Ev

Dilerseniz Ev adlı bu öyküyü Didem Elif’in sesinden dinleyebilirsiniz.

Bir ev istedim ondan. Öyle içi koltuklarla, masalarla, yataklarla doldurulanlardan değil ama. Hele dört duvar olanından hiç değil. Sıcak olanından, yumuşak olanından. Ekmek gibi taze kokanından istedim.

İlk defa birinden bir şey istedim. Küçük bir şey.

Bana bir ev aldı. Dört duvar olanından. Yepyenisinden. Koltuklarla, masalarla, yataklarla donatılanından. İçine kilim bile koyduk.

Evin yeşillik vadeden bir bahçesi vardı. Begonviller açıp dört bir yanı saracaktı. Limonlar verecekti. Kahkahalarımız yeri göğü inletecekti.

Begonvillerin bazısı açtı, bazısı açmadı. Limon çok az verdi. Bazen topladık, bazen toplamadık. Toprağa elimi bile sürmedim.

Ben bir ev istemedim ki, topraklı bir ev hele hiç istemedim. Ben daha kendim toprağa köklenemedim, ondan öyle bir ev niye isteyeyim?

Bir toprak aldı bu sefer. İçinde ev olan kocaman bir arsaydı. Eski, yıkık-dökük, taştan bir hikayesi vardı. Evi köyün gözbebeği yaptı. Bahçesinde kocaman gövdesi olan bir yaşlı ağaç, göğe kadar uzanmıştı. Rüzgarda uçuşan dikenli yaprakları, her daim üstümüze yağacaktı.

Havada, toprakta, duvarda; dokunmaktan korktuğum şeyler vardı. Küçük şeyler. Evimin içine girmesini istemediğim şeyler. Bazen biraz daha büyüktüler. Akrep gibi, örümcek gibi, uçan hamam böceği gibi böcekler. Onları gördükçe çığlıklarım, yeri göğü inletecekler.

Şimdi ne ağaç kaldı. Ne de ev.

Dün yine bir ev istedim ondan. Başımı sokacak bir ev. Sayfalarında pencereleri olan, başka diyarlara kapıları açılan bir ev. Taptaze bir ekmek gibi kokan, odaları ışık dolan bir ev istedim. Kızımı getirirken, “İlhan Berk’in Ev adlı kitabı olacaktı, onu da getir,” dedim. Ben onun evinin odalarında gezinmeyi çok özledim.

Kızımı getirdi. Kapıdaki kızım neşe içinde; “Anne gözlerini kapat, bak sana sürpriz ne getirdim ben,” dedi. Kızımın arkasından çıkarttığı elinde; plastik oyuncaktan, düğmesine basınca müzik çalan, rengarenk bir ev vardı.

Kızım benim, annesinin bir ev istediğini nasıl da anladı? İnanılmaz bir andı.

Kitap, kızımın çantasının içindeydi. Bir şairin defteri olduğu gibi temize çekilmişti. Bu şekilde birbirine bağlı olan dizeleri okumak güçleşmişti. İstemeden de olsa, bana yanlış baskıyı getirmişti.

Zar zor okuyabildiğim sayfaların içinde, yine de buldum Oda’yı. Bütününü kavrayamasam da içinde anlayabildiğim kelimeler vardı. Nihayet onu okudukça, karanlık odam ışıkla dolacaktı.

Didem Elif

Not 1: Bazı gerçek karakterler hikayelerle yaşatılmalı. İlhan Berk’in “Şeyler Kitabı-Ev” adlı şiir kitabındaki Oda adlı şiirinin anısına…

Not 2: Bu öykü 2019 yılının mart ayında Sen ve Ben Dergisi‘nde yayınlanmıştır. “Kadın Ne İster?” sorusuna, Elif olarak cevabımdır. Diğer kadınların cevapları beni bağlamaz.

Son olarak: Yanıbaşınızdaki sevdiklerinizi “yitirmeden” duyabilmeniz, görebilmeniz, dokunabilmeniz, doya doya öpüp koklayabilmeniz dileğiyle; Pinhani’den Yitirmeden adlı şarkıyı sizin için seçtim. Keyifli dinlemeler…

Güle Sor

Ne zaman var olmaya başladığımı bilmiyorum. Kendimin farkına vardığımda bir formum oluşmuştu. Budanmaya hazır dallarım vardı. İnce, yemyeşil, içinde bütün ruhumun barındığı her biri çiçek açmaya kendini adamış dallarım. Ve kuşkusuz dikenlerim. Gül olmak böyle bir şeydi çünkü. Tüm biricikliğime, tüm eşsizliğime, tüm güzelliğime, tüm naifliğime rağmen; bana fütursuzca dokunanın canını yakacak kadar keskin dikenlerim vardı.

Bakmayın şimdi bundan böyle çok doğal bir şeymiş gibi bahsettiğime. Öyle çok kolay olmadı dikenlerimle barışmak. O günü hiç unutamam. Kızıl, yeni uzamaya başlamış uçları kıvrık saçlarıyla Eylül anne babasının desteği olmadan yürümeye daha yeni yeni başlamıştı. Attığı her adımda duyduğu mutluluktan içim ne kadar da coşuyordu. Pembe açmış çiçeklerimden köklerime yayılan hazzı size anlatamam. Yeni açacağım çiçeklerin mis gibi kokması için varımı yoğumu ortaya koyacaktım.

Derken hiç beklemediğim bir şey oldu. Dengesini yitiren Eylül yere kapaklanırken ona en yakın olan dalımı sımsıkı kavradı. İlk an hiçbir şey hissetmedim. Kırılan dalımın boynu büküklüğünü algılamam zaman aldı. Oysa budandığım zamanlarda, o keskin aleti daha bedenime vurmadan canım acımaya başlar benim. Bu işlemin daha güzel var olmam için en gerekli şey olduğunu bilsem de, kendi içimde çok zorlanırım. Her şeyden önce o kadar emek verdiğim parçamdan koparılmaya alışmam zaman alır. Biçimsiz kesilmiş halim içime oturur. Üzülürüm. Fakat o gün yürüme başarısının coşkusuyla kahkahalar atan Eylül, düşer düşmez kötü bir çığlık attı ve hemen arkasından başlayan ağlamasıyla yeri göğü inletti. Bir türlü susturamıyorlardı. Avuçlarından sızan kana bakakalmış dehşet dolu gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Kırılan dalımın ilk defa kanaması beni afallatmıştı. O kıpkırmızı renk çiçeklerimin pembesini gölgede bırakmıştı.

Kucaklayıp eve götürdüler Eylül’ü. Nihayet bir süre sonra sustu. Toprağı ıslatıp ona tatlı bir kızıllık veren kanımın neden tam da böyle bir zamanda dalım kırıldığında döküldüğüne anlam vermeye çalışıyordum. Ve neden Eylül’ü bu kadar üzmüştü bu. Kafam karışık olduğu için de bedenime yayılması gereken acıyı bir türlü hissedemiyordum. Öyle uzunca bir süre kırık bir şekilde dalım sarktı üzerime. Uğramıyorlardı yanıma.

Birkaç gün geçmişti herhalde; Eylül “Cızz,” diyerek geçti yanımdan içimi cızlatan bir ses tonuyla. O an sandım ki artık fark ederler de besleyemediğim kırılan dalımı benden ayrıştırırlar. Fark etmediler bile. “Evet annecim cızz,” diye tekrarladı bedenini Eylül’e doğru bükmüş olan annesi.

Aylarca ne dokundular ne de kokladılar beni. İyice olgunlaşan çiçeklerimi bile toplamadılar. Sadece Eylül’ün babası bahçeyi suladığı zamanlarda uzaktan köklerime doğru tuttu hortumu. Hiçbir şey yapmadığım halde böylesine yok sayılmak kahretti ruhumu. Öylesine değersiz, öylesine güçsüz hissediyordum ki kendimi; içimden bir türlü açmak gelmiyordu. Beni görmezden gelmelerine ne kadar içerlediysem de, bağlı olduğum topraktan aldığım güçle gül olmaktan vazgeçmedim. Dallarım, dikenlerim ve çiçeklerimle her zamanki gibi var ettim kendimi. Aksi nasıl olunur bilmiyordum her şeyden önce.

Aylar geçmişti. Eylül artık yalpalamadan yürüyebiliyordu. Ağzından dökülen kelimeler çoğalmış, anlaşılır bir hal almıştı. Annesinin “Annecim bak bu çiçeğin adı gül. Ne güzel kokuyor, kokla bak,” diyerek çiçek açmış dallarımdan birini Eylül’e doğru eğmesiyle, aylardır donuklaşan içimde bir ürperme oldu. Kontrolsüz şekilde yayılan bir sıcaklığa bedenlendim.

“Kokuyor. Gül… Kokuyor,” dedi Eylül koklamayı beceremeyen ama taklit etmeye çalışan mimikleriyle. Eylül’ün annesi keşke içimdeki bu sıcaklığa son verecek o cümleleri etmeseydi. “Evet anneciğim ama dikenleri çok sivri görüyor musun? Dikkatli dokunmalısın. Batarsa elin çok acır. Cızz.” Eylül yine tekrarladı “Diken… Cızz.”

Hayatımın en zor anıydı. Avaz avaz bağırmak istiyordu ruhum. “Hayır ben asla kimseye zarar vermem, aslaaaa. . .” Ama biz güller insanlar gibi konuşmayız. Rüzgarın esintisine kendimizi bırakıp, acılarımıza rağmen esnemeye çalışırız. Esnemezsek kabullenemeyiz kendimizi. Kırılıp, savrulup, yok olup gideriz.

