Dedemin Köyü

Benim hiç dedem olmadı. Daha doğrusu iki dedemi de tanımadım. Her ne kadar kalabalık bir aile olsak da, dede özlemi çeker dururdum. Bu yüzden, sık sık bizde kalan dedemin kardeşini yıllarca dede diye belledim. Kan bağım olmayan kiracımız yemci amca da bir başka dedeydi benim için. Fakat maalesef okul çağına gelmeden yemci dedem öldü. Ölümden biraz daha anladığımda ise diğer yalancı dedem.

14 Ocak 2012 tarihinde Rauf Denktaş vefat edince, yine dedemi kaybetmiş gibi üzüldüm. Çocukluğumdan beri yavru vatanı Kıbrıs (KKTC) bildik. Benim kuşağımdaki herkes gibi, benim için Kıbrıs demek Rauf Denktaş demekti. Atatürk’ü tanımadan iyisiyle kötüsüyle sevmiştik. “Atamız,” demiştik. Tanıdığım devlet büyüklerinden ise en çok Rauf Denktaş’ı sevmiştim. İyi bir devlet adamı, iyi bir siyasetçi olmasından öte bir şeydi bu. Bir kez bile yakından görmediğim, insan olarak hiç tanışmadığım halde, işlemişti insanlığı içime. Bazı arkadaşlarım bazen yazları dedelerinin köyüne giderdi ya da dedeleri köyden gelir bir süreliğine onlarda kalırdı. İşte sanki Rauf Denktaş benim köydeki dedemdi. Dedemin köyü de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

“Yaşasaydı Ergenekon’dan tutuklarlardı,” dediler. Çok sıkıntılı günler gördü elbette ama o günleri görmedi diye yaşamadığına dua eder hale gelecektik neredeyse. Birileri için kör öldü badem gözlü oldu. Timsah göz yaşları karıştı aralara. İki gün süren bir cenaze töreniyle uğurlandı ya, olsun varsın. Belki kalan sağlara sahip çıkmayı öğreniriz bir nebze ve umarım dedemin çok sevdiği köyüne iyi bakarlar onun yokluğunda.

Bu hafta benim için her yönüyle buruk bir hafta oldu. 18 Ocak Çarşamba günü Rauf Denktaş defnedilirken, o gün aynı zamanda iki aydır yoğun bakımda olan teyzemin ölüm haberini aldım. Her zaman yüzündeki gülücüğü eksik etmeyen melek teyzem, huzur içinde yatsın. 19 Ocak Perşembe günü, uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybeden Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, ölümünün 5. yıldönümünde Taksim’den Agos Gazetesi’ne düzenlenen yürüyüşle anılıyordu. Teyzemin cenazesinde olduğumdan, özellikle bulunmak istediğim bu yürüyüşe katılamadım. Hrant Dink ile ilgili son gelişmeleri izlemek de ayrı bir içler acısıydı. Mahkeme kararı sonucu sanıklardan Yasin Hayal ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılırken,Erhan Tuncel ise beraat etmişti. Çocuk mahkemesinde yargılanan Ogün Samat ise 22 yıl 10 ay hapisle cezalandırılmıştı. Gündemi takip etmeye çalışırken, sanal ortamdan Ahmet Hakan’a gelen yorumları okudukça irkildim. İçeridekileri, yargılananları, beraat edenleri bir kenara bırakın; Hrant Dink’in öldürülmesini resmen destekleyen bir kitle var dışarıda. Bu nasıl bir vicdandır. Bunu anlamak çok güç. Biz o dışarıdaki insanlarla aynı çatının altında yaşıyoruz üstelik. “Bir Ermeni olarak bunları okuduktan sonra bu ülkede yaşamak çok ağır bir yük,” yazmış Ahmet Hakan’ı takip edenlerden biri. En çok bu cümle burktu içimi. Oysa yaşananlardan sonra Ermeni olmak bir yana, insan olarak bu ülkede yaşamak gerçekten çok ağır bir yük.

Son Kulis Haber / 23 Ocak 2012

Kağıt Bebekler

15 gündür ev taşıyorum. Daha doğrusu taşınmaya çalışıyorum. Bitmedi. Bitmiyor. Tamamen ne zaman biteceğine dair hiçbir fikrim yok. Bu konuda “En Beceriksiz İnsan Ödülü” olsa kesin kazanırım. Böyle bir bakış açısıyla yorgunluğuma biraz teselli bulmayı umuyorum. Bu süre zarfında ne kadar çok gazete ellediysem, bir o kadar da az gazete okuyabildim. Bardak, tabak sararken eşten dosttan toplanan eski gazetelere yarım yamalak göz gezdirmeleri saymıyorum elbette. Başım döndü fotoğraflardan, manşetlerden, büyük puntolardan. Allahtan Ayşenur Aslan her gün CNN TÜRK’te Medya Mahallesi programını yapıyor. Sabah saatlerinde gazeteler ekrandan yıllardır aktarılır ama ben Medya Mahallesi kadar keyiflisine rastlamadım. Öncelikle programa çok değerli konuklar katılıyor bunun altını çizmek lazım. Ancak beni her gün aynı saatlerde ekrana bağlayan Ayşenur Aslan faktörü. Onun enerjisini, kendini kasmayan sunumunu, kısaca doğallığını çok beğeniyorum.

