Doğmak

Normalde şu saatlerde Likya Sohbetleri’ne yapacağım yeni söyleşi için hazırlanıyor olmalıydım ancak konuğumla birlikte ikinci kez erteleme kararı alınca yine içimde bir şey beni yaz diye dürtüklemeye başladı.

Galiba ne zaman bir boşluğa düşmüş gibi hissetsem ancak yazıya tutunarak o boşluktan çıkabiliyorum.

Tam kapanma sürecinin başında telefonda tanıştığım Kaş’ta yaşayan müzisyen Aklan Akdağ ile ilk olarak 20 Mayıs tarihi için sözleşmiştik. Kapanma süresinin uzaması ihtimalini de düşünerek seçtiğimiz tarihi netleştirmek için bir gün önce tekrar konuşalım demiştik. Açılmanın gerçekleştiği 17 Mayıs sabahı “Yaşasın” adlı yazımda da anlattığım gibi sıkıntılı bir kapanma süreci geçirmiştim. Fakat o yazının hemen ardından; aniden boşalan bir yağmur gibi, tüm düğümler çözülerek hayatım birden çok hızlı akmaya başladı.

Kızımı almaya gelen eski eşim, elektrikli motorumu şarj ettiğim kablonun kırılan parçasını çarşıdan aldığı yenisiyle değiştirerek hemen çözdü. Ardından çarşıda tesadüfen rastladığım bir arkadaşım ayak üstü anlattığım çatı ve çamaşır makinasıyla ilgili yaşadığım sıkıntılarımı dinleyince gelip bir bakmak istedi. Toygar makina mühendisiydi ve ustaya gerek kalmadan halledebileceğini düşünüyordu. Gerçekten de öyle oldu. Neredeyse bir saat içinde – belki de yarım saat – çatımdan ve çamaşır makinamdan su gelme sorunu çözülmüştü.

Sanki ben bir karıncaydım da, görmediğim bir el beni içine hapsettiği cam kavanozu birdenbire kaldırmıştı ve ben hayat yolumda yürümeye kaldığım yerden yeniden devam ediyordum. Bilmeyenler için söyleyeyim karıncalar iki boyutludur. İnsanları algılamazlar.

Her ne kadar kademeli normalleşme süreci başlamışsa da, doğum günüm olan 19 Mayıs’ta sokağa çıkmayı yine yasaklayacaklarını sanıyordum. O yüzden o gün için hiçbir plan yapmamıştım. Açıkçası herhangi bir kutlama arzusu ve beklentisi içinde de değildim. Evde tek başıma sakin ve huzurlu bir gün geçirme fikrine kendimi alıştırmıştım. Derken bir gün önce yoga ile başlayan ilişkimizin giderek daha sağlam bir şekilde dostluğa doğru yol aldığı arkadaşım Burcu beni aradı. Ertesi günün doğum günüm olduğunun farkında olmayarak bana her yıl Kaş denizinde yapılan 19 Mayıs kortejine, oğlu ve eşiyle birlikte katılmak istediğini söyledi. Teknesi olan bir tanıdığım varsa ona bu konuda yardımcı olmamı hatta benim de onlara eşlik etmemi rica ediyordu.

Uzaktan izlediğim ve çok hoşuma giden bu korteje katılmak daha önce aklıma bile gelmemişti. Fikir çok hoşuma gitti. Üstelik teknesi olan bir değil bir kaç tanıdığım vardı fakat ben babamdan bile bir şey isteyemez bir kişiliğe sahiptim. Kendim için yapamayacağımı başkası için nasıl yapacaktım ki? Bu teklif önce duvarlarıma çarptı o yüzden. Sonra evimdeki arızaları gönüllü tamir eden yolda rastladığım arkadaşım Toygar’ın teknede yaşadığını hatırlayınca ondan rahatlıkla bunu rica edebileceğimi düşündüm. Upuzun boyuna rağmen, adamı resmen; aylardır kapalı olan benim bile yabancısı olduğum bir evin içinden iki büklüm çatıya çıkartmıştım, böyle bir şey mi isteyemeyecektim? Hem benim için de daha önce yaşamadığım özel bir deneyim olacaktı. Üstelik doğum günümde!

