Anne Olmak

Bir insanı sevmekle başladı her şey. Kırk yaşıma kadar anne olmaktan ne kadar korkuyordum oysa. İnsan yavrularına da özel bir düşkünlüğüm yoktu hani. Yeni doğmuş bir kedi ya da bir köpek gördüğümde daha fazla sevinirdim bir bebeğe kıyasla.
Dedim ya her şey bir insanı sevmekle başladı diye. Önce onlarsız hayatın anlamsız olacağı sevdiklerimden kilometrelerce uzağa taşındım. Bakmayın Kaş’la ilgili aşk yazıları yazdığıma. Kaş’a her zaman aşıktım o başka. Ama İstanbul’dan bıkmış küçük bir sahil kasabasına taşınma hayalleri kuran biri değildim. Hatta çok daha başka hayallerim vardı benim. Kesinlikle çok daha başka. Ne yaparsın ki onunla olma derdi sarmıştı beni. Fizan dese Fizan’a gidecektim peşinden.
Aslında karşılıklı olarak çok da hesap etmeden tuttuk birbirimizin elinden. Kim olduğumuza bakmadan, birlikte yapıp yapamayacağımızı sorgulamadan verdik evlilik kararını. “Sevgi olduktan sonra her sorunu çözeriz,” dedik. Sorunların hepsini bizim çıkartacağımızı bilmiyorduk daha.
Anne baba olmayı etraflıca düşünmediğimizi ve yine gözü kara davrandığımızı da şimdi fark ediyorum.
Evet bir insanı sevmekle başladı her şey. İyi ki de başlamış. İyi ki de gözü karartmışız. Şimdi birbirimizin parçası bambaşka bir insanı sevmekle devam ediyor her şey.

Hayır Diyebilmek

Her kız çocuğunun babasına ayrı bir düşkünlüğü olur. Benim babam kucaklamayı, öpmeyi seven, sevgisini hissettiren ve gösteren bir babaydı. O yüzden benim ona düşkünlüğüm de hat safhadaydı. Ancak an gelir öpüp severken dayanamaz bazen yanağımdan ısırırdı. Kendimi hatırladığım en küçük yaşımdaydım, babam ablamın yanağından ısırdığında; ablam, “baba yapma, canım acıyo!” diye bağırmaya başlardı. Ben hemen yanlarına gidip, “beni ısır baba, beni ısır benim canım acımıyo,” derdim.  Canım acırdı acımasına. Sırf beni daha fazla sevsin diye acının üstüne koşarak giderdim.

İnsanın sadece kendi canını yakacak seçimler yapması kendi sorumluluğundadır elbette, ancak genelde bu seçimler başkalarının da canını yakar. Sonuçta çocukça masumhane bir tavır da olsa, ne ablam ne de babam bu olayı hatırlamıyor dahi olsa; ablamın haklı ve karakterli duruşuna gölge düşüren, onun haklılığını zayıflatan bir davranıştı sergilediğim. Bu yüzden hayatın içinde “hayır,” demeyi öğrenmem zaman aldı haliyle. Allahtan bunu öğrenmem gerektiğini erken fark ettim.

Pazar günü referandumla oylayacağımız yeni bir anayasa sunuldu önümüze. Çıkacak evet ya da hayır sonuçlarından korku duymayacak kadar yaradana teslim olmaya çalışıyorum aylardır. Çünkü esasen toplum olarak neyi öğrenmeye en çok ihtiyacımız varsa o sonucun çıkacağına inanıyorum kendi özümde. Bu hiç bir şey yapmamak anlamına gelmiyor.

Çok sevdiğim bir hikaye vardır. Kral Nemrud, ne kadar güçlü bir kral olduğunu herkes anlasın, görsün istemiş. Ona karşı gelen Hz. İbrahim peygamberin yakılmasını emretmiş. Meydanda göklere kadar yükselen İbrahim peygamberin atılacağı ateşin alevinden korkan hayvanlar kaçışmaya başlamış. Bu sırada bir karınca ağzında taşıdığı bir damla su ile telaşla ateşin olduğu meydana doğru gidiyormuş.  Başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş: “Acele ile nereye gidiyorsun?” Telaşla yetişmeye çalışan karınca, ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alarak cevap vermiş: “Haberin yok mu? Nemrud, İbrahim peygamberi ateşe atacakmış. Meydana ateşin olduğu yere su götürüyorum.” Diğer karınca kahkahalarla gülmüş buna: “Senin yanan büyük ateşten haberin yok galiba. Ateşe hiç mi bakmadın? Senin bir damla suyun bu kadar büyük ateşe ne yapabilir ki?” Su taşıyan karınca: “Olsun, hiç olmazsa benim hangi tarafta olduğum anlaşılır.”

Hayattan öğrendiğim bir şey varsa, sadece kendinden yana düşünerek alınan kararların bedelleri ağır oluyor. İçinde yaşadığın çevreyi önemseyerek gidilen yollar ise, bütüne hizmet ettiği için bambaşka güzelliklere kapı açıyor. Siyaset dediğimiz şey hep kendinden yana olana yaradı bu güne kadar. Bu yüzden içinde bulunduğumuz sistem değişecekse bu bütünü saran, kucaklayan bir anlayış olmalı. Yarımızın razı olmadığı, içine sindiremediği bir anayasa bana göre niyet olarak baştan bütüne hizmet etmiyor demektir.

Tam yüz yıl önce, birlik beraberlik içinde canını ortaya koyarak, sömürü zihniyetine “hayır,” demiş bir milletiz biz. Oldukça kanlı ve haysiyetli bir tarih miras bıraktı bize atalarımız. Miras bu, adından belli; kendimiz kazanmadığımız halde elde ettiğimiz haklarımız var. Ama bir o kadar da Cumhuriyet’i koruma, demokrasiyi geliştirme borcumuz var canları pahasına zalimliğe karşı duranlara. İşte tam da bu yüzden, sırf kendi varlığını ve gücünü daha fazla büyütmek adına, koca bir toplumu ateşe atan bu anayasa önerisine “Hayır,” diyorum.

Seçime bir gün kala kimsenin fikrini değiştiremeyeceğimi biliyorum. Zaten şu saatten sonra böyle bir niyetim de yok. Bir damla su misali benim için bu yazı. En azından hangi tarafta olduğum belli olsun diye.

Adı Duru Olsun

Yaklaşık iki sene önce, bir çocuk sahibi olma heyecanı sardı eşimle beni. Yolculuğumuza çoğalarak devam edeceğimizi öğrendiğimizde beş haftalık hamileydim. Doktorun söylediğine göre, bizim ufaklık tam bir nokta kadardı; ama onun büyüklüğünü sen gel benim kalbime anlat. Oysa o güne kadar bir çocuk dünyaya getirmek konusunda gerçek anlamda büyük bir istek duymamıştım. Bazen hormonlar yokluyordu, bazen de yeğenlerimle birlikte uyuyunca biraz hevesleniyordum o kadar. Bir çocuk büyütmeye cesaret edecek kadar hakim değildi bu duygu. Beni aşan bir meseleydi sanki. Daha içimdeki çocuk vardı önce büyümesi gereken. 

Fakat tarif edilmez bir mutluluk içindeydim. Meğer sorumluluk almaktan korkmama rağmen anne olmayı ne kadar çok istiyormuşum.

Cinsiyeti belli olmadan isim konusu gündeme geldi. Kız olursa adını “Öykü” koymak istiyordum. Eşimin kafasında belli bir isim yoktu ama kriterleri vardı. O kriterlere göre Öykü ismi ö ve ü olmak üzere iki tane Türkçe karakter barındırıyordu ve baştan sınıfta kalıyordu. Buna rağmen o kadar kararlıydım ki, eşim gönlümü kırmayıp isteğimi kabul etti. Biz daha cinsiyetini öğrenemeden kaybettik bebeği. Kontrole gittiğimizde kalbi atmıyordu. Boşluğunun yeri büyük olduğu için varlığının adı benim için sonsuza kadar Öykü olarak kaldı. Bu yüzden altı ay sonra tekrar hamile kaldığımda bu ismi tekrar koymayı zerre kadar bile düşünmedim. 

Sonrasında neredeyse dokuz ay sürdü bir isme karar verebilmemiz. Kız olacağını öğrenmiştik ama ikimiz de net olamıyorduk bu konuda. Nihayet ilk düşündüğüm isimde uzlaşabildik ve bebeğimizin adını Duru koyduk.

Adı gibi olsun derler ya hani. İşte kızım tam da öyle olsun istedim. Hayattaki sadeliği kavrayabilsin. Her ne yaşarsa yaşasın temiz kalabilsin yüreği. İçindeki saflığı her daim koruyabilsin. Berrak bakabilmeyi her şeye rağmen öğrenebilsin. Bütün karmaşık sorunların en basit çözümlerini bulabilsin. Mutlu olmanın yollarını kolayca yakalayabilsin. Ama en çok da; bizim ona yaşam boyu yükleyeceğimiz bu büyük beklentileri aşıp, kendi gibi olabilsin istedim. Neticede her kim olursa olsun, bizim için her daim bir duru aşktır kendisi. 

Susmak

Son aylarda garip bir ruh hali içindeyim. Özellikle Dolmabahçe’de yaşanan terör olayından sonra bir suskunluk kapladı içimi. Ne desem boş gelmeye başladı. Sosyal medyada bir çok kişi büyücü moduna girmiş, terörü lanetliyordu. Sanırsın lanetlenince terör adlı canavar birden bir fareye dönüşecek. Belki milyon kez yazdım, sevmiyorum bu lanetleme kelimesini. Ne zaman görsem evimin orta yerine çöp atılıyormuş gibi hissediyorum. Terör olayları sıklaştıkça sosyal medya o kadar negatif bir ortam haline geldi ki; ne kadar yoğun gündelik hayatım da olsa oldukça aktif bir paylaşımcı olduğum halde, biraz uzak durmak istedim.

1976 doğumluyum. Benim kuşağım 80 sonrası gençliği olduğu için apolitik yetiştirildi. Bizler orta okulda, lisede, üniversitede siyasetle uğraşan gençler değildik. Üniversitedeyken o ana kadar hep roman okuyorken, yanında farklı konularda kitaplar da okumaya başladım. Felsefe ağırlıklıydı bu kitaplar. Siyaset hala ilgimi çekmiyordu. Tesadüf eseri Uğur Mumcu’nun “Sakıncalı Piyade” ve “Söz Meclisten İçeri” kitaplarını okuduğum dönemlerde Uğur Mumcu öldürülünce çok etkilenmiştim. O zaman fark ettim ki bize yakın tarih öğretilmiyordu. Elbette bir şekilde ihtilaller olduğunu, bir dönemin başbakanı Adnan Menderes’in ve Deniz Gezmiş’lerin asıldığını biliyordum. Ama o kadar, içeriğe dair herhangi bir bilgim yoktu. Neden bu sonuçların yaşandığını merak ediyordum.

Herhangi bir siyasi fikri tam olarak benimseyememiş olmak bana kendimi eksik hissettiriyordu. Solcu muydum sağcı mı? İkisi de değildim ama artık yetişkindim ve bir an önce karar vermeliymişim gibi geliyordu.

Türkiye Ekonomisi dersinde yakın tarihimizin ekonomisini öğreniyorduk. Hocamız herkese dönemler seçtirerek sınıfta sunumla anlatacağımız ödevler vermişti. Bilinçli olarak Adnan Menderes’i seçtim. Olan biteni öğrenmek için daha iyi bir fırsat olamazdı. Onlarca kaynak okudum. Doğumundan ölümüne ilginç bir hayat hikayesiydi. Fakat siyaset okudukça daha da siyasetsizleşiyordum. Bitirme tezimi aynı hocadan aldım. İhtilallerin ekonomiye etkisini araştırmak istedim tezimde. İhtilal kelimesi yerine ‘müdahale’ kelimesi kullanmak şartıyla kabul etti hoca. Bir gün kampüste birlikte yürürken, siyasete atılmam gerektiğini söyledi bana. Başarılı olacağımı düşünmüştü belki, ya da siyasete karşı bir tutkum olduğunu sanmıştı. Oysa benimkisi bilmemekten kaynaklanan bir meraktı sadece. Siyaset her geçen gün anlamsızlaşıyordu gözümde. Bilinçli olarak apolitik yetiştirildiğimizi düşünüyordum ve bunun önüne geçebilmek istemiştim.

Son yıllarda ise içimiz dışımız siyaset oldu. Siyaset yapmadığımız gün yok gibi. Eğleneceğimiz ortam diye düşünebileceğimiz sosyal medyada bile; sevimli kedi, köpek paylaşımlarından fazla yeri siyaset kaplıyor. Şimdi de nerdeyse haftada iki kez bir terör meselesi hakim gündemde.

Yakınlık duyduğum fikirler var elbette ama hala ne solcuyum ne de sağcı. Ülkede olan bildiğim ve gördüğüm bazı şeyler beni o kadar rahatsız ediyordu ve üzüyordu ki, belki bir kişi bile olsa farklı bakarsa diye ben de çok fazla siyaset yaptım sosyal medya hesabımda. Bu gerekliydi o gün için. Gittikçe iç savaşa sürüklenmeye çalışıldığımız şu dönemde ise söylediğimiz ve paylaştığımız her şeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Ateş düştüğü yeri yakar. Aynı evin içinde yaşıyoruz hepimiz. Bu ülkeye zarar veren her felaket haber, her birimizin içini yakıyor. Aksi mümkün değil. Kendi evimde ateşle oynandığını düşünüyorsam uyarmak isterim elbette ev halkını. Bazen oldukça sertleşmem de gerekebilir. Ama gerçekten ev yanmaya başladığında yangını kimin çıkardığını tartışmakla zaman kaybetmem. Ne kadar haklı olduğumu da düşünsem, zaman yangını söndürmek zamanıdır şimdi. Atacağım ufak bir kozalak parçası bile ateşi destekleyecek diye düşünüyorum ve negatif herhangi duygu yaratacak paylaşımla bulunmak yerine sessiz kalmayı seçiyorum. Bir yandan da kendi günümü pozitifleştirecek uğraşlarla vaktimi değerlendirmeye çalışıyorum. Etki edebildiğim kendim ve etrafım için en iyi olma çabası benimkisi. Değiştiremeyeceğim şeylerle de enerjimi tüketmemek niyetindeyim bir taraftan. Kendimi ve başkalarını daha fazla aşağıya çekmek istemiyorum çünkü.

Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen umudumu yitirmedim. Bu ateşli günlerin içinden küllerimizden yeniden doğarak, daha sağlam bir millet olarak çıkacağımıza inanıyorum.

 

Evlilik

Bugün evlilik yıldönümümüz. Üç sene olmuş. Hay evlenmez olaydım dediğim zamanlar olmadı değil, ne yalan söyleyeyim. Fakat günün sonunda yine kürkçü dükkanında buldum kendimi. Zor bir şey aynı evin içinde yaşamak. Bambaşka iki insan. Birimiz asker kökenli, birimiz Özal kuşağının çocuğu. Birimiz sakin, rahat ve oldukça yavaş; birimiz tez canlı, aceleci, pratik. Birimiz kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir birey; birimiz ana (hatta baba, abla, abi, hala, teyze, yenge, kuzen) kuzusu. Birimiz sert, birimiz yumuşak. Birimiz detaycı, birimiz sonuç odaklı. Birimiz duygusal, birimiz mantıklı. Birimiz gerçekçi, birimiz hayalperest. Birimiz aynı anda tek bir iş yapabilirken, birimiz beşi bir yerde takılacak cinsten. Hepsinden de kötüsü birimiz Fenerli, birimiz Cimbomlu.
Gel gör ki sevdik birbirimizi. Sevgi dediğin ilmek ilmek işlenen meşakkatli bir yol. Öyle lastik gibi bir düz bir ters de değil, hadi haroşa olsa bir derece, bildiğin saç örgülü Selanik. Yani birlikte emek harcaman gerekiyor ki; ortaya güzel bir ilişki çıksın.
Üç yıldır bu işi öğrenmeye çalışıyoruz. Bazen üste çıkarak, bazen alttan alarak; bazen bağırarak, bazen susarak; bazen gülerek, bazen ağlayarak; bazen baş kaldırarak, bazen boyun eğerek; bazen telaşla, bazen sabırla ; bazen kaygıyla, bazen kararlılıkla; bazen kırılarak, bazen güçlü kalarak; bazen küserek, bazen kabuğundan çıkarak. Ama her zaman iyi niyetle!
Bilmem kaç yıl olmasının bir önemi yok! Dilerim sevgiden gözümüzü ayırmadan, her türlü zorluğun üstesinden gelerek, biz olmayı başarabiliriz. Bunun için her türlü mücadeleye değer çünkü…

Erman Abiyi Anmak

ermanabi

Fotoğraf: A. Gökhan Karabolat

 

Yaklaşık 3,5 ay önce Yazmak ve Yazmamak adlı bir yazı yayınlamış, bir seneyi aşkın bir süredir sağlık sorunları yaşayan Erman abiden bahsetmiştim. O yazıdan tam bir hafta sonra, bir Perşembe günü, Erman abiyi kaybettik. Doğuma bir haftam kalmıştı. Riskli olabileceğinden, Gökhan ve benim için çok önemli olan Erman abinin Tekirdağ’da gerçekleşen cenazesine malesef gidemedik.

Bundan dört yıl önce, tek başıma, kuzenim Sevil’in yaşadığı Kaş’a tatil için gelmiştim. Geldiğimin ertesi günü Hidayetin Koyu’nda denize giriyoruz. Sevil ve eşi Cihan; “Elif bizim burda birlikte olmayı çok sevdiğimiz bir çift var. Gittiğimiz fotoğraf kursunda tanıştık. Yaşça bizden büyükler ama çok renkli, hoş sohbet insanlar. Biz bu koya onlarla birlikte geliyoruz. Senin de vakit geçirmekten keyif alacağını düşünüyoruz. Senin için bir mahsuru yoksa onlara  geldiğimizi haber verelim. Tanıyınca sen de seversin diye düşünüyoruz.” dediler. O gün Hidayet’in Koyu’nda tanıştığım çift Erman abi ve Serap ablaydı.

Sevil ve Cihan haklıydı. Onları tanır tanımaz sevmiştim. Çok güzel enerjileri vardı. O günden sonra tatilimin neredeyse her gününü onlarla birlikte geçirdim. Gündüzleri çoğunlukla Hidayet’in Koyu’nda denize giriyor, gece olunca Noel Baba Cafe’de buluşuyorduk. Bir gün beraber, benim için özel bir yeri olan, Myra’daki Noel Baba Kilisesi’ne gittik. Başka bir gün, Erman abi sayesinde, yamaç paraşütü yapanların atladıkları yerden fotoğrafını çekme şansım oldu. Her anı dolu dolu geçen bir tatildi. Yine onlarla birlikte çıktığımız tekneyle Kaş’ın en güzel koylarında yüzmüş, Erman abinin rehberliğinde en güzel tepelerden Kaş’ı fotoğraflamıştım.

Ayrılacağım gün yine birlikte Noel Baba’da oturuyoruz. Erman abiye, çok güzel bir tatil geçirdiğimi ve onları tanımaktan çok mutlu olduğumu söyledim. O da bana, kendilerinin de beni tanıdıkları için mutlu olduklarını ve Kaş’a tekrar gelmemi söyledi. Ama bir şartı vardı: “Kaş’a bir daha yalnız gelmeyeceksin. En kısa zamanda kendine bir aşık bulacaksın,” dedi.

Erman abinin kastettiği kişi Kaş’ta tanıştığım Gökhan değildi belki ama kısmen dediği gibi oldu. Kaş’a bir daha yalnız gelmedim. Gökhan’a aşık oldum ve bir yıl içinde onunla hayatımı birleştirerek Kaş’a yerleştim. O günden sonra da bu çiftin bizim hayatımızda apayrı bir yeri oldu.

Erman abi yüreği sevgi dolu bir insandı. Üstelik kocaman kalbi herkese açıktı. Bugüne kadar çok fazla iyi insan tanıdım ama onun kadar eğlencelisini, onun kadar bilgilisini, onun kadar görgülüsünü, onun kadar espirilisini tanımadım. Bir insanın taşıyabileceği bütün meziyetleri içinde barındırıyordu. Kıvrak bir zekası vardı. Bilgili olmanın ötesinde bilge biriydi. Kusurum ya da bir eksiğimi fark ettiğinde; gönlümü kırmadan, ruhumu incitmeden, yüzümü kızartmadan, gayet usturuplu bir şekilde bunu dile getirirdi. Hiç alınmaz tam tersine özellikle incelik ve öğreti dolu bu davranışına hayranlık duyardım. Yol gösterici bir kişilikti.

Bugün onun doğum günü. Kaş Fotoğraf Dostları, Kaş Kültür Evi’nde kendisini anma töreni düzenledi. Çok güzel duygu yüklü bir tören oldu. Önce Erman abinin çektiği fotoğrafları, sonra da Erman abinin içinde yer alan kendi fotoğraflarını izledik. Onu sevenler konuşabildiğince ondan bahsetti. Ardından Serap ablanın organize ettiği bir kokteyl gerçekleşti. Kızı Ayşe, duvarları Erman Tuna fotoğraflarıyla dolu odada, Erman abinin çektiği fotoğraflardan herkese birer tane hediye etti. Onun hakkında ne söylesem hep biraz eksik kalacak. Onu tanımış olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Yazar olduğumu söylediğimde insanlar bana genelde; “sana hayatımı anlatsam roman olur,” der. Erman abi hiç böyle bir şey söylemedi ama ben ne zaman onun hayatıyla ilgili hikayeler dinlesem yeni bir kitap okumuş gibi hissederdim.

Erman abi gittiğinden beri Kaş çok değişti. Ne o çok sevdiğimiz Hidayetin Koyu eskisi gibi kaldı, ne de her gün masasında çoğalarak oturduğumuz Noel Baba Cafe. Şimdi de Erman abinin geri kalan yaşamını yaşamayı planladığı Pınarbaşı köyüne havaalanı yapılacağını söylüyorlar.

Erman abi Likya bölgesinde yer alan Kaş’ı çok severdi. Bu değişiklikleri görseydi çok üzülürdü.

Likya “Işık Ülkesi” anlamına gelir. Bugün ışık ülkesinde, ışık dolu bir insanı andık. Gönlümdeki yeri cennettir, dilerim ahiretteki yeri de cennet olsun.

İyiki doğdun Erman abi. Seni çok seviyorum.

Yazmak Ve Yazmamak

Her insan hayaller kurar. Hayaller diyorum çünkü tek bir şeyi dilemez insan. İstekler çoğuldur. Daha hayal kelimesinin anlamını bile tam olarak bilemeyecek kadar küçükken, benden beş yaş büyük abim sürekli beni dürtüklerdi: “En büyük hayalin ne senin?” diye. Uzunca bir süre bu sorunun cevabından emin olamamanın yükü, bana çok ağır geldi. Demek ki o küçücük dünyamda; büyük, kocaman, üstelik TEK bir hayalim olması gerekiyordu ve ben bunun ne olduğunu hiç bilmiyordum. Hayatta “en” düzeyine neyi çıkartmak istediğimi bulabilmek benim için hiç de kolay olmamıştı.

Düşündükçe bir tek şeyden emin oluyordum. Maddi hayaller kuramıyordum. Her şeye zaten sahipmişim gibi bir kifayet ve aslında hiç bir şeye asla sahip olamayacakmışım gibi bir aidiyetsizlik hissi hakimdi yapımda. Bu yüzden maddesel dünyada yer bulacak hiç bir hayal ruhumun tepelerine ulaşmıyordu. Şu “en meselesi” girmeseydi işin içine, bir bisiklete tav olacak kadar da anın içinde yaşayan bir çocuktum oysa. Neticede bir çocuk oyun oynamaktan daha çok ne isteyebilirdi ki hayattan?

Yedi yaşına bastığımda babamın eve getirdiği çocuk kitaplarını böyle bir arayışla okumaya başladım. Sokakta oyun oynamak dışında kendimi kaybettiğim bir yer varsa, o da kitap aralarındaki satırlardı. Alice gibi bir anda Harikalar Diyarına gidiyordum sanki. Biten her kitap daha fazla acıktırıyordu beni. Evimizin kütüphanesinin karşısına geçtiğimde, büyüyünce okumaya niyetleneceğim kitapları gördükçe zamanın asla yetmeyeceğini fark ediyordum. Büyüklerin neden yeterince kitap okumaya zaman ayırmadıklarına da akıl sır erdiremiyordum.

Dışa dönük çocukluğumun akabindeki ergenlik devresi tam da bu sebeple dört duvar arasında geçti. Eve gelen misafire “hoş geldiniz,” diyecek kadar görünüyor, sonra tekrar odama kapanıyordum. Kitap okumak beni içine kapanık biri yapmıştı. Hala en büyük hayalimin ne olduğunu bulduğum da söylenemezdi.

Diğer yandan hayat, bir türlü karar veremediğim için benim adıma şekilleniyordu. Yüksek okul okusam da okumasam da hangi işte çalışacağım 15 yaşımdayken belliydi. Üniversitede en istediğim değil ama en kazanabileceğim bölümü okudum bu yüzden. Okula giderken ders kitaplarından çok romanlarla doluydu çantam. Ders esnasında ise hocada değil, sıranın altında okuduğum kitaptaydı gözüm. “Milletlerin Zenginliği” üzerine kafa yormuş Adam Smith’in kuramlarındansa; Hint efsanesi Mahabharata’da anlatılan “İnsanlığın Öyküsü” daha çok ilgimi çekiyordu. Bana göre bir milletin gerçek zenginliği o kitapta anlatılıyordu çünkü.

Ne istediğimi bulduğumda yirmili yaşlardaydım. Bir yazar olmak istiyordum. En büyük hayalim buydu. Hayalimi  gerçekleştirmek için kendimi zorladığım zamanlar oldu. İlk kitabımı kendi imkanlarımla bastırabilecek şartlara sahipken, kabul gördüğü için bastıracak bir yayınevi bulmak için üç yıl bekledim. En büyük hayalimi yavaş yavaş gerçekleştiriyor olsam da, hayal dünyama karşı çok da sevgi dolu davrandığım söylenemezdi. Yazdığımda başka şekilde, yazmadığımda başka şekilde kendime eziyet ediyordum. Neticede başkalarından kabul görmekten çok insanın kendi kendisini kabul etmesi gerekiyordu. Bunun yolu da kendini tanımaktan geçiyordu. Belki de kutsal menkıbemin ne olduğu konusunda yanılıyordum. Yazarken tek bir amacım vardı, o da kendimi gerçekleştirmek. Bu yüzden akışa bıraktım yazma işini ve yazmadığım zamanlar için kendimi suçlamayı bıraktım. Sonuçta yazmak her şeyden önce benim kendime olan yolculuğumdu. Bu yolculuğa devam ettiğim sürece hangi aracı kullandığımın gerçekte bir önemi yoktu.

Diğer yandan bir yıldır ne zaman bir yazı yazmak istesem aklıma hep Erman abi geldi. Kaş’ta yaşamaya başladığımdan beri benim için anlamı, değeri bambaşka olan kişilerden biriydi Erman abi. Doğduğum ve büyüdüğüm şehirden, ailemden, arkadaşlarımdan ayrılırken Erman abi ve sevgili eşi Serap abla; yaşamaya çalıştığım bu yeni dünyada hem aile, hem arkadaş olmuştu bana. Ailesini ve arkadaşlarını başka şehirde bırakmış eşim için de aynı durum söz konusuydu. İki üç gün ortalarda görünmesek; Serap ablanın, “Gençler nerdesiniz be. Özledik!” diyen telefonunun ardından soluğu hemen onların yanında alırdık. Sadece bize değil, tanıdığı herkese sevgiyle kucak açıyordu bu çift. Böylece Noel Baba Cafe’deki masalarında, onların ışıklarına çekilen birbirinden farklı insanlar hep birarada oturuyorduk.

Bir yılı aşkın bir süre önce, hamile olduğumu öğrendiğim günün sabahıydı, Erman abinin felç inmesi sonucu hastaneye kaldırıldığı haberini aldım. Hayat bu ya, mutluluk ve üzüntü aynı anda çalmıştı kapıyı. İçeriye her ikisini de almaktan başka çarem yoktu. Bebeğin o anda bedenimdeki varlığı bir nokta kadardı ama yüreğimi mutlulukla doldurmaya yetmişti. Diğer taraftan yine nokta kadar olan bir kan pıhtısının, 70 yıllık Erman abiyi devirmesi içimi acıtıyordu. Ancak olumsuz değildim. Zaman her şeyi yerli yerine koyacaktı. Kimbilir belki de bebek doğmadan Erman abi toparlayacak ve yeniden Kaş’a dönecekti. Derken bebek fazla yaşamadı. 10 haftalıkken kalbinin durduğunu öğrendik. İronikti doğrusu. Çünkü ilk kitabımda kurgusal olarak yazdığım bir hikayeyi birebir yaşıyordum. Başkalarının yaşadıkları hikayelere ne kadar empati de yapsanız başınıza gelmek gibisi yokmuş meğer.

Erman abi çok şükür hala yaşıyor. Ancak bir yıl içinde bir ileri üç geri giden bir yolculuk oldu onunkisi. Her seferinde tam iyi gidiyor derken başka hastalıklar baş gösterdi. Üç farklı şehirdeki en iyi hastanelerde ve doktorlarda şifayı aradı ailesi. Tam Ankara’da eve çıktı derken geçenlerde yine hastaneye kaldırmışlar.

Ne zaman bir yazı yazmak istesem, yani içime her baktığımda Erman abi bir köşede beliriyordu sessizce. Ondan bahsetsem olmuyor, bahsetmesem olmuyordu. Duygularımla baş ederken kullandığım kelimelerse bu sefer bir türlü toparlanmıyordu. Şimdi bütün bunları yazarken de, nereye kadar toparlayabileceğimden emin değilim doğrusu. Tek bildiğim toparlayamıyorsan olanı kabul etmek gerektiği. Tıpkı bebeğimizi kaybettiğimizde eşimle yaptığımız gibi.

An anda kalıyor ve sonuçta hayat devam ediyor. İşin en güzel yanı yine bebek bekliyor olmamız. Bu sefer yolun büyük kısmını tamamladık ve dokuzuncu ayımıza girdik. Aslında en yazılası, en anlatılası zamandı bu dokuz ay. Şimdilik kendime sakladım onları. Yazarını hatırlayamadığım bir kitapta şöyle bir cümle okumuştum yıllar önce: “Yazar aşkı anlatır, aşık ise aşıktır.” Ben aşkına kavuşmayı heyecanla bekleyen bir aşığım şimdi. Kimbilir bir gün yazar olduğumda bu hikayeyi belki size de anlatırım.

Seçimin Ardından

Haziran yazı tam getirmedi ama Haziran seçimleri Türkiye’ye bir bahar havası getirdi. Sosyal medyanın espirili halini seviyorum. Ama seçim sonuçlarını öncelikle hazmetme aşamamız var o süreçte küfredenlerimiz, aşağılayanlarımız olacak her dönemde olduğu gibi. Bu tepkiler çok doğal geliyor bana artık. Çünkü olayı hemen kabullenebilen bir ülke değiliz. Ağırlıklı olarak tepkisel bir yapımız var.

Şahsım adına Hdp’yi hiç bir zaman desteklemedim. Aman barajı geçsin yoksa halimiz yaman olur gibi bir kaygım da hiç olmadı. Barajın aşılacağından neredeyse emindim. Sistem bunu istiyordu bu çok belliydi. Demirtaş’ı sempatik göstermek için; sloganı “Kürtcelle bağlan hayata” olan, bi Selocan reklamlarında oynatmadıkları kaldı bana sorarsanız. 

Gönlüm Chp kazansın isterdi, oysa parti olarak ne kadar çalıştıklarına bizzat şahit olmama rağmen, Chp bu sürecin en başarısızı oldu. Bunun böyle olacağını farketmiştim. Emeğinin karşılığında halk tarafından yeterli desteği ve güveni almadığını görüyordum. Yine de kendi adıma doğru olan bir şeyler adına çaba sarf ediyor olmanın vicdan rahatlığı vardı. 

Evrensel tekamüle inanıyorum. Türkiye için en hayırlının olacağına olan güvenim tamdı. Fakat toplumsal gelişimimiz için en doğru olanın ne olduğundan tam emin değildim doğrusu. Bu yüzden kendimi her türlü tabloya hazırlamıştım. İkisi de tercihim değil ama sandıktan yüzde 51 Akp çıksaydı da olanı kabullenecektim, Hdp yandaşlarının bu kadar çoğalması durumunu da kabulleniyorum. Tek fark öbür tabloya çok üzülecektim, bu tabloya seviniyorum.

Türkiye bu sabah ateşten bir gömlek giydi. Dün akşamki konuşmasında “Sayın Öcalan” a barışa katkılarından dolayı teşekkür eden Demirtaş’ın işi herkesinkinden zor. Şahsen Öcalan ve Barış kelimelerini ben aynı cümle içerisinde kullanamıyorum henüz. Benim gibi olan milyonlarca insan var. Bir taraftan sağladığı başarıyı doğru değerlendirebilirse, bu ülkeyi bölünmekten kurtarmak herkesten çok onun elinde.

Aslında seçim tablosu; vatandaki farklı değerlerin barış içinde yaşaması için dayanışma gösterilmesi gereken bir fırsat verdi bize. Siyasetçiler ve seçmenler olarak, ilk defa ve bir kez olsun müslüman, alevi, kürt, türk kimliklerini yarıştırmayı bırakarak; sadece Türkiye için değil özellikle insanlık için, en hayırlı olacak yola gönül koymayı becerebiliriz belki.

Dün görev yaptığım sandıkta Akp, Mhp, Chp sandık üyeleri olarak keyifle, güvenle, özenle, sabırla, birlik ve beraberlik içinde çalıştık. Hdp’li mühaşitimiz de ayrı gayret içerisinde bize destek verdi. Birbirimizin poğaçasını, simidini, suyunu paylaştık. Siyaset yapmamızın yasak olması belki de en büyük şansımızdı. Böylece ayrışmak yerine birbirimizin burçlarını öğrenerek kaynaştık. İhtiyaç molasına giderken diğer parti üyesi arkadaşlarımın seçmeni en doğru şekilde yönlendireceğine dair en ufacık bir kaygım yoktu. Her biri güvenilir, dürüst ve sorumluluk sahibi insanlardı. Aynı tabaktan mutluluk içinde meyve yiyerek yorgun bir günü tamamladık. Her sandıkta manzaranın böyle olmadığını biliyorum. Doğası ve insanı harika olan ülkemin her bir bölgesinde böyle manzaraların her geçen gün artmasını diliyorum.

Kül Olup Yanmak

Bir gün; bir kitapta, bir gazetede, bir dergide ya da bir broşürde, hatta belki günlerce önünden defalarca geçtiğiniz bir reklam panosunda bile olabilir; bir cümle görürsünüz. Üstelik genelde aklınız kesinlikle başka bir yerdeyken olur bu. O cümle enteresan bir şekilde bulunduğunuz andan sizi koparır, kendine çeker. Aklınızı toparlayıp sizi çağıran bu harf yığınını dikkatle okuduğunuzda, muhtemelen o cümle içinizde bir yerlere dokunur ve bir yer edinip orada kalıverir.

Yıllar evvel Kül Öykü Gazetesi’nde yayınlanan söyleşim vesilesi ile derginin kapağındaki -aslında defalarca gördüğüm ama o ana kadar fark etmediğim- Nietzsche’den alıntı bir cümle de aynen böyle oturmuştu içime: “Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?”

Geçenlerde Türkiye’de ve de dünyada, o oldu, bu oldu, şu oldu -e bu arada ne Türkiye’yi ne de dünyayı bir türlü kurtaramadım hani- ve belli oldu ki olanlar olmaya devam edecek. Demem o ki şu güzelim dünyayı doluya koydum almadı, boşa koyuyorum şimdi, o da bir türlü dolmuyor. Kantar bozulmuş belki de ayarları değiştirmek lazım. Yenilenmek için yanıp kül olmam lazım.

Bugüne kadar hiç kitap yakmadım ama kitapların beni yaktığı çok olmuştur. Böyle içimde bir cümle alev alır önce, sonra yavaş yavaş tutuşup başka şeyleri de yakmaya başlar. Fakat beni yakan o cümleyi ben öyle bir severim ki, sırf o cümleyi kurtarmak için söndürürüm ateşi.

O yüzden habire tutuşur tutuşur sönerim de, bir türlü kül olacak kadar yanmayı beceremem. Oysa beni tutuşturan cümle bile yanmalıdır içimde. Kül olmalıdır ki yeni cümleler kurayım. Kendi cümlelerimi. O yüzden kutsal kitapta da yazdığı gibi bolca okumalıyım. Başka hikayelerde vücut bulmuş kendimi tanımalıyım. Küçücük bir kumsalda keyifli vakit geçirmek için değil, yeryüzünün en büyük denizine balıklama atlamak için çevirmeliyim sayfaları. İçinde olduğum bu bilgi kirliliğinin içinde daha iyi bilmek için değil, bildiklerimi unutmak için okumalıyım. Özüme kavuşmak için. Çünkü o zaman gerçekten anlayabileceğim, kurtarmam gereken tek dünyanın kendi dünyam olduğunu.

Gönüller Bir Olsun

Bugün zihnimi susturup kendimle başbaşa kaldığımda, Mustafa dedemin hayali canlandı gözümde birden. Gözlerim ansızın yaşla doldu. Onu özlemekten daha çok, aklıma geldiği anda yüreğimi taşırırcasına dolduran sevinçtendi bu. Biraz da neredeyse 30 yıldır kendisini hiç hatırlamamış olmanın verdiği utanç da vardı tabi.

Mustafa dede benim dedem değildi aslında. Çocukluğumun en delidolu yoldaşı Mihrican’ımın dedesiydi. Daha çok bizde kalırdı. Tanıdığım en aydınlık yüzlü insanlardan biriydi. İsmimle seslendiğinde “Efendim?” derdim; ne de olsa diğer büyüklerim tarafından “Ha? Hı?” gibi cevaplar vermemem gerektiğini uzun çabalar sonucunda öğrenmiştim. Her “Efendim?” cevabının Mustafa dede için standart bir karşılığı vardı. Buruşmuş yumuşacık elleriyle kavradığı küçücük çenemi iki parmağının arasına sıkıştırır; “Efendiler nikahını kıysın,” diyerek gülümserdi. Bu seromoninin ne anlama geldiğini bilmezdim. Ama bunu söylerken öyle güzel bir enerjisi vardı ki, beni her seferinde gülümsetmeyi becerirdi.

İnsan uzak bir şehirde yaşayınca, aslında gerçekte mesafenin kilometrelerle ölçülemeyecek bir şey olduğunu fark ediyor. Şu anda yeryüzünde yaşamayan birini düşündüğünde, ışık hızından daha hızlı yanı başında belirebiliyor anısı. Düşüncesinin bile varlığı içini ısıtabiliyor. Oysa bazen yanı başında olan biri ile aranda binlerce kilometre uzaklık varmış gibi hissedebiliyorsun. Üşüyorsun o zaman. Çok üşüyorsun…

Bazense 20 yıldır görmediğin ve o zamanlar çok az tanıdığının biri ile yıllar sonra karşılaştığında, bakıyorsun hayat sizi aynı kıyıya vurmuş. Yaşanan bütün mutlu ve acı anlar benzer şekilde yoğurmuş ruhunuzu. Görür görmez hissediyorsun bunu. Daha önce kayda değer bir şeyler paylaşmamış olmanın önemsizliği beliriyor içinde o zaman. Çünkü bazen paylaştıkça uzaklaşır insanlar birbirinden. Nedeni sanırım bir türlü paylaşmayı beceremediklerinden…

Bu yüzden… Kimin uzakta, kimin yakında olduğunun pek bir önemi yok. Mesafeyi aşmak kolay, yeter ki gönüller bir olsun…

Page 1 of 712345»...Last »