Güle Sor

Ne zaman var olmaya başladığımı bilmiyorum. Kendimin farkına vardığımda bir formum oluşmuştu. Budanmaya hazır dallarım vardı. İnce, yemyeşil, içinde bütün ruhumun barındığı her biri çiçek açmaya kendini adamış dallarım. Ve kuşkusuz dikenlerim. Gül olmak böyle bir şeydi çünkü. Tüm biricikliğime, tüm eşsizliğime, tüm güzelliğime, tüm naifliğime rağmen; bana fütursuzca dokunanın canını yakacak kadar keskin dikenlerim vardı.

Bakmayın şimdi bundan böyle çok doğal bir şeymiş gibi bahsettiğime. Öyle çok kolay olmadı dikenlerimle barışmak. O günü hiç unutamam. Kızıl, yeni uzamaya başlamış uçları kıvrık saçlarıyla Eylül anne babasının desteği olmadan yürümeye daha yeni yeni başlamıştı. Attığı her adımda duyduğu mutluluktan içim ne kadar da coşuyordu. Pembe açmış çiçeklerimden köklerime yayılan hazzı size anlatamam. Yeni açacağım çiçeklerin mis gibi kokması için varımı yoğumu ortaya koyacaktım.

Derken hiç beklemediğim bir şey oldu. Dengesini yitiren Eylül yere kapaklanırken ona en yakın olan dalımı sımsıkı kavradı. İlk an hiçbir şey hissetmedim. Kırılan dalımın boynu büküklüğünü algılamam zaman aldı. Oysa budandığım zamanlarda, o keskin aleti daha bedenime vurmadan canım acımaya başlar benim. Bu işlemin daha güzel var olmam için en gerekli şey olduğunu bilsem de, kendi içimde çok zorlanırım. Her şeyden önce o kadar emek verdiğim parçamdan koparılmaya alışmam zaman alır. Biçimsiz kesilmiş halim içime oturur. Üzülürüm. Fakat o gün yürüme başarısının coşkusuyla kahkahalar atan Eylül, düşer düşmez kötü bir çığlık attı ve hemen arkasından başlayan ağlamasıyla yeri göğü inletti. Bir türlü susturamıyorlardı. Avuçlarından sızan kana bakakalmış dehşet dolu gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Kırılan dalımın ilk defa kanaması beni afallatmıştı. O kıpkırmızı renk çiçeklerimin pembesini gölgede bırakmıştı.

Kucaklayıp eve götürdüler Eylül’ü. Nihayet bir süre sonra sustu. Toprağı ıslatıp ona tatlı bir kızıllık veren kanımın neden tam da böyle bir zamanda dalım kırıldığında döküldüğüne anlam vermeye çalışıyordum. Ve neden Eylül’ü bu kadar üzmüştü bu. Kafam karışık olduğu için de bedenime yayılması gereken acıyı bir türlü hissedemiyordum. Öyle uzunca bir süre kırık bir şekilde dalım sarktı üzerime. Uğramıyorlardı yanıma.

Birkaç gün geçmişti herhalde; Eylül “Cızz,” diyerek geçti yanımdan içimi cızlatan bir ses tonuyla. O an sandım ki artık fark ederler de besleyemediğim kırılan dalımı benden ayrıştırırlar. Fark etmediler bile. “Evet annecim cızz,” diye tekrarladı bedenini Eylül’e doğru bükmüş olan annesi.

Aylarca ne dokundular ne de kokladılar beni. İyice olgunlaşan çiçeklerimi bile toplamadılar. Sadece Eylül’ün babası bahçeyi suladığı zamanlarda uzaktan köklerime doğru tuttu hortumu. Hiçbir şey yapmadığım halde böylesine yok sayılmak kahretti ruhumu. Öylesine değersiz, öylesine güçsüz hissediyordum ki kendimi; içimden bir türlü açmak gelmiyordu. Beni görmezden gelmelerine ne kadar içerlediysem de, bağlı olduğum topraktan aldığım güçle gül olmaktan vazgeçmedim. Dallarım, dikenlerim ve çiçeklerimle her zamanki gibi var ettim kendimi. Aksi nasıl olunur bilmiyordum her şeyden önce.

Aylar geçmişti. Eylül artık yalpalamadan yürüyebiliyordu. Ağzından dökülen kelimeler çoğalmış, anlaşılır bir hal almıştı. Annesinin “Annecim bak bu çiçeğin adı gül. Ne güzel kokuyor, kokla bak,” diyerek çiçek açmış dallarımdan birini Eylül’e doğru eğmesiyle, aylardır donuklaşan içimde bir ürperme oldu. Kontrolsüz şekilde yayılan bir sıcaklığa bedenlendim.

“Kokuyor. Gül… Kokuyor,” dedi Eylül koklamayı beceremeyen ama taklit etmeye çalışan mimikleriyle. Eylül’ün annesi keşke içimdeki bu sıcaklığa son verecek o cümleleri etmeseydi. “Evet anneciğim ama dikenleri çok sivri görüyor musun? Dikkatli dokunmalısın. Batarsa elin çok acır. Cızz.” Eylül yine tekrarladı “Diken… Cızz.”

Hayatımın en zor anıydı. Avaz avaz bağırmak istiyordu ruhum. “Hayır ben asla kimseye zarar vermem, aslaaaa. . .” Ama biz güller insanlar gibi konuşmayız. Rüzgarın esintisine kendimizi bırakıp, acılarımıza rağmen esnemeye çalışırız. Esnemezsek kabullenemeyiz kendimizi. Kırılıp, savrulup, yok olup gideriz.

Dikensiz bir gül olabilmenin çaresini inanın çok aradım. Fakat ne kadar denediysem olmadı. Kendimi masum ve narin sanırken, bir o kadar da keskin ve tehlikeli olduğumu kabullenebilmem uzun zaman aldı. Hatta kimseye batmadığı, kimsenin canını yakmadığı zamanlarda bile; o dikenlerin bana ait olduğunu bilmek canımı acıttı. Biliyordum ya artık başkalarına zarar verebileceğimi. Kendimi bir türlü affedemiyordum.

Zor oldu, inanın çok zor oldu ama sonunda bir gün anladım. Canilerin acıttığı canların o amansız çığlıkları ruhumun acısını bastıracak kadar yeryüzünü kapladığı an anladım. Bir annenin çocuğundan sakındığı o keskin dikenler beni ben yapıyordu. Onlar olmadan ben gül olamazdım ki. Dikenine rağmen bir canın güzel olabileceğine ve güzel bakılırsa bunun bütün canlar için geçerli olabileceğine başka türlü insanları inandıramazdım ki.

Didem Elif

Mucize Ruh Dergi, Sayı 4, Temmuz 2018

Not: Bu öyküyü 2018 yılının Temmuz ayında, çocuk yaşta öldürülen Eylül’ün haberinin arkasından Mucize Ruh Dergi için yazmıştım. Bir anlamda Leyla için, Ayşe için, Fatma için, içimizdeki çocuk için, yani tüm “can”lar için yazdım. Yazmaya başlarken nedenini bilmediğim bir şekilde aklıma Ciwan Haco’nun Gula Sor adlı şarkısı gelmişti. Kürtçe olan şarkının bendeki çağrışımlarıyla öyküye Güle Sor ismini vermiştim ve kendimi Gül’ün yerine koymaya çalışmıştım. Normalde canlı çiçek kopartmayı sevmem ama geçmişte istemeden de olsa zamansız yere Dal’ını kırdığım bir Gül eminim ki vardır. Bunun için gerçekten çok üzgünüm

Dolmakalem

Uzun zaman sonra mektup yazmak da nerden aklıma geldi bilmem. Üstelik oturduğu evin adresini de bilmiyorum. Hala aynı telefon numarasını kullandığından bile emin değilim. Eşyalarımı toparlarken elime geçen dolmakalem ve mürekkep beni kışkırtmış olmalı. Sahi doğum gününde ona aldığım dolmakalemin bende ne işi var. Votka şişesinin dibini gördüğüm o gece bütün eşyalarını verdiğimi sanıyordum. Sanki bunu özellikle saklamışım; yıllar sonra yani tam da şimdi, evlilik arifesinde eşyalarımı toplarken allak bullak olmak için. Beni bugüne kadar dinlemeyi seven biriymiş gibi sayfalarca döktürmüşüm bir de. Bazen kendimi hiç anlamıyorum. Evleniyorum ben, çok az kaldı. Bir dolmakalemin çeyiz sandığından daha fazla şeyi içine sığdırabiliyor olması haksızlık.

Çay demlemekse bugün yaptığım en aptalca şey. Ben çay sevmem ki. Yıllarca sırf o seviyor diye demledim çayı. Ne kadar da nefret ediyordum çaydanlığı temizlemekten. Akşam yatmadan mutfağı ocağına kadar mutlaka temizlerdim ama çaydanlığın içindeki o bayatlamış çay sabaha kadar öylece kalırdı. Sabah erken kalktığım için kahvaltı öncesi onu temizlemek gene bana kalırdı tabi. Günlerce beklemiş çay çaydanlığı nasıl karartıyorsa, içimde biriktirdiğim anılar da içimi öyle karartmış.

İnsan kendi yazdığı mektubu postalamadan önce defalarca okumalı. Ama ben tekrar okursam kendimi caydırırım diye korkuyorum. İnsanın kendisiyle hiç beklemediği bir anda bu şekilde yüzleşmesi korkutucu. Dolmakalemin mürekkebinin istemeden etrafa akması gibi, duygularım resmen odanın her yerine döküldü.

İşte sakin kalmak için öğrendiğim nefes tekniklerini tam da uygulama zamanı. İçimde bana acı çektirmek isteyen tarafım şiddetle bunu reddediyor. Ama lütfen bana bunu yapma hayır! Günlerce hatta aylarca verdiğim mücadeleyi yok sayıp şimdi tekrar sıfırdan başlayamam.

Dolmakalem… Yazdığı tüm kitapları onunla imzalayacağının hayali belirmişti onu vitrin camında ilk gördüğümde. Ne çok yakışacaktı o güzel parmaklarına. Dolmakalemin turkuaz gövdesini kavrarken farkında olmadan içini tarif edilemez bir enerji kaplayacaktı. Yüzüne yayılan gülümseme, karşısına çıkan herkesin içini aydınlatacaktı. Hayranlarının adını kitabının ilk sayfasına karalarken, aklının ucundan bile geçirmeyecekti beni.

Varlığının deli gibi beynimi istila ettiği şu anda aklının ucundan geçiyor muyum ki? Ayrılığın en acıklı yanı bu değil mi? Karşısındakinin ne hissettiğini asla bilemeyecek olmak. Yoksa belki gururuna yenilip koşa koşa sarılacak insan.

Sahi ne zaman karar verdim evlenmeye? Onu unutamadığımı kendime neden hiç hatırlatmadım? Nasıl oldu da Mehmet’i bunca zaman aldatabildim? Nasıl bu kadar insafsız olabildim? Mehmet’e evlenemeyeceğimizi bir an önce anlatmalıyım. Bu saçma sapan mektubu hemen yok edip, dolmakalemin mürekkebi bitmeden bu sefer Mehmet için yazmalıyım.

Didem Elif

Mucize Ruh Dergi, Sayı 3, Haziran 2018

Benim Adım Yahudi

Hava karanlık. Döşekler her geceki gibi rahatsız. Uyku bir çocukluk anısı. Gözlerim kapansa, burnum açılıyor. Ağzım açılsa, dilim kuruyor. Konuşamıyor tahta çarşaflar. Defterimle yatıyor, kalemimle uyanıyorum. Etrafta çocuklar var, büyüsünler diye. Uzaktan izliyorum çocukları. Ağlaşıyorlar dertli dertli. Onların benden soğuk kemikleri.

Dört bir yandan ayak sesleri geliyor. Kulaklarım sesten uyuşmuş, kalbim sessiz ve derinden atmakta. Soğukmuş, sıcakmış önemli değil. Rüzgara uyum sağlamaya çalışıyorum düzenli düzensiz. Yalnızım, sanıyorlar; tek başınayım bu sokaklarda. Kafama zorla soktukları insanları unuttular mı? Tanımadığım, sevmediğim, istemediğim halde susturamadığım demirbaşlarım onlar. Bir ses, bir nefes olarak kaldılar içimde. Kanım aktıkça damarlarımda var oldular. Bileklerimi kessem benden çok onların kanı akardı. Ben gittim, geldiler. Her adımda benimle birlikte yürüdüler. Giderek çoğaldılar. Yetmedi, büyüdüler. Tuvale gerdim. Uyandılar. Fırçaya bandım. Utandılar. Renk verdim. Usandılar. Affettim. Sarıldılar. Yine de kurtulamadım onlardan. Nerede olsam, hep yanı başımda: sırtımın gerisinde, önüme vuran gölgemde, saatimin kayışında, paltomun yakasında… Böyle olacağını bilseydi kuşlar, cıvıldayamazdı tepemde özgürce. Duysaydı çığlığımı balıklar, yüzemezdi rahatça derinlerde. Anlasaydı acımı ağaçlar, yeşeremezdi baharda gönlünce. Kuşların bilmediği, balıkların duymadığı, ağaçların anlamadığı iyi oldu. Karanlık saklarken gerçeği, ben de sustum böylece. Yoksa kuşlar da, balıklar da, ağaçlar da; şimdi benimle birlikte suçlu olurdu.

Ben bir Yahudi’yim. Nazi döneminde yaşayan genç bir Yahudi. Üstelik o günden beri yelkovanla akrep bir daha üst üste gelmedi. Hala suçluyorlar beni. Oysa insan olmayı ben istemedim ki. Yoksa ben de bilirdim kuş olup uçmayı, balık olup yüzmeyi. Ben de bilirdim ağaç olup her mevsim yenilenmeyi. Uçamıyorum, yüzemiyorum, yenilenemiyorum diye; korkuyorum, sanıyorlar; kaçıyorum köşe bucak ve yalnız başınayım kavgamda. Bilmiyorlar ki, bir tek kimliğimden korkmuyorum. En çok kendimleyken kalabalığım. Bir insan olarak kendimden başka tutunacak neyim var ki bu hayatta?

Ocak 2014

“Sanat Objesi Olarak Sanatçı” kitabından / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık

Ressam: Felix Nussbaum – Selbstbilnis mit Judenpass

Eskici

Ben bir eskiciyim. İkinci el eşya topluyorum, kapı kapı dolaşıp. Başkasının eskisi yeni gibi geliyor bana… Boş vakitlerimde onlara bakıyorum tek tek. Tozlarını alıyorum. Dokunuyorum konuşmalarını dinlemek için. Anlamıyorum dillerinden. Mesela şu köşesi kırık olan fincan, kimlerin dudağı değdi üstüne? Kimin elinde kırıldı? Merak ediyorum. İçine çay koyup, dudağımı değdirdim bir kere. Keskin yerinden içmeye kalktım. Dudağım kanadı. Tatlı bir sıvı aktı dilimin üstüne. Ağzıma dolan kendi hikayemdi.

Unutamadığım bir insanı unutmaya çalışıyorum yıllardır. Ne kadar istesem de yüzü gözümün önünden gitmiyor. Yaşadıklarımızı eskitemiyorum bir türlü. Tekrar tekrar aynı anıları yaşıyorum. Susmuyor içim. Her gece konuşuyorum onunla. Mektup yazıyorum. Sabah olunca beğenmeyip yakıyorum yazdıklarımı. Evde sürekli bir yanık kokusu…

Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm. Sigara sardım. Birlikte sigarayı bıraktığımız günü düşündüm. Benim şerefime içtiğimiz son sigarayı. Ayrıldıktan beş yıl sonra ben içmeye başladım yeniden. Bir trafik kazası geçirmiştim. Taksici sigarayı uzatınca, dayanamadım yaktım bir tane. Yakış o yakış. Her sigara içişimde bilmek isterim “o da başlamış mıdır?” diye.

Son günümüzün son günümüz olduğunu bilmiyorduk ikimiz de. Şu anki halimden daha zayıftım. Mavi gömleğimi giymiştim. Onun üzerinde ise kot pantolon ve siyah bir bluz. Bluzu kirlendi o gün. O gün aldığım fincandaki kahveyi döktü üstüne. Dökülen kahveye sinirlendi sandım önce. Sonra fincana bakıp kızınca, anladım. Başkalarının eskilerini kullanmamı sevmezdi. Bilmiyorduk içtiğimiz son kahve olduğunu. Yoksa belki o eşyalarıma kızmazdı, belki ben de yeni yepyeni bir fincan alırdım ona. Taze çay demlerdim. Kahvaltı hazırlar, yumurta kırardım. İki göz, sarısı sulu. Sahi yumurtayı o nasıl sever? Bilmiyorum.

O günden kaç gece sonraydı. Telefonda konuşuyorduk. Güzel bir şeyler söyledi. Mutluydum. Yalandan “yalancı,” dedim. Galiba bozuldu. “Uykum geldi,” dedi. Bozuldum. Telefonu kapattık. Songül Hanım’dan aldığım kırmızı telefonu kullanırdım o zamanlar. Gecenin sessizliğinde öyle bir çınladı ki kapatırken, o an anladım bir daha görüşmeyeceğimizi. Kırmızı telefonu kullanmıyorum artık, ama o çınlama hala arada çınlar evin içinde.

Eskilerini vermeyi seviyor insanlar. Kim bilir, geçmişlerini unutuyorlar böylece belki. Yalandan “seni seviyorum,” diyince alınmıyor hiç kimse. Mektupları kimse yakmıyor benim gibi. Yanık kokusunda yaşamıyor. Ayrıldıkları sevgililerini unutabiliyorlar. Kırmızı telefonunu geri istemiyor Songül Hanım. Hatta kapıda beni her gördüğünde kurtulmak istediği bir başka eşyasını veriyor.

Yeni bir fincan almayı düşünüyorum. Yepyeni. Daha önce hiç kimsenin dudağının değmediği yeni bir fincan. Ben bile içmeyeceğim onunla. Kimseye de dokundurtmayacağım. Sonra yeni bir tabak alacağım. Bembeyaz bir tabak. Yavaş yavaş içinde sadece yeni eşyaların olduğu bir oda yapacağım. Daha önce hiç kullanılmamış ve hiç kimsenin kullanmayacağı eşyalar mis gibi kokacak odada.

O geri gelmez belki. Zaten gelse de yanık kokusunu sevmez. Hem beni unutmuştur, belki yeni bir sevgili bulmuştur. Belli mi olur, bir gün ben de onu unuturum. Belki yeni bir sevgili bulurum. İşte o zaman yeni eşyaların olduğu odaya yalnızca sevgilimi sokarım. Onunla o odada yaşarım. Taze çayın yanına kahvaltı hazırlarım. Yumurtayı istediği gibi yaparım. Hemen hemen her gün. Bazen de yumurtayı benim sevdiğim gibi yeriz. İki göz, sarısı sulu. Kızarmış ekmek kokusuyla dolar oda. Evin diğer odalarına sinmiş yanık kokusunu, o da ben de unuturuz.

Zalifre Yazıları / Şubat 2012

Mola

Yola çıkmayı bekliyor, heyecandan uyuyamıyordum. Daha kaç saat vardı? Saymayı bırakmıştım. Gün çoktan batmıştı. Her yanı çiçekler kaplamıştı. Lavanta kokusu eşliğinde kuşlarla sohbet ediyorduk. Ne ben onları anlıyordum, ne onlar beni. Gene de sırayla dinliyorduk birbirimizi. Sanki derdimiz aynıydı…

Otobüs hareket ederken, diğer bütün koltukların boş olması korkuttu beni. Şoför suratsızın biriydi. Yüz ifadesini anlamlandıramıyordum. Bütün konuşma girişimlerimi başıyla reddetti. Belli ki sessizce görevini tamamlamak istiyordu. Muavini bulurum diye arka tarafa yöneldim. Otobüste şoför ve benden başka kimse yoktu. Ortalarda bir koltuğa oturdum. Karanlıktan, nereye gittiğimizi kestirmek güçtü. Yolun ancak birkaç metre ilerisini görebiliyordum. Ne lavanta kokusu vardı şimdi, ne bir kuş sesi. Gözlerimi kapadım. Kuşların otobüsle aynı güzergahta uçtuğunu hayal ettim. Böylece kapalı gözlerimle camdan görür gibi oldum onları. Bu sefer hiç konuşmadan dinledim cıvıltılarını. Bana adeta yol müziği yapıyorlardı.

Vakit nasıl geçecek derken ilk mola yerine gelmiştik bile. Gece yarısı olmuştu. Sonradan anlayacaktım ki bu en kısa mola, en güzeli olacaktı. Aşk Medresesi diye bir yerde durduk. Benim gibi yalnız başına geldi biri. Medresenin avlusunda boş tek bir masa vardı. Bakıştık. Gözlerimizle bu anı paylaşmak konusunda anlaştık. Bir saat kadar avluda oturduk. Hava hafif serindi. Zaman zaman esen ılık rüzgar titretti içimi. Sarılır, sandım. Sarılmadı.

Onun tanıdığı biri öldü o an. Haberi avluya kadar geldi. Molalarda bile duyulur ölüm haberleri. Ölüler beklemez. Onları bir an önce gömmek lazım.

Ona bakıp, yaşadığım sürece bana sarılmasını bekleyebileceğimi anladım. “Hem ayrıca bana sarılmasa ne olur?” diye düşünürken, gitmemiz gerektiğini hatırlattı bana. Masadan birlikte kalktık. Ayrılırken eliyle yüzümü kendine çekti. Tutkuyla yanağımdan öyle bir öptü ki, içime kadar değdi dudağı. Meğer beklemediğin şey, beklediğin şeyden sıcakmış.

Sürekli onu düşünerek çıktım yola. Artık yol eskisi olmayacaktı biliyordum. İkinci mola yerine vardığımda bir kalabalık karşıladı beni. Bolca vaktimiz vardı. Rengarenk kanepeleri olan Arka/DAŞ Cafe’ye girdik. Sohbete daldık. Zaman nasıl geçti anlamadık. Ayrılma vakti gelmişti. Gün doğmak üzereydi. Ayağa kalktım. Karşı kaldırımdaki Dostlar Kahvesi’nden birinin bana doğru yürüdüğünü farkettim. Ancak yaklaşınca anladım kim olduğunu. Meğer o da aynı zamanlarda gelmiş. Başkalarıyla olduğumu görünce keyfimi bölmek istememiş. Sessizce yolun karşısındaki kahvede beklemiş. Sımsıkı sarıldı bana. Otobüse kadar eşlik etti. Akü bitmiş. Akü değişene kadar yanımda kaldı. Çoğu zaman konuşacak birşey bulamadık. Aynı şeyleri hatırlayıp hatırlayıp güldük. Yola devam ederken sürekli dönüp baktım camdan. Her seferinde oradaydı. El salladım. El salladı. Öpücük yolladım. Öpücük yolladı. Sureti nokta oldu, yerinden kıpırdamadı. Rampayı inince, nokta ağaçların arkasında kayboldu.

Şoför ilk defa konuştu benimle: “Az kaldı… Birazdan Aile Çay Bahçesi’nde duracağız.” Belki akü bittiği için suçluluk duyuyordu. İçimden onunla konuşmak gelmedi. Bu sefer yol daha kısaydı, demek ki yakında mola vardı. Nasılsa vakit çabuk geçerdi. Fakat anlamadan uyuyakalmışım. Bu son molayı kaçırmıştım. Uyandığımda üstümde battaniye vardı. Terden sırılsıklamdım. Otobüsü durdurdum. Hava almaya çıktım. Şoför yanıma geldi. “Yaşlı olan kıyamadı seni uyandırmaya,” dedi. Başımı salladım. Koltuğuma dönüp battaniyeye sarıldım.

Galapera Öykü Fanzin / Ekim 2011

Pupa

Temmuz ayına girmiş olmamıza rağmen, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Böyle havalarda araba kullanmaktan nefret ediyorum. Ege’yi okuldan almak için, evimizin hemen karşı köşesindeki duraktan taksiye bindim. Yolu izleme derdi olmayınca, camdan akan damlaların arkasında oturmak güzel. Arabanın sık sık durup kalkmasından belli ki, dışarıda yağmur trafiği var. Şoförün yarı açık camından, yıkanmış beton kokusu doluyor arabanın içine. Çocukluğumdaki; yağmur yağınca havaya karışan toprak kokusunu kendi çocuğuma anlatmam mümkün değil. Bu yaz, tatilde, bir köye götürmeli onu. Duyumsadı bu taş kokusunun yerine yeni kokular ekleyebilmesi için.

Ege geçen ay dört yaşına bastı. Benim o yaşlarda tek derdim oyun oynamaktı. İki katlı ahşap evimizin küçük bir de bahçesi vardı. Pencereden görünebilir olmam, bahçe iznini koparmanın tek şartıydı. Annem beni yemek vakti eve çağırdığında deliye döner, bir an önce tekrar dışarıya çıkmak için sabırsızlanırdım. O dönemlerde çocukların fazla oyuncağı yoktu. Televizyon da her evde olmazdı. Topluca evinde televizyon olan komşuya gidilir, hep birlikte izlenirdi. Şimdikinin aksine; televizyon, insanları bir araya getirmeye yarayan bir araçtı.

Ege, yıl sonu gelmeden okula gitmekten bıktı. Bu sabah da, her sabah olduğu gibi, okula gitmemek için uyuma numarası yaptı. Bu kaçışa, yemek istemediği zamanlarda da başvuruyor. Babası masadan kalkar kalkmaz, uykusu geldiğini söyleyip bütün yemek boyunca didiklediği tabağını öylece bırakıyor. Kendi çocukluğumda bana zorla yemek yedirildiği için, bu kararına hiçbir zaman karşı çıkmıyorum. Ona yemek yemeyi sevdirmenin yolları olmalı. Bakalım, yeni çıkan harf ve sayı biçimli makarna taneleriyle bu akşam ilgisini çekmeyi başarabilecek miyiz? Okulu sevmemesinin nedenleri neler olabilir? Arkadaşları ya da öğretmeniyle ilgili bir sorun olabilir mi? Belki de; gittiği okul, çocuğumuza uygun değildir.

Camdaki damlaların sayısı azaldı. Yağmur yavaşlamış olmalı. Şoförle yol boyunca güzergah dışı bir diyalog kurmadık. Hatta bir süredir, hiç hareket etmeden, öylece iki yabancı, arabanın içinde oturuyoruz. Biz duruyoruz, ama taksimetredeki yanıp sönen kırmızı sayılar ilerliyor. Saat beşe beş var. Bundan sonrasını yürüsem daha çabuk giderim. Bunu yüksek sesle dile getirmiş olmalıyım ki, şoför,

“Efendim?” diyerek arkasını döndü.

“Ahmet Abi?”

Şoför bizim Ahmet Ağabeydi. Seher Teyze’nin oğlu, Ahmet Ağabey. Ben durumu çözümlemiştim, ama A”hmet Ağabey şaşkın şaşkın bana bakıyordu.

“Ben Gamze. Feride’nin kızı. Bakırköy’deki Feride’nin.”

“Ya Gamze! Ne kadar büyümüşsün. Hiç tanıyamadım.”

“Sen hiç değişmemişsin Ahmet Abi.”

“Olur mu kız? Saçları görmüyor musun, nasıl da ağardı.”

“Ahmet Abi, seni gördüğüme çok sevindim. Ancak oğlumu okuldan almam gerekiyor, acelem var. Ben burada inip, yürüsem daha iyi olacak. Baksana, arabalar ilerlemiyor. Herhalde kaza oldu. Sen o durakta mı çalışıyorsun?”

“Evet yeni başladım çalışmaya. Birkaç gün oldu.”

“Ben de hemen karşıdaki apartmanda oturuyorum. Tekrar görüşürüz o zaman. Benim borcum ne kadar?”

“Saçmalama kızım ne borcu? Bir daha ki sefere. Feride Teyzeme selam söyle.”

Eskiden, Seher Teyzelerle Bakırköy’de aynı mahallede oturuyorduk. Ben yeni yaşına bastıktan birkaç ay sonra, Bakırköy’deki evi satıp Caddebostan’a taşındık. Ahmet Ağabey o zamanlar mahallenin jönüydü. Dediği doğruydu; saçları ağarmış, hatta biraz da seyrelmişti. Ama yüzüne jönlük veren ifade yerinde duruyordu. O zamanlar, iki kardeş taksicilik yapıyorlardı. Gündelik hayat, tuhaf bir şekilde, çocukluğuma götürüyor beni bugün.

Yağmur yavaşlamış. Ancak birkaç dakika bile yürüyünce epey ıslanılıyor. Okula varınca saçımı kurutmak için tuvalete gittim. Aynada kendimi gördüğüm an zil çalmaya başladı. Zil sesinin hemen ardından, küçük binanın koridorları çocuk koşuşturmacalarına boğuldu. Ege, sınıf kapısının arkasında durmuş, her zamanki gibi beni bekliyor.

“Ege’cim, gelirken biraz ıslandım. Hadi gel, önce tuvalete gidelim. Tuvaletin var mı hayatım?”

“Hayır yok.”

“Saçlarımı birazcık kurulayıp çıkalım. Tamam mı? Nasıl geçti okul bugün? Neler yaptınız, anlat bakalım.”

“Anne, okul ne zaman bitecek?”

“Bu hafta son. Yarın bitiyor hayatım.”

“Kesin bitiyor değil mi? Bir daha gelmeyeceğim.”

“Bütün yaz okul yok. Ama yaz bitince tekrar başlayacak. Çok mu sıkılıyorsun okuldan?”

“Evet. Artık okula gitmek istemiyorum.”

“Neden birtanem? Arkadaşların var bak bir sürü. Evde tek başına oturup, ne yapacaksın?”

“Fox Kids seyrederim.”

“Zaten evde olduğunda bütün gün Fox Kids seyrediyorsun. Neyse hadi bakalım yağmurluğumuzu giyelim küçük bey. Şapkamızı da kafamıza geçirelim.”

Ters yöne giden taksi, el kaldırınca U dönüşü yapıp, bizim bulunduğumuz kaldırımın önüne yanaştı. Yol boyunca bir yavaşlayıp, bir hızlanan yağmur nihayet durdu. Yol açık olduğundan, kısa sürede evimize vardık.

“Acıktın mı Ege? Bu akşam babanın işi var. Geç gelecek. Biz seninle baş başa yemek yiyeceğiz.”

“Hemen şimdi yemeyelim. Ben biraz televizyon seyredebilir miyim anne?”

“Evet ama akşam tabağındaki yemeğin hepsini bitireceğine söz verirsen.”

“Tamam, bitiricem.”

Kanepenin üzerinde ters dönmüş kumandayı alıp televizyonu açtım. Ekranda, iki gün önce uçak kazasında ölen insanların isimleri duyuruluyordu.

“Anneeee!”

“Ne oldu?”

“Böcek var. Uçuyor. Perdeye kondu.”

“O böcek değil hayatım. Kelebek. Yaklaş bak, ne güzel renkleri var.”

“Butterfly mı bu?”

“Evet. Bunu okulda mı öğrendin?”

“Evet.”

“Biz çocukken, bahçede kelebeklerin peşinden koşardık. Annem de ‘bırakın pupaları rahat rahat uçsunlar,’ derdi.”

“Ne derdi?”

“Pupa.”

“Pupa mı? Çok komikmiş.”

“Annem, kelebeğe pupa derdi. Sonradan okula gitmeye başlayınca öğrendim ki; pupa, kelebeğin kelebek olmadan önceki haliymiş. Tırtıl önce bir pupa oluyor, daha sonra pupa bir kelebeğe dönüşüyor. Sana kelebeğin nasıl oluştuğunu anlatmamı ister misin? Çok ilginçtir.”

“Evet! Hadi anlat.”

“Kelebekler, yumurtadan minik bir tırtıl olarak çıkarlar. Yapraklarla beslenirler. Biz bahçede tırtıl gördük mü; onu alıp büyük bir kavanoza koyardık.”

“Neden?”

“Kelebek haline gelişini izlemek için. Tırtıl bir böcektir. Uçamadığı için kolay yakalayabiliyorduk.”

“Tırtıl uçamıyor mu?”

“Hayır annecim, uçamıyor. Bulduğumuz tırtılı, kavanozda yapraklarla beslerdik. Hava alması için de, kavanozun ağzına tül sarardık. Bir süre böyle beslerdik. Ayrıca içine küçük bir dal koyardık. Böylece tırtıl bu dala tutunarak, kendisine koza örerdi. Etrafını kendi ördüğü kozayla kapatıyor ve sen tırtılı göremiyorsun.”

“Ne yapıyor orda?

Bilmiyorum. Ama o hali aslında pupa aşamasıdır. Pupa olduklarında onları beslemeyezsin. Bir süre sonra da, oluşturdukları bu pamuk zırhtan yine kendi kendilerine kurtulup, dışarı çıkmaları gerekir. Çıktıklarında artık renkli kanatları vardır.”

“Uçarlar o zaman di mi?”

“Evet hayatım uçarlar.”

“Bu benim pupam olsun mu?”

“Olsun, ama onu kendi haline bırak oldu mu? Özgürce uçsun.”

Kelebek, bulunduğu perdeden havalanıp televizyona doğru uçmaya başladı. Televizyonun camına çarpıp havada tökezledi; sonra, bir kez daha denedi. Gene cama çarptı. Aynı işlemi dört-beş kez tekrarladı. Kelebek, inatla televizyonun içine girmeye çalışıyordu; sanki gerçek yaşam ordaymış gibi.

2008 – Aşk Bir Kadın Hastalığıdır kitabından