Derin bir nefes alarak cesaretimi toplayıp Toygar’ı aradım. Kısmet bu ya, Toygar sabahın erken saatlerinde Marmaris’e doğru yol almıştı ve maalesef korteje bu sene katılmayacaktı. Hemen, daha önce Likya Sohbetleri’nde söyleşi yaptığım İlhami abiyi aramamı söyledi. Onun severek bana yardımcı olacağını düşünüyordu. Çok güzel bir sohbet olacağını düşünerek beni İlhami abiyle zaten o tanıştırmıştı. Böyle bir şey istemek için normalde kimseyi aramayacağımı söylediğimde de, “Her sene zaten korteje katılmak isteyen tanımadığımız insanları yanımızda götürüyoruz Elif. Onlar hem seni tanıyorlar hem de çok seviyorlar. Teknesi müsaitse bundan mutluluk duyacaktır. Lütfen ara ve sor,” diye ısrar etti.

Gerçekten de yaptığımız söyleşiden sonra eşiyle birlikte beni zaman zaman arayıp teknelerine davet etmişlerdi. Sadece bir kere gidebilmiştim. Beni çok sevdiklerini yüzüme de söylüyorlardı. Doğrusu ben de onları çok sevmiştim. Sık görüşmesek de sürekli birbirimizi sosyal medyadan takip ettiğimiz, ara sıra telefonlaştığımız sıcak ve samimi bir iletişimimiz oluşmuştu. Bu sefer üç kez derin nefes aldım ve çok zorlanarak İlhami abiyi aradım. Daha şanslıydım. Teknelerinde onlara katılacak kimse olmadığı için teklifime olumlu yanıt almıştım.

Haberi alınca sevinçten çılgına dönen Burcu, giderken onları mutlu edecek özel bir şey almayı önerdi. Fikrini almak için tekrar Toygar’ı aradım. Son günlerde gravyer peyniri aradıklarını ama Kaş’ta bulamadıklarını, eğer bulabilirsem bunun hoş bir jest olacağını söyledi. Biz de Burcu’yla; günü çoktan yarılamış olmamıza rağmen, yanımıza oğlunu da alarak kendimizi Fethiye yollarına vurduk. Böylece Burcu’nun epeydir gitmek istediği Yaka Köy’de bulunan özel bir peynirciye gidecek, gravyer peyniri bulamasak da Kaş’ta olmayan güzel peynirler alacaktık.

Burcu’nun enerjisiyle sürüklenerek çıktığım bu yolculuk büyülü bir yolculuktu doğrusu. Hem kendimize hem de İlhami abilere aldığımız leziz peynirlerin mutluluğu bir yana, köy yollarında işletmeyi ararken Tlos Antik Kenti’nin içine düşmüş olmamız büyük bir şanstı. Uzun zamandır bir antik kentin beni bu kadar etkilediğini hatırlamıyorum. Çok fazla gördüğüm için belki, daha önce gitmediğim antik bölgeleri gezmek normalde bana çok cazip gelmez. İçinde olduğumuz saatin ışığından mı, bizim enerjimizin çok üst frekanslarda olmasından mı ya da gerçekten bu kentin başka olmasından mı bilmiyorum; eski taşların arasında yürürken mest olmuştum. Burcu ile oğlu Tan da benimle aynı fikirdeydi. Yasaklar başlamadan Kaş’a dönmemiz gerekmese oradan kolay kolay da ayrılamayacaktık zaten.

Doğum günüme, sabahın çok erken saatlerinde önceki günün güzelliğini hala hücrelerimde hissederek başladım böylece. Kocaman bir katamaran teknenin içinde Kaş’ın nefis denizinde süzülürken, ne kadar şanslı bir insan olduğumu düşünüyordum. Hayat sanki beni dizine oturtmuştu ve önüme serdiği oyuncaklarıyla resmen şımartıyordu.

Burcu’nun ailesiyle İlhami abi ve eşi çok güzel kaynaştı. Yelken yapan 11 yaşındaki Tan’ın zaman zaman dümenin başına geçmesi ve fırsat oldukça İlhami abinin denizcilikle ilgili ona eğitici bilgiler vermesi; tam da 19 Mayıs’a yakışır bir tabloydu. Bir yandan sevdiklerim doğum günümü kutlamak için beni arıyordu ve telefonuma ha bire güzel dileklerle dolu mesaj bildirimleri geliyordu. Yanımda birileri varken başka şeylerle ilgilenmeyi asla sevmediğimden, teknede olduğumuz anlar boyunca sadece fotoğraf ve video çekmek için telefonu elime aldım.