Dikensiz bir gül olabilmenin çaresini inanın çok aradım. Fakat ne kadar denediysem olmadı. Kendimi masum ve narin sanırken, bir o kadar da keskin ve tehlikeli olduğumu kabullenebilmem uzun zaman aldı. Hatta kimseye batmadığı, kimsenin canını yakmadığı zamanlarda bile; o dikenlerin bana ait olduğunu bilmek canımı acıttı. Biliyordum ya artık başkalarına zarar verebileceğimi. Kendimi bir türlü affedemiyordum.

Zor oldu, inanın çok zor oldu ama sonunda bir gün anladım. Canilerin acıttığı canların o amansız çığlıkları ruhumun acısını bastıracak kadar yeryüzünü kapladığı an anladım. Bir annenin çocuğundan sakındığı o keskin dikenler beni ben yapıyordu. Onlar olmadan ben gül olamazdım ki. Dikenine rağmen bir canın güzel olabileceğine ve güzel bakılırsa bunun bütün canlar için geçerli olabileceğine başka türlü insanları inandıramazdım ki.

Didem Elif

Mucize Ruh Dergi, Sayı 4, Temmuz 2018

Not: Bu öyküyü 2018 yılının Temmuz ayında, çocuk yaşta öldürülen Eylül’ün haberinin arkasından Mucize Ruh Dergi için yazmıştım. Bir anlamda Leyla için, Ayşe için, Fatma için, içimizdeki çocuk için, yani tüm “can”lar için yazdım. Yazmaya başlarken nedenini bilmediğim bir şekilde aklıma Ciwan Haco’nun Gula Sor adlı şarkısı gelmişti. Kürtçe olan şarkının bendeki çağrışımlarıyla öyküye Güle Sor ismini vermiştim ve kendimi Gül’ün yerine koymaya çalışmıştım. Normalde canlı çiçek kopartmayı sevmem ama geçmişte istemeden de olsa zamansız yere Dal’ını kırdığım bir Gül eminim ki vardır. Bunun için gerçekten çok üzgünüm

Dolmakalem

Uzun zaman sonra mektup yazmak da nerden aklıma geldi bilmem. Üstelik oturduğu evin adresini de bilmiyorum. Hala aynı telefon numarasını kullandığından bile emin değilim. Eşyalarımı toparlarken elime geçen dolmakalem ve mürekkep beni kışkırtmış olmalı. Sahi doğum gününde ona aldığım dolmakalemin bende ne işi var. Votka şişesinin dibini gördüğüm o gece bütün eşyalarını verdiğimi sanıyordum. Sanki bunu özellikle saklamışım; yıllar sonra yani tam da şimdi, evlilik arifesinde eşyalarımı toplarken allak bullak olmak için. Beni bugüne kadar dinlemeyi seven biriymiş gibi sayfalarca döktürmüşüm bir de. Bazen kendimi hiç anlamıyorum. Evleniyorum ben, çok az kaldı. Bir dolmakalemin çeyiz sandığından daha fazla şeyi içine sığdırabiliyor olması haksızlık.

Çay demlemekse bugün yaptığım en aptalca şey. Ben çay sevmem ki. Yıllarca sırf o seviyor diye demledim çayı. Ne kadar da nefret ediyordum çaydanlığı temizlemekten. Akşam yatmadan mutfağı ocağına kadar mutlaka temizlerdim ama çaydanlığın içindeki o bayatlamış çay sabaha kadar öylece kalırdı. Sabah erken kalktığım için kahvaltı öncesi onu temizlemek gene bana kalırdı tabi. Günlerce beklemiş çay çaydanlığı nasıl karartıyorsa, içimde biriktirdiğim anılar da içimi öyle karartmış.

İnsan kendi yazdığı mektubu postalamadan önce defalarca okumalı. Ama ben tekrar okursam kendimi caydırırım diye korkuyorum. İnsanın kendisiyle hiç beklemediği bir anda bu şekilde yüzleşmesi korkutucu. Dolmakalemin mürekkebinin istemeden etrafa akması gibi, duygularım resmen odanın her yerine döküldü.

İşte sakin kalmak için öğrendiğim nefes tekniklerini tam da uygulama zamanı. İçimde bana acı çektirmek isteyen tarafım şiddetle bunu reddediyor. Ama lütfen bana bunu yapma hayır! Günlerce hatta aylarca verdiğim mücadeleyi yok sayıp şimdi tekrar sıfırdan başlayamam.

Dolmakalem… Yazdığı tüm kitapları onunla imzalayacağının hayali belirmişti onu vitrin camında ilk gördüğümde. Ne çok yakışacaktı o güzel parmaklarına. Dolmakalemin turkuaz gövdesini kavrarken farkında olmadan içini tarif edilemez bir enerji kaplayacaktı. Yüzüne yayılan gülümseme, karşısına çıkan herkesin içini aydınlatacaktı. Hayranlarının adını kitabının ilk sayfasına karalarken, aklının ucundan bile geçirmeyecekti beni.

Varlığının deli gibi beynimi istila ettiği şu anda aklının ucundan geçiyor muyum ki? Ayrılığın en acıklı yanı bu değil mi? Karşısındakinin ne hissettiğini asla bilemeyecek olmak. Yoksa belki gururuna yenilip koşa koşa sarılacak insan.

Sahi ne zaman karar verdim evlenmeye? Onu unutamadığımı kendime neden hiç hatırlatmadım? Nasıl oldu da Mehmet’i bunca zaman aldatabildim? Nasıl bu kadar insafsız olabildim? Mehmet’e evlenemeyeceğimizi bir an önce anlatmalıyım. Bu saçma sapan mektubu hemen yok edip, dolmakalemin mürekkebi bitmeden bu sefer Mehmet için yazmalıyım.

Didem Elif

Mucize Ruh Dergi, Sayı 3, Haziran 2018

Yol

Oldum olası kahveyi çok severim. Çaya ise hiç düşkünlüğüm yok. Kahvaltıda bile bir bardak çayı bitiremem doğrusu. Kahve ise kokusundan başlar beni sarıp sarmalamaya.

“Seninle bir kahve içelim,” demişti, “ne olur sadece bir kahve.”

Sadece bir kahve içmeyeceğimizi biliyordum elbette… Sonuçta bir kadın sadece bir kahve içmek için evine yeterince tanımadığı bir erkeği çağırmazdı.

Kahveyi hazırladığı sırada mutfağa yanına gittim. Fincana tam süt ekleyecekken “Sakın içine süt koyma, ben asla süt içemem,” deyince hafif panik bir ifadeyle “süt koymayayım mı?” diyerek dönüp mutfak kapısının önünde dikilen bana baktı. Alaylı gözlerle ona gülümsediğimi görünce şaşırmış çocuksu yüzü tutkulu bir kadının yüzüne dönüştü birdenbire.

O gün o kahveyi içtik mi, içmedik mi hiç hatırlamıyorum. Düşünüyorum düşünüyorum bir türlü bulamıyorum. İçtiysek ne ara içtik?

Kahve koymayı bırakıp mutfak kapısının önünde -yoksa koridor muydu- beni öpmeye başladığı andan sonrası silinip gitmiş aklımdan. En çok, öpüşürken ellerini tişörtümün kollarından içeriye sokmaya çalıştığını hatırlıyorum. Sanki içime sızmaya çalışıyormuş gibiydi hali. Sonrasında her şey kusursuz bir şekilde ilerledi. Kendimi akışa bırakmıştım.

Yatağın içinde gevşemiş bir halde yatarken vücudunun sıcaklığı çok fazlaydı.

“Hep böyle ateşli misindir?”
“E ben bir ateş burcuyum,” dedi biraz da böbürlenerek.
“Onu sormuyorum deli. Vücudun yani, hep böyle sıcak mıdır? Şu an sanki ateşin var gibi. Yanıyorsun.”

Sonrasında ne cevap verdiğini yine hatırlamıyorum. İnsan çok özel bir an yaşadığını bildiği zamanlarda bile ne çok şeyi unutuyor. Bazen de ne yaparsan yap, ne kadar unutmak istersen iste bazı anlar aklından bir türlü çıkmıyor.

Şu an hatırlayınca bile tekrar o ana gittim sanki. Ne kadar acayip bir uyum yakalamıştık onunla. Bir ilk sevişme için her şey ne kadar da bambaşkaydı.

Güzel olacağını biliyordum. Kapıyı daha çalmadan bile emindim bu evin içinde güzel bir gün geçireceğimden. Daha sabahtan mutluydu içim. Bütün gece sabaha kadar telefonla konuşmuştuk. İkimiz de hiç uyumamıştık. Her ne kadar hakkında fazla bir şey bilmiyorsam da öylesine biri değildi benim için. Onu tanımayı gerçekten çok istiyordum. Dj olarak çaldığım bara gelen diğer kızlara hiç benzemiyordu.

Yıllarca onu benim için bu kadar özel kılanın ne olduğunu çok düşündüm. Bana dokunma şekli mi? Gözlerimin içine kalbimi delerek bakması mı? Bana sıkıca sarıldığı anlarda kendimden geçecek kadar ona teslim olmam mı? Kulağıma söylediği anda bütün ruhumu ele geçiren sözleri mi? Hayır hiçbiri değil. Hayatta her zaman daha güzel dokunan, daha güzel bakan, daha güzel cümleler kuran birileri mutlaka oluyor. Yaşamadım da değil.

Onu benim için özel kılan onun benim için yaptıkları ya da söyledikleri değildi. Onu benim için dünyadaki herkesten başka biri yapan onun ta kendisiydi. Onun kimseye benzememesi, onun bambaşkalığıydı. Barda tanıştığımız gün; bangır bangır çalan müziğin içinde, konuşmanın neredeyse imkansız olduğu o ortamda bile anlamıştım bunu. Belki de defalarca kez oturduğum o bar sandalyesinde onun içinde bambaşka bir dünya görmüştüm.

Oysa ilk kez görmüyordum onu. Çaldığım ya da sadece takılmak için gittiğim barlarda arada rastlardım ona. Gece hayatından alışık olduğum bir simaydı. Gözüm aşinaydı ama daha önce ilgimi çekmemişti hiç. Dönüp baktığım bir kız değildi. Aslında şimdi düşünüyorum da dönüp bakılacak bir kızdı. Güzeldi de. Hatta pek çok kişi için bayağı güzeldi. Ancak ben, neredeyse her gece, sabahlara kadar birbirinden güzel kızlar görüyordum zaten.

Barda yanıma oturduğunu bile fark etmemiştim o gece o yüzden. “Rabih Abou-Khalil,” dedi kulağıma eğilip. Şaşkın bir ifadeyle ona döndüm. Aynı ismi tekrar etti. Bomboş gözlerle bakıyordum. “Duyunca anlarsın sanmıştım ama anlamadıysan istersen yazayım,” dedi. “Hayır ne dediğini duydum, yazmana gerek yok. İşim bu gecelik bitmiş olabilir ama şu anda çaldıkları CD’yi de ben doldurdum sonuçta,” dedim. Senin doldurduğunu bildiğim için söylüyorum budala, dercesine büyük bir gülümseme yayıldı yüzüne.

Aslında ilk defa bir Rabih Abou-Khalil parçası koymuştum müzik listemin içine. O bunu fark etmişti ve bunu fark ettiğini anlamamı istiyordu. Baştan sona garip bir diyalogdu.

Birbirimizi tanımaya başladığımız karşılıklı oturduğumuz o gece kurduğu cümlelerle çok farklı görünmüştü gözüme. İşte birini senin için özel yapan böyle bir şeydi. Sana tamamen farklı görünmesi. O güne kadar tanıdığın tüm insanlardan başka olması. Karşındaki insanın o güne kadar onda gördüğünden çok daha fazlası olduğunu hissetmek. Tahmin ettiğinden çok daha fazla derinliği olduğunu anlamak…

Onu bunca kez görmeme rağmen o güne kadar gerçek anlamda fark etmemiş olduğum için hayıflandım doğrusu.

O gece, onunla ilk defa konuştuğumuz o gece, inanılmaz beklenmedik bir tutku kaplamıştı bedenimi bir anda. Deli gibi onun derinliğine inmek, bir an önce içine girmek istiyordum.

Hayır cinsel bir şey değildi. Sadece bana bambaşka pencereler açacağını gördüğüm bu kadının dünyasından daha fazla bakmak için can atıyordum.

Ne yalan söyleyeyim kendimi bildim bileli kadınları çok sevdim. Bence onlarda olan cazibe dünyadaki hiçbir varlıkta yok. Ve itiraf etmeliyim ki kendi bedenimle ve ruhumla yaptığım yolculukta en çok kadınlar eşlik etti bana. Bu yüzden de her birini gerçekten başka türlü sevdim.

Kimi güldü, kimi lale, kimi papatya, kimi de sadece suda yetişen bir nilüfer… Zaman zaman canımı acıtsa da hepsi birer çiçekti benim için. Hayatıma giren kadınların her biri gerçekten çok güzeldi. En azından ben hep öyle gördüm. Onlara iyi bakamadığım için zamanla soldurmuş olsam da, sevdiğim kadınları ne zaman ansam, evimin çiçeklerini sever gibi güzelleşirdi içim.

Ne kadar kadın varlığına bir başka düşkün olsam da beni dinlemeye gelen barda tanıştığım kızlarla asla beraber olmazdım. İş prensibi diyelim. Fakat nasıl olduysa Ece ile konuşmaya başladığım o gecenin sonunda öyle bir an gelmişti ki tamamen seksten bahseder olmuştuk. O kalabalık, kimsenin birbirini duymadığı ortamda, hatta çoğu sarhoş olmuş insanların içinde, birbirimize hiç dokunmadan sanki bambaşka bir dünyaya geçmişiz gibi hararetli bir şekilde seks konuşuyorduk. Sarhoş değildim hatta o gece biraz fazla içtiğim bile söylenemezdi. Fakat hayatımın öylesine bir anında karşıma çıkan bu kadın resmen o andan itibaren beni esir almıştı.

Belki beni hep seksle baştan çıkarttığını sandı ama bu doğru değil. Meraktı. Bir çocuğun bilinmez bir dünyada geçen hikayelerin içinde heyecanla sürüklenmesi gibi merak kaplamıştı içimi. Onun açtığı bir kapının ardından gitmekten kendimi alıkoyamıyordum bu yüzden.

Derin bir denize dalmak gibi bir şeydi. Onunlayken her seferinde daha da derine inmek isterdim. Giderek artan karanlık beni ne kadar ürkütse de içinde gördüğüm eşsiz manzaranın büyüsüne kapılırdım. Onun denizinin içine daldıkça fark ettiğim o koskoca uçurum, yeryüzünde gördüğüm hiçbir manzaraya benzemiyordu.

Şimdi kızıma marketten en sevdiği çikolatayı alırken birden yine o sabaha gidiyor aklım. Farklıydı. Benim için herkesten farklıydı. Yatağın içinde çıplak bedeniyle otururken, yediği çikolatasından bana uzatırken, sigara içmenin orospu olmaktan daha kötü bir şey olduğunu bütün doğallığıyla anlatırken, sanki felsefe konuşuyormuşuz gibi hissederken, tam olarak bunu düşünüyordum. O çok farklıydı.

Sigarayı bırakamadığından hayıflandığı çok sonraki bir gün, yüzüne bakarak “Aslında bence sen sigarayı bırakabilirsin,” demiştim tam da o sabah bana anlattıklarını hatırlayarak. Ama bütün bunları anlatmamıştım hayır. Onda anladıklarımı, onda gördüklerimi, onda sevdiklerimi, ona neden bu kadar bağlandığımı hiçbir zaman anlatmamıştım.

Bir gün ayrıldık. Ben ona ne kadar aşık olduğumu anlatamadan bitti ilişkimiz. Fakat yıllar sonra aşık olduğum kadını hayat bir dost olarak yeniden çıkarttı karşıma. Hayır bu kısmı aslında biraz yalan. Hayatın onu karşıma çıkartmasını bekleyemedim doğrusu. Ona gerçekten ihtiyacım vardı. Artık tamamen bir alkol bağımlısı olmuştum ve kendimi tanıyamayacak kadar tüketmiştim. Ondan başka güvenecek kimsem yoktu.

Bir psikiyatrist olarak yardım almak için hastanedeki odasına girdiğimde aslında ona ne anlatacağımı gerçekten hiç bilmiyordum. Tek bildiğim orada onun yanında olmak istediğimdi.

Hani hapşırmak gibi. İçinizde beş dakika öncesine kadar hiç var olduğunu bile bilmediğiniz, güçlü, her şeyden çok güçlü, kontrol edemediğiniz kadar güçlü bir şey, içinizden dışarı çıkmak ister yaa. İşte aynı onun gibi. Onunla olmak… O büyük içinizden çıkan o baskının ardından bir rahatlama yaşarsınız ve derin bir nefesle yaşadığınıza şükredersiniz yaa. İşte öyle bir şeydi. Böyle bir anda boşuna çok yaşa denmiyordu sonuçta…

Alkol bağımlılığımdan nihayet kurtulmuştum. Sonra ona viski ile rakının nasıl birbirine karıştırılarak içilemeyeceğini anlattım. Bazı ilişkilerin bu yüzden yürümediğini. Herkes tek başına mükemmel ve eşsizdi ama olmuyordu. Birlikte karıştıklarında güzel bir şeye dönüşemediklerinden ilerlemiyordu ilişkileri. Kimsenin suçu değildi bu. Oldurmak için zorlamamak lazımdı. Oysa bazı içkiler birbiriyle karıştıklarında bambaşka bir içkiye dönüşebiliyor ve tek başına olduklarından daha lezzetli oluyorlardı. Cintonik gibi… Bütün bunları bir başkasından duymuştum aslında ve çok hoşuma gitmişti. Ona böyle şeyler anlatmayı severdim.

En güzeli de beni dinlediğini bilmekti galiba…

İnsanın geçmişi hatırlamaya çalıştığında sadece ufak anları hatırlaması ne kötü. Koca bir saat içinde ufacık bir an. Mutfağın önünde geçirilmiş ufak bir konuşma. Belki bütün bir ilişki içinde çokça güzel sözler söylenmiş, belki de çoğunlukla kötü. Birlikte bir film seyredilmiş ama tek bir sahne kalmış gibi geriye. Belki bir bakış. Belki bir dokunuş. Belki bir söz.

Keşke olduğu gibi, olduğu haliyle tamamını hatırlayabilsek. Bir film izler gibi o zaman dilimini yeni baştan izleyebilsek. O zaman ne saçma filmmiş diyeceğiz belki onu da bilmiyorum aslında.

İşte geçmişten geriye kalan sadece anlar var. O kısacık anlara sığdırılmış kocaman duygular.

Keşke okuyamadığımız birbirine karışmış gözüken yazıları bir yakın gözlüğüyle okuyabilir hale getirdiğimiz gibi bir gözlük taksak ve görüntüler hafızamıza olduğu gibi gelse. Ama olmuyor… En azından ben yapamıyorum.

O gün o kahve içmeye gittiğim o gün aslında geçmişimde kalan öyle bir andı işte. Gözlerimi kapatmış kendimi ona bırakmıştım. Gökyüzünde uçuyordum sanki ama ruhum da bir gölün içinde uzanmışcasına sakinleşmişti. Oysa hiç sakin hareketler hatırlamıyorum o sabahı düşündüğümde. Sanki oltaya takılmış balık gibi kıpır kıpırdı içim. Üstüme çıktığı bir anda ondan kurtulmaya çalışır gibi – ki asla öyle bir niyetim yoktu- çırpınıyordum altında. O da tıpkı bir balığı avcunun içinde sıkıştırır gibi sıkıştırıyordu bedenimi sanki.

Hani bazı atlar vardır filmlerde görürüz. Öfkeli, hırçın, üstüne kimseyi bindirmeyen atlar. Onunla hiç kimse baş edemez. Sonra biri gelir, yanına yaklaşınca bile huyu değişir atın. Kimseye karşı olmadığı gibidir onunla. O huysuz at gider. Sakinleşir. Kimsenin sahiplenemediği bu atı o biri anında sanki yıllardır sahibiymiş gibi ehlileştirir. İşte benim de içim önce hırçınlaşır; sonra sanki o benim sahibimmiş, sanki ben ona aitmişim gibi sakinleşirdim.

Ben hayatta en çok, başıma kötü bir şey gelmesinden daha çok, o an bağıramamaktan yardım isteyememekten korkarım. Tıpkı onu bir hastane odasında kaybettiğim o çaresiz andaki gibi.

Uzun zamandır yorgundu kalbi. Genetik bir sorunu vardı ve çocukluğundan beri yorulmaması gerekiyordu. Çocuk doğurmak onu iyice hırpalamıştı. Kızımız iki yaşına geldiğinde onun ne kadar tükenmiş olduğunu gözle görebiliyordum artık.

Hiçbir şey yapmıyordum. Sadece bir seyirci gibi yanında duruyordum o kadar. Onun gözümün önünde eriyip gitmesini, gökyüzünden kayan bir yıldıza bakar gibi izliyordum sanki. Hastane yatağında son yemeğini yedirdikten biraz sonra artık nefes almadığına şahit olduğum o dakikada sarsmalıydım onu belki. Deli gibi bağırmalı, ona kendimi duyurmalı, yanımda kalması için tüm gücümü kullanmalıydım. Yapamadım.

Doktorlar beni odadan çıkartıp onu hayata döndürmek için mücadele verdiklerinde kendimi hepten çaresiz hissediyordum. O çok sevdiğim kadın beni bırakıp gidiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.

Bir gün şöyle demişti. “Aşk öyle muazzam bir varlık ki, yeryüzüne güneşin doğması gibi bir şey. Direk üstüne vurmasına gerek yok. Aşk herhangi bir yerde doğunca, insanlığın ruhundaki tüm sokaklar kendiliğinden aydınlanıyor.” O yüzden filmleştirilen, kitaplaştırılan ya da şarkılara yazılan aşk hikayelerini çok severdi.

İsterdim. Onunla birlikte daha bir sürü film izleyelim, kitaplar okuyalım; şarkılar dinleyip, dans edelim birlikte. Çok isterdim. Olmadı. Buraya kadarmış. Şimdi bundan böyle kızımla yapacağız bütün bunları…

İçimde onu her düşündüğümde, şimdiki gibi, Oruç Aruoba’nın mısralarını hatırlayacağım.

“Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin

Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen

Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin

Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen”

Hayat, bana hep uzak bir şehre yapılan bir otobüs yolculuğu gibi gelir. Sadece molalarını hatırladığımız bir otobüs yolculuğu…

Tesadüfen hayatın karşıma çıkarttığı Ece, aşık olduğum kadın, tekrar karşılaştığımızda dostum ve sonunda ailem olmuştu. Kızım kucağımda onun son yolculuğuna eşlik ederken sadece bir avuç toprak atabildim üzerine.

Keşke o günü, kahve içmek için gittiğim o ilk sabahımızda onun evinden ayrılırken, benim sokaktaki halimi -ki etrafımdaki dünyayı mı görüyordum acaba- kameraya çekme ve ona izletme şansım olsaydı.

Öylesine mutluydum ki. Ömrüm boyunca aradığım şeyi bulmuşum gibi hissediyordum. Sanki bulutlara kadar uçmuştum. Bembeyaz pamuk kadar yumuşak bulutların üzerinde ayaklarımı karnıma çeke çeke zıplıyordum ve güvenle kendini yatağa bırakan bir çocuk gibi bulutların üzerine atlıyordum.

Bir kahve için gitmiştim evine… Ve ben o kahveyi içtik mi içmedik mi hiç hatırlamıyorum…

Didem Elif

Not: Bilmem fark ettiğiniz mi, insanın kendine bile anlatmadığı ne çok şey var. Bülent Ortaçgil ve Birsen Tezer bir araya gelip bir şarkıda bize bunu ne güzel anlatmış. O zaman beraber dinleyelim mi? :)

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle,

Yanımdasın

Öyküyü Didem Elif’in sesinden dinlemek için aşağıdaki ses dosyasına tıklayın.

Yapboz yapmayı oldum olası sevmedim. Koca koca insanların binlerce parçayı biraraya getirmek için günlerini harcamasını çok da anlamlı bulduğumu söyleyemem. Beni hiç bir güç onca parçanın başında beş dakika bile tutamaz doğrusu. Çocukların yaptığı en basitlerine bile tahammül edemiyorum.

Oysa hayattaki her bir zerrenin birbiriyle bağlantısı olduğuna belki de her şeyden çok daha fazla inanan biri için tezat bir duygu bu. Ben sanırım kusursuz parçayı aramayı sevmiyorum. Yoksa şu an elimin altında olan saatlerdir uğraştığım bu mozaik çok hoşuma gidiyor. İlla dört bir yanından uyması gerekmeyen birbirinden farklı bir sürü parçayı dilediğin yere yerleştirebiliyorsun ve bütüne baktığında yine ortaya bir resim çıkıyor. Kusursuz olmayan parçalara sahip ama aslında bütünde kusursuz olan bir resim. Tıpkı hayat gibi…

Kafamın içinde bütün bunları sorgularken aklıma düşüyor. Tamamlanmasına az kalan mozaiğe yerleştirmeyi planladığım eski bir ayna parçasını kenara bırakıyorum. Kafamı kaldırıp ona bakıyorum. Sakince kitabını okuyor. Ne okuduğunu hep merak ederim. Sormam, o anlatmazsa sorgulamam ama bir şekilde kenara koyduğu bir an, alır kitabını elime incelerim. Bedeni yanı başımdayken kim bilir nerelerde dolaşır bilmek isterim. Heinrich Böll onu şimdi nerelere götürüyor kim bilir?

Yüzüne bakarak anlamaya çalışırken, yıllar evvel yine bu verandada oturduğumuz bir akşam üstünde, savaşla ilgili anlattıkları geliyor aklıma. Soykırımların insan ruhunda açtığı yarayı düşünerek söyledikleri ve o düşüncelerin beni nasıl başka cümlelere doğru sürüklediğini hatırlıyorum. Kendi cümlelerime. Böyle olurdu. O bir cümle söylerdi ve ben kendime başka cümleler kurardım.

Şimdi yanımda. Onca olan bitenden sonra içinde bulunduğumuz verandada işte karşımda sessizce kitabını okuyor. Huzur mu bu? Hayır bunu huzurla tarif etmek sossuz, tuzsuz bir salata tarifi vermek gibi bir şey olurdu. Evet içinde huzur var ama en çok nefes aldığı için bile şükrettiğim bu adamın varlığını bu kadar dolu dolu yaşıyor olmaya duyduğum minnet var.

Sıradan bir öğleden sonrası. Herhangi bir gün. Bir yere yetişme derdimiz yok. Bir yere gitmek zorunda değiliz. İçimizde “Daha” diye bizi itekleyen bir duygu olmadan içinde olduğumuz anı beraber olabildiğince sıradan bir şekilde paylaşıyoruz. Farklı bardaklardan yudumladığımız çay eşliğinde.

Bana bütün mevsimleri iyisiyle kötüsüyle yaşatmış biri olarak beni mevsimsiz bir yere getirmiş gibi şimdi. Ne üşüyoruz, ne sıcaktan bunalıyoruz. Ne fırtına kopuyor dışarda, ne de ışık gözümüzü kamaştırıyor. Ne korktuğum için tutunuyorum ona, ne hayran olduğum için. Bütün bu yalınlık ve sıradanlıksa beni inanılmaz bir şekilde büyülüyor. İşte ömrüm boyunca olmak istediğim andayım.

Bazen uyanmamız, anlamamız, görmemiz için yanı başımızda biri bizi bekler. Çünkü anlatmadan da hissedilen şeyler vardır. Sakince, usulca bekler o biri. Kıyamaz uyandırmaya. Kendi kendine anlasın ister. Bazen anladığımızda, uyanıp gerçeği farkına vardığımızda, o kişi çoktan gitmiş olur. Artık her şey için çok geçtir. Hayat bize bazen böyle şeyler anlatır.

Geç kalmadığımıza şükrediyorum.

Düşüncelerim de tamamlamaya çalıştığım mozaik gibi. Parça parça ve dağınık…

Çayını yudumlamak için kitabından ayırdığı gözleri birden bana bakıyor. Gözlerimin ona doğru dalıp gitmiş olmasına şaşırıyor önce. Aniden gözüme çarpan bu bakış beni de sersemletiyor. İkimiz de yaramaz bir çocukla göz göze gelmişiz gibi gülümsüyoruz birbirimize. Bir eliyle gözlüğünü çıkartırken, gelsene yanıma, diyor. Ona doğru yürümek için ayağa kalkıyorum. Seni bölmek istememiştim, diyorum. Adımlarım ona yaklaştıkça içimde ona karşı duyduğum o tarifsiz heyecan başladı yine. Yıllar sonra bile onun yanına gidecek olma duygusu daha gitmeden heyecanlandırıyor beni. Onca zamanın bu heyecanı alıp götürmemiş olması ne garip. Sanki içimde bir çınar ağacı var ve ona her yaklaştığımda giderek daha da büyüyor.

Kot pantolonunun altından görünen çıplak ayaklarına bakarak yanına oturuyorum. Onun evin içinde böyle yalınayak dolaşmasını seviyorum.

Elini yüzüme doğru kaldırıp, saçımı kulağımın arkasına atıyor. Sanki hep yaptığım bu hareketi unutmuşum da benim yerime yapıyormuş gibi. Sanki sen rahat et, böyle daha iyi hissediyorsun biliyorum, der gibi. Sanki ben kendimi unutmuşum da o beni bana hatırlatıyormuş gibi. Sanki eksik bıraktıklarımı tamamlayıp beni bana geri getiriyormuş gibi…

Elimi ellerinin arasına alıp ayağa kalkıyor. “Hadi gel biraz yürüyelim.”

Bu evi en çok bu yüzden seviyorum. Verandadan çıkıp yalınayak kumların üzerine atıverebiliyoruz kendimizi. Ayağımıza hiç bir şey bağlamadan yürüyebiliyoruz. Sanırım bizim özgürlüğümüz de bu. İçinde bulunduğu mekanda tutsak pek çok kişinin aksine, ayağımıza bir şeylerin batmasından korkmadan çıplak ayakla yanyana ilerleyebiliyoruz.

Elleri ellerimde yürümek… Yanyana… Yalınayak… Kumların kolayca dağılmasının verdiği rahatlık hissiyle…

Şu anda burada olmaktan öyle mutluyum ki…

Ona dalmış halde bakarken ne düşündüğümü sormuyor. Eskiden olsa beni böyle bulduğunda sorardı ve ben de kırk saat açıklamaya çalışırdım. Oysa biliyor artık. Buzdolabına marketten aldıklarını yerleştiren biri gibi kafamda bir şeyleri yerine koymaya çalıştığımı anlıyor.

Fotoğrafların fotoşoplu, fotomontajlı, filtreli; insanların dişleri, kirpikleri, göğüsleri, burun deliklerine varıncaya kadar her yerinin kusursuz hale getirilebildiği bir zaman diliminde; bu kadar sahici bir duyguyu yakalamak ve nihayet karşı koymadan bu duyguya teslim olmak. Tıpkı çok eski bir şehrin çok eski bir caddesinde yine ikimiz ilk defa böyle yanyana yürürken hissettiğim o günkü duygular gibi. Üzüldüğüm, kendimi çok fazla yıprattığım bir dönemde bana devam edebilme cesareti veren, varlığıma bir hediye gibi gelen o dakikalar ömrümce zihnimden silinmedi.

Gitgide parmaklarımızla hızlıca sabit bir ekranı ittire ittire bize sunulanı gözlediğimiz kapalı bir dünyada yaşıyoruz. Seviyor muyum? Sevdiğimi söyleyemem. Nerede kaldı o diye başlayan cümleleri de sevmiyorum ama. Hayatın içinde akıp gitmeyi, direnç göstermeden geldiği şeklini kabullenerek ilerlemeyi seviyorum. Hatta mümkün olduğunca eğlenerek.

Kafamın içindekileri iyice yerleştireyim diye özellikle konuşmuyor benimle sanki. Ben de susuyorum. Oysa onunla konuşmak istediğim ne çok şey var. Aşkı konuşmak istiyorum mesela.

Aşk romanlarını, filmlerini, hikayelerini, şarkılarını kısaca aşka dair her şeyi çok seviyorum. İyi bilir bunu… Tutkuyla yapılan her şeyde aşkı görürüm. İzlediğim, okuduğum, dinlediğim bütün bu aşk öykülerine bayıldığımı ama onların ayaklarımı yerden kesmediğini, bunların sadece bir kurgu olduğuna inandığımı anlaması biraz zamanını aldı. Hiçbir zaman o kurguya güvenip yol almadım.

Burda olmamız sana da mucize gibi gelmiyor mu?, diyorum.

Mucizelere inanmam bilirsin, diyor.

Mucizelere değil belki ama bazen her söylediğine inanmadığını düşünüyorum. En azından beni inandıramadığını. Kimin neye inandığının da bir önemi yok bu saatten sonra aslında. Sevdiğim adamla hiç korkmadan el ele yürüyorum. Hepsi bu. Bundan daha büyük bir mucize olabilir mi?

Didem Elif

Not: Bu öyküyü yazdığım saatlerde cep telefonuma bir mesaj geldi. Mutluluk Kulübü’nün mimarı yazar ve eğitmen Müge Çevik bir şarkı göndermişti. Hah dedim bu öyküye ne de güzel uydu. 🙂

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle

Fotoğraf: Didem Elif

Modeller: Jeri Bidinger, Curt Bidinger

Yer: Kyaneai

Tek Derdi Para

Bir yıl geçti, belki de biraz daha fazla. Tam olarak da bilmiyorum aslında çünkü ben öyle gün saymıyorum koğuştaki diğer arkadaşlar gibi. Zamanı geri ya da ileri alamadıktan sonra ne önemi var ki. Burdayım işte. Cezamın süresinin hesabını hiçbir zaman yapmadım bu yüzden de. İşledik bir suç, sonuna kadar çekeceğiz elbette. Birkaç gün geçsin koğuşa alış hele bir. Artık hangisinden olacağının kararını sen verirsin. Gün sayanlardan mı olacaksın yoksa benim gibi boşverip bırakanlardan mı?

Bir daha da bana, ne kadar daha buradasın abi, diye sorma yani? Ama öbür soruna cevap vereyim. Birini öldürdüm ben. O yüzden burdayım. Benim sayemde karım artık yaşamıyor. Aşk cinayeti yani. Ne yalan söyleyeyim gerçekten çok sevmiştim zilliyi. Tam bir kafa ütüleyiciydi, insanı yıldırırdı, hatta bunaltırdı, huysuzlukları inan ki bıktırırdı. Yine de ondan vazgeçemezdim. İki yaşında bir çocuk olduğunu düşünüp; her yaptığına katlanır, usul usul sevmeye devam ederdim. O yüzden onu bir gün öldüreceğimi söyleseler hayatta inanmazdım.

Tek Celsede

İnsan sevdiğini yaşatmak için evleniyor netice. Kim ister ki karısını öldürmeyi. Şimdi ben böyle anlatınca cinnet geçirip de yaptım zannedebilirsin. Pek öyle değil. Ne şeytana uyma ne de şuurunu kaybetme hikayesi benimkisi. Bile isteye yaptım bunu ben. Mahkemeye çıktığımda hakime de söylediğim gibi, bugün olsa gene öldürürüm onu. Bu yüzden hakim de tek celsede verdi hükmümü. Çok tuhaf, mahkeme salonunda geçirdiğim saatler sanki bir kaç gün önce yaşanmış gibi. Bak işte sana onu söylemeye çalışıyorum, zaman mevhumu hiç yok bende. Hiçbir zaman da olmadı.

Nasıl mı onu öldürme noktasına geldim? Ya tutturdu onu aldatmışım diye. Ulan hatun kılıklı aptal kadın, sen aldatma görmemişsin, diyesim geldi diyemedim. Niye? Çünkü ben kibar bir insandım. Bakma hapiste ağzımın bozulduğuna. Söyleyemezdim öyle şeyler. İnsanları kırmamak için kırım kırım kırılırdım da yine de söyleyemezdim. O da biliyordu bunu mendebur. Biliyordu hem de ne biliyordu. Ama illa tutturdu, yok artık bana güvenemezmiş.

Zaten evliliğimiz boyunca dırdırını çekmişim. Aylarca bir de; o kadın bana niye öyle mesaj yazmış da, ben karşılığında kötü davranmamışım, diye söylenmelerini dinledim. Karşı tarafa hakettiği gibi davranabilsem zaten, önce sana ayar çekeceğim, bir bilsen ya bunu. Yok bilemezsin nerden bileceksin, kafan anca başka şeylere çalışsın. Küçük beyinli. Niye hala onla konuşuyormuş gibi hallere de giriyorsam ben de. Öldü gitti. O ne güzel rahat şimdi. Ben de bıraksam ya artık geçmişi.

Şimdi fark ediyorum da gönlü yoktu ki güzel güzel geçinelim. Ama işte benim de en damar noktama bastı. Allahtan çocuğumuz yok da kimseyi öksüz bırakmadım geride. Tek tesellim bu.

Volta

Ne iş mi yapıyorum? Ne yapacaksın ne iş yaptığımı? Ortada iş güç mü kaldı oğlum? Şu gördüğün alanda volta atıyorum işte, artık işim bu. Ha bir de kilim örüyorum. Burada hapishanede öğrendim. Nasıl iyi geliyor bir bilsen. Kafandaki tüm sıkıntıları alıp götürüyor. Hiçbir şey düşünmüyor insan. Elinin altındaki iplere odaklanıyorsun. Çıkartacağın desenden başka bir şey umrunda olmuyor.

İşin tuhafı ne biliyor musun? Benim hanımın yün fabrikası vardı. Tüm bu hapishanede benim kadar renkli iplik gören yoktur heralde. Dünya kadar çeşit hep elimin altındaydı ve bir kez olsun elime yumak almışlığım yok inanır mısın? Sen gel sonra burada, bu küçücük yerde, tek dünyan renk renk iplikler olsun. Şaka gibi. Valla şaka gibi.

Demek parası için onu öldürdüğümü düşünüyorsun. Fabrika dediğimde gözün büyüdü hemen zaten. Sen de ilk günden fazla açık sözlüsün ama bu hoşuma gitti. Bak başkası dese kırmıştım kafasını ama sevdim seni. Sen şimdi gençsin anlamıyorsun tabi. Yaaa para için evlilik çekilir dert midir be iki gözüm? Para dediğin de nedir? İnsan sevdiği halde tahammül edemiyor, para için katlanılır mı hiç bir kadına? Katlanılır sanıyorsan kafayı yemişsin.

Ayrıca sen adam öldürmek kolay mı sanıyorsun? Ne zor iş haberin var mı? Para için öldürülür mü lan adam? Hem lanet olsun onun parasına. Beş kuruşuna muhtaç olursam o gün öleyim zaten.

Madem aldatmadım neden mi sinirlendim o kadar? Bak sen de fena kurcalıyorsun her şeyi ha. Bu kadar merak iyi değil. Buralarda canına okurlar haberin olsun. Onu öldürecek kadar sinirlendim diye aldatmış mı oldum şimdi yani? Aman ne saçmalık. Ya sen birini gerçekten hiç sevmedin demek ki.

Tek Derdi Para

Çok sevdim ben bu kadını diyorum sana. Anlamıyor musun? En büyük aşkım Feride’yi aklımdan bile geçirdiysem ne olayım. Kendimi tamamen bu kadına adadım ben oğlum. Feride’yi zaten kaybettim bari bu kadını dolu dolu seveyim dedim. Yine de olmadı işte. Kadının tek derdi paraydı, birini sonuna kadar sevmekten hiçbir şey anlamadı.

Feride mi kim? Sana ne Feride kimse kim? Ne çok şey soruyorsun sen de be. Demek en büyük aşkım dedim diye ilgini çekti. Aşk diyince akan sular duruyor öyle değil mi? İşte benim de akan sularım durmuştu Feride’yi görünce. Bartın’ın yeşilini bilir misin? İşte öyle yemyeşil gözleri vardı. Ben de gitmedim Karadeniz’e canım, en fazla Bartın’a kadar gittim işte. Tayinim oraya çıkınca mecbur kaldım. İlla bilirsin oraların yeşilini ama bilmez misin?

Ben sana ne anlatıyorum sen ne soruyorsun? Bırak diyorum kurcalama ne iş yaptığımı. Senin de durmuyor hiç çenen. Neyse hadi tamam madem anladın, devlet memuruyum evet. Çok yer gezmişsem gezdim sana ne bundan. Bak karım da böyle gereksiz laflarla beni deli ederdi. Bundan böyle bütün günü beraber geçireceğiz cümlelerine dikkat edersen iyi edersin.

Feride’de mi kalmıştık? Zaten kalbimin bir tarafı hep orda kaldı ya oğlum. Tamam ordan devam edelim o zaman. Feride’yi anlatayım sana. Ev sahibimin kızı tatlı Feride’yi…

Bunca yıl sonra koca bir kadın olmuştur illaki ama onu ne zaman düşünsem hep o okul formasıyla kapımı çaldığı hali gözümde canlanır. Bartın’da kiraladığım evdeki ilk günümdü. Annesinin yemeklerinden getirmişti bana. O halini görsen hanım hanımcık sanırdın onu. Ben de ilk başta öyle sanmıştım. Oysa kısacık zamanda oynaşmaya başladı benimle.

Aramızda epeyce yaş farkı vardı. Bakma şimdi saçımın beyaz olduğuna. Onun kadar olmasa da o zamanlar ben de gençtim. Evlenirdim aslında onunla biliyor musun? Öyle ağır bir kız olsaydı gerçekten evlenirdim. Kalbini deli gibi çarptıran biriyle evlenmez mi yoksa insan? Ama hafif kızdı işte. Yaramaz derler ya hani. Ah o ne yaramazdı o bir bilsen. Aklıma gelince bile içim bir fena oluyor. İnsan öyle birine nasıl güvenip de evlenir? Ya evlerini kiralayan herkesle oynaşıyorsa?

kaçamak saatler

Yok be benim evimde oynaşmıyorduk tabi ki. Delirdin mi sen? Babası gözümü oyardı valla. Öyle ortalıkta da buluşamıyorduk. Tanıdık birileri görür diye korkuyorduk. Bartın’a çok yakın olan Amasra’da tek odalı bir yer tutmuştum o yüzden. Yok yok be ev değil. O maaşla iki evi nasıl ödeyeyim ben? Günlük kiralanan yerler vardır ya hani. Otel gibi ama otel değil. Böyle bizim gibi kaçamak işler çevirenler için yapılmış yerlerden işte. Anladın sen onu. İster bir kaç saat kullan ister bütün gece. Stüdyo daireler olur ya. Onun gibi bir şey. Küçük bir oda düşün. İçinde her şey var. Mutfak, banyo, yatak. E yetti ya zaten.

5 numarayı tutardım her seferinde. Garip gelecek şimdi sana belki; o odanın bir ev olmadığını, o yatakta biz çıktıktan sonra başkalarının oynaşacağını bilsem de, oranın evimiz gibi olmasını isterdim. Kaldığım her dakikada böyle hissederdim. O yüzden başka bir daire tutmadım hiç. Hep 5 numara. Onun da hoşuna giderdi bu. 5 sayısını hala çok severim biliyor musun?

Bakire miydi? Bak şimdi bak, sorduğun soruya bak. Sen valla çok fena kaşınıyorsun oğlum ben sana söyleyeyim. Allahtan ilk gününde bana denk geldin. Başkalarının hikayelerine bu kadar burnunu sokarsan yakında leşin çıkar senin burdan. Sonra söylemedi deme.

Bakireydi bakire olmasına da, öyle bakire mi olur Allah aşkına. Yoksa evlenmez miydim sanıyorsun? Yaramaz kızdı diyorum sana. Oynaşmak ki ne oynaşmak. Umrunda da değildi biliyor musun bakire olup olmamak. Nasıl mı anladım? Ben durmasam dur demiyordu. Sen de öylesin haa. Ben durmasam dur demiyorsun. O yüzden şunu da anlatayım da yatalım ondan sonra.

Bir gün canıma tak etti, can mı dayanır zaten o şehvet dolu saatlere? Artık duracak takatim kalmamıştı. Sordum ama yine de sordum valla da sordum: “Devam etmemi istediğinden emin misin? Devam edersem çok canın yanacak.”

Ne mi dedi? Ne dediyse dedi. Sana ne be… Gıcık ettin ha beni şimdi. Hadi oğlum ya, kendi yatağına git uyu artık. Sorularınla delirtme daha fazla beni.

Didem Elif

Not: İtiraf edeyim yazdığım bazı öyküler beni bile çok şaşırtıyor, beni tanıyanları düşünemiyorum. 🙂 Yalnız bazen tek bir cümle söylemek için koca bir hikaye uyduruyorum ya helal olsun bana. 🙂 Beğeniliyordur ya da beğenilmiyordur artık orasını bilemem. Sonuç ne olursa olsun, yapmayı en çok sevdiğim şeyi nihayet düzenli yapıyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Hayali hikayeler kurgulamak güzel de, içinden geçmekte olduğum gerçek zaman dilimi şu sıralar çok zorluyor beni. Hayatımın her alanında yorulmuş hissediyorum. O yüzden gerçek bir mola-ya ihtiyacım var. Bayramdan sonra görüşmek üzere…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle…

Sen’den Sonra

Öyküyü Didem Elif’in sesinden dinlemek için aşağıdaki ses dosyasına tıklayın.

Bu dünya hep dar geldi bana. Doğduğum andan itibaren sürekli bir kısıtlanmışlık duygusuyla boğuştum durdum.

Gülmemizin şekline bile başkalarının karar verdiği bir düzen söz konusuydu ve ben buna illet oluyordum. Üstelik kimin kurduğunu bile bilmediğimiz bu düzeni sürdürmeye çalışıyorduk. Maymundan geldiğimiz söyleniyor ya hani, gerçekte geldiğimiz yeri bilemem ama bence gittiğimiz yer kesinlikle orasıydı. Japonya’da bir restoranda maymunların servis yaptığını hesaba katarsak, hiç de yanılıyor sayılmam.

Özümüzün potansiyeline varmamızı engelleyen, dayatılmış hayatlar yaşıyoruz hepimiz neticede. Belki de bu yüzden hiçbir yere ya da kimseye ait hissedemedim kendimi. Ben de gözle görünmez bir ipten; sadece benim gördüğüm, içine sadece benim girdiğim bir dünya ördüm. Böylece orada olduğum zamanlarda istediğim her şeyi yapabiliyordum ve ne yaparsam yapayım kimseye hesap vermek zorunda değildim. Sınırsızlığın ve özgürlüğün doya doya tadını çıkarıyordum. Hepsinden önemlisi; kimsem, neysem olduğum gibi kalabiliyordum. Kendimi kandırmıyordum. Dünyama isim bile vermiştim. Debpol…

Bu tabi onu tanımadan önceydi. Çünkü benim için tam olarak böyleydi hayat, ondan önce ve ondan sonra diye ikiye ayrılıyordu.

Dünyam gibi onun da bir adı olsun madem. Sen diyelim bundan böyle ona. Çünkü ne yalan söyleyeyim sanki kırk yıllık yabancıymış gibi ondan “o” diye bahsetmekten hiç hoşlanmıyorum.

Sen’den Önce

Günlük tutardım. Bildiğimiz defter gibi kalemle yazılar yazılan bir günlük filan değil ama. Geceleri yatağa girdiğimde, o günü baştan sona sadece kendime anlattığım dolayısıyla kimsenin asla bulamayacağı bir akıl defterim vardı. Böylece gün içinde yaşadığım sıkışmışlık duygusunu o anlarda nihayet aralar, onun yerine başka duygular koyardım. Dayatma olmayan, daha bana ait, tamamen içimden yani özümden gelen duygular. Bu sayede nasıl olmam gerektiğini dikte edenlere ne kadar sinir olsam da, uzun süre öfkeli kalamazdım.

Sevmek mi? Benim için çocuk oyuncağıydı. Gözüm kapalı yapabileceğim bir şey varsa o kesinlikle sevmekti. Haa bir de günlük tutmak elbette. Tamam tamam, gözüm kapalı yapabildiğim başka şeyler de var mutlaka ama şu an konumuz bu değil.

Kalabalığı sevmezdim. Hemen başım ağrırdı. Hele o mevlütlerde. Yaşarken bile tanımadığım insanların, öldüğünün bilmem kaçıncı yılı için yapılan tüm o ritüel boyunca başım felaket ağrırdı.

En kötüsü etrafıma baktığımda o ölüyü benim dışımda kimse anmıyor gibi gelirdi bana.

Sadece vitrinlerde duran, Almanya’dan bir akrabadan gelmiş, sürekli tozu alınan ama hiç kullanılmayan fincanlar gibi bir hayat mı yaşamıştı, yoksa herkesin yıkayıp defalarca kullandığı bütün parçaları birbirine benzeyen uyumlu çatal bıçak takımı gibi bir hayat mı? Yoksa benim gibi elle bile ortadan kolayca ikiye bölünebilen, tazeyse mis gibi kokan ama bayatsa taş gibi olan hatta hiç kullanılmazsa küflenen, küflendikten sonra atılmazsa kurtlanan yiyecekler gibi bir hayat mı? Hayır hayır şu an o kadar kötü bir hayatım yok. Dedim ya bu Sen’i tanımadan önceydi.

Yalnız sırayı karıştırmayalım. Önce onla tanıştım. Bu arada ondan “O” diye bahsedebiliriz. Hiç sıkıntı yok. Duysa çok üzülür buna biliyorum ama bunu beni aldatmadan önce düşünecekti.

Dünyamın farkındaydı. Adını bilmiyordu. Neye benzediğini görmüyordu. İçinde ne vardı hiçbir fikri yoktu ama varlığını biliyordu. Anlamıştı.

İçine girmek istedi. Başta sokmak istemedim. Bunu hiç umursamadı. Dışarıda sabırla bekledi. Israrlarına dayanamadım sonunda ve içeri aldım. En yumuşak koltuğa oturttum. Yayıldı. Olabildiğince her yere yayıldı.

Tuhaftı ama bu çok iyi gelmişti. Nihayet ilk defa artık beni anlayan, beni benimle paylaşan biri vardı. Dünyamda gördüğü hiç bir şeyi yargılamayan, onu değiştirmeye çalışmayan biri. Ben evde olmasam bile onu güvenle evimin içinde bırakabileceğim biri. Sahip olduğum her şeyi rahatlıkla teslim edebileceğim, hatta ettiğim biri. Beni hapishaneye soktuklarında görüş günü olmasa bile dışarıda bekleyen biri.

Aslında ona biri demek de olmadı şimdi. Çünkü o bir sürü kişiydi. Bir arkadaş, bir yoldaş, bir rehber, bir öğretmen hem de asla bağırmayan her şeyi tane tane anlatan şahane bir öğretmen, bir anne, belki emzirmedi beni ama kendi ayaklarımın üstünde yürümeyi ilk ondan öğrendim. Ve hepsinden önemlisi bir eşti. İhtiyaçlarımı bilen, onları gözeten, onun istemediği şeyler varsa da her zaman tahammül eden bir eş. Bu onu somurtkan yapardı. Bazen bir çocuk gibi küserdi ama hiç bir yere gitmezdi. Hep yanımdaydı, her koşulda. Artık benim için O olduğunu, Sen diye birinin varlığını bildiği zamanlarda bile hiçbir yere gitmedi.

O’nDAn Sonra

Sen geldi. Bana gelmedi aslında. Bir şekilde ben gittim. Lazımdı. O gün öyle gerekti. O kısmı önemli değil. Önemli olan garip bir şey olduğu. Bütün her şeyi altüst eden bir şey. Ezber bozan bir şey. Bildiklerimi unutturan, unuttuklarımı hatırlatan bir şey.

Bir anda içinde olduğum mekan ve zaman algısı darmadağın oldu. Çok korktum. Çünkü kimsenin bilmediği bir dünyam da olsa o güne kadar yine de bir yer çekimi vardı. Oysa artık uzay boşluğuna benzer, atmosferini hiç bilmediğim bir yerdeymiş gibiydim. Yer çekimi tamamen ortadan kalkmıştı. Kontrolsüz bir şekilde çekildiğim tek bir şey vardı. O da Sen.

Sevmek mi? Gözü kapalı sevmenin çok ötesinde bir duyguydu bu. Sanki gözümü hayata açmadan önce bile var olan çok eski bir duygu. Çok tanıdık ama hakkında hiç bir şey bilmediğim, yabancı olduğum bir his.

Kaçtım. Köşe bucak. Nasıl durabilirdim ki? Böylesine kontrolü benim elimden alan bir yaşam sistemi hakkında bir şey bilmiyordum. Bu anlamda bir astronot için uzay boşluğu korkutucu gelmeyebilir. Hatta tüm varlığını adadığı yerde bulunmak onu heyecanlandırabilir. Bense elimi, kolumu nasıl oynatacağımdan bile habersizdim. Ayaklarımı yerden kesen bu duygu beni huzursuz ediyordu.

Kaçsam da onda buluyordum kendimi. Altında, üstünde, hatta içinde en çok da içimde. Herhangi bir sevişme gibi değildi tüm o yuvarlanışlar. Bir kar topunun yüksek bir dağdan düşüşü gibiydi. Tutmaya çalışsan dağılıp parçalanacak diye tutmadığın, giderek hızlanan ve sürekli büyüyen bir kar topu.

Beyaz, bembeyaz kartopu; dokunsan buz gibiydi ama sadece varlığı bile içimi acayip ısıtıyordu. Bir kar tanesi ne kadar kar topuna da dönse de, onu uzun süre erimeden yaşatamazsınız. Bunu bildiğimden kaçıyordum aslında. Yine de kaçtığım o duygu ısrarla büyüyordu işte. Üstelik nereye gidersem gideyim üstüme üstüme geliyordu.

Mutsuzdum

Gerçekten çok mutsuzdum. Sen’in varlığı yüzünden değil ama. Şimdi hay karşısına çıkmaz olaydı demeyin hemen. Dünyamı terk ettiğim için mutsuzdum ben. İnsan kalbinin attığı yerden çok uzaklara gider mi? Ben gitmiştim. Nasıl gitmeyeyim ki? İçeride O vardı. Önce onu çıkartmam gerekirdi. Biz de kaçtık. Benim dünyamı değiştirmeye çalışmayıp, her halimi olduğu şekliyle kabullendiği gibi; bu kaçışları da kabullenecek, benimle gelecekti. Mutsuz olduğumu göre göre eşlik edecekti bana. Keşke O olmasaydı diyebilirsiniz şimdi belki. Yine de demeyin. Kıyamıyorum. İnsanın varlığını hatırladığında saygı duyabildiği biri için böyle şeyler demeyin.

Keşke ile başlayan bir cümle kuracaksanız, keşke kaçmasaydın diyin. Bak o olur. Ona hiç itiraz edemem işte. Hele ki yok olup gideceğinden korktuğum için kaçtığım o kocaman olmuş kar topu benden hızlı hareket edip nihayet bana çarptığında, yaşadığım duygunun eşsizliğini hissetseniz kesin dersiniz zaten. Evet arkamı döndüğümde kar topundan eser yoktu belki. Ayrılmış kar taneleriydiler yine.

Ve Sen oradaydı. Tam karşımdaydı. O kadar kaçıp hiçbir yere gidememişim meğer. Mutluydum. Çok mutluydum. Artık yapacağım hatta yapmak istediğim tek bir şey vardı. Ben de öyle yaptım. Yere eğildim. İki avucuma karları doldurup sımsıkı yaptım ve ona fırlattım.

Sahi, yoksa siz hala beni mi dinliyorsunuz? Oyun arkadaşınıza kar topu fırlatmaya gitmediniz mi daha?

Didem Elif

Not: Bu öykünün fotoğrafı ve müziği yok. Ne görüyorsanız, ne duyuyorsanız, en çok da ne hissediyorsanız o.

Edebiyatla kalın

Sevgilerimle

Kilim

Didem Elif’in sesinden dinlemek için ses dosyasına tıklayın.

Daha çocuğum. Aslında yeni yeni adet görmeye başlamışım ve göğüslerim artık büyümüş. Yine de saatlerce bir kilimcide oturmak istemeyecek kadar çocuğum. Dört bir odası halıfleks kaplı bir evde otururken, annem ve babamın niye ısrarla kilim baktıklarını anlayamayacak bir yaştayım. Babamın işyerinin giriş katında kocaman bir kilimci varken üstelik. Bu sıcak yaz gecesinde sevimli bir çay bahçesinde güzelce bir ağacın altında serinlemek yerine, içilmesi burada tercih edilen çayları aklım kesinlikle almıyor.

Evden çıkalı bir haftadan az olmuş. İç Anadolu’dan başlayıp her gün farklı bir yerde konaklayarak adı duyulmamış bu küçük sahil kasabasına kadar gelmişiz. Benim için büyülü olan bir yolculuğun içindeyim. Ömrümde ilk kez antik şehirleri, önemli insanların kabirlerini geziyorum. Filmlerden ve kitaplardan öğrendiğim şelale ve vadi kavramları ilk kez kafamda görsel bir şölenle bir yere oturuyor. Anıtkabir, Mevlana Türbesi, Peri Bacaları, Ihlara Vadisi, Manavgat Şelalesi… Kayalarda kral mezarları… Daha birinin duygusu bitmeden, bambaşka enerjisi olan bir yerin duygusuna yer açıyorum küçücük benliğimde. İşte bu kilimci de onlardan biri.

Burada geçirdiğimiz zamanı anlamasam da sıkılmıyorum. Hayır kesinlikle sıkılmıyorum. Gündüz girdiğimiz denizde kulağıma kaçan su çıktığına ve artık ağrı yapmadığına göre, “hadi,” diye sızlanarak annemlerin keyfini kaçıracak değilim. Tuhaf bir merak duygusu içindeyim. Sonuçta ömrüm boyunca hafızamdan silinmeyecek bir kilim kokusu eşliğinde, onların karar vermesini bekliyorum. Önlerine serilen her dokuma karşısında gözleri daha bir farklı ışıldadığına ve bir maden bulmuş gibi büyülendiklerine göre önemli bir yerde olmalıyız. Yıllar sonra adı sanı bilinmeyen bu sahil kasabasında yaşayacağımı, bu kilimcinin her gün önünden geçeceğimi ama bir kez olsun bile içine girmeyeceğimi ve buradan alınan kilimi büyük bir mutlulukla evime sereceğimi henüz bilmiyorum. Nasıl bilebilirim ki? 30 yıldan fazlasından bahsediyoruz.

O yıllarda desenine zerre kadar dikkat etmediğim bin bir güçlükle karar verilen kilime bakıyorum bugün. Keşke annemin babamla geçirdiği o mutlu saatleri bir kavanoza sığdırıp konserve yapabilseydim. Gerçi yapabilseydim de şimdiye çoktan tükenmiş olurdu öyle değil mi? İlişkilerinde yaşadıkları tüm güzel anları yoksa herkes ihtiyacı olduğunda kullanmak üzere kavanozlarda biriktirmez miydi?

Belki de ben en doğrusunu yaptım. O anları çocuk yüreğime koyarak daha da kalıcı hale getirdim. Böylece yapayalnız hissettiğim bu evde sadece bir kilime bakarak sanki uçan bir halıya binmişim gibi güzel zamanlara doğru yolculuk yapabildim. Çünkü tıpkı benim o kilimcide geçirdiğim anlar gibi; ne kadar uzun süredir bekliyor olsan da, yalnız olmadığını biliyorsan mutlusundur.

Didem Elif

Not: Çok ama çok kısa bir öykü oldu. Çünkü bazı öyküler daha fazla uzamamalı. Acıttığı yerde bitmeli. Bitmeli ki kimsenin çocuk yüreği daha fazla acımasın. O zaman biten her şey için Sertap Erener’den gelsin. İncelikler yüzünden…

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle…

Benim Adım Yahudi

Hava karanlık. Döşekler her geceki gibi rahatsız. Uyku bir çocukluk anısı. Gözlerim kapansa, burnum açılıyor. Ağzım açılsa, dilim kuruyor. Konuşamıyor tahta çarşaflar. Defterimle yatıyor, kalemimle uyanıyorum. Etrafta çocuklar var, büyüsünler diye. Uzaktan izliyorum çocukları. Ağlaşıyorlar dertli dertli. Onların benden soğuk kemikleri.

Dört bir yandan ayak sesleri geliyor. Kulaklarım sesten uyuşmuş, kalbim sessiz ve derinden atmakta. Soğukmuş, sıcakmış önemli değil. Rüzgara uyum sağlamaya çalışıyorum düzenli düzensiz. Yalnızım, sanıyorlar; tek başınayım bu sokaklarda. Kafama zorla soktukları insanları unuttular mı? Tanımadığım, sevmediğim, istemediğim halde susturamadığım demirbaşlarım onlar. Bir ses, bir nefes olarak kaldılar içimde. Kanım aktıkça damarlarımda var oldular. Bileklerimi kessem benden çok onların kanı akardı. Ben gittim, geldiler. Her adımda benimle birlikte yürüdüler. Giderek çoğaldılar. Yetmedi, büyüdüler. Tuvale gerdim. Uyandılar. Fırçaya bandım. Utandılar. Renk verdim. Usandılar. Affettim. Sarıldılar. Yine de kurtulamadım onlardan. Nerede olsam, hep yanı başımda: sırtımın gerisinde, önüme vuran gölgemde, saatimin kayışında, paltomun yakasında… Böyle olacağını bilseydi kuşlar, cıvıldayamazdı tepemde özgürce. Duysaydı çığlığımı balıklar, yüzemezdi rahatça derinlerde. Anlasaydı acımı ağaçlar, yeşeremezdi baharda gönlünce. Kuşların bilmediği, balıkların duymadığı, ağaçların anlamadığı iyi oldu. Karanlık saklarken gerçeği, ben de sustum böylece. Yoksa kuşlar da, balıklar da, ağaçlar da; şimdi benimle birlikte suçlu olurdu.

Ben bir Yahudi’yim. Nazi döneminde yaşayan genç bir Yahudi. Üstelik o günden beri yelkovanla akrep bir daha üst üste gelmedi. Hala suçluyorlar beni. Oysa insan olmayı ben istemedim ki. Yoksa ben de bilirdim kuş olup uçmayı, balık olup yüzmeyi. Ben de bilirdim ağaç olup her mevsim yenilenmeyi. Uçamıyorum, yüzemiyorum, yenilenemiyorum diye; korkuyorum, sanıyorlar; kaçıyorum köşe bucak ve yalnız başınayım kavgamda. Bilmiyorlar ki, bir tek kimliğimden korkmuyorum. En çok kendimleyken kalabalığım. Bir insan olarak kendimden başka tutunacak neyim var ki bu hayatta?

Ocak 2014

“Sanat Objesi Olarak Sanatçı” kitabından / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık

Ressam: Felix Nussbaum – Selbstbilnis mit Judenpass

Eskici

Ben bir eskiciyim. İkinci el eşya topluyorum, kapı kapı dolaşıp. Başkasının eskisi yeni gibi geliyor bana… Boş vakitlerimde onlara bakıyorum tek tek. Tozlarını alıyorum. Dokunuyorum konuşmalarını dinlemek için. Anlamıyorum dillerinden. Mesela şu köşesi kırık olan fincan, kimlerin dudağı değdi üstüne? Kimin elinde kırıldı? Merak ediyorum. İçine çay koyup, dudağımı değdirdim bir kere. Keskin yerinden içmeye kalktım. Dudağım kanadı. Tatlı bir sıvı aktı dilimin üstüne. Ağzıma dolan kendi hikayemdi.

Unutamadığım bir insanı unutmaya çalışıyorum yıllardır. Ne kadar istesem de yüzü gözümün önünden gitmiyor. Yaşadıklarımızı eskitemiyorum bir türlü. Tekrar tekrar aynı anıları yaşıyorum. Susmuyor içim. Her gece konuşuyorum onunla. Mektup yazıyorum. Sabah olunca beğenmeyip yakıyorum yazdıklarımı. Evde sürekli bir yanık kokusu…

Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm. Sigara sardım. Birlikte sigarayı bıraktığımız günü düşündüm. Benim şerefime içtiğimiz son sigarayı. Ayrıldıktan beş yıl sonra ben içmeye başladım yeniden. Bir trafik kazası geçirmiştim. Taksici sigarayı uzatınca, dayanamadım yaktım bir tane. Yakış o yakış. Her sigara içişimde bilmek isterim “o da başlamış mıdır?” diye.

Son günümüzün son günümüz olduğunu bilmiyorduk ikimiz de. Şu anki halimden daha zayıftım. Mavi gömleğimi giymiştim. Onun üzerinde ise kot pantolon ve siyah bir bluz. Bluzu kirlendi o gün. O gün aldığım fincandaki kahveyi döktü üstüne. Dökülen kahveye sinirlendi sandım önce. Sonra fincana bakıp kızınca, anladım. Başkalarının eskilerini kullanmamı sevmezdi. Bilmiyorduk içtiğimiz son kahve olduğunu. Yoksa belki o eşyalarıma kızmazdı, belki ben de yeni yepyeni bir fincan alırdım ona. Taze çay demlerdim. Kahvaltı hazırlar, yumurta kırardım. İki göz, sarısı sulu. Sahi yumurtayı o nasıl sever? Bilmiyorum.

O günden kaç gece sonraydı. Telefonda konuşuyorduk. Güzel bir şeyler söyledi. Mutluydum. Yalandan “yalancı,” dedim. Galiba bozuldu. “Uykum geldi,” dedi. Bozuldum. Telefonu kapattık. Songül Hanım’dan aldığım kırmızı telefonu kullanırdım o zamanlar. Gecenin sessizliğinde öyle bir çınladı ki kapatırken, o an anladım bir daha görüşmeyeceğimizi. Kırmızı telefonu kullanmıyorum artık, ama o çınlama hala arada çınlar evin içinde.

Eskilerini vermeyi seviyor insanlar. Kim bilir, geçmişlerini unutuyorlar böylece belki. Yalandan “seni seviyorum,” diyince alınmıyor hiç kimse. Mektupları kimse yakmıyor benim gibi. Yanık kokusunda yaşamıyor. Ayrıldıkları sevgililerini unutabiliyorlar. Kırmızı telefonunu geri istemiyor Songül Hanım. Hatta kapıda beni her gördüğünde kurtulmak istediği bir başka eşyasını veriyor.

Yeni bir fincan almayı düşünüyorum. Yepyeni. Daha önce hiç kimsenin dudağının değmediği yeni bir fincan. Ben bile içmeyeceğim onunla. Kimseye de dokundurtmayacağım. Sonra yeni bir tabak alacağım. Bembeyaz bir tabak. Yavaş yavaş içinde sadece yeni eşyaların olduğu bir oda yapacağım. Daha önce hiç kullanılmamış ve hiç kimsenin kullanmayacağı eşyalar mis gibi kokacak odada.

O geri gelmez belki. Zaten gelse de yanık kokusunu sevmez. Hem beni unutmuştur, belki yeni bir sevgili bulmuştur. Belli mi olur, bir gün ben de onu unuturum. Belki yeni bir sevgili bulurum. İşte o zaman yeni eşyaların olduğu odaya yalnızca sevgilimi sokarım. Onunla o odada yaşarım. Taze çayın yanına kahvaltı hazırlarım. Yumurtayı istediği gibi yaparım. Hemen hemen her gün. Bazen de yumurtayı benim sevdiğim gibi yeriz. İki göz, sarısı sulu. Kızarmış ekmek kokusuyla dolar oda. Evin diğer odalarına sinmiş yanık kokusunu, o da ben de unuturuz.

Zalifre Yazıları / Şubat 2012