Ben 19 Mayıs’ta doğdum. Yani her sene o gün bir yaş daha alırım. Doğum günüm için arayan arkadaşlarıma, “bütün ülke doğum günümü kutluyor,” diye hava atmışlığım çoktur. Yeni yıla girerken; “seneye görüşürüz,” demek kadar kötü bir espri yaptığımı biliyorum elbette. Ama şu taşınma derdimin içinde öğrendim ki, birilerinin benden daha beter bir espri anlayışı var. “Gençlerimiz üşümesin diye”, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Ankara dışındaki illerde sadece okullarda kutlanacakmış. Doğum günüm gelmeden doğum günümün vesilesiyle bir yaşıma daha girmiş oldum böylece. Büyümemi sağlayan 19 Mayıs kutlamalarının iptal edilmiş olması değil. 29 Ekim törenlerinin iptalinden sonra buna pek de şaşırmadım. Gençlerimizin üşümesinin düşünülmüş olması derinden etkiledi beni ve meğer doğum günümde gençlerimize faşist bir eylem yaptırılıyormuş da haberim yokmuş. Bardağın boş tarafından bakmayı anlıyorum da, bardağı ters çevirip içinin neden boşaltıldığını anlamıyorum doğrusu.

Geçtiğimiz sene Fatih Altaylı köşesinde 19 Mayıs kutlamalarını çok eleştirmişti. Günün benim için öneminden de anlaşılabileceği gibi eleştirisini gayet net hatırlıyorum. İnternetten aradım ve buldum yazıyı. Başlık şuydu: “19 Mayıs böyle mi kutlanır?” Fatih Altaylı’nın eleştirdiği kutlamanın kendisi değil, kutlama biçimiydi. Bu konuda ona kesinlikle hak veriyorum. Okul yıllarımda 19 Mayıs törenine hiç katılmadım. Öğrencilerin bazıları seçilir ve o gün için ayrıca çalıştırılırdı. Çok anlamsız ve gereksiz bulduğum hareketler ezberletilirdi. Hiçbir öğrenci bu çalışmalara katılmak istemezdi. Ben de seçilmediğim için çok sevinirdim. Ama katılan arkadaşlarımın üşümekten şikayet ettiklerini hiç hatırlamıyorum. 29 Ekim kutlamalarına ise okul korosunda olduğum için her sene katılırdım. Taksim meydanında Ekim’în son günleri de soğuk geçiyordu olsa gerek. Doğrusu yine aklımda pek mevsimsel özellikler kalmamış. Marşları söylerken, havai fişek yüzünden kafamıza düşenleri saymazsak, çok eğlenirdik. Hep bir ağızdan tek bir ses çıkartma çabası insanları bağlar birbirine. Bu yüzdendir ki hala Bağdat Caddesi’ndeki Fener Alayı’na katılmayı severim.

19 Mayıs kutlamalarını daha güzel hale getirmek yerine iptal eden zihniyetlerin niyeti nedir bilmiyorum. Eğer gerçekten gençler üşümesin diye düşünüyorlarsa, çevik gençlik anlayışı çok eskilerde kalmış demektir. Cumhuriyet elden gidiyor kaygısını bırakın bir tarafa; benim çocukluğumda kağıt bebeklerle oynanırdı, şimdi ise bebekleri kağıttan yapmak istiyorlar.

Son Kulis Haber / 16 Ocak 2012

Oyunun Oyunu

İngiliz yazar Michael Frayn’ın ‘Noises Off’ adlı tiyatro oyunu Türkçe’ye ‘Oyunun Oyunu’ olarak çevrilmişti. Sahne önü ile sahne arkasında yaşananların birbirine karıştığı, karmaşa dolu bir komedi. Aynı isimle sinemaya da uyarlanmıştı. Filmini defalarca izlememe rağmen her seferinde gülmekten kendimi alamadığımı söylemem lazım. Şu sıralar biraz gülebilmek için yeniden izlemeyi düşünüyorum. Trajikomiktir ki filmi aklıma düşüren, Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması oldu.

Emekli orgeneral, Genelkurmay tarafından kurulduğu öne sürülen internet sitelerine ilişkin İnternet Andıcı davası kapsamında yargılanıyor. Türk halkı böylece ilk kez, eski bir genelkurmay başkanının bir terör davasında sivil mahkeme tarafından yargılandığını da görmüş oldu. Anayasa Referandumu’na ‘Evet’ diyenlerin kararları sayesinde gerçekleşti bu elbette. İlker Başbuğ’a yöneltilen suçlama doğruysa da doğru değilse de, Türkiye’de oyunlar içinde oyunlar dönüyor bu çok açık. Benim son yıllarda gördüğüm manzaralardan tek anladığım bu. İzlediklerimiