Hayat

Tam yedinci yaşımda dünyaya yukarıdan bakmaya başlıyorum. O yaz bir apartmanın 13. katına taşınıyoruz çünkü.

13 öyle uğursuz bir sayı değil bizim aile için. Annemle babam yine bir ayın 13. gününde evleniyorlar. Ablamın doğum günü de aynı güne denk geliyor. Onun varlığı onlara yıl dönümü hediyesi oluyor.

Uğursuz olur mu hiç, öperek koklayarak severiz biz 13’ü… Nasıl sevmeyelim ki. Üstelik sonradan anlayacağız ki, annemin en sevdiği evi burası olacak.

O yıllarda etrafta bizimki kadar göğe yükselen çok fazla apartman yok. Gökdelenin ne olduğunu bile bildiğimden emin değilim. Her ne kadar çocukluk mahallemi terk ettiğim için evdeki en üzgün kişi ben olsam da, kendimi bir uzay üssüne yerleşmiş gibi hissediyorum.

Babamın doğum günümde verdiği kitaplar beni zaten bir kaç aydır başka alemlere taşımayı başarmış. Gıcırdayan merdivenli iki katlı ahşap evimizin üst katında, ablamla yatmadan önce bir ritüelimiz haline gelen kitap okuma saatlerimizde -abim niye bize katılmazdı bilmiyorum- denizin altındaki hayatları, dünyanın öbür ucundaki varlıkları çoktan merak etmeye başlamışım.

Tıpkı dünyayı etrafımdaki herkesten farklı algıladığım gibi -ama daha bunun farkında değilim, herkes gibiyim sanıyorum- hemen hemen her şeyi olduğundan küçük görüyorum pencereden dışarı baktığımda. Hele 13 yaşına geldiğimde -bak gene 13- algıladıklarıma anlamlar yükleme devrine geçiyorum ki ondan sonra zaten ipin ucunu ne ben ne de başkaları tutamıyoruz.

Geceleri herkes uyuyor ama beni bir türlü uyku tutmuyor. Evde benim uykusuz gezinmeme ev halkı alışık. Öyle kafamda bir derdim filan yok tabi. Bizim zamanlarımızda 13 yaşında ne derdin olacak? En fazla bisiklet ister bir çocuk değil mi? Üstelik abisi bisikletine hiç binmeyip apartmanın deposunda çürüttüğü için ona babası bisiklet almıyorsa.

İstiyorum bisiklet, çok istiyorum. En büyük derdim bu ancak babamı bir türlü ikna edemiyorum. Benim hatam olmayan bir cezayı ödeyerek, sahip olduklarımıza değer vermeyi böylece o yaşlarımda öğreniyorum. Bu duruma abim benden çok dertleniyor. “Üzülme ben sana alacağım istediğin bisikleti.”

Derdim yok işte. Okuduğum kitap sürüklemiş gene beni bir yerlere ve uykum kaçmış. Zaten hayata dair iki şeyi çok saçma buluyorum o zamanlar. Uyumak ve yemek yemek. Ne gerek var ki ikisine de…

Hele ki yemek yemek tamamen fuzuli bir işlev benim için. Hatta komik gelecek belki ama sürekli unuttuğum bir görev. O yüzden annem eve gelmeyecekse o gece, en büyük derdi benim aç kalmam.

“Gene dün gece hiçbir şey yememişsin kızım, dolaptan al ısıt dedim ya ben sana.”
“Aaaaa doğru yemek yiyecektim ben değil mi, tamamen unutmuşum.”

Yemek yemeyi sevmediğim gibi, meyve ve kuruyemişi de sevmiyorum. Babamsa yemeğe, meyveye, kuruyemişe çok düşkün. Evde her zaman bunlar dolu bulunuyor. Bense kayısı ya da badem yemiyorum ama kayısının çekirdeğini kırıp içindeki bademi yemeyi çok seviyorum. Onun lezzeti bana çok özel geliyor.

Ne dondurmaya, ne çikolataya düşkünlüğüm var. Hatta muhallebici torunu olarak yaz, kış dondurma yenen bir evde ben burun kıvırıyorum habire yemeyeceğim diye. Madem bu besinlere ihtiyacımız var keşke tabletlerini yapsalar da kurtulsak şu işkenceden kafasındayım.

Yok yok, dur bir dakika, bir dakika…

Gerçekten çok sevdiğim iki şey var: Biri süt. Biri de süt mısır! Ama Durmuş abinin arabasından olacak…

Süt ve mısır deyip geçmemem, burada biraz daha durmam lazım. Süte o kadar acayip bir bağımlılığım var ki, uykumdan uyanıp evin içinde “Süüüt,” diye bağırmaya başlıyorum. Annem de kıyamam, en tatlı uykusundan kalkıp hemen ballı sıcak sütümü hazırlayıp yatağa getiriyor. İçip tekrar uyumaya devam ediyorum. Kaç yaşıma kadar mı yapıyor bunu? Üniversiteyi kazanıp başka bir şehirde okuyacağım yaşa kadar. Ne yapsın kadın, yeter ki süt içeyim de mideme bir şey girsin diye çırpınıyor.

Veee süt mısır… İple çekiyorum Durmuş abinin geldiği saati ama ola ki kaçırdım, 13. kattan duyuyorum sesini. “Mısır… Süt mısır…” Asansörün gelmesini bile bekleyemeden koşa koşa iniyorum merdivenleri.

“En sütlüsünden istiyorum Durmuş abi.”
“Merak etme Elif senin için ayırdım.”

Ben ikinci hatta bazen üçüncü mısırı yiyene kadar bekliyor bizim mahallede mısır arabası. Bir taraftan konuşuyoruz, bir taraftan hala mahallede olduğu anlaşılsın belki almaya gelen olur diye arada bağırıyor Durmuş abi: “Mısıırrr… Süt mısır…”

Bazı insanlar birbirlerinde iz bırakır. Şu an bile kulağımda sesi. Yıllar sonra mahalleye geldiğinde tesadüfen mısır alan babama Durmuş abi çekinerek beni sormuş:

“Eskiden çok gelirdim ben bu mahalleye. Bir çocuk vardı Elif. Benden sürekli mısır alırdı. Tanıyor musunuz? Acaba hala bu apartmanda mı oturuyor?”

Babam “ben babasıyım,” diyince ikisi de şaşkın şaşkın birbirine bakıyor. “evlendi o, artık burada oturmuyor.”

O günden sonra annemlere gittiğimde bir kaç kez apartmanın bahçesinde karşılaştık tabi. Yaşlanmış. Büyümüşüm. Gülümsemek ve genel karşılaşma seromonisi dışında hiçbir şey konuşamadık. Çocukken ne bulup da ona anlatıyordum bilmiyorum.

Çoğu zaman okuduğum kitabı bitirmeden uyuyamazdım. Sonunun nereye bağlanacağını çok merak ederdim. Kelimeler, cümleler filan değil de çıkarımlar beni etkilerdi. Kurgudaki bağlantılar. Sonra kitap bittiğinde odamdan çıkıp salona giderdim. Çoğu zaman babam televizyonun karşısında uyuyakalmış olurdu. Televizyonu kapatıp mutfağa geçer camdan dışarı bakardım. Tek tük yanan ışık dışında minik pencerelerin hepsi karanlık olurdu. Herkes uyuyordu neticede.

Yine de merak ederdim. Acaba ne yaşanıyor bu evlerin içinde? Başlarını hangi duyguyla yastığa koyuyorlar. Mesela şu tam ana caddede ışıkların önündeki apartmanın 3. katında nasıl bir hayat var acaba? Halbuki bilirdim o apartmanda kimlerin oturduğunu. Yaşıtım Ali ölmemişti daha. Henüz öldürmemişlerdi onu. Bir aşk cinayetine kurban gideceğini çok sonra duyacaktım.

Belalı bir çocuktu. Oldum olası. Kardeşine çok kötü davranırdı. Ali olmasa derdim. O daireye girer, benden yaşça küçük adaşım Elif’e yeni bir hayat yazardım. Tek çocuk olduğu bir hayat. Derken Ali ile Elif’in babasının öldüğünü öğrendik. Görüntüsü dışında tanımazdım babasını. Onlara yine de üç kişilik bir hikaye yazdım babasının öldüğünü öğrendiğim gün. Adı Cam Oda’ydı. Sonuçta varolmayan bu hikayeyi yazarken bir odanın camından, başka bir odanın camına bakıyordum. Tıpkı karakterlerimden birinin camdan bir odada yoğun bakımda yatan babasına baktığı gibi.

Benim kurguladığım gibi olmadığını bilirdim gerçeklerin, yine de göründüğü gibi olmadığını düşünürdüm bildiklerimizin. Yoksa en huzurlu zamanların geceler olması gerekirdi. O sakinlik, o sessizlik gerçek gelmezdi bana. Annemin korkuttuğu gibi yabancılara güvenmemezlik gibi bir şey değildi. Herkesin içinde bir şeyler gizlediği gibi bir duyguydu. Biraz daha uzakta duran, daha küçücük kalmış, içinde kimin oturduğunu bilmediğim bir pencereye bakıp, yastığına sarılıp ağlayan birini duyardım örneğin.

Gerçekten duymazdım elbette, duyumsardım diyelim…

O pencere değilse bile manzaramdaki şu minik pencerelerden mutlaka birinde üzgün birinin olduğuna gerçekten inanırdım. Ama burdan bakınca göremezdik işte. Gördüğüm sakin, sessiz güzel bir karanlıktı. Mutlu, sevgi dolu güzel bir aileye sahiptim. Güzel manzarası olan konforlu, sıcacık bir evin içindeydim. Ancak başka evlerin içinde ne olduğunu anlamaya çalıştığım böyle zamanlarda tam tersini düşünürdüm.

Hüzün kaplardı içimi…

Hayat anlardan ibaretti. Öyle görürdüm. İçinde olduğumuz anlar… Ve hissettiklerimiz…

Ben de anlar yazdım. Basit, belki sıradan ama her kesimden insanlara ait anlar. Başkası için herhangi, biricikliğimiz için kocaman olan anlar.

Kadıköy’deki sahafçı arkadaşımız Lütfü de malzeme olacaktı hikayelerime, evlendiğim apartmanın giriş katında oturan Peri teyze de. Tanımadığım halde eşim bana kendisinden bahsettiğinde etkilendiğim Ragıp Baba’yı unutamazdım. Ve pek tabi, Zühtü diye bir çocukla çıktığı için “Ben sana yandım Zühtü,” diye çıktığı çocukların isimleriyle her seferinde dalga geçtiğimiz, erkeklerde ilk olarak el güzelliğine bakan en yakın arkadaşım Zeynep de bu işten nasibini alacaktı.

Genelde ne hissettiklerini anlamaya çalıştığım insanları yazardım. Söyledikleri bir cümle tetiklerdi beni. Alışıktı etrafımdakiler, “Aaa ne güzel dedin, ben bu cümleyi bir yazımda kullanayım,” dememe.

Aslında tuhaftı. Mesela ressam arkadaşım Başak oturmuş karşımda düşürdüğü bebekle ilgili yaşananları, nasıl üzüldüğünü ama doktoru ona “Doğa zayıf olanı eler,” dediği anda ne kadar ona iyi geldiğini anlatıyordu. Benim beynimde ise bir ışık yanıyordu. “Aaa ne güzel bir şey söyledin. Doğa zayıf olanı eler. Ne kadar da doğru. Ben bunu yazabilir miyim?”

Dinlerdim. Herkesi o kadar iyi dinlerdim ki. Biri konuşuyorsa, orası bir sınıf değilse, mecburi bir anlatıcı yoksa, işle ilgili değilse kendi hikayesinden bir şey anlatanı gerçekten çok iyi dinlerdim. Şaşırırlardı söylediklerini unutmamama. Bazen anlattıkları hiç tanımadığım arkadaşlarını gördüğümde “sen şu musun?” derdim. Anlardım o kişi olduğunu çünkü bana anlatılırken yaşamıştım sanki o kişiyi ben. Görünce tanırdım o yüzden. Aslında isimler kalmazdı aklımda. Öyle saç rengini ve göz rengini tanıdığım insanların bile bilmezdim. Özellikle erkeklerin çok şaşırdığı bir şey vardı ki. Kendi nişan, evlilik yıldönümü gibi tarihlerimle hiç işim olmazdı. Biri sorduğunda dönüp eşime sorardım, “biz kaçında evlenmiştik,” diye.

Bir keresinde babamın göz rengini ve bıyıklı olup olmadığını sormuşlardı. Oturup düşünmüş, net cevap verememiş, akşam eve gidince emin olmak için babamın yüzüne bakmıştım. Bir keresinde de bir arkadaşımla işyerinin dışında öğlen arasında buluşmuştuk. Neden bilmiyorum işyeri için “Taştan mı bina?” diye sordu. Ne demek istediğini o kadar anlamadım ki, salak durumuna da düşmek istemedim ve başımı salladım. Ama aklıma takıldı tabi. İşyerine gidince binaya baktım. Sonuçta eski binaların olduğu bir semtteydik ve taş binalar vardı. Onlardan biri olup olmadığını soruyordu. Son olarak şunu da anlatayım ki ne kadar kör biri olduğum iyice anlaşılsın.

Çalışmaya başlayalı bir kaç ay olmuştu yani işe her gün gidip geliyorum, ki babamın işyeri olduğu için zaten bildiğim bir yer. İşyerinde telefonda birine adres vermem gerekiyordu, açık adresi biliyordum, verdim. Anadolu Ajansı’na yakın olup olmadığını sordu karşıdaki kişi. Ahizeyi elimle kapatıp, neredeyse on kişinin olduğu çalışma odamıza yüksek sesle, “arkadaşlar Anadolu Ajansı nerde? diye bağırdım. Hepsi şok olmuş bir şekilde bana bakıyordu çünkü o andan sonra öğrendim ki Anadolu Ajansı tam karşı apartmanımızdaydı.

Bir de aynı yakada bir buluşmaya yetişmeye çalışırken yanlışlıkla köprüden karşıya geçme hikayem var ki, onu şimdi gülmekten yazamayacağım.

Tuhaf… Biliyorum ama böyleydim işte. Beni gördüklerim ilgilendirmiyordu…

İnsanların ne hissettiklerini ise çok önemsiyordum. Biri konuşuyorsa, bir şey anlatıyorsa bunun onun için anlamı olduğunu düşünürdüm. Ve bazen anlatılanların başka biri için anahtar olabileceğini. Belki de bir ışık…

Öyle büyük şeyler yazmıyordum aslında ama yazma niyetim, isteğim hep bundandı.

Hayat… Bin bir çeşit insanın birbirine dokunduğu, bin bir türlü andan oluşan, başlangıcı ve bitişi olan bir kitaptı… Okuyan gözlerle bakmaya başladığımız zaman anlayacağımız bir kitap.

Bize yaşamak için hep ne yapmamız gerekeni söyleyen biri vardı… Bir öğretmen… Martı kitabındaki Jonathan gibi değilsek, sorgulamadan yerine getirmeye çalışıyorduk bize verilen ödevi. Yaşamak için… Sırf yaşamak için… Kaçıyorduk aslında… Yaşamaktan, yaşamak için kaçıyorduk. En çok da ben…

Duymak istediğim için, görmek istediğim için o kadar anlamsız bir hedefe takılı kalmıştım; öğretilmiş bir şeyi, öğretilmiş bir şekilde yaşamak için, gerçekte yaşadığım duygudan o kadar çok kaçmıştım ki; yeryüzünde sadece benim hissedebileceğim bir şeyi fark edememiştim. Tam bir kör gibi davranmıştım ve hayatımın en özel insanını kaybetmiştim.

Bir bisiklete sahip olmanın değerini çok iyi bilen ben; o eşsiz anların değerini bilememiştim…

Didem Elif

Not: Akdeniz bölgesinde kayısının benzeri Zerdali vardır. Onun çekirdeğinden çıkan badem acı olur. Tüm bunları hatırlayıp bu hikayeyle haşır neşir olurken Zerdaliler şarkısı düştü kulağıma bu hafta. O zaman keyifli dinlemeler… 😊

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle

Ceza

Yerimden hiç kalkasım yok. Oysa daha bir kaç saat önce akşam için dışarı çıkma planları yapıyordum. Eve girince çıkmak istemiyorum işte. Ben de böyleyim. Seviyorum evde olmayı. Bütün bir hafta, çalıştığım günler boyunca yani, hafta sonu geldiğinde bu sefer evde oturmayacağım diye kendimi tembihlememe rağmen eve mıhlanıyorum. Biri arayıp da haydi demezse, her saat başını sonrakine atarak, bir saat sonra çıkarım diye diye akşamı ediyorum.

Gene işte öyle bir gün bugün. Az önce bir arkadaşım haydi demesine rağmen, çıkasım gelmedi hatta. Elbette yarın için ilk düşündüğümde beni heveslendiren karşı kıyıdaki Sakız Adası işi de artık bana külfet gibi gelmeye başladı. Sırf yakında pasaportumu yenilemem gerekecek, son bir kez daha gideyim diye en az on kez gördüğüm bir adaya gidemeyeceğim şu an doğrusu. Teknede geçirilen doğum günü anılarını hatırlamaya da hiç niyetim yok.

Olmayan, yürümeyen, istediğim gibi ilerlemeyen her şeyde kolayca vazgeçip giden taraf olmayı seçebilen biriyken, aslında yeni bir yere gitmeye her zaman ne kadar da üşeniyorum. İçinde hep böyle tezatlıkları bir arada barındıran biri değil miyim zaten ben? Oldum olası zıtlıkları sevmez miyim?

Ezberim zayıf olmasına rağmen şu dizeleri ara ara hatırlamam ne tuhaf. “Ne kadar gitsem, hep dönüyorum.” Tanıştığım zaman şiirin sahibi Turgay Kantürk’e de söylemiştim hatta bunu.

Tuhaftan da öte aslında. Belki bir kez okuduğum bir cümle içime sızıp orada bir yer edinip, bir ömür boyu benimle kalabiliyor ama çok önemli sayılabilecek anlar paylaştığım insanları bir ömrün yarısı kadar bile yanımda tutmayı beceremiyorum.

Çünkü ne kadar dönsem de, hep gidiyorum…

Aslında hayat benim için denizin üstünde sandalla gezinmek gibi bir şey. Bir süre iyi hissettiğim yer bulunca demir atıyorum sonra çok büyük dalgalar yiyince huzursuzlanıyorum ve yeniden kürek sallamaya başlıyorum. Oysa hiç bir zaman sürekli sakin kalabilen bir liman olmadığını biliyorum. Belki de mevsim değişimlerinde göçen kuşlar gibiyim.

Fakat Can söz konusu olduğunda işin rengi her zaman değişiyor. Onu bir dakikalığına bile görmek, öpmek, koklamak, dokunmak için dünyanın öbür ucuna hiç üşenmeden gider miyim diye sorulsa? Aslında böyle beylik lafları hep sahte ve şişirilmiş bulurum ama gerçekten hissettiğim duyguyu söyleyeceksem, evet giderim derdim. Sonuçta yalancı da sayılmam. Yıllarca tüm imkansızlıklar içinde, binbir çabayla sırf bir saat yanında kalabilmek için onca yol gitmez miydim? O bunu bilmezdi. Alt tarafı 60 tane dakikadan oluşan bir saati nasıl zor ayarlayabildiğimi ona söyleyemedim çünkü. O kısacık zaman diliminde oturup bunları konuşacak değildim ya.

O günkü belki de o haftaki tüm paramı taksiye verirdim bazen. Sırf yanında birkaç dakika daha fazla kalabilmek için. Durumu iyi olan bir ailenin kızıydım ama param yoktu öyle mi? Kim inanır buna ama yoktu.

Bazı insanların öğretme anlayışı budur. Hata yaptığınızı düşündüğünde cezalandırır sizi. Kimi küserek cezalandırır, kimi yaşamınızı maddi anlamda zorlaştırarak. Hepsi aynı kapıya çıkar aslında. Varlığının yokluğuyla sınatarak akılsız bulduğunu akıllandırma çabası. Belki de ailemin başından beri istemediği bir şeyi ısrarla elimde tutmaya çalışmasam böyle bir ceza almayacaktım hiçbir zaman. Ben de bu tarz cezalarla yola gelmeyecek kadar çetin cevizdim ya doğrusu. Sonuçta dünya malıyla zerre derdi olmayan ve kişilik mücadelesi veren birini böyle vazgeçiremezdiniz. Daha da inatlaşmasından başka hiç bir işe yaramazdı bu. Yaramadı da…

Sadece param olmasa iyi, zamanım da yoktu. Birkaç hayatı aynı anda elinde tutmaya çalışırsan hiç bir zaman yeterli zamanın olmaz. Gelmiş geçmiş tek hırsızlığım o anlardı o yüzden. Gerçek bir hırsız olamadığım için de daha fazlasını çalamıyordum.

Sonra cezam bitti. Nihayet arabam oldu. Ama zaman sorunum hiç bitmedi. Belki de aldığım tüm o Zaman Yönetimi ve liderlik eğitimlerine rağmen; ben zamanı, insanları ve hayatı yönetmeyi hiç öğrenemedim.

Bir ömür geçmiş gibi hissettiğim şu dakikada; karmarışık olmuş tüm düğümleri, hayat kendiliğinden açarken, kendime soruyorum; “Bu doğru mu? Bunca yıl sonra? Gel desin ve gideceksin öyle mi? Hala mı?” “Evet hala.” Ben kendim bile buna gerçekten çok şaşkınım. Aslında şaşırmama bile şaşkınım. Ona olan duygularımı öldürmedim hiç, öldüremedim. Biliyordum zaten bunu. Hatta bu belki de en iyi bildiğim duyguydu. Artık tamamen beklentisiz, karşılıksız kalabildiğim, canımı hiç acıtmayan bir duyguydu üstelik. Annemden kalma yer yer sararmış, eski ama değerli, çok değerli bir danteli saklar gibi saklıyordum onu içimde. Ömür boyu kullanmayacak olsam da atmaya kıyamadığım kusursuz bir şekilde işlenmiş bir yatak örtüsü gibi. Ben ölsem bile, nefes aldığım süre boyunca ne kadar kendim için saklasam da, mutlaka benden sonrakilere kalacak bir miras.

Şaşırdığım duygularım değildi o yüzden. Şaşırdığım bunu ona anlatma çabamdı. Bunca yıl sonra? Neden onca zaman susup da şimdi? Bilmiyorum…

Bildiğim; rahmimde hiç bir zaman onun çocuğunu taşımamıştım ama  kalbimde varlığı yeniden doğmuştu. Bir çocuğu büyütür gibi büyütüyordum içimde onu ve bir çocuk büyütmek hiç de kolay bir şey değildi.

İster çocuk olsun ister koca bir adam, göz göze geldiğimizde derin bir denize dalmış gibi olurduk. Çünkü söylediklerimizden daha fazlası vardı hep ve her ikimiz de tüm bu anlatılmayanları duyardık. İnsan sevildiğini hisseder de duymaz mı?

Beni sevmediğini bildiğim, yanı başımda tutmaya çalıştığım adama işte her sene sevgililer gününde ısrarla o yüzden soruyordum?

Sen bir kadını sevdin mi hiç?

Didem Elif

Edebiyatla kalın

Sevgilerimle…

Akış

Akışına bırakmayan insanlar çıkmıştı karşıma. Başından beri. En başından beri. Annem, babam, öğretmenlerim, eski karım… Yoluma çıktılar hep. Önüme geçtiler. Küçük bir çocuk gibi razı oldum ben de. İstemeye, istemeye istediklerini yaptım…

Oysa akışı seven biriydim. Yine de başkalarının çizdiği yollarda akmanın daha doğru olacağını sandım.

Ne yalan söyleyeyim, doğum gününde neden o kitabı yolladığımı bilmiyorum bu yüzden. Hiç bilmiyorum hem de. Hele ki neden başka bir kitap değil de o? Kesinlikle hiç bir fikrim yok. Gerçekten! Belki yıllar sonra anlarım… Bugüne kadar pek çok şeyi sonradan anladığım gibi, bunu da anlarım bir gün belki…

Anlamak için yola çıkmamıştım ki zaten. Çok uzaktım anlamaktan. Anlatmaktı sanki derdim ama nasıl anlatacağımı da bilemiyordum. Sürekli onu düşünüyordum. Benim için öyle özeldi ki. Doğum günü için farklı bir şey yapsam dedim kendi kendime ve çok da düşünmedim üstünde. Plan yapmadım.

Aslında özenmeli insan böyle zamanlarda, bense özenmedim. Sadece içimden gelen sesi dinledim. İşyerine postayla kitap gönderme fikri aklıma geldiği anda, odada komidinin üzerinde duran o incecik kitap gözüme ilişti birden: Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler! Dört yaşındaki yeğenim için alınmış bir masal kitabı…

Prenses

“Tabii yaa… Prenses!” dediğimi hatırlıyorum. O benim prensesimdi. Aşık olduğunda; insana sevdiği kadın, prenses gibi gelmez miydi? Yoksa tek budala ben miyim?

Sonrası tamamen akış ile geldi. Artık yapılması gerekenler neyse onu yapacaktım. Önce bir zarfa ihtiyacım vardı. Adres kısmı işin en kolayıydı. Kendisinin ve çalıştığı bankanın ismini yazmam yeterliydi. Nasılsa ona ulaştırırlardı.

Zarfın içine bir yazı ya da bir not koysa mıydım? Benden olduğu anlaşılsın istemiyordum. Bir bilgisayar çıktısına “40. yaş günün kutlu olsun!” yazabilirdim. İyi de daha kırk olmamıştı ki… Olsun! Neden bilmem aynı yaşta olmamıza rağmen kendini yaşlı hissetsin istiyordum. 🙂

Ne kadar çocukçaydı. Hele ki alelacele hazırladığım o aptal kağıt parçası. Süpriz hediyem, resmen 15 yaşında birinin elinden çıkmış gibi duruyordu. Acemi kağıt çıktısı toneri azalmış yazıcıdan silik bir baskı şeklinde çıkmıştı. Yaptığım şeyin üzerine kafa yorarsam, kendimi caydırmaktan korkuyordum açıkçası. Bir de ofiste kimse görmeden bir an önce halletmeliydim işimi sonuçta.

Hediye

Bazı insanların size hediye alması asla umrunuzda olmaz. Varlıkları zaten hediye gibidir. İşte onun varlığı benim için tam olarak böyleydi. O benim hediyemdi. Hayat tesadüfi bir biçimde onu karşıma çıkardığı anda ona vurulmuştum.

Yağmurlu bir kış gününde Taksim sokaklarında randevusuna yetişmeye çalışırken, yaşının ne kadar da altında görünmüştü gözüme. Atkısını tam önümde yere düşürünce, ister istemez durmuş ve göz göze gelmiştik. Eğilip yerden aldığı atkısını eliyle silkelerken, onu izleyen gözlerime gülümseyip telaşla yanımdan uzaklaşmıştı.

Bir programım yoktu. Öylesine tasasız bir şekilde dolaşıyordum sokaklarda. Yağmur birden hızlanınca korunmak niyetiyle, ilk önüme çıkan pasaja girdim. Arzu “Kemal!” diye seslenince, sesin geldiği yöne baktığımda Arzu’yu değil onu gördüm ilk önce. Yüzünde hala aynı gülümseme vardı.

Pasajın içinde bulunan tiyatroya girmek üzerelerdi. Arzu ile havadan sudan konuştuktan sonra ayrıldık. Sonrasında kaç kere Arzu’yu aradım bilmiyorum. Ayak üstü tanıştırıldığım Nihan’la aramızı yapsın diye dökmediğim dil kalmadı. Yine de yapmadı aramızı. “Hayatta böyle bir topa girmem abicim, bir şey söyleyeceksen Nihan’a kendin direk söyle,” dedi.

Gönlümde sürekli o melodi çalıyordu: “Nihansın dideden…”

Nihan… Onu tanıdığım andan itibaren ona bakan tüm gözlerden saklamak istediğim narin bir çiçek…

Belki de bir çiçek yollamalıydım ya da kadınların hoşlanacağı türden daha özel bir şey seçmeliydim. Pek tabi kesinlikle elden vermeliydim. Yüzüne ondan çok hoşlandığımı açıkça söylemeliydim.

Yapamadım hiçbirini yapamadım. Doğum günü gelip de çattığında doğal bir şekilde kutlayamadım bile. Sanki benim için herhangi bir günmüş gibi davrandım.

Kimden geldiği belli olmayan, içinde bir çocuk masalı olan aptal bir zarf yollayabildim en fazla işte. Paketi aldığından emin olduğum bir süre geçtikten sonra onu önemsediğimi göstermeye çalıştığım soruyu ancak cep telefonundan yolladığım bir mesajla sorabildim: “Paketi aldın mı? Sana bir masal göndermiştim.” dedim. Şaşırdı. “Aaa. O sen miydin?” dedi ve hemen peşinden uykusu geldiğini söyleyip konuyu kapattı. Yine konuşamadım. Söylemek istediklerimin hiç birini söyleyemedim. “Kalbim seninle dolu,” diyecek gibi oldum, anlamsız geldi devam etmedim.

Didem Elif

Not: Aklımda çok başka hikayeler vardı. Yarım kalmış başka hikayeler. Hiç aklımda olmayan Akış adlı bu öykü ani bir şekilde birden ortaya çıktı ve tüm diğer hikayelerin önüne geçti. Bazen öyle olur… Bir hikaye ana hikayenin önüne geçer. Daha önce duymadığım bir şarkı ise tesadüfen yazıyı yazarken karşıma çıktı… Elimden Gelen Bu Kadardı…

Edebiyatla Kalın,

Sevgilerimle…

Seçim

Bir rüyadayım. Mekan ne kadar gerçek dışı gibiyse de bir binanın altındaki bir otoparktayız sanki. Issız. Etrafta ikimizden başka kimse yok. Sahi tıklım tıklım araba ile dolu bile olsa otoparklar hep boş bir duygu vermez mi insana? Binlerce kişinin dolaştığı AVM’lerin yerin altında konumlanan otoparklarında bile aynı duygu vardır öyle değil mi? Boşluk… Bu yüzden AVM’de değil ama otoparklarında dolaşırken hissettiğim duyguyu severim. Fazla insana denk gelmeden arabanı ararsın. Evine gidersin…

Arabasını aradığı için mi bilmiyorum, etrafını kontrol ediyor. Derken bir anda gözlerime özlemle bakarak ellerini uzatıyor. Konuşmuyor ama yüzünde “gel hadi,” diyen bir ifade. Gidip sarılıyorum. Allahım kolları ne kadar sıcacık… Kaç kez rüyamda gördüm onu ve her seferinde aynı yoğun duyguyu hissettim belki ama ilk kez bu defa uyandığımda rüyada olduğum için üzülmedim. Sandalyenin arkasında duran sarı elbiseye baktım.

Rüyalar sanırım belki de hiç var olmayan bir zaman ve mekan dilimine bizi götürdüğü için etkisi çok büyük oluyor. Verdiği o yoğun gerçeklik duygusunun bir anda kaybolması, etkisi altına alıyor insanı. Uyanıyorsun ve koca bir boşluk.

İlk kez boşluğa uyanmadım bu sefer. Yanımda olmadığının gerçekliği canımı acıtmadı. Yatağın içinde doğrulurken masum görüntüsüyle yanıbaşımda uyuyan çocuğuma baktım. Yüzükoyun yatan ufacık bedeni derin soluklar alıyordu. Saçları, uyuyakalmadan önce okuduğum kitabın üstüne dökülmüştü. Elim cep telefonuna gitmiyor. İlk kez… Oysa bu büyülü anın ne çok isterdim fotoğrafını çekmeyi.

Çocuğumun saçlarını okşuyorum. Söylediği zaman güldüğüm cümleleri aklıma geliyor. Ben gülünce, onun yüzünden üzüntü bulutları geçiyor…

Biz büyükler çocukların verdiği beklemediğimiz zeki cevaplar karşısında güleriz ama onlar bunu hiç eğlenceli bulmaz. Belki dalga geçtiğimizi sanıyorlar. Oysa oğlum Deniz beni ne zaman güldürse, her seferinde daha büyük bir sevgi kaplıyor içimi.

TeSadüf

Bir AVM’nin içine gidiyorum bu sefer. Rüya yoluyla değil ama. Bile isteye gerçek bir anıya götürüyorum kendimi. Daha bir kaç hafta öncesine. Bana şemsiye aldıran yağmurlu bir güne… Dikkatimi verirsem anladığım ama gerçekte anadilim olmayan bir dil konuşuluyor etrafımda. Tüm odağım alışverişte olmasına rağmen elim telefonuma gidiyor. Sigaranın yerini telefonunun aldığı bir çağdayız sonuçta ve ben bağımlılıkları olan bir insanım.

Bana öyle gelir ki, yıllar sonra kapalı alanda telefon kullanmak yasak olacak. Aynı şimdi sigara tiryakilerinin yaptığı gibi; telefon kullanmak için balkona, terasa ya da sokağa çıkılacak. Oysa sigaranın gümüşlük içinde misafirlere ikram edildiği zamanlar daha dün yaşanmış gibi.

Kabinde denemeyi düşündüğüm kıyafetleri kolumda biriktirirken, cep telefonuna tamamen refleksle giden diğer elim otomatik hale gelmiş tuşlara basıyor. O anda ekrana vuran görüntü, beynime bir dozerle vurulmuş etkisi yaratıyor bende. Tanrım ölücem galiba. O da burada. Bu binanın içinden çekilmiş bir fotoğraf paylaşmış. Aylardır tesadüf diye beni ikna eden beynimin aklı bile almıyor bu durumu artık. Yok, bu kadar da tesadüf olamaz, ki eğer bu da tesadüfse bile yaşadığımız kesinlikle tılsımlı bir şey olmalı.

Tekrar fotoğrafa bakıyorum. Koluna benim gibi bayan kıyafetleri doldurmuş. Sarı bir elbiseyi öne çıkartarak vermiş pozunu. Modelini tam göremesem de tuttuğunun bir elbise olduğunu anlayabiliyorum.

Midemin içine onu oyan bir alet girdi sanki. Daha fazla yeni kıyafetler seçemeyeceğim gibi, seçtiklerimin üzerimde güzel durup durmadığına da bakamayacağım. İki seçeneğim var. Elimdekilerin hepsini bulunduğum reyona bırakıp, bu koca AVM’den ona görünmeden şu an kaçıp gidebilirim. Ya da…

Yumak

Hayat, sıkı sarılmış çok büyük bir yumak gibi. İki ucu var. Ancak dışında duran ucu açmaya başladıkça içte kalan uca ulaşabiliyorsun. Eğer sadece yumağı açtıysan günün sonunda elinde kalan koca bir ip yığınından başka bir şey olmuyor. Oysa onu açarken bir taraftan ilmek ilmek ördüğünde, varolmayan yeni bir form yaratıyorsun. Hayat yumağın tamamen açıldığında yepyeni bir sen oluyorsun.

Kaçmadım. O gün o AVM’den çıkıp gitmedim. İçimden geldiği gibi dolanarak onunla karşılaşmayı umdum. Kapanış saati gelene kadar oyalandım. Önce hiç bir yerde yok sandım. Belki de çoktan gitmişti. Her yeri dolaşmıştım çünkü. Tüm dükkanlar kapandığında nihayet onu fark ettim. Tam karşımda duruyordu işte. Elinde benim için aldığı sarı bir elbiseyle…

Didem Elif

Not: Maddi anlamda beton dışında neredeyse her şeyin değer kaybettiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Malesef ki böyle… İstanbul’da büyük bir seçim var bugün. İçinde yaşayan her bir insanın seçimi ile dünyanın en güzel renkli yumağının neye dönüşeceğine karar verilecek. Dilerim bu güzel şehir için en güzel ilmekler örülsün.

Edebiyatla kalın…

Sevgilerimle.

Fotoğraf: Kadıköy İskelesi – İstanbul

Ben De Seni

Yazarın sesinden dinlemek için tıklayınız.

– Yağmur! Kardeşini hırpalamayı bırak.
– Hırpalamıyorum ki, oyun oynuyoruz biz.
– Böyle oyun mu olur oğlum? O bir kız. Kızlarla güreş olmaz. Canını yakacaksın.
– Ama anneee, Rüzgar bir savaş kızı.

Ne alem çocuk. Lafa bak, savaş kızıymış. Habire boğuşan iki çocuklu bir evde, kafanı toparlayıp yazı yazmaya çalışmak ne zor iş. Ama şu metni bitirmem gerek. Yarın dergiye teslimin son günü.

“Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Üşüdüm.”

Sanki araya bir cümle daha istiyor.

“Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm.”

Tam da bu satırları yazdığım anda bir üşüme geldi bana. Açık olan pencereyi kalkıp kapattım. Perdeyi çekerken; sokakta sürdüğü tahta el arabasına eski eşyalar yüklenmiş yaşlı bir adam fark ettim. İşte hayatın içinde ayakta kalmaya çalışan biri daha…

Yağmur haklıydı. Rüzgar savaşçı ruhu olan bir kızdı. Hiç ağlayıp sızlanmazdı. Abisiyle boğuşmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Güreşi kaybetmek umurunda bile değildi. Her seferinde biraz daha güçlendiğini bilirdi. Yine de kendi içimde yazma çabası içinde olsam bile, hem kız olduğu hem de küçük olduğu için onu kollama ihtiyacı duyuyorum.

Yaşamın içinde düşe kalka ilerlerken, bir taraftan sözcüklerden yeni bir dünya inşa edebilmek. Sanki ev ahalisini var olan akışında bırakıp, kimsenin olmadığı bir odaya giderek orada sessizce ibadet edip gelmek gibi. İbadet eden biri olmadım hiç ama yazmanın bana verdiği his hep böyle oldu.

Oda

Herkes kendi zevkine göre döşer evini. Kimi oymalı, yaldızlı mobilyalar seçerken; kimi sade tonları ve formları kullanır. Kimi için şıklık daha önemlidir, kimi için rahatlık. Kimi her ikisini de başarır. Kışın soğuk, yazınsa sıcak hatta yapışık tutan deriyi tercih edenler vardır. Deri olan her şey çok da güzel durur açıkçası. Deri kaplı bir defter mesela, ne güzeldir…

Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler ise ruh evimizin mobilyaları gibidir. Masası, sandalyesi, halısı -ki ben kilim severim- perdesi, tabloları ile donanan bir ev. Okumak, görmek, dinlemek… Tüm duyularını vererek anladıkların, odalarına doluşturduğun eşyalardır. Üretmekse evine misafir çağırmak… İşte o yüzden yazmak birini ağırlamak gibi bir şeydir benim için. Oturmak için, sohbet etmek için, paylaşmak için, sevmek ve sevilmek için, hatta bazen sevişmek için… Tutkuyla, sevgiyle, aşkla…

Bazı yazarlar, evinin en güzel odasında ağırlar sizi. Belki çok güzel manzaralar sunar. Pırıl pırıl mis gibi kokan bir evde gezersiniz. Bazı yazarlar ise dağınık yatağının olduğu odasına girmenize bile izin verecek kadar ruhunun en karanlık, en derin kısmını açar size. Onu olduğu gibi görmenize izin verir.

Yeni Bir Dünya

Bir dönem sırf neden intihar ettiğini merak ettiğim ve anlamaya çalıştığım yazarlar öyleydi mesela. Tez konumu bunun üzerine seçmiştim. Yaşamak bu kadar değerli ve eşsiz bir deneyimken, bir insan neden ölmek isterdi? Onların dünyasını anlamak için çok fazla mesai yaptığımdan belki de; kendime ait odamdan aktardığım yazılar da, sırça bir fanusun içinde takılı kalmış gibiydi. Yaşama uğraşı niyetine, içsel meseleleri meselem edinmiştim. Birilerine bir çıkış yolu bulmak umuduyla. En başta da kendime. Çünkü bir bulmaca gibi ördüğüm hikayeleri benim dışımda gerçekten sonuna kadar anlayabilecek tek bir kişi bile yoktu.

Evet bir çıkış yolu arıyordum. Hayatın içinde gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu, tenimin değdiği her şeyde bir anlam bulmaya çalışıyordum. Basit bir çivide, bir araba lastiğinde, ocakta kaynayan bir yumurtada, topladığım yatağın duvara dayalı kısmına yetişemediğimde bir yatak örtüsünde, her şeyde… Hemen hemen her an… Kör birinin karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken, tuttuğunun ne olduğunu yoklayarak anlamaya çalışması gibi bir şeydi. Yine de kendi kurduğumuz o yeni ve bize ait olmasını istediğimiz cümleler, hissettiğimiz gerçek duygulara haksızlık ediyor çoğu zaman.

Şimdi iki çocuğumuzla birlikte Ali’nin işten eve dönmesini beklerken geçmişi düşünüyorum. Çok gençtim. Bir kafede oturmuş, buluşmamıza oldukça geç kalan bir başkasını beklerken; “madem bu kadar bekleyeceğim bari Ali’yi bekleyeyim,” deyip, o kişi tam da kapıdan içeri girdiği sırada kafeden çekip gittiğim anı hatırlıyorum. Öylesine gerçek bir andı ki. Sonsuza kadar bekleyebileceğim tek kişinin Ali olduğunu böyle anlamıştım çünkü. Başka birinin gelmesini özlemle beklerken.

BEN DE SENİ

Çok çok öncesinde bir gün, arkadaşlarımızla tabu oynuyorduk. Ali bir anda takım arkadaşı olan bana “ben de seni,” demişti. Afallamıştım. “Eş, aşk, sevmek, mektup, ilişki” yasak kelimelerdi. Onları kullanmadan bana “sevgili” kelimesini anlatması gerekiyordu. “Ben de seni,” demesinin ardından susmuş, başka hiçbir şey söylememişti. Aynı susluk bana da bulaşmıştı. Bir tane bile sözcük üretememiş, oyunu kazanmak için bulmamız gereken ortak kelimemizi bir türlü bulamamıştım. Ama anlamıştım. Sevgili olmadığımız halde, onu sevdiğimi bildiğini ve beni sevdiğini söylemeye çalıştığını anlamıştım. Tabi kendi usulünce yapmıştı bunu. O böyleydi, hep böyleydi… Hiçbir zaman başkalarına benzemezdi.

Neden eşi benzeri olmadığı için birini sevip, sonra da onun başkaları gibi olmasını isteriz? Dokunduğunda ve sarıldığında bize kendimizi özel hissettiren o insanla ilişkimizi, ona gerçekten sahip olduğumuzda neden sıradanlaştırırız? Neden bize en çok inanan, en çok güvenen insanı kendimizden uzaklaştırırız? Neden bütün bunları yaparız gerçekten hiç bilmiyorum. Sanırım ne kadar bunun üzerine yazsam da anlayamayacağım.

Güreşmekten yorulup divanda uyuya kalan çocuklarıma ve bir saattir hiçbir yol katedemediğim cümlelerime bakıyorum. Ali bu gece de -pek çok gece olduğu gibi- onların uyanık olduğu zamanı kaçırdı. Kumar masasında sabahladığını elbette ki çocuklarım bilmeyecek. Ali’nin bazı geceler vardiyaya kaldığına başkalarını inandırdığım gibi, onları da inandıracağım. Çünkü bir çocuk babasını ne olursa olsun bekler. Tıpkı bir kadının sevdasını sonsuza kadar bekleyeceği gibi; bir çocuk da sırf babası yanağına sıcacık, sahici bir öpücük kondursun diye bekler. Uyusa bile bekler…

Didem Elif

Not1: İnsanın elleriyle yapılan kalp şeklindeki işaretler benim hep çok hoşuma gitmiştir. Bu yazı vesilesiyle bir tane de ben yapayım istedim. Ne demişler; bir elin nesi var, iki elin kalbi var. :))))

Fotoğraf: Yaşar Akın

Not 2: Sözlerini hala ezbere hatırladığım, bağıra bağıra kendisine eşlik ettiğim Honesty şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Belki siz de bana katılmak istersiniz.

Sevgilerimle

Edebiyatla Kalın

Başladı

Güzel bir gündü. Bir gece önceki tüyler ürperten fırtınaya rağmen, hava sıcaklık vadediyordu. Şiddetli yağmurun ardından kırılmış mutfağın panjuruna baktım. Açık unuttuğum için zarar görmüştü. Çatı yeniden akmaya başlamıştı. Evde yine bazı şeylerin onarılması gerekiyordu. Belki de yenilenmesi. Onaracaktım elbette. Babaannemden kalma doğduğum bu eve taşındığımdan beri neleri onarmamıştım ki.

Durup dururken hiç beklemediğim bu hasarla baş etmek zorlayacaktı beni. Ancak şu an bu duygunun içinden çıkıp, haftalar öncesinden ayarladığım randevum için bir an önce hazırlanmalıydım.

Yıllar Sonra

Onu tekrar göreceğim anı kafamda binlerce kez kurmuştum. Bazen tesadüfen karşılaştığımız bir mekanda, bazen beni unutamadığını anlatan bir mektupla başlıyordu her şey.

Biliyorum artık öyle sevdiğiniz insanlardan mektuplar gelmiyor. O devir çoktan kapandı. Benimkisi hayaldi işte. Geçmişe takılı kalmış bir insandan bugüne uygun hayaller kurmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Onca zaman; gururum, korkularım, güvensizliklerim yüzünden bambaşka hikayelerin içinde yer almıştım. Beni sarmalayacağını sandığım, beni her daim ondan uzak tutacak hikayelerin. Üstelik bile bile seçmiştim bunu. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen, kaçmak isteyen tüm korkakların yapacağı gibi.

Ya Beni Sevmiyorsa

Evet… En büyük dert ettiğim şey buydu. Ya beni onu sevdiğim gibi sevmiyorsa. Benim gönlümün onda kaldığı gibi, ya onun gönlü de başkasındaysa.

Sevse arardı, sevse gelirdi, sevse yazardı, sevse gitmeme izin vermezdi… Sevse… Sevse… Sevse…

Sevse ile başlayan ne çok cümle kurmuştum. O cânım papatları boş yere kopartıp ziyan etmeye hiç gerek yoktu. Nasılsa hep aynı sonuç çıkıyordu: “Sevmiyor.” En azından benim onu sevdiğim gibi değil…

Buna inanarak yıllarca yaşadım. Sevilmek adına kaçtığım hikayelerin içinde, güzel ilişkiler kurmak için çırpınırken; “Onu çok seviyorum,” diyen kalbimi usul usul okşadım. Onun yokluğunda varlığını düşünmek bile kalbimi sevgiyle dolduruyordu.

İyi ama; bir kalp, yıllar boyu yanında olmayan birini hiç karşılık görmediği halde gerçekten bu kadar çok sevebilir mi? Onun tenine duyduğu özlem; uzak kaldıkça azalacağına, gittikçe artan bir şekilde büyüyebilir mi?

Ya O da Seviyorsa

Evet… En çok korktuğum diğer şey de buydu. Ya o da benim gibi beni seviyorsa; haklı olarak, varlığından kaçan birini kendi haline bıraktıysa. Zihnimin gülüp geçtiği, asla ama asla kabul etmediği bu ihtimal içimi kemiriyordu. Gerçek neyse eğer, bununla yüzleşebilecek kadar cesaretim olmalıydı artık. Kendimden kaçarken bulduğum cevaplardan daha kötü olamazdı ya.

Yıllar sonra işte bu yüzden birkaç hafta önce bir mail attım ona. Buluşmak istediğimi söyledim. Reddetmedi beni. Bugün için randevulaştık. Yapabilecek miyim bilmiyorum ama gözlerinin içine bakarak ona sadece şunu söylemek istiyorum: “Benimle Ol!”

Didem Elif

Not: Yeni köşem Benimle Ol’un ilk öyküsü “Başladı”yı yayına sunarken, beraberinde Sezen Aksu’nun Haydi Gel Benimle Ol şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Bugüne kadar yazılarımı, öykülerimi ve söyleşilerimi takip ederek benimle birlikte olan ve bundan böyle benimle birlikte olmaya gönlü olan herkese çok teşekkür ederim.

Edebiyatla Kalın…

Fotoğraflar: Freepik