İyi Hissetmek Nedir Ki?

“Her insanın yaşamaya ve var olmaya hakkı vardır.”

Emre Karacaoğlu’nun “Müzikte Yabancılaşma ve Noir” adlı ilk kitabını elime aldığımda ne okuyacağıma dair pek bir fikrim yoktu. Her şeyden önce “Noir” kelimesinin anlamını bilmiyordum ve “müzikte yabancılaşma” tanımlaması zihnimde herhangi bir yere oturmuyordu. Müziğin matematiğine sandığımdan daha da yabancıydım besbelli. Hikmet Temel Akarsu’nun “Tuhaf Bir Kitabın Önsözü” adını verdiği, kitaba kılavuzluk etme amacı gütmeyen içten yazısı bu duygumu daha da arttırdı. Akarsu’nun, düşünce alışverişi yapabildiği bu genç yazarla kesişen yollarının hikayesini anlattığı önsözde, onun bazı eserlerini İngilizce’ye kazandıran Karacaoğlu’nun ilk çocuğuna “tuhaf” demesi ne anlama geliyor olabilirdi?

Kim bilir başka bilmediğim kaç müzik kavramıyla karşılaşacağım korkusuyla başladım, Emre Karacaoğlu’nun Yüxexes adlı müzik dergisinde yayınlanan yazılarından oluşan kitabına. Daha ikinci sayfasında okuduğum bir cümle ile bu korkuyu def edip kendime geldiğimi itiraf etmem lazım. Ama bu buluşma öyle kolay bir süreç olmadı. Yolculuğa devam etmek isteyen ayaklarım, mıhlanıp kalmış beynim yüzünden ilerleyemedi, edata karıncalandı. Farkındalığın anlık şaşkınlığından gözlerim doldu. Sürekli ne, neden, niçin, niye diye sorgulayan ruhuma bedenim bir şey anlatmaya çalışıyordu sanki. Öyle ya “Hiçbir şey hissetmiyorum,” diye bağıramazdım artık, Peter Steele’in şarkısında olduğu gibi. Çoktan yoldan çıkmışım da meğer arkadan seslenmemişim kendime. Çoğunu geçmişte defalarca dinlediğim müzisyenlerin şarkı sözlerini satır aralarında okurken (okuduğum her bir cümlede her metnin bir müziği olması gerektiğine olan inancım pekişiyor, daha evvel dinleme fırsatı bulamadığım Karacaoğlu sanki müziğiyle arka planda metne eşlik ediyor), o müzisyenleri, şarkılarını ilk kez anlamaya çalışıyorum.

Elimde olmadan yine soruyorum kendime: “Neden dinlemiştim o zaman peki?”

Bedenim cevap veriyor: “Hissetmiştin.” Sorularıma yanıt verdiği için gülümsüyorum kendime.

Yıllar evvel, Emre Karacaoğlu’nun “yalnızlığını, utangaçlığını, anlaşılamamışlığını, depresyonunu ve uykusuzluğunu müziğe taşırken,” diye çözümlediği Kurt Cobain’in hayat hikayesini Dave Thompson’un kaleminden okumuştum. Yirmili yaşlardaydım. Sadece Kurt Cobain değil, başka birçok Rock dehasının da hayatını merak etmiş, peş peşe her birini incelemiştim. Fakat en çok Kurt Cobain’in hikayesinden etkilenmiş olmama rağmen o zamanlar yeterince anlamamışım ki, tutunamayışını yargılamıştım, kendi hayatına son veren pek çok insanı yargıladığım gibi. Kim bilir bir gün benim de aynı sarmala sürüklenebileceğime hiç ihtimal vermeden. Oysa insanın hayattan beklentisi karşılanmadığında, olduğu kişi olamadığında; yaşamla başa çıkma gücünü kaybeder. Girdiği depresyonla kendi içine döner. Yazarın da Karl Marx’dan alıntıladığı gibi, bu noktada insanın ne yaptığı çok önemlidir; ne ürettiği, hatta üretip, üretemediği. Yani bu içine dönüşle verimli sonuçlar elde edip edemediği. Bir insan neden, varlığına devam ettirmeyi seçebilecekken, kolay yoldan gider? Neden vazgeçer? Üstelik varlıkları pek çok kişiyi bu kadar etkilerken? Albert Camus’un meşhur karakteri Sisifos gibi, her kaybedişde yeniden denemesi gerekmez mi? Üstelik kaybedişlerimizden bir şeyler öğrenmez miyiz?

Müziğin matematiğini anlatan bir kitap beklerken, kafamda yıllar boyunca sürekli dönüp duran konularla yeniden meşgul bulunca kendimi, şaşırdım. Karşımda öznel düşüncelerini paylaşmasına rağmen; müzisyeni yargılamayan, ruhuyla empati kuran bir yazar vardı. Bazı karanlık şarkı sözleri nasıl sırf “hissedebilmek” için “acı”ya odaklanıyorsa, o da var olmanın dört işlemini çözebilmek için “duygu”ya odaklanmıştı. Çünkü o duyguyu yaşayan herkes bilirdi ki, var olduğunu hissedememek gerçek acının ta kendisiydi. Birçok iyi müzik devinin uyuşturucularla dindirmeye çalıştığı bu acıyı yargılamak yerine anlamaya çalışmak gerekirdi. Bu anlamda kitabın ilk kısmı olan “Müzikte Yabancılaşma ve Noir Üzerine Bir Deneme” yazıları bana ışık tuttu. Hikmet Temel Akarsu’nun “tuhaf bir kitap” derken onu alkışladığını düşünüyorum şimdi. Sonuçta Karacaoğlu’nun dört işleminden biri de buydu: “Hiçbir şey göründüğü gibi değildi.”

“Sayın”la başlayan ‘Açık Mektuplar’ kısmı her ne kadar öznel ağırlıklı olsa da, yazarın mektubun alıcıyla arasındaki kendi iç sorgulamalarını paylaşması bakımından kayda değer metinler. Yalnız ‘Mor ve Ötesi’ grubu ve Hikmet Temel Akarsu’ya olan açık mektupların “Sevgili” olarak hitap edilmesindeki detay ilgimi çekti. Ne de olsa detayları severim. Emre Karacaoğlu da hayatın detaylarını iyi yakalayan, onlar arasında başarıyla bağ kuran bir yazar. Ki “öğrenilmiş başarı” algısına satır aralarında kafa tuttuğunu dikkate alırsak, bunun onu çok da bağladığını sanmam.

Son bölüm olan ‘Müselles’ yazıları ise evrendeki bütünlüğün, birliğin küçük birer örnekleri gibi… Dört işlemin “eşittir” kısmı adeta. Üç farklı tema, kişi veya nesne hakkında yazılan bu eserler, yazarın bağ kurma eylemini üst noktaya taşımış. Özellikle “Ramanujan, Sinestezi, Hendrix: Rabb’in Sezgilere Bir Hediyesi” müsellesi çok ilginç. İlk defa bu metinle adını duyduğum Sinestezi gerçekten de insana verilmiş bir hediye. Bu denemeyi okurken bilmediğim ‘şey’lerin beni artık korkutmadığını fark ediyorum. Merak etmenin, yeni şeyler öğrenmenin şükranlığını duyuyorum adeta. Resimle, müzikle, yazıyla donanmış bir ilk kitabı kapatırken, mutlu olduğum zamanlarda kendi kendime mırıldandığım bir James Brown şarkısı söylüyordum:

I Feel Good

Whoa-oa-oa!

I feel good, I knew that I would, now

I feel good, so good, i got you

İyi Hissediyorum, şimdi öyleyim bunu biliyorum

İyi Hissediyorum, şimdi öyleyim bunu biliyorum

Çok iyi, çok iyi, sana sahibim

Kitabın içeriğinden çok kendi duygularımdan bahsetmek istedim, çünkü “Müzikte Yabancılaşma ve Noir” ile olan yolculuğum boyunca hiç yabancılık çekmedim.

Didem Elif

10 Aralık 2011 tarihli Birgün Gazetesi Kitap Eki’nden