, mahkeme salonunda geçirdiğim saatler sanki bir kaç gün önce yaşanmış gibi. Bak işte sana onu söylemeye çalışıyorum, zaman mevhumu hiç yok bende. Hiçbir zaman da olmadı.

Nasıl mı onu öldürme noktasına geldim? Ya tutturdu onu aldatmışım diye. Ulan hatun kılıklı aptal kadın, sen aldatma görmemişsin, diyesim geldi diyemedim. Niye? Çünkü ben kibar bir insandım. Bakma hapiste ağzımın bozulduğuna. Söyleyemezdim öyle şeyler. İnsanları kırmamak için kırım kırım kırılırdım da yine de söyleyemezdim. O da biliyordu bunu mendebur. Biliyordu hem de ne biliyordu. Ama illa tutturdu, yok artık bana güvenemezmiş.

Zaten evliliğimiz boyunca dırdırını çekmişim. Aylarca bir de; o kadın bana niye öyle mesaj yazmış da, ben karşılığında kötü davranmamışım, diye söylenmelerini dinledim. Karşı tarafa hakettiği gibi davranabilsem zaten, önce sana ayar çekeceğim, bir bilsen ya bunu. Yok bilemezsin nerden bileceksin, kafan anca başka şeylere çalışsın. Küçük beyinli. Niye hala onla konuşuyormuş gibi hallere de giriyorsam ben de. Öldü gitti. O ne güzel rahat şimdi. Ben de bıraksam ya artık geçmişi.

Şimdi fark ediyorum da gönlü yoktu ki güzel güzel geçinelim. Ama işte benim de en damar noktama bastı. Allahtan çocuğumuz yok da kimseyi öksüz bırakmadım geride. Tek tesellim bu.

Volta

Ne iş mi yapıyorum? Ne yapacaksın ne iş yaptığımı? Ortada iş güç mü kaldı oğlum? Şu gördüğün alanda volta atıyorum işte, artık işim bu. Ha bir de kilim örüyorum. Burada hapishanede öğrendim. Nasıl iyi geliyor bir bilsen. Kafandaki tüm sıkıntıları alıp götürüyor. Hiçbir şey düşünmüyor insan. Elinin altındaki iplere odaklanıyorsun. Çıkartacağın desenden başka bir şey umrunda olmuyor.

İşin tuhafı ne biliyor musun? Benim hanımın yün fabrikası vardı. Tüm bu hapishanede benim kadar renkli iplik gören yoktur heralde. Dünya kadar çeşit hep elimin altındaydı ve bir kez olsun elime yumak almışlığım yok inanır mısın? Sen gel sonra burada, bu küçücük yerde, tek dünyan renk renk iplikler olsun. Şaka gibi. Valla şaka gibi.

Demek parası için onu öldürdüğümü düşünüyorsun. Fabrika dediğimde gözün büyüdü hemen zaten. Sen de ilk günden fazla açık sözlüsün ama bu hoşuma gitti. Bak başkası dese kırmıştım kafasını ama sevdim seni. Sen şimdi gençsin anlamıyorsun tabi. Yaaa para için evlilik çekilir dert midir be iki gözüm? Para dediğin de nedir? İnsan sevdiği halde tahammül edemiyor, para için katlanılır mı hiç bir kadına? Katlanılır sanıyorsan kafayı yemişsin.

Ayrıca sen adam öldürmek kolay mı sanıyorsun? Ne zor iş haberin var mı? Para için öldürülür mü lan adam? Hem lanet olsun onun parasına. Beş kuruşuna muhtaç olursam o gün öleyim zaten.

Madem aldatmadım neden mi sinirlendim o kadar? Bak sen de fena kurcalıyorsun her şeyi ha. Bu kadar merak iyi değil. Buralarda canına okurlar haberin olsun. Onu öldürecek kadar sinirlendim diye aldatmış mı oldum şimdi yani? Aman ne saçmalık. Ya sen birini gerçekten hiç sevmedin demek ki.

Tek Derdi Para

Çok sevdim ben bu kadını diyorum sana. Anlamıyor musun? En büyük aşkım Feride’yi aklımdan bile geçirdiysem ne olayım. Kendimi tamamen bu kadına adadım ben oğlum. Feride’yi zaten kaybettim bari bu kadını dolu dolu seveyim dedim. Yine de olmadı işte. Kadının tek derdi paraydı, birini sonuna kadar sevmekten hiçbir şey anlamadı.

Feride mi kim? Sana ne Feride kimse kim? Ne çok şey soruyorsun sen de be. Demek en büyük aşkım dedim diye ilgini çekti. Aşk diyince akan sular duruyor öyle değil mi? İşte benim de akan sularım durmuştu Feride’yi görünce. Bartın’ın yeşilini bilir misin? İşte öyle yemyeşil gözleri vardı. Ben de gitmedim Karadeniz’e canım, en fazla Bartın’a kadar gittim işte. Tayinim oraya çıkınca mecbur kaldım. İlla bilirsin oraların yeşilini ama bilmez misin?

Ben sana ne anlatıyorum sen ne soruyorsun? Bırak diyorum kurcalama ne iş yaptığımı. Senin de durmuyor hiç çenen. Neyse hadi tamam madem anladın, devlet memuruyum evet. Çok yer gezmişsem gezdim sana ne bundan. Bak karım da böyle gereksiz laflarla beni deli ederdi. Bundan böyle bütün günü beraber geçireceğiz cümlelerine dikkat edersen iyi edersin.

Feride’de mi kalmıştık? Zaten kalbimin bir tarafı hep orda kaldı ya oğlum. Tamam ordan devam edelim o zaman. Feride’yi anlatayım sana. Ev sahibimin kızı tatlı Feride’yi…

Bunca yıl sonra koca bir kadın olmuştur illaki ama onu ne zaman düşünsem hep o okul formasıyla kapımı çaldığı hali gözümde canlanır. Bartın’da kiraladığım evdeki ilk günümdü. Annesinin yemeklerinden getirmişti bana. O halini görsen hanım hanımcık sanırdın onu. Ben de ilk başta öyle sanmıştım. Oysa kısacık zamanda oynaşmaya başladı benimle.

Aramızda epeyce yaş farkı vardı. Bakma şimdi saçımın beyaz olduğuna. Onun kadar olmasa da o zamanlar ben de gençtim. Evlenirdim aslında onunla biliyor musun? Öyle ağır bir kız olsaydı gerçekten evlenirdim. Kalbini deli gibi çarptıran biriyle evlenmez mi yoksa insan? Ama hafif kızdı işte. Yaramaz derler ya hani. Ah o ne yaramazdı o bir bilsen. Aklıma gelince bile içim bir fena oluyor. İnsan öyle birine nasıl güvenip de evlenir? Ya evlerini kiralayan herkesle oynaşıyorsa?

kaçamak saatler

Yok be benim evimde oynaşmıyorduk tabi ki. Delirdin mi sen? Babası gözümü oyardı valla. Öyle ortalıkta da buluşamıyorduk. Tanıdık birileri görür diye korkuyorduk. Bartın’a çok yakın olan Amasra’da tek odalı bir yer tutmuştum o yüzden. Yok yok be ev değil. O maaşla iki evi nasıl ödeyeyim ben? Günlük kiralanan yerler vardır ya hani. Otel gibi ama otel değil. Böyle bizim gibi kaçamak işler çevirenler için yapılmış yerlerden işte. Anladın sen onu. İster bir kaç saat kullan ister bütün gece. Stüdyo daireler olur ya. Onun gibi bir şey. Küçük bir oda düşün. İçinde her şey var. Mutfak, banyo, yatak. E yetti ya zaten.

5 numarayı tutardım her seferinde. Garip gelecek şimdi sana belki; o odanın bir ev olmadığını, o yatakta biz çıktıktan sonra başkalarının oynaşacağını bilsem de, oranın evimiz gibi olmasını isterdim. Kaldığım her dakikada böyle hissederdim. O yüzden başka bir daire tutmadım hiç. Hep 5 numara. Onun da hoşuna giderdi bu. 5 sayısını hala çok severim biliyor musun?

Bakire miydi? Bak şimdi bak, sorduğun soruya bak. Sen valla çok fena kaşınıyorsun oğlum ben sana söyleyeyim. Allahtan ilk gününde bana denk geldin. Başkalarının hikayelerine bu kadar burnunu sokarsan yakında leşin çıkar senin burdan. Sonra söylemedi deme.

Bakireydi bakire olmasına da, öyle bakire mi olur Allah aşkına. Yoksa evlenmez miydim sanıyorsun? Yaramaz kızdı diyorum sana. Oynaşmak ki ne oynaşmak. Umrunda da değildi biliyor musun bakire olup olmamak. Nasıl mı anladım? Ben durmasam dur demiyordu. Sen de öylesin haa. Ben durmasam dur demiyorsun. O yüzden şunu da anlatayım da yatalım ondan sonra.

Bir gün canıma tak etti, can mı dayanır zaten o şehvet dolu saatlere? Artık duracak takatim kalmamıştı. Sordum ama yine de sordum valla da sordum: “Devam etmemi istediğinden emin misin? Devam edersem çok canın yanacak.”

Ne mi dedi? Ne dediyse dedi. Sana ne be… Gıcık ettin ha beni şimdi. Hadi oğlum ya, kendi yatağına git uyu artık. Sorularınla delirtme daha fazla beni.

Didem Elif

Not: İtiraf edeyim yazdığım bazı öyküler beni bile çok şaşırtıyor, beni tanıyanları düşünemiyorum. 🙂 Yalnız bazen tek bir cümle söylemek için koca bir hikaye uyduruyorum ya helal olsun bana. 🙂 Beğeniliyordur ya da beğenilmiyordur artık orasını bilemem. Sonuç ne olursa olsun, yapmayı en çok sevdiğim şeyi nihayet düzenli yapıyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Hayali hikayeler kurgulamak güzel de, içinden geçmekte olduğum gerçek zaman dilimi şu sıralar çok zorluyor beni. Hayatımın her alanında yorulmuş hissediyorum. O yüzden gerçek bir mola-ya ihtiyacım var. Bayramdan sonra görüşmek üzere…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Sen’den Sonra

Bu dünya hep dar geldi bana. Doğduğum andan itibaren sürekli bir kısıtlanmışlık duygusuyla boğuştum durdum çünkü.