Saat 3’te eve döndüğümde annem babam dahil olmak üzere aramam gereken bir sürü kişi vardı. O akşam 21.30’da Kaş Rehber için Ayşe ile birlikte 19 Mayıs Özel canlı yayını yapacaktık. Bu yüzden kalan süremi evde yalnız kalarak geçirmek istedim. Böylelikle herkesle konuşabilecek, akşam için rahat rahat hazırlıklarımı yapabilecek ve (sürekli konuşmaktan yorulduğum için) dinlenebilecektim. Yalnız o kadar çok telefon çalıyordu ki, öyle ki telefonun zil sesinden bir ara resmen nefret ettim. Beni aramayı unuttuğu ya da fırsat bulamadığı için ertesi gün arayanlara da ne kadar müteşekkirim size anlatamam. Ben abartmayı severim ama inanın abartmıyorum. Yazının başında belirttiğim söyleşi için randevumuzdan bir gün önce konuşmam gereken Aklan Akdağ’ı – geceleri çok geç saatlere kadar oturduğunu ve ne kadar geç olursa olsun onu aramamı söylemişti – anca gece yarısından sonra 01.30’da arayabilmiştim. Düşünün işte.

Evdeyken cevapsız bıraktığım bir aramaya geri döndüğümde, o sırada birileri daha beni aramış oluyordu. Ben her ne kadar hayatın beni şımartmak konusunda ısrarlı olduğunu sansam da, aslında o beni büyük bir sınava tabi tutuyormuş meğer. Bunu ancak gecenin sonunda anlayabildim.

Ayşe ile bir gece önce yaptığımız toplantıda, yayında esprili olacağını düşündüğümüz bir doğum günü mizanseni hazırlamıştık. Bu mizansen için ona ulaştırmam gereken bir şey vardı. Saat beşe doğru motoruma atladım ve Ayşe’nin evinin yakınındaki otobüs durağında buluştuk. Ayaküstü 15 dakikalık yaptığımız konuşmanın ardından eve geldim. Bu arada tüm gün boyunca doğum günümü kutlamak için Ayşe beni çarşıda bir şeyler içmeye çağırıyordu ama ben onu sürekli reddediyordum. “Benim için doğum günümde yapmamız önemli değil, rahatlayalım yarın yaparız,” diyordum. Duraktayken başımızdan çok güldüğümüz bir tır hikayesi geçti. Bu sefer Ayşe’nin ısrarlarına dayanamadım ve motorumu biraz şarj edip yarım saatliğine de olsa çarşıya yanına geleceğimi söyledim.

Eve döndükten sonra Burcu aradı. Önceki gün aldığımız peynirlerden benim payım onda kalmıştı. Hem onu bırakmak istiyordu hem de eşiyle birlikte şarapla gelerek, şarap-peynir eşliğinde ufak bir kutlama yapmamızı öneriyordu. Güzel fikir olduğunu ama birazdan çarşıya ineceğimi söyledim. Üstüne tekrar Ayşe aradı. Saat 19.00’da Kaş’ta bir tören olacağını ve Kaş Rehber için çekim yapabileceğimizi söyledi. Bunu duyunca “Bugün benim doğum günüm. Akşam zaten Kaş Rehber için canlı yayın yapacağız. Madem öyle ben gelmeyeyim,” dedim. Ardından tekrar Burcu’yu arayıp eve çağırdım. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Yoga hocam bunun için kusursuz bir isimdi. Ayrıca yollarda telaşla koşturacağıma şarap ve peynir keyfi yapmanın bana daha iyi geleceğini düşündüm. Üstüne komşum aradı. Bahçemize bir kaç gündür dadanan ayakları sakat yavru bir kedi olduğunu hayvanlar için yardım yapan kişilerle irtibata geçerek onu sahiplendirmemi rica ediyordu. Doğum günüm olduğunu ve birazdan misafirlerimin geleceğini, bu konuyla daha sonra mutlaka ilgileneceğimi söyledim. Ama resmen telefonu kırıp atmak istiyordum artık.

O ara durdu telefonlar. Evimin balkonunda hava kararana kadar Burcu ve eşiyle gerçekten de keyifli anlar geçirdik. Canlı yayına hazırlanmam için onlar tam kalkmak üzereyken doğum günüm olduğunu öğrenen komşum Sermin, kızıyla üzerinde mum bulunan iki dilim pasta gönderdi. Pastayı alırken kapıda olduğum sırada şarap bardaklarını ve peynir tabağını mutfağa bırakmaya yönelen Burcu ve eşi, mutfağımdaki ışığın yanmadığını fark ettiler. Ev sıkıntılarımla dolu “Yaşasın” adlı yazımda anlattığım mutfağımın biten ampulünü hala değiştirmeye fırsatım olmamıştı çünkü. Hatta koşturmacadan bir türlü yeni bir ampul alamamıştım. Burcunun anında çözüm üreten eşi bir dakikaya kalmadan salonumda bulunan neredeyse hiç kullanmadığım yerden aydınlatmanın üzerinki ampulü çıkartıp mutfağa taktı. Doğrusu o bunu akıl etmese herhalde ben hala karanlık bir mutfağa amadeydim.

Bir taraftan bütün olanlar çok acayipti. Çünkü hayat hem beni sıkıştırıyor hem de çözümünü kolayca halledecek insanları önüme getiriyordu.

Onlar gider gitmez Ayşe’yi aradım. Her zaman yayın öncesi konuşur yayına öyle girerdik. Son dakikaya kadar Ayşe’ye bir türlü ulaşamadım. Telefonunda bir sorun olabileceğini düşünerek, duyurduğumuz saat gelince canlı yayına başlayıp Ayşe’ye ulaşamadığımın duyurusunu yapıp çıktım. Duyuruyu izleyen ablam beni arayıp Ayşe’nin o sırada Kaş merkezde canlı yayın yaptığını söyledi. Birden beynimden vurulmuşa döndüm. Derken Ayşe’nin messengerdan görüntülü aradığını fark ettim. Açtığımda Ayşe bir yandan elinde telefonla çekim yapıyor, orada kitlenip kaldığını, yayını gerçekleştireceğimizi ama geç gireceğimizi, iptal etmeden onu beklememi söylüyordu. Şok olmuştum. O an onunla konuşamayacak kadar sinirliydim. Yayını yapmayacağımızı iptal edeceğimizi söyledim. Eve ulaşmaya çalışan Ayşe sonraki 45 dakika boyunca beni ara ara arayıp sakinleştirmeye çalıştı. Fakat deliye dönmüştüm. O ana kadar bana neden haber vermediğini bir türlü anlamıyordum. Telefonda ona bağırıyordum. O ise sakince bunun bir iş olduğunu ve üstesinden profesyonelce gelmemiz gerektiğini anlatıyordu.

Daha önce de yazmışlığım vardır öyle kolay öfkelenen biri değilimdir. Sorunlarla karşılaştığımda her zaman çözüm üretme yolunu seçmeyi tercih ederim. Fakat yayın öncesinde birkaç kez aramama rağmen telefonumu açmamasını ve bana böyle bir durumda kaldığını haber vermemesini hazmedemiyordum. Eğer önceden bilgim olsaydı bunu anlayışla karşılar ona her türlü yardımcı olurdum ama yapılanı varlığıma saygısızlık olarak algılıyordum. Üstelik doğum günümde. 🙂 Evet. “Bugün benim doğum günüm,” diye bağırıyordum telefonda kıza. 🙂

Ayşe ise öfkeden deliye dönmüş bir çocuğu şefkatli bir anne nasıl sakinleştirmeye çalışırsa bana öyle bir tavırla yaklaşıyordu. Sakin bir şekilde çok üzgün olduğunu, anlamadığı bir şekilde görev duygusuyla çekime kitlendiğini ve içinde olduğu ortamdan bir türlü çıkamadığını, beni aramayı da bir türlü beceremediğini söylüyordu. Sonuçta yayına ara verip beni arayıp tekrar yayına girebilirdi. Sanırım o da başka bir sınavın içindeydi ki tamamen iyi niyetli olmasına rağmen bu kadar basit bir şeyi bile akıl edememişti. Çok zor öfkelendiğimi ama öfkelendiğim zaman yakıp yıkan bir kişiliğim olduğunu, gözümün hiçbir şeyi görmediğini daha önce Ayşe’ye anlatmıştım. Bunu deneyimleyen çok az kişi olmuştur ama o kişilerle iletişimim geri dönülmeyecek bir noktaya gelir genelde. Ve isterse CNN’de yayın yapıyor olalım, varlığımı böylesine hiçe sayan birine eyvallahım olmaz normalde. Fakat delirmiş zihnime karşılık kalbim Ayşe’nin gerçekten de çaresiz kaldığına inanıyordu. Telefonu kapatıp 22.30’a kadar beklemeyi önerdim. Sakinleşmeye çalışacağımı ama kendimi tanıdığımı bunu başarabileceğimi sanmadığımı söyledim. Sonuçta ekran karşısında öfkeli görünmem hiç de hoş olmayacaktı.

Beklerken canlı yayında konuşacaklarımızı düşündüm. Her koşulda birlik ve beraberlik içinde olmayı anlatacaktık. “Engellere ve korkulara rağmen!” Kendi varlığımla on dakika boyunca bir savaş yaşadım resmen. Bir yandan içimde bir kız çocuğu “değersizim” diye çığlık çığlığa bağırıyor, bir yandan yetişkin bir kadın “kurtuluş ruhunu anlatacaksın, bugün varlığınla ilgili yeterince şımartılmadın mı, öldür egonu,” diyordu. O sırada beynimde, Burcu’nun bir gün önce peynir almaya giderken yolda “barış için ölebilir misin Elif?” dediği cümle yankılandı. Hemen Ayşe’yi aradım. Yayına çıkacağımı ama kesinlikle doğum günümü kutlamak istemediğimi, planladığımız mizanseni yapmayacağımızı söyledim. “Rol yapmanı istemiyorum. Samimi ve içten olacağız. Abartılı tepkiler, lay lay lom yok,” dedim. Adeta kendini sabote edercesine “Tamam Didemcim,” demesin mi? Çok sert bir şekilde “Benim adım Elif. Bu yayını gerçekten birlik ve beraberlik için yapıyorum. Sakın bana yayında da Didem deme,” dedim. Egom hala tam olarak ölmemişti. Kendimi salak yerine konmuş gibi hissediyordum. Buna rağmen zar zor girdiğim canlı yayında zaman zaman kendime “Barış için öldür egonu,” diyerek yavaş yavaş içimdeki öfkeyi dönüştürdüm.

Konumuzu konuştukça, planladığım müzikleri çaldıkça, Ayşe’nin karşımda süt dökmüş kedi gibi halini gördükçe, sonunda nihayet özüme döndüm. Yayın bittiğinde bende bitmiştim artık.

Ağlamalar, gülmeler eşliğinde bir süre boşaldım. Çok az başıma gelen bu öfke nöbetinden açıkçası ilk defa karşımdaki de ben de sağ çıkmıştık. Yıllar önce “Sen Bir Kadını Sevdin mi Hiç?” adlı yazımda şöyle bir şey yazmıştım: “Sen hiç bir kadınla kaçak dövüşmeden sonuna kadar kavga edebildin mi? Öfkesinin fırtınasında boğulmayı göze alabilecek kadar yüzleşebildin mi onunla? Sahi, fırtınasında boğulmadan kalıp varabildin mi bir kadının kıyılarına?” O günlerde karşı cins için yazmıştım bu yazıyı ama işte Ayşe tam da böyle benim fırtınamda boğulmadan kıyılarıma varabilmişti.

Sonraki gün her ikimiz de neden bunu yaşadığımızı sakince konuşarak anlamaya çalıştık. Sinirlenmekte haklıydım elbette ama beni bu kadar kontrolsüz bir şekilde öfkelendiren neydi? Ayşe ise neredeyse tüm konuşmalarımızın akışını belirleyecek kadar kontrolcü biriyken; onu, sanki yaptığımız işi önemsemiyormuş, ciddiye almıyormuş durumuna sokan neydi?

Belki detaylarıyla anlattığım bu uzun hikaye çok basit, çok anlamsız ya da çok özel gelmiş olabilir. Ama ben tam da 19 Mayıs günü “içimdeki bu öfkenin esiri olmak zorunda değilim,” diyerek, temsili anlamda sanki içimdeki Bandırma Vapuru’nun beni sürüklemeye çalıştığı istikameti tersine çevirip Samsun’a çıktım. Bildiğiniz yeniden doğdum. Belki bu yazdıklarımın da bir gün bir başkasının kendini doğurmasına katkısı olur. Kim bilir?

Didem Elif

Not: Haliyle bir süredir Likya Sohbetleri’nde konuk etmek istediğim Aklan Akdağ’ın sözleri ve besteleri kendisine ait olan şarkılarını dinliyorum. Bu yazının sonunda her dinlediğimde beni ağlatan “Sensizlik Varmış” adlı şarkısını paylaşmak istedim.

Büyümek dileğiyle… Sevgiler…