Gülmemizin şekline bile başkalarının karar verdiği bir düzen söz konusuydu ve ben buna illet oluyordum. Üstelik kimin kurduğunu bile bilmediğimiz bu düzeni sürdürmeye çalışıyorduk. Maymundan geldiğimiz söyleniyor ya hani, gerçekte geldiğimiz yeri bilemem ama bence gittiğimiz yer kesinlikle orasıydı. Japonya’da bir restoranda maymunların servis yaptığını hesaba katarsak hiç de yanılıyor sayılmam. Özümüzün potansiyeline varmamızı engelleyen, dayatılmış hayatlar yaşıyoruz hepimiz neticede.

Belki de bu yüzden hiçbir yere ya da kimseye ait hissedemedim kendimi. Ben de; gözle görünmez bir ipten, sadece benim gördüğüm, içine sadece benim girdiğim bir dünya ördüm. Böylece orada olduğum zamanlarda istediğim her şeyi yapabiliyordum ve ne yaparsam yapayım kimseye hesap vermek zorunda değildim. Sınırsızlığın, özgürlüğün doya doya tadını çıkarıyordum. Hepsinden önemlisi kimsem, neysem olduğum gibi kalabiliyordum. Kendimi kandırmıyordum. Dünyama isim bile vermiştim. Debpol…

Bu tabi onu tanımadan önceydi. Çünkü benim için tam olarak böyleydi hayat, ondan önce ve ondan sonra diye ikiye ayrılıyordu.

Dünyam gibi onun da bir adı olsun madem. Sen diyelim bundan böyle ona. Çünkü ne yalan söyleyeyim sanki kırk yabancıymış gibi ondan “o” diye bahsetmekten hiç hoşlanmıyorum.

Sen’den Önce

Günlük tutardım. Bildiğimiz defter gibi kalemle yazılar yazılan bir günlük filan değil ama. Geceleri yatağa girdiğimde, o günü baştan sona sadece kendime anlattığım dolayısıyla kimsenin asla bulamayacağı bir akıl defterim vardı. Böylece gün içinde yaşadığım sıkışmışlık duygusunu o anlarda nihayet aralar, onun yerine başka duygular koyardım. Dayatma olmayan, daha bana ait, tamamen içimden yani özümden gelen duygular. Bu sayede nasıl olmam gerektiğini dikte edenlere ne kadar sinir olsam da, uzun süre öfkeli kalamazdım.

Sevmek mi? Benim için çocuk oyuncağıydı. Gözüm kapalı yapabileceğim bir şey varsa o kesinlikle sevmekti. Haa bir de günlük tutmak elbette. Tamam tamam, gözüm kapalı yapabildiğim başka şeyler de var mutlaka ama şu an konumuz bu değil.

Kalabalığı sevmezdim. Hemen başım ağrırdı. Hele o mevlütlerde. Yaşarken bile tanımadığım insanların, öldüğünün bilmem kaçıncı yılı için yapılan tüm o ritüel boyunca başım felaket ağrırdı.

En kötüsü etrafıma baktığımda o ölüyü benim dışımda kimse anmıyor gibi gelirdi bana. Sadece vitrinlerde duran, Almanya’dan bir akrabadan gelmiş, sürekli tozu alınan ama hiç kullanılmayan fincanlar gibi bir hayat mı yaşamıştı, yoksa herkesin yıkayıp defalarca kullandığı bütün parçaları birbirine benzeyen uyumlu çatal bıçak takımı gibi bir hayat mı? Yoksa benim gibi elle bile ortadan kolayca ikiye bölünebilen, tazeyse mis gibi kokan ama bayatsa taş gibi olan hatta hiç kullanılmazsa küflenen, küflendikten sonra atılmazsa kurtlanan yiyecekler gibi bir hayat mı? Hayır hayır şu an o kadar kötü bir hayatım yok. Dedim ya bu Sen’i tanımadan önceydi.

Yalnız sırayı karıştırmayalım. Önce onla tanıştım. Bu arada ondan “O” diye bahsedebiliriz. Hiç sıkıntı yok. Duysa çok üzülür buna biliyorum ama bunu beni aldatmadan önce düşünecekti.

Dünyamın farkındaydı. Adını bilmiyordu. Neye benzediğini görmüyordu. İçinde ne vardı hiçbir fikri yoktu ama varlığını biliyordu. Anlamıştı.

İçine girmek istedi. Başta sokmak istemedim. Bunu hiç umursamadı. Dışarda sabırla bekledi. Israrlarına dayanamadım sonunda ve içeri aldım. En yumuşak koltuğa oturtturdum. Yayıldı. Olabildiğince her yere yayıldı.

Tuhaftı ama bu çok iyi gelmişti. Nihayet ilk defa artık beni anlayan, beni benimle paylaşan biri vardı. Dünyamda gördüğü hiç bir şeyi yargılamayan, onu değiştirmeye çalışmayan biri. Ben evde olmasam bile onu güvenle evimin içinde bırakabileceğim biri. Sahip olduğum her şeyi rahatlıkla teslim edebileceğim hatta ettiğim biri. Beni hapishaneye soktuklarında görüş günü olmasa bile dışarıda bekleyen biri.

Aslında ona biri demek de olmadı şimdi. Çünkü o bir sürü kişiydi. Bir arkadaş, bir yoldaş, bir rehber, bir öğretmen hem de asla bağırmayan her şeyi tane tane anlatan şahane bir öğretmen, bir anne, belki emzirmedi beni ama kendi ayaklarımın üstünde yürümeyi ilk ondan öğrendim. Ve hepsinden önemlisi bir eşti. İhtiyaçlarımı bilen, onları gözeten, onun istemediği şeyler varsa da her zaman tahammül eden bir eş. Bu onu somurtkan yapardı. Bazen bir çocuk gibi küserdi ama hiç bir yere gitmezdi. Hep yanımdaydı, her koşulda. Artık benim için O olduğunu, Sen diye birinin varlığını bildiği zamanlarda bile hiçbir yere gitmedi.

Sen’den Sonra

Sen geldi. Bana gelmedi aslında. Bir şekilde ben gittim. Lazımdı. O gün öyle gerekti. O kısmı önemli değil. Önemli olan garip bir şey olduğu. Bütün her şeyi altüst eden bir şey. Ezber bozan bir şey. Bildiklerimi unutturan, unuttuklarımı hatırlatan bir şey.

Bir anda içinde olduğum mekan ve zaman algısı darmadağın oldu. Çok korktum. Çünkü kimsenin bilmediği bir dünyam da olsa o güne kadar yine de bir yer çekimi vardı. Oysa artık uzay boşluğuna benzer, atmosferini hiç bilmediğim bir yerdeymiş gibiydim. Yer çekimi tamamen ortadan kalkmıştı. Kontrolsüz bir şekilde çekildiğim tek bir şey vardı. O da Sen.

Sevmek mi? Gözü kapalı sevmenin çok ötesinde bir duyguydu bu. Sanki gözümü hayata açmadan önce bile var olan çok eski bir duygu. Çok tanıdık ama hakkında hiç bir şey bilmediğim, yabancı olduğum bir his.

Kaçtım. Köşe bucak. Nasıl durabilirdim ki? Böylesine kontrolü benim elimden alan bir yaşam sistemi hakkında bir şey bilmiyordum. Bu anlamda bir astronot için uzay boşluğu korkutucu gelmeyebilir. Hatta tüm varlığını adadığı yerde bulunmak onu heyecanlandırabilir. Bense elimi, kolumu nasıl oynatacağımdan bile habersizdim. Ayaklarımı yerden kesen bu duygu beni huzursuz ediyordu.

Kaçsam da onda buluyordum kendimi. Altında, üstünde, hatta içinde en çok da içimde. Herhangi bir sevişme gibi değildi tüm o yuvarlanışlar. Bir kar topunun yüksek bir dağdan düşüşü gibiydi. Tutmaya çalışsan dağılıp parçalanacak diye tutmadığın, giderek hızlanan ve sürekli büyüyen bir kar topu.

Beyaz, bembeyaz kartopu; dokunsan buz gibiydi ama sadece varlığı bile içimi acayip ısıtıyordu. Bir kar tanesi ne kadar kar topuna da dönse onu uzun süre erimeden yaşatamazsınız. Bunu bildiğimden kaçıyordum aslında. Yine de kaçtığım o duygu ısrarla büyüyordu işte. Üstelik nereye gidersem gideyim üstüme üstüme geliyordu.

Mutsuzdum

Gerçekten çok mutsuzdum. Sen’in varlığı yüzünden değil ama. Şimdi hay karşısına çıkmaz olaydı demeyin hemen. Dünyamı terk ettiğim için mutsuzdum ben. İnsan kalbinin attığı yerden çok uzaklara gider mi? Ben gitmiştim. Nasıl gitmeyeyim ki? İçeride O vardı. Önce onu çıkartmam gerekirdi. Biz de kaçtık. Benim dünyamı değiştirmeye çalışmayıp, her halimi olduğu şekliyle kabullendiği gibi; bu kaçışları da kabullenecek, benimle gelecekti. Mutsuz olduğumu göre göre eşlik edecekti bana. Keşke O olmasaydı diyebilirsiniz şimdi belki. Yine de demeyin. Kıyamıyorum. İnsanın varlığını hatırladığında saygı duyabildiği biri için böyle şeyler demeyin.

Keşke ile başlayan bir cümle kuracaksanız, keşke kaçmasaydın diyin. Bak o olur. Ona hiç itiraz edemem işte. Hele ki yok olup gideceğinden korktuğum için kaçtığım o kocaman olmuş kar topu benden hızlı hareket edip nihayet bana çarptığında, yaşadığım duygunun eşsizliğini hissetseniz kesin dersiniz zaten. Evet arkamı döndüğümde kar topundan eser yoktu belki. Ayrılmış kar taneleriydiler yine.

Ve Sen oradaydı. Tam karşımdaydı. O kadar kaçıp hiçbir yere gidememişim meğer. Mutluydum. Çok mutluydum. Artık yapacağım hatta yapmak istediğim tek bir şey vardı. Ben de öyle yaptım. Yere eğildim. İki avucuma karları doldurup sımsıkı yaptım ve ona fırlattım. Sahi, yoksa siz hala beni mi dinliyorsunuz? Oyun arkadaşınıza kar topu fırlatmaya gitmediniz mi daha?

Didem Elif

Not: Bu öykünün fotoğrafı ve müziği yok. Ne görüyorsanız, ne duyuyorsanız, en çok da ne hissediyorsanız o.

Edebiyatla kalın

Sevgilerimle

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Mantık

Venüs – Mars ne yapıyorsun defter kalemle öyle?

Mars – Mantık öğreniyorum.

Venüs – Mantık mı? O da nerden çıktı şimdi?

Mars – Bu okullarda öğretilen dersler boşuna değildir herhalde dedim ve mantığın nasıl bir şey olduğunu merak ettim. Çok ilginç biliyor musun? Birbirinden farklı önermeler bir araya gelince çok enteresan sonuçlar ortaya çıkabiliyor. İnanamazsın. Bazen çok mantıklı ama bazen de çok mantıksız.

Venüs – Nasıl mantıksız mesela?

Mars – Mesela bak diyelim ki ilk önerme; “Bütün kadınlar onlara çiçek alınmasını bekler,” ikinci önerme de “Venüs bir kadındır,” olsun. Ve ortaya çıkan sonuç önermesini sana söylüyorum sıkı dur. “Venüs kendine çiçek alınmasını bekler.”

Venüs – Aaa çok mantıksızmış. Hayır kabul etmiyorum. Biliyorsun ki hiç de beklemem öyle şeyler. Bir buluşmamıza çiçekle geldiğinde, onu oturduğumuz restoranın masasında unutmuştum hatırlıyor musun?

Mars – Hatırlamam mı? Neyle mutlu olduğunu anlayana kadar göbeğim çatladı Venüs. Ama haklısın kadınları ve erkekleri bu kadar kategorize eden, genellemeler içine sokan cümleler kurmak çok saçma gerçekten de. Kurduğumuz cümlelere dikkat etmeliyiz. Mantık öğrendiğim iyi oldu. Kitabının adı olan “Aşk Bir Kadın Hastalığıdır” cümlesini Elif’in nasıl bulduğunu şimdi daha iyi anladım böylece.

Efsane Bir Bakış

Uranüs – Marsiiii, Marsiiii, hey Marsi! Bir saattir sesleniyorum sana. Duymuyorsun beni. Taa kırk metre uzaktan görüp tanıdım seni valla.

Mars – Aaa Uranüs sen de mi buradasın? Gökler alemi istila etti dünyayı anlaşılan.

Uranüs – Allahım yakışıklı suratını çok özlemişim. O nasıl efsane bir bakış öyle… İçim gitti resmen.

Venüs – Me-mer-merhaba. Muhabbetinizi bölüyorum ama ben Venüs. Mars’ın bizi tanıştıracağı yok ben kendimi tanıtayım bari.

Uranüs – Ay şu Venüs dedikleri sen misin? Hiç de anlatıldığı kadar değilmişsin yani, abartmışlar valla. Aşkın gözü gerçekten körmüş.

Venüs – Ne değilmişim pardon anlamadım.

Mars – Ah hayatım biz sinemaya gitmeyecek miydik? Siz kadınlar muhabbete girerseniz geç kalıcaz bu gidişle.

Uranüs – Hangi filme gidiyorsunuz, ben de mi gelsem sizinle acaba?

Mars – Ben sinema mı dedim? Şey demek istedim, şey… Maça gidicez biz. Fenerbahçe Galatasaray maçına…

Uranüs – Nee maç mı? Off çok sıkıcı.

Venüs – Maç mı? Beni maça mı götüreceksin Mars? Daha önce hiç stadyumda maç izlememiştim, ayy çok heyecanlııı…

Uranüs – Muhabbetinize kesinlikle doyum olmuyor arkadaşlar hadi ben kaçtım. Umarım en kısa zamanda yine görüşürüz Marsiii. Çavvv…

Nerde Olsam Mutlu Olurum

Mars – Maç izlemekten hoşlandığını bilmiyordum Venüs. Ben sadece Uranüs’ten kurtulmaya çalışıyordum.

Venüs – Hoşlanmıyorum aslında hem de hiç. Ama stadyumda bir kez olsun o deneyimi yaşamak isterdim doğrusu. Acayip bir atmosferi olmalı. Hem ben senin yanında nerde olsam mutlu olurum ki.

Mars – Canımsın sen benim de, güzelim lig kapandı. Maç mı oynanıyor şu an Allah aşkına? Nerden bulayım sana stadyumda maç şimdi? Hep olmayacak şey istersin zaten.

Venüs – Tamam tamam vazgeçtim. Yalnız ben Uranüs denen bu kadından hiç hoşlanmadım. Ne o öyle Marsiii, Çavv filan… Yok çav bella!

Mars – Hahahaaa. Hey Venüs sen beni kıskandın. Wawww. Ne güzel bir duyguymuş. Bir hoş oldu içim valla.

Venüs – Pek bir eğlendin bakıyorum. Evet biraz kıskandım ama bu benim hiç de hoşuma gitmedi. Yalnız sana gülmek çok yakışıyor biliyor musun? Sen hep böyle mutlu ol olur mu?

SU İç Geçer

Merkür – Afedersiniz konuşmanızı bölüyorum ama deminden beri size bakıyorum hanımefendi, sizi bir yerden tanıyorum fakat bir türlü çıkartamadım. Adınız nedir acaba? Bir istirham etsem?

Venüs – Ne etseniz anlamadım ama benim adım Venüs.

Merkür – Ah tabi yaa, sizinle bir kere aynı masada poker oynamıştık şimdi hatırladım.

Venüs – Karıştırıyor olmalısınız simanız bana hiç tanıdık gelmedi.

Merkür – Hayır hanımefendi asla karıştırmıyorum, insan her zaman sizin kadar güzel bir kadınla karşılaşmıyor.

Mars – Öhö öhö… Öhö öhö… Öhö…

Venüs – İyi misin Mars?

Merkür – Beyefendiyi gıcık tuttu galiba. Su için geçer.

Venüs – Neyse bizim şimdi gitmemiz lazım. Sizi gerçekten hatırlayamadım. Kusura bakmayın lütfen. İyi günler.

tutulmalar

Mars – Sen elin adamlarıyla poker mi oynuyorsun Venüs?

Venüs – O nasıl bir konuşma tarzı Mars? Yakıştı mı hiç sana? Arkadaşlarımla eğlence olsun diye bir iki kez oynamışlığım var. Hepsi bu. Hem ne var bunda? Erkeklerle kadınlar beraber bir şey yapamaz mı? Adamı gerçekten hatırlamıyorum.

Mars – Bırak şimdi bunları. Hadi gene iyisin. Aldın iltifatını.

Venüs – Ne alakası var canım. Bana kıskandın diyordun, sen daha beter kıskanç çıktın.

Mars – Sorma. Ben bu duyguyu hiç sevmedim. Elif niye böyle metinler yazıyor şimdi durduk yere anlamadım. Ne diye huzurumuzu kaçırıyor?

Venüs – Astrolojide Merkür retrodaymış, tutulmalar filan oluyormuş yaa, Elif ordan ilham aldı sanırım. Ondan yazıyor heralde bunları ama ben de sevmedim açıkçası. Çok anlamsız. Hala Uranüs’ün sana bakışları aklımdan gitmiyor.

Mars – Kim kime tutuluyor? Sakın haa! Bak valla çekemem öyle tutulmalar filan. Zaten zor bulmuşum seni. Kimselere kaptırmam.

Venüs – Ay Mars çok alemsin kimsenin kimseye tutulduğu yok. Ay mı tutuluyormuş Jüpiter mi ne? Bişey bişey işte. Anlamıyorum ki ben de. Hem gözüm senden başkasını mı görüyor sanki? Yalnız kıskançlık sana hiç yakışmıyor. Burnun kızardı resmen. Çok komik görünüyorsun.

Mars – Sen dalga geç bakalım. Ben çok ciddiyim. Elif lütfen bir daha böyle metinler yazıp bizi bu tür ruh hallerine sokmasın, sevmedim ben bu işi.

Venüs & Mars

Elif – Arkadaşlar, arkadaşlar, hey sakin olun biraz. Bugüne kadar devreye girmeyeyim iyi idare ediyorlar dedim ama habire arkamdan konuşuyorsunuz artık dayanamadım. Bence her ikiniz de başkalarının size olan ilgisini boşuna büyütüyorsunuz. Venüscüm; Mars çok yakışıklı, üstelik çekici ve karizmatik bir adam. Elbetteki kadınların ilgisini çekecek. Bundan doğal bir şey olabilir mi? Senin caziben de ondan aşağı kalır değil hani. Senin gibi tutkulu bir kadınla birlikte olmak istemeyecek tek bir erkek bile düşünemiyorum. Adın üstünde Venüssün sen. Etrafınızdakilerin ilgisi bugüne kadar sizin hiç bir zaman başınızı döndürmedi ki, neyin kavgasını yapıyorsunuz? Ayrıca benim yazdıklarımla ilgili şunu kafanızdan çıkartmayın, ben hep sizin iyiliğiniz için uğraşıyorum. Ne yazarsam yazayım her zaman pozitif algılayın lütfen olur mu? Sizin mutlu bir çift olmanızı en çok ben isterim. Bunu sakın unutmayın. Sizi üzecek, kendinizi kötü hissettirecek bir şey yazmak ister miyim hiç? Edebiyat yapmaya çalışıyorum. Bazı metinleri bazen sırf öyle gerektirdiği için yazıyorum. E aşkı anlatıyorum madem, azcık birbirinizi kıskansanız fena mı olur dedim, bir denedim sadece. Ayrıca ben sizin aşkınıza her türlü güveniyorum. Siz birbirini çok seven ve yakaladığınız eşsiz duygunun kıymetini bilecek karakterde ruhlarsınız. Yaşadığınız her sorunun üstesinden geleceğinize ve güzel bir birlikteliğiniz olacağına dair hiç şüphem yok. En azından diyaloglarınızı ben yazdığıma göre aksi söz konusu bile olamaz. 😂

Her zaman Pozitif Algıla

Mars – Elif doğru söylüyor Venüs. Birbirimizi her zaman pozitif algılamamız çok önemli. Bak bunu hiç unutmayalım.

Venüs – Haklısın. Ne yapalım biliyor musun? Eğer birimiz ola ki unutursa ve yanlış davranmaya başlarsa, diğeri ona hatırlatmak için bir şey söylesin. İpucu gibi bir cümle. Yanımızda başkası varsa bile kimsenin anlamayacağı o cümle ile kendimizi anında toparlarız. Ne dersin?

Mars – Şifreli bir cümle mi? Ne gibi mesela?

Venüs – “Su içmek ister misin?” diye soralım mesela.

Mars – Harika fikir. Yalnız ben şu an bir şey fark ettim. Yanıma geldiğinden beri seni hiç öpmemişim. Bu harika fikrinin şerefine dur seni bir öpeyim ben en iyisi. Sana nasıl susadığımı bir bir anlatayım. 😉

Venüs – 😍😍😍

Mars – 😍😍😍

Venüs – Ahhhhhh!!!

Mars – Noooooldu???

Venüs – Ne olacak sakalın battı Mars. Aşk olsun sana ama. İnsan benle buluşmadan önce bir tıraş olur.

Mars – Ay amma abarttın. Ne biçim bağırdın, ödüm koptu resmen. Hem ben senin geleceğini bilmiyordum ki. Oturmuş mantık çalışıyordum.

Venüs – Demek beni beklemiyordun? E gideyim o zaman en iyisi ben.

Mars – Sen de var yaa, ben seni bildim bileli gideyim de gideyim… Zaten ilk gökyüzündeyken beni bırakıp gittin. Amma meraklısın sen de gitmeye haa…

Elif – Heyyyyy çocuklarrrrr, çocuklarrrrr…

Venüs – ? ? ?

Mars – ? ? ?

Elif – Su içmek ister misiniz?

Venüs & Mars – 😅😅😅

Didem Elif

Not: Belirtmek isterim ki, öykülerimi yazarken özel olarak şarkı seçmiyorum. İçimde kelimeler demlenirken yüreğime bir şarkı oturuyor ve ben de sizinle paylaşıyorum. Mantık adlı öyküyü yazarken böyle bir duygum oluşmamıştı. O yüzden açıkçası öykünün sonuna herhangi bir şarkı koymayı düşünmüyordum. Fakat bu hafta çok sevdiğim lise arkadaşım Seda Çağlayan’ın, sözlerini kendi yazdığı Bırak Beni adlı şarkısı yayınlanmaya başlayınca; benim için çok özel ve anlamlı olan bu şarkıyı sizlerle de paylaşmak istedim. Sen ve Ben Dergisi‘nde ince mevzulu yazılar yazan Seda arkadaşımın; daha aylar önce bir hayal olarak bahsettiği şarkı söyleme arzusunu bugün hayata geçirmiş olmasından dolayı o kadar mutluyum ki… Yolun açık olsun Sedacım. Seni bırakmasalar da sen hep kendi halinle kal. Böyle öyle güzelsin ki…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle

Photo created by freepik – www.freepik.com

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Akış

Akışına bırakmayan insanlar çıkmıştı karşıma. Başından beri. En başından beri. Annem, babam, öğretmenlerim, eski karım… Yoluma çıktılar hep. Önüme geçtiler. Küçük bir çocuk gibi razı oldum ben de. İstemeye, istemeye istediklerini yaptım…

Oysa akışı seven biriydim. Yine de başkalarının çizdiği yollarda akmanın daha doğru olacağını sandım.

Ne yalan söyleyeyim, doğum gününde neden o kitabı yolladığımı bilmiyorum bu yüzden. Hiç bilmiyorum hem de. Hele ki neden başka bir kitap değil de o? Kesinlikle hiç bir fikrim yok. Gerçekten! Belki yıllar sonra anlarım… Bugüne kadar pek çok şeyi sonradan anladığım gibi, bunu da anlarım bir gün belki…

Anlamak için yola çıkmamıştım ki zaten. Çok uzaktım anlamaktan. Anlatmaktı sanki derdim ama nasıl anlatacağımı da bilemiyordum. Sürekli onu düşünüyordum. Benim için öyle özeldi ki. Doğum günü için farklı bir şey yapsam dedim kendi kendime ve çok da düşünmedim üstünde. Plan yapmadım.

Aslında özenmeli insan böyle zamanlarda, bense özenmedim. Sadece içimden gelen sesi dinledim. İşyerine postayla kitap gönderme fikri aklıma geldiği anda, odada komidinin üzerinde duran o incecik kitap gözüme ilişti birden: Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler! Dört yaşındaki yeğenim için alınmış bir masal kitabı…

Prenses

“Tabii yaa… Prenses!” dediğimi hatırlıyorum. O benim prensesimdi. Aşık olduğunda; insana sevdiği kadın, prenses gibi gelmez miydi? Yoksa tek budala ben miyim?

Sonrası tamamen akış ile geldi. Artık yapılması gerekenler neyse onu yapacaktım. Önce bir zarfa ihtiyacım vardı. Adres kısmı işin en kolayıydı. Kendisinin ve çalıştığı bankanın ismini yazmam yeterliydi. Nasılsa ona ulaştırırlardı.

Zarfın içine bir yazı ya da bir not koysa mıydım? Benden olduğu anlaşılsın istemiyordum. Bir bilgisayar çıktısına “40. yaş günün kutlu olsun!” yazabilirdim. İyi de daha kırk olmamıştı ki… Olsun! Neden bilmem aynı yaşta olmamıza rağmen kendini yaşlı hissetsin istiyordum. 🙂

Ne kadar çocukçaydı. Hele ki alelacele hazırladığım o aptal kağıt parçası. Süpriz hediyem, resmen 15 yaşında birinin elinden çıkmış gibi duruyordu. Acemi kağıt çıktısı toneri azalmış yazıcıdan silik bir baskı şeklinde çıkmıştı. Yaptığım şeyin üzerine kafa yorarsam, kendimi caydırmaktan korkuyordum açıkçası. Bir de ofiste kimse görmeden bir an önce halletmeliydim işimi sonuçta.

Hediye

Bazı insanların size hediye alması asla umrunuzda olmaz. Varlıkları zaten hediye gibidir. İşte onun varlığı benim için tam olarak böyleydi. O benim hediyemdi. Hayat tesadüfi bir biçimde onu karşıma çıkardığı anda ona vurulmuştum.

Yağmurlu bir kış gününde Taksim sokaklarında randevusuna yetişmeye çalışırken, yaşının ne kadar da altında görünmüştü gözüme. Atkısını tam önümde yere düşürünce, ister istemez durmuş ve göz göze gelmiştik. Eğilip yerden aldığı atkısını eliyle silkelerken, onu izleyen gözlerime gülümseyip telaşla yanımdan uzaklaşmıştı.

Bir programım yoktu. Öylesine tasasız bir şekilde dolaşıyordum sokaklarda. Yağmur birden hızlanınca korunmak niyetiyle, ilk önüme çıkan pasaja girdim. Arzu “Kemal!” diye seslenince, sesin geldiği yöne baktığımda Arzu’yu değil onu gördüm ilk önce. Yüzünde hala aynı gülümseme vardı.

Pasajın içinde bulunan tiyatroya girmek üzerelerdi. Arzu ile havadan sudan konuştuktan sonra ayrıldık. Sonrasında kaç kere Arzu’yu aradım bilmiyorum. Ayak üstü tanıştırıldığım Nihan’la aramızı yapsın diye dökmediğim dil kalmadı. Yine de yapmadı aramızı. “Hayatta böyle bir topa girmem abicim, bir şey söyleyeceksen Nihan’a kendin direk söyle,” dedi.

Gönlümde sürekli o melodi çalıyordu: “Nihansın dideden…”

Nihan… Onu tanıdığım andan itibaren ona bakan tüm gözlerden saklamak istediğim narin bir çiçek…

Belki de bir çiçek yollamalıydım ya da kadınların hoşlanacağı türden daha özel bir şey seçmeliydim. Pek tabi kesinlikle elden vermeliydim. Yüzüne ondan çok hoşlandığımı açıkça söylemeliydim.

Yapamadım hiçbirini yapamadım. Doğum günü gelip de çattığında doğal bir şekilde kutlayamadım bile. Sanki benim için herhangi bir günmüş gibi davrandım.

Kimden geldiği belli olmayan, içinde bir çocuk masalı olan aptal bir zarf yollayabildim en fazla işte. Paketi aldığından emin olduğum bir süre geçtikten sonra onu önemsediğimi göstermeye çalıştığım soruyu ancak cep telefonundan yolladığım bir mesajla sorabildim: “Paketi aldın mı? Sana bir masal göndermiştim.” dedim. Şaşırdı. “Aaa. O sen miydin?” dedi ve hemen peşinden uykusu geldiğini söyleyip konuyu kapattı. Yine konuşamadım. Söylemek istediklerimin hiç birini söyleyemedim. “Kalbim seninle dolu,” diyecek gibi oldum, anlamsız geldi devam etmedim.

Didem Elif

Not: Aklımda çok başka hikayeler vardı. Yarım kalmış başka hikayeler. Hiç aklımda olmayan Akış adlı bu öykü ani bir şekilde birden ortaya çıktı ve tüm diğer hikayelerin önüne geçti. Bazen öyle olur… Bir hikaye ana hikayenin önüne geçer. Daha önce duymadığım bir şarkı ise tesadüfen yazıyı yazarken karşıma çıktı… Elimden Gelen Bu Kadardı…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Kilim

Daha çocuğum. Aslında yeni yeni adet görmeye başlamışım ve göğüslerim artık büyümüş. Yine de saatlerce bir kilimcide oturmak istemeyecek kadar çocuğum. Dört bir odası halıfleks kaplı bir evde otururken, annem ve babamın niye ısrarla kilim baktıklarını anlayamayacak bir yaştayım. Babamın işyerinin giriş katında kocaman bir kilimci varken üstelik. Bu sıcak yaz gecesinde sevimli bir çay bahçesinde güzelce bir ağacın altında serinlemek yerine, içilmesi burada tercih edilen çayları aklım kesinlikle almıyor.

Evden çıkalı bir haftadan az olmuş. İç Anadolu’dan başlayıp her gün farklı bir yerde konaklayarak adı duyulmamış bu küçük sahil kasabasına kadar gelmişiz. Benim için büyülü olan bir yolculuğun içindeyim. Ömrümde ilk kez antik şehirleri, önemli insanların kabirlerini geziyorum. Filmlerden ve kitaplardan öğrendiğim şelale ve vadi kavramları ilk kez kafamda görsel bir şölenle bir yere oturuyor. Anıtkabir, Mevlana Türbesi, Peri Bacaları, Ihlara Vadisi, Manavgat Şelalesi… Kayalarda kral mezarları… Daha birinin duygusu bitmeden, bambaşka enerjisi olan bir yerin duygusuna yer açıyorum küçücük benliğimde. İşte bu kilimci de onlardan biri.

Burada geçirdiğimiz zamanı anlamasam da sıkılmıyorum. Hayır kesinlikle sıkılmıyorum. Gündüz girdiğimiz denizde kulağıma kaçan su çıktığına ve artık ağrı yapmadığına göre, “hadi,” diye sızlanarak annemlerin keyfini kaçıracak değilim. Tuhaf bir merak duygusu içindeyim. Sonuçta ömrüm boyunca hafızamdan silinmeyecek bir kilim kokusu eşliğinde, onların karar vermesini bekliyorum. Önlerine serilen her dokuma karşısında gözleri daha bir farklı ışıldadığına ve bir maden bulmuş gibi büyülendiklerine göre önemli bir yerde olmalıyız. Yıllar sonra adı sanı bilinmeyen bu sahil kasabasında yaşayacağımı, bu kilimcinin her gün önünden geçeceğimi ama bir kez olsun bile içine girmeyeceğimi ve buradan alınan kilimi büyük bir mutlulukla evime sereceğimi henüz bilmiyorum. Nasıl bilebilirim ki? 30 yıldan fazlasından bahsediyoruz.

O yıllarda desenine zerre kadar dikkat etmediğim bin bir güçlükle karar verilen kilime bakıyorum bugün. Keşke annemin babamla geçirdiği o mutlu saatleri bir kavanoza sığdırıp konserve yapabilseydim. Gerçi yapabilseydim de şimdiye çoktan tükenmiş olurdu öyle değil mi? İlişkilerinde yaşadıkları tüm güzel anları yoksa herkes ihtiyacı olduğunda kullanmak üzere kavanozlarda biriktirmez miydi?

Belki de ben en doğrusunu yaptım. O anları çocuk yüreğime koyarak daha da kalıcı hale getirdim. Böylece yapayalnız hissettiğim bu evde sadece bir kilime bakarak sanki uçan bir halıya binmişim gibi güzel zamanlara doğru yolculuk yapabildim. Çünkü tıpkı benim o kilimcide geçirdiğim anlar gibi; ne kadar uzun süredir bekliyor olsan da, yalnız olmadığını biliyorsan mutlusundur.

Didem Elif

Not: Çok ama çok kısa bir öykü oldu. Çünkü bazı öyküler daha fazla uzamamalı. Acıttığı yerde bitmeli. Bitmeli ki kimsenin çocuk yüreği daha fazla acımasın. O zaman biten her şey için Sertap Erener’den gelsin. İncelikler yüzünden…

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Karanlık

Venüs – Mars niye buraya geldik? Gecenin bu karanlığında Cağaloğlu’nda ne işimiz var? Lütfen söyler misin artık. Bütün işyerleri kapanmış. Burası çok ıssız.

Mars – Şişt sessiz ol birine yakalanacağız şimdi.

Venüs – Aaa napıyorsun? Kurcalama o kapıyı.

Mars – Venüs sessiz ol dedim, biri duyacak bizi. Dur açıldı açılacak az kaldı.

Venüs – Allahım sana uyduğuma inanamıyorum.

Mars – Hah işte oldu. Dur sessizce kapıyı kapatalım. İçerdeyken rahatça konuşabilirsin şimdi. Kimse duymaz artık bizi. Biliyor musun Venüs, düşünüyorum da bizden ne iyi ajan olurmuş.

Venüs – Yine o tuhaf hikayeler anlatan kitaplardan okudun öyle değil mi Mars?

Mars – Sen geçen gece o eski mi eski Amerikan filmini izlerken ben sana bir şey dedim mi Venüs?

Venüs – Sokak Kızı İrma’yı mı kastediyorsun? Bence çok keyifli bir film. Romantik komedi seviyorum. Ne olmuş yani? Biraz eğlenmek istemiştim.

Mars – Neyse tamam tamam. Hadi gel bak sana ne göstereceğim? Tata taa ta tam… Perde açılsın…

Karanlık

Venüs – Siyah perdeleri olan bomboş bir karanlık oda mı??? Aklından yine ne geçiyor Mars? Yani fantezi de bir yere kadar ama.

Mars – Ne fantazisi Venüs yaa. Bak burası Elif’lerin yıllar önce kapanan grafik ajansının eski binası. Şu an içinde bulunduğumuz oda da, renk ayrımı yapılması için taranan filmlerin banyo makinesine atıldığı karanlık oda.

Venüs – Aaa burası orası mı? Ama hiçbir özelliği olmayan bir oda burası.

Mars – Dur perdeyi kapatayım da öyle bak. Gördün mü hiç ışık geçirmiyor. Film yanmasın diye özel olarak yapılmış.

Venüs – Evet ama ben seni hala görüyorum.

Mars – Ben de seni görüyorum Venüs. Ben seni hep görüyorum. Aslında o yüzden gelmek istedim buraya. Birbirimizi ilk tanıdığımız gökyüzündeki o ortamı sana yeniden yaşatmak istedim. Her tarafın karanlık olduğu, etrafımızdaki onca yıldızın içinde ne kadar yalnız hissettiğimizi ama birbirimizin varlığını içimizde fark ettiğimizde tüm uzaklığa rağmen ne kadar yakın olduğumuzu hatırlatmak istedim.

Venüs – Ben hiç unutmuyorum ki Mars. Seninle gökyüzünde birlikte olmak öyle eşsiz bir duyguydu ki.

Mars – Üzülüyor musun artık gökyüzünde olmadığın için? Pişman mısın? Sonuçta benim yüzümden kayıp düştün.

Venüs – Delirdin mi sen? Hayır asla. Evet düştükten sonra kendimi bulmam çok uzun sürdü biraz acı çektim. Hele ki seni bir daha göremeyeceğimi bilmek, bununla yaşamaya çalışmak çok kötüydü. Ama şu an bak yanımdasın. Sana dokunabiliyorum, seni koklayabiliyorum, seni doya doya öpebiliyorum. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?

Mars – Canım Venüs’üm benim.

Venüs – Şimdi sen beni bu binaya getirince aklıma Elif’in yaşadığı bir olay geldi.

Mars – Neymiş o?

Venüs – Bir gün yanlarında çalışan genç çocuklardan biri durup dururken Elif’e eşcinsel olduğunu söylemiş. Elif buna çok şaşırmış.

Mars – Ben Elif’in bu konularda insanları yargılamadığını sanıyordum niye şaşırmış ki?

Kendi Kendine

Venüs – Şaşırdığı şey çocuğun eşcinsel olması değilmiş bunu Elif’e söylemesiymiş. Bu durumu öyle saçma bulmuş ki, çocuğu bozmuş önce “İyi de bana ne?” demiş. Fakat sonra anlamış ki çocuk yargılamayacağını bildiği için Elif ile bunu paylaşıyor. Üzülmüş sonra çocuk için. İçinde olduğu duygu durumunu anlamaya çalışmış. Kendi kendine ne yaşıyor ki kimseye anlatamıyor diye düşünmüş. Onun kendi bedeni içindeki yabancılaşma duygusunu anlatabilmek istemiş. Hatta bunun üzerine o yıllarda bir öykü bile yazmış.

Mars – Elif bazen çok fazla şey düşünmüyor mu sence de? Bir koy verse gitse yaa. 😝 Elif alınmasın da amma detaylara takılıyor fenalık geliyor bana bazen valla. 🙈

Venüs – Haklısın. Takılı kalmak iyi değil. İnsanlar ne çok şeye takılı kalıp anın güzelliğini kaçırıyor öyle değil mi Mars?

Mars – A evet. Bak bu doğru. Anı gerçekten kaçırıyorlar. Ayy amaaaan neyse bırakalım insanları artık Venüs. Kendimize bakalım. Yoksa biz de anı kaçıracağız. Tamam seninle baş başa kalmam konusunda bana ayrı bir kıyak çekiyor hakkını da yemiyeyim Elif’in şimdi ama şu an sadece burada olalım Venüs. Anın tadını çıkaralım. Sadece benimle ol. Başka şeyler getirme aklına. Baş başayız bak. Bir an için bile olsa Elif’in ya da başkalarının ne düşündüğünü unutalım. Sadece ikimiz olalım. Sadece ikimiz… Hem sen fantezi mi demiştin az önce? Hiç fena fikir değil. Bir gel bakiyim buraya biraz.

Venüs – Heyyy. Marrrssss…

Mars – 😍

Venüs – 😍

Didem Elif

Not: İçimde bir bulutsuzluk özlemi vardı bu hafta. Zihnimizin bulutsuz bir gökyüzünde uçtuğunu hayal ettim. Çünkü her taraf karanlıksa şayet, ancak gökyüzü bulutsuz olduğunda yıldızları görebiliyoruz. Sonra da kendiliğinden hayatın melodisi geldi: Sözlerimi Geri Alamam… Şarkıyı hepiniz biliyorsunuz ama belki daha önce izlemediğiniz Bulutsuzluk Özlemi ile Hakan Aysev’in birlikte söyledikleri bir konserden paylaşım yapmak istedim size. Benim tüylerimi diken diken eden bu senfonik versiyonu dilerim siz de benim gibi seversiniz.

Edebiyatla kalın,

Sevgilerimle…

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Seçim

Bir rüyadayım. Mekan ne kadar gerçek dışı gibiyse de bir binanın altındaki bir otoparktayız sanki. Issız. Etrafta ikimizden başka kimse yok. Sahi tıklım tıklım araba ile dolu bile olsa otoparklar hep boş bir duygu vermez mi insana? Binlerce kişinin dolaştığı AVM’lerin yerin altında konumlanan otoparklarında bile aynı duygu vardır öyle değil mi? Boşluk… Bu yüzden AVM’de değil ama otoparklarında dolaşırken hissettiğim duyguyu severim. Fazla insana denk gelmeden arabanı ararsın. Evine gidersin…

Arabasını aradığı için mi bilmiyorum, etrafını kontrol ediyor. Derken bir anda gözlerime özlemle bakarak ellerini uzatıyor. Konuşmuyor ama yüzünde “gel hadi,” diyen bir ifade. Gidip sarılıyorum. Allahım kolları ne kadar sıcacık… Kaç kez rüyamda gördüm onu ve her seferinde aynı yoğun duyguyu hissettim belki ama ilk kez bu defa uyandığımda rüyada olduğum için üzülmedim. Sandalyenin arkasında duran sarı elbiseye baktım.

Rüyalar sanırım belki de hiç var olmayan bir zaman ve mekan dilimine bizi götürdüğü için etkisi çok büyük oluyor. Verdiği o yoğun gerçeklik duygusunun bir anda kaybolması, etkisi altına alıyor insanı. Uyanıyorsun ve koca bir boşluk.

İlk kez boşluğa uyanmadım bu sefer. Yanımda olmadığının gerçekliği canımı acıtmadı. Yatağın içinde doğrulurken masum görüntüsüyle yanıbaşımda uyuyan çocuğuma baktım. Yüzükoyun yatan ufacık bedeni derin soluklar alıyordu. Saçları, uyuyakalmadan önce okuduğum kitabın üstüne dökülmüştü. Elim cep telefonuna gitmiyor. İlk kez… Oysa bu büyülü anın ne çok isterdim fotoğrafını çekmeyi.

Çocuğumun saçlarını okşuyorum. Söylediği zaman güldüğüm cümleleri aklıma geliyor. Ben gülünce, onun yüzünden üzüntü bulutları geçiyor…

Biz büyükler çocukların verdiği beklemediğimiz zeki cevaplar karşısında güleriz ama onlar bunu hiç eğlenceli bulmaz. Belki dalga geçtiğimizi sanıyorlar. Oysa oğlum Deniz beni ne zaman güldürse, her seferinde daha büyük bir sevgi kaplıyor içimi.

TeSadüf

Bir AVM’nin içine gidiyorum bu sefer. Rüya yoluyla değil ama. Bile isteye gerçek bir anıya götürüyorum kendimi. Daha bir kaç hafta öncesine. Bana şemsiye aldıran yağmurlu bir güne… Dikkatimi verirsem anladığım ama gerçekte anadilim olmayan bir dil konuşuluyor etrafımda. Tüm odağım alışverişte olmasına rağmen elim telefonuma gidiyor. Sigaranın yerini telefonunun aldığı bir çağdayız sonuçta ve ben bağımlılıkları olan bir insanım.

Bana öyle gelir ki, yıllar sonra kapalı alanda telefon kullanmak yasak olacak. Aynı şimdi sigara tiryakilerinin yaptığı gibi; telefon kullanmak için balkona, terasa ya da sokağa çıkılacak. Oysa sigaranın gümüşlük içinde misafirlere ikram edildiği zamanlar daha dün yaşanmış gibi.

Kabinde denemeyi düşündüğüm kıyafetleri kolumda biriktirirken, cep telefonuna tamamen refleksle giden diğer elim otomatik hale gelmiş tuşlara basıyor. O anda ekrana vuran görüntü, beynime bir dozerle vurulmuş etkisi yaratıyor bende. Tanrım ölücem galiba. O da burada. Bu binanın içinden çekilmiş bir fotoğraf paylaşmış. Aylardır tesadüf diye beni ikna eden beynimin aklı bile almıyor bu durumu artık. Yok, bu kadar da tesadüf olamaz, ki eğer bu da tesadüfse bile yaşadığımız kesinlikle tılsımlı bir şey olmalı.

Tekrar fotoğrafa bakıyorum. Koluna benim gibi bayan kıyafetleri doldurmuş. Sarı bir elbiseyi öne çıkartarak vermiş pozunu. Modelini tam göremesem de tuttuğunun bir elbise olduğunu anlayabiliyorum.

Midemin içine onu oyan bir alet girdi sanki. Daha fazla yeni kıyafetler seçemeyeceğim gibi, seçtiklerimin üzerimde güzel durup durmadığına da bakamayacağım. İki seçeneğim var. Elimdekilerin hepsini bulunduğum reyona bırakıp, bu koca AVM’den ona görünmeden şu an kaçıp gidebilirim. Ya da…

Yumak

Hayat, sıkı sarılmış çok büyük bir yumak gibi. İki ucu var. Ancak dışında duran ucu açmaya başladıkça içte kalan uca ulaşabiliyorsun. Eğer sadece yumağı açtıysan günün sonunda elinde kalan koca bir ip yığınından başka bir şey olmuyor. Oysa onu açarken bir taraftan ilmek ilmek ördüğünde, varolmayan yeni bir form yaratıyorsun. Hayat yumağın tamamen açıldığında yepyeni bir sen oluyorsun.

Kaçmadım. O gün o AVM’den çıkıp gitmedim. İçimden geldiği gibi dolanarak onunla karşılaşmayı umdum. Kapanış saati gelene kadar oyalandım. Önce hiç bir yerde yok sandım. Belki de çoktan gitmişti. Her yeri dolaşmıştım çünkü. Tüm dükkanlar kapandığında nihayet onu fark ettim. Tam karşımda duruyordu işte. Elinde benim için aldığı sarı bir elbiseyle…

Didem Elif

Not: Maddi anlamda beton dışında neredeyse her şeyin değer kaybettiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Malesef ki böyle… İstanbul’da büyük bir seçim var bugün. İçinde yaşayan her bir insanın seçimi ile dünyanın en güzel renkli yumağının neye dönüşeceğine karar verilecek. Dilerim bu güzel şehir için en güzel ilmekler örülsün.

Edebiyatla kalın…

Sevgilerimle.

Fotoğraf: Kadıköy İskelesi – İstanbul

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Ben De Seni

– Yağmur! Kardeşini hırpalamayı bırak.
– Hırpalamıyorum ki, oyun oynuyoruz biz.
– Böyle oyun mu olur oğlum? O bir kız. Kızlarla güreş olmaz. Canını yakacaksın.
– Ama anneee, Rüzgar bir savaş kızı.

Ne alem çocuk. Lafa bak, savaş kızıymış. Habire boğuşan iki çocuklu bir evde, kafanı toparlayıp yazı yazmaya çalışmak ne zor iş. Ama şu metni bitirmem gerek. Yarın dergiye teslimin son günü.

“Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Üşüdüm.”

Sanki araya bir cümle daha istiyor.

“Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm.”

Tam da bu satırları yazdığım anda bir üşüme geldi bana. Açık olan pencereyi kalkıp kapattım. Perdeyi çekerken; sokakta sürdüğü tahta el arabasına eski eşyalar yüklenmiş yaşlı bir adam fark ettim. İşte hayatın içinde ayakta kalmaya çalışan biri daha…

Yağmur haklıydı. Rüzgar savaşçı ruhu olan bir kızdı. Hiç ağlayıp sızlanmazdı. Abisiyle boğuşmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Güreşi kaybetmek umurunda bile değildi. Her seferinde biraz daha güçlendiğini bilirdi. Yine de kendi içimde yazma çabası içinde olsam bile, hem kız olduğu hem de küçük olduğu için onu kollama ihtiyacı duyuyorum.

Yaşamın içinde düşe kalka ilerlerken, bir taraftan sözcüklerden yeni bir dünya inşa edebilmek. Sanki ev ahalisini var olan akışında bırakıp, kimsenin olmadığı bir odaya gidip, orada sessizce ibadet edip gelmek gibi. İbadet eden biri olmadım hiç ama yazmanın bana verdiği his hep böyle oldu.

Oda

Herkes kendi zevkine göre döşer evini. Kimi oymalı, yaldızlı mobilyalar seçerken; kimi sade tonları ve formları kullanır. Kimi için şıklık daha önemlidir, kimi için rahatlık. Kimi her ikisini de başarır. Kışın soğuk, yazınsa sıcak hatta yapışık tutan deriyi tercih edenler vardır. Deri olan her şey çok da güzel durur açıkçası. Deri kaplı bir defter mesela, ne güzeldir…

Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler ise ruh evimizin mobilyaları gibidir. Masası, sandalyesi, halısı -ki ben kilim severim- perdesi, tabloları ile donanan bir ev. Okumak, görmek, dinlemek… Tüm duyularını vererek anladıkların, odalarına doluşturduğun eşyalardır. Üretmekse evine misafir çağırmak… İşte o yüzden yazmak birini ağırlamak gibi bir şeydir benim için. Oturmak için, sohbet etmek için, paylaşmak için, sevmek ve sevilmek için, hatta bazen sevişmek için… Tutkuyla, sevgiyle, aşkla…

Bazı yazarlar, evinin en güzel odasında ağırlar sizi. Belki çok güzel manzaralar sunar. Pırıl pırıl mis gibi kokan bir evde gezersiniz. Bazı yazarlar ise dağınık yatağının olduğu odasına girmenize bile izin verecek kadar ruhunun en karanlık, en derin kısmını açar size. Onu olduğu gibi görmenize izin verir.

Yeni Bir Dünya

Bir dönem sırf neden intihar ettiğini merak ettiğim ve anlamaya çalıştığım yazarlar öyleydi mesela. Tez konumu bunun üzerine seçmiştim. Yaşamak bu kadar değerli ve eşsiz bir deneyimken, bir insan neden ölmek isterdi? Onların dünyasını anlamak için çok fazla mesai yaptığımdan belki de; kendime ait odamdan aktardığım yazılar da, sırça bir fanusun içinde takılı kalmış gibiydi. Yaşama uğraşı niyetine, içsel meseleleri meselem edinmiştim. Birilerine bir çıkış yolu bulmak umuduyla. En başta da kendime. Çünkü bir bulmaca gibi ördüğüm hikayeleri benim dışımda gerçekten sonuna kadar anlayabilecek tek bir kişi bile yoktu.

Evet bir çıkış yolu arıyordum. Hayatın içinde gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu, tenimin değdiği her şeyde bir anlam bulmaya çalışıyordum. Basit bir çivide, bir araba lastiğinde, ocakta kaynayan bir yumurtada, topladığım yatağın duvara dayalı kısmına yetişemediğimde bir yatak örtüsünde, her şeyde… Hemen hemen her an… Kör birinin karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken, tuttuğunun ne olduğunu yoklayarak anlamaya çalışması gibi bir şeydi. Yine de kendi kurduğumuz o yeni ve bize ait olmasını istediğimiz cümleler, hissettiğimiz gerçek duygulara haksızlık ediyor çoğu zaman.

Şimdi iki çocuğumuzla birlikte Ali’nin işten eve dönmesini beklerken geçmişi düşünüyorum. Çok gençtim. Bir kafede oturmuş, buluşmamıza oldukça geç kalan bir başkasını beklerken; “madem bu kadar bekleyeceğim bari Ali’yi bekleyeyim,” diyip, o kişi tam da kapıdan içeri girdiği sırada kafeden çekip gittiğim anı hatırlıyorum. Öylesine gerçek bir andı ki. Sonsuza kadar bekleyebileceğim tek kişinin Ali olduğunu böyle anlamıştım çünkü. Başka birinin gelmesini özlemle beklerken.

BEN DE SENİ

Çok çok öncesinde bir gün, arkadaşlarımızla tabu oynuyorduk. Ali bir anda takım arkadaşı olan bana “ben de seni,” demişti. Afallamıştım. “Eş, aşk, sevmek, mektup, ilişki” yasak kelimelerdi. Onları kullanmadan bana “sevgili” kelimesini anlatması gerekiyordu. “Ben de seni,” demesinin ardından susmuş, başka hiçbir şey söylememişti. Aynı susluk bana da bulaşmıştı. Bir tane bile sözcük üretememiş, oyunu kazanmak için bulmamız gereken ortak kelimemizi bir türlü bulamamıştım. Ama anlamıştım. Sevgili olmadığımız halde, onu sevdiğimi bildiğini ve beni sevdiğini söylemeye çalıştığını anlamıştım. Tabi kendi usulünce yapmıştı bunu. O böyleydi, hep böyleydi… Hiçbir zaman başkalarına benzemezdi.

Neden eşi benzeri olmadığı için birini sevip, sonra da onun başkaları gibi olmasını isteriz? Dokunduğunda ve sarıldığında bize kendimizi özel hissettiren o insanla ilişkimizi, ona gerçekten sahip olduğumuzda neden sıradanlaştırırız? Neden bize en çok inanan, en çok güvenen insanı kendimizden uzaklaştırırız? Neden bütün bunları yaparız gerçekten hiç bilmiyorum. Sanırım ne kadar bunun üzerine yazsam da anlayamayacağım.

Güreşmekten yorulup divanda uyuya kalan çocuklarıma ve bir saattir hiçbir yol katedemediğim cümlelerime bakıyorum. Ali bu gece de -pek çok gece olduğu gibi- onların uyanık olduğu zamanı kaçırdı. Kumar masasında sabahladığını elbetteki çocuklarım bilmeyecek. Ali’nin bazı geceler vardiyaya kaldığına başkalarını inandırdığım gibi, onları da inandıracağım. Çünkü bir çocuk babasını ne olursa olsun bekler. Tıpkı bir kadının sevdasını sonsuza kadar bekleyeceği gibi; bir çocuk da sırf babası yanağına sıcacık, sahici bir öpücük kondursun diye bekler. Uyusa bile bekler…

Didem Elif

Not 1: Bugün Babalar Günü. En başta kendi babam olmak üzere tüm babaların Babalar Günü’nü kutluyorum. Geçen haftalarda doğum günümde İstanbul’daydım. Babam sabah yürüşünden dönerken eve magenta rengi kocaman bir orkide ile geldi. Babam 40 yıllık matbaacı olunca, malum bizim evde fuşyaya magenta denir. Dedim “baba Kaş’a otobüsle döneceğim, bunu götüremem ki.” Biraz duraksadıktan sonra “ha onu düşünemedim, neyse senin sayende evimiz biraz daha çiçeklendi,” dedi. 11 tane orkide nelerine yetmiyordu bilmem. Evet üşenmedim saydım. 🙂 Biz ailecek abartmayı severiz. 🙂

Not 2: İnsanın elleriyle yapılan kalp şeklindeki işaretler benim hep çok hoşuma gitmiştir. Bu yazı vesilesiyle bir tane de ben yapayım istedim. Ne demişler; bir elin nesi var, iki elin kalbi var. :))))

Fotoğraf: Yaşar Akın

Not 3: Bu hafta neredeyse çocuk yaşlarda sürekli dinlediğim Billy Joel ile geçirdim haftayı. Sözlerini hala ezbere hatırladığım, bağıra bağıra kendisine eşlik ettiğim Honesty şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Belki siz de bana katılmak istersiniz.

Sevgilerimle

Edebiyatla Kalın

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Denge

Venüs – Mars sana inanmıyorummm. Bulmuşsun!!! 

Mars – Neyi hayatım?

Venüs – Tokamı.

Mars – Tokanı mı? Ciddi olamazsın. Sen şimdi gerçekten buna mı sevindin bu kadar?

Venüs – Evet, çünkü İtalya’dan aldığım tokayı, aylardır nerede aradıysam bulamadım biliyorsun. Belfast’ta yenisini alarak bana sürpriz mi yapmak istedin? 

Mars – Yoo. Yeni toka filan almadım. Buraya getirdiğim ceketimin cebinden çıktı. Ben de arıyordun diye yatağın üstüne koydum. 

Venüs – Yaa, sahi mi? Hmm. Anladım. Bu toka tamamen tesadüfen burada yani.

Mars – Evet dedim ya, az önce toplantıya gitmek için hazırlanırken elimi cebime bir attım, baktım senin tokan. İtalya’daki toplantı zamanlarından bende kalmış olmalı. Saçını ben açtıysam herhalde. 😉

Venüs – Peki öyleyse. 😟

Mars – Bu toka senin için niye bu kadar önemli Venüs? En sevdiğin rengin sarı olduğunu biliyorum ama alt tarafı bir lastik parçası. Alınma ama senin saçın zaten sarı ya, sana pek de yakışmıyor bence.

Venüs – Öyle deme çok rahat bir toka. Aynı şimdi yaptığım gibi ne sıkı ne bol olmadan tüm saçlarımı toplayabiliyorum.

Mars – Tamam istediğini tak da tekrar kaybolursa üzülme diye diyorum. Yalnız saçını toplayınca şu an öyle güzel göründün ki gözüme. Gel buraya öpücem seni. 

Venüs – Maaarsss… 

Mars – Utandığında yüzünün kızarmasına bayılıyorum biliyor musun?

Venüs – Hadii Mars benimle oynamayı bırak artık, çıkalım bak geç kalıcaz. Daha 20 dakikalık yürüyüş yolumuz var. Ayrıca lütfen bir daha tokalarıma lastik deme. 

Lastik

Mars – Lastikten konu açılmışken, bu sabah internette araba lastiklerini araştırıyordum. Neyi fark ettim biliyor musun? 

Venüs – Bana gene arabalardan bahsetmeyeceksin umarım Mars. Kafam basmıyor bu motor, lastik işlerine inan ki. Çok sıkıcı konular. 

Mars – Yok yok tam senin gibi detayları seven biri için bence faydalı bilgiler anlatacağım. Hayata dair eminim çok güzel bağlantılar kuracaksın. Hatta bunu nasıl da daha önce düşünemedim diye hayıflanacaksın. Ve belki genç yaşta lastik patladığı için kontrolden çıkan, Elif’in içinde bulunduğu arabanın yaptığı kazadan sonra Elif’in araba kullanma korkusunu da üstünden atmasına faydamız dokunabilir.

Venüs – Ne alaka?

Mars – Elif evde hamam böceği çıktığında onlara dair her şeyi araştırmıştı hatırlıyor musun? Hamam böceklerinin insandan zaten köşe bucak kaçtığını öğrenmesi ne kadar işine yaramıştı. O gece rahat bir şekilde uyuyabilmişti.

Venüs – Dikkatle seni dinliyorum Mars. 

Mars ve Venüs Belfast’ta

Mars – Venüssss soluna dikkat et. 

Venüs – Hay Allah daha alışamadım arabaların ters şeritten gitmesine. Her zaman yaptığımızın aksi yönünde hareket etmek çok tuhaf geliyor hâlâ. 

Mars – Belfast’ta olduğumuz süre boyunca karşıdan karşıya geçerken dikkatli ol o yüzden lütfen. Neyse, nerde kalmıştık? 

Venüs – Lastik diyordun. 

Mars – Biliyorsun lastik, bir yerden bir yere gitmek için kullandığın aracın zeminle temas noktasıdır aynı zamanda. 

Venüs – Evet. 

Mars – Silindir biçimindeki lastiğin bu temas noktasının alanı sadece birkaç santimetre kare kadardır. Lastik çeşitli işlevlerini yerine getirmek için toplam varlığının içindeki bu kadar küçük bir alanla yetinmek zorundadır.

Venüs – İlginç gelmeye başladı gerçekten. Eee? 

Mars – Lastiğin en önemli işlevleri nedir peki sence?

Venüs – Aracın tüm yükünü taşır. Aynı zamanda onun hareket etmesini sağlar.

Mars – Yani kalkma ve durma esnasında ortaya çıkan yük transferine dayanıklılık gösterir. Bunlar taşıma işlevi. Bir de aktarma özelliği var. Lastiğin kendinde motor yoktur ama fren yaparken, hız alırken, viraj dönerken motorun gereken gücünü araca aktarır. Ayrıca her türlü yol şartlarında ve tüm iklim koşullarında emniyetli olma özelliği vardır, öyle değil mi?

Venüs – Doğru evet tabi ki.

Mars – Günümüzde çok güzel sağlam ve kaliteli lastikler üretiyorlar. Yine de bir lastiğin uzun ömürlü olması için onun performansını en üst düzeyde tutacak şekilde dikkat etmek lazım. İşte burada lastiğin basıncı çok önemli. Basıncı düşen lastiğin uygun seviyeye getirilerek şişirilmesi lazım. Hele ki bayram dönemleri gibi uzun yolculuklara çıkılacaksa, önceden lastik basıncı mutlaka kontrol edilmeli.

Venüs – İyi de lastiklerin ara ara şişirilmesi ya da havasının alınması gerektiğini herkes bilir. Elif bile biliyor bunu.

Mars – Evet ama neden şişirilmesi gerektiğini gerçekten biliyor mu?

Venüs – Bilmem. Bilmiyor galiba. Neden şişirilmesi gerekiyor?

DENGE

Mars – Yeterince şişirilmemiş lastiklere normalden daha fazla yük biner. Lastiğin karkası; yani aracın yer ile temasını sağlayan parçası, olması gerektiğinden daha fazla yorulur, karşılaşacağı darbelere karşı hassaslaşır, lastiklerin ısısı normalden fazla ısınır. Bütün bunlar telafi edilemez bir aşınmaya neden olduğundan lastiğin aniden patlamasına sebebiyet verebilir. Kafan karışmasın diye stepne, sübap, rot konularına girmiyorum şimdilik.

Venüs – Nasıl yani Mars? Şaka gibisin valla. Biz şimdi kırk yılın başı Elif’in sayesinde görev için Belfast gibi bir yere geldik. Üstelik aylardır bizi bir araya getirmediği için görüşememişiz. Boş zamanlarımızda baş başa romantik vakit geçireceğimiz güzel bir yer bulmak yerine, sen oturup bunları mı araştırdın Allah aşkına?

Mars – Ama Venüs, bunu duymaya ihtiyacın olduğunu düşünmüştüm. Keşke sadece kafana toka taksan da bütün bunlara gerek kalmasa. Aslında ne demek istediğimi bir anlamaya çalışsan eminim… 

Venüs – Ben senin ne demek istediğini anlıyorum. Bunu neden yaptığını da. Basıncın önemini anlatmaya çalışıyorsun. Vücudunda değişen ani bir basınç değişikliği yüzünden, Elif’in göz kapağı durup dururken birden morardığında ben her şeyi anlamıştım zaten. İkili ilişkiler olsun her türlü ilişkide, hele ki ekip çalışmalarında; duygusal basıncın dengeli ilişkiler için ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyorsun. Sağlıklı yol almak için tüm lastiklerin doğru basınçta olması gerek kesinlikle. Yoksa lastiklerden biri aniden patlayabilir ve şoför istenmeyen sonuçlarla uğraşmak zorunda kalabilir. 

Mars – Evet aşkım tam olarak bunu söylemeye çalışıyorum.

Venüs – Olan olduktan sonra elbette yapılacak bir şey yok. Büyük kazalardan korunmak için önceden önlem alınmalı. Aslında çok güzel bir örnek bulmuşsun. Haklısın tam benlikmiş. Bu vesile ile Belfast’tan bir bayram mesajı gönderelim mi Türkiye’ye?

“Duygusal anlamda kimse kendine ya da başkalarına fazla yüklenmesin. Herkes kalbinin ayarlarını kontrol etsin, doğru basınca getirsin ve yoluna devam etsin.”

Mars – Nihayet yüzün güldü Venüs. Bazen söylediklerime öyle tepkiler veriyorsun ki, beni hiç anlamadığını sanıyorum.

Venüs – Senin beni sevdiğini, kendine göre gösterme biçimini günün sonunda bir şekilde anlıyorum Mars. O an bir kör gibi davransam da sonradan gerçeği görüyorum. Sen benim en çok ihtiyacım olduğu zamanda güvenip aradığım kişisin. Biz birbirimizi hiçbir zaman yargılamayan, her zaman anlamaya çalışan iki dostuz her şeyden önce. Arada bağlantımız kopsa da bağımız kopmadıysa buna borçluyuz. Kabul etmem lazım kafa yapın bana hiç uymuyor. Birbirimizden öyle farklıyız ki. Hikayenin sonu ne olursa olsun şunu iyi bil; zaman zaman anlamasam da ve atarlansam da, seni tam olarak böyle biri olduğun için seviyorum. Sen benim için çok özelsin. 

Mars – Canım Venüs’üm benim. Ne güzel şeyler söyledin. Hadi gene dayanamadım biraz çıtlatacağım. Toplantıdan sonra güzel bir sürprizim var Belfast’ta sana. Sanki baş başa kalacağımız zamanları ben de düşünmüyor muyum sanıyorsun? Sadece biraz sabırlı olmayı öğrenmen gerekiyor hayatım. Her şey çok güzel olacak merak etme. Sadece sabır Venüs, sadece biraz sabır…

V️enüs – Sen bir tanesin Mars… Kalp kalp kalp… 

Didem Elif

Not: Belfast’ta gitmek istediğim Botanic Garden diye bir yer vardı. 6 gün boyunca bir türlü buna fırsat yaratamadım. Hava Belfast’ta geç karardığı için, son günümün akşamı saat sekiz gibi bu park alanına gitmeye karar verdim. Çok yorgun olmama rağmen aklımda kalsın istemedim. Her zaman içimdeki sesi dinleyen inatçı biriyimdir. Lalelerle, güllerle, renk renk çiçeklerle donatılmış Göztepe Parkı gibi bir park bekliyordum açıkçası. Parkın içinde tek başıma yürürken bu anlamda hayal kırıklığı yaşadığımı söylemem lazım. “Git odanda yat dinlen yarın yola çıkacaksın,” diye söylenmeye başlayacaktım ki; parkın diğer kapısının orada, parçalanmış araba lastiklerinden yapılmış aşağıda fotoğrafını paylaştığım ağaç enstalasyonuna rastladım. Bu tesadüfün dik alası değil de nedir? Ama şu kısmı içime su serpti. Hiç de romantik ve estetik olmayan şu araba lastiğini, eserine malzeme yapan tek deli ben değilim demek ki…. 🙂

Edebiyatla kalın…

Sevgilerimle,

Botanic Garden – Belfast
Beğeni ve takip için tıklayınız...
error

Başladı

Güzel bir gündü. Bir gece önceki tüyler ürperten fırtınaya rağmen, hava sıcaklık vadediyordu. Şiddetli yağmurun ardından kırılmış mutfağın panjuruna baktım. Açık unuttuğum için zarar görmüştü. Çatı yeniden akmaya başlamıştı. Evde yine bazı şeylerin onarılması gerekiyordu. Belki de yenilenmesi. Onaracaktım elbette. Babaannemden kalma doğduğum bu eve taşındığımdan beri neleri onarmamıştım ki.

Durup dururken hiç beklemediğim bu hasarla baş etmek zorlayacaktı beni. Ancak şu an bu duygunun içinden çıkıp, haftalar öncesinden ayarladığım randevum için bir an önce hazırlanmalıydım.

Yıllar Sonra

Onu tekrar göreceğim anı kafamda binlerce kez kurmuştum. Bazen tesadüfen karşılaştığımız bir mekanda, bazen beni unutamadığını anlatan bir mektupla başlıyordu her şey.

Biliyorum artık öyle sevdiğiniz insanlardan mektuplar gelmiyor. O devir çoktan kapandı. Benimkisi hayaldi işte. Geçmişe takılı kalmış bir insandan bugüne uygun hayaller kurmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Onca zaman; gururum, korkularım, güvensizliklerim yüzünden bambaşka hikayelerin içinde yer almıştım. Beni sarmalayacağını sandığım, beni her daim ondan uzak tutacak hikayelerin. Üstelik bile bile seçmiştim bunu. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen, kaçmak isteyen tüm korkakların yapacağı gibi.

Ya Beni Sevmiyorsa

Evet… En büyük dert ettiğim şey buydu. Ya beni onu sevdiğim gibi sevmiyorsa. Benim gönlümün onda kaldığı gibi, ya onun gönlü de başkasındaysa.

Sevse arardı, sevse gelirdi, sevse yazardı, sevse gitmeme izin vermezdi… Sevse… Sevse… Sevse…

Sevse ile başlayan ne çok cümle kurmuştum. O cânım papatları boş yere kopartıp ziyan etmeye hiç gerek yoktu. Nasılsa hep aynı sonuç çıkıyordu: “Sevmiyor.” En azından benim onu sevdiğim gibi değil…

Buna inanarak yıllarca yaşadım. Sevilmek adına kaçtığım hikayelerin içinde, güzel ilişkiler kurmak için çırpınırken; “Onu çok seviyorum,” diyen kalbimi usul usul okşadım. Onun yokluğunda varlığını düşünmek bile kalbimi sevgiyle dolduruyordu.

İyi ama; bir kalp, yıllar boyu yanında olmayan birini hiç karşılık görmediği halde gerçekten bu kadar çok sevebilir mi? Onun tenine duyduğu özlem; uzak kaldıkça azalacağına, gittikçe artan bir şekilde büyüyebilir mi?

Ya O da Seviyorsa

Evet… En çok korktuğum diğer şey de buydu. Ya o da benim gibi beni seviyorsa; haklı olarak, varlığından kaçan birini kendi haline bıraktıysa. Zihnimin gülüp geçtiği, asla ama asla kabul etmediği bu ihtimal içimi kemiriyordu. Gerçek neyse eğer, bununla yüzleşebilecek kadar cesaretim olmalıydı artık. Kendimden kaçarken bulduğum cevaplardan daha kötü olamazdı ya.

Yıllar sonra işte bu yüzden birkaç hafta önce bir mail attım ona. Buluşmak istediğimi söyledim. Reddetmedi beni. Bugün için randevulaştık. Yapabilecek miyim bilmiyorum ama gözlerinin içine bakarak ona sadece şunu söylemek istiyorum: “Benimle Ol!”

Didem Elif

Not: Yeni köşem Benimle Ol’un ilk öyküsü “Başladı”yı yayına sunarken, beraberinde Sezen Aksu’nun Haydi Gel Benimle Ol şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Bugüne kadar yazılarımı, öykülerimi ve söyleşilerimi takip ederek benimle birlikte olan ve bundan böyle benimle birlikte olmaya gönlü olan herkese çok teşekkür ederim.

Edebiyatla Kalın…

Fotoğraflar: Freepik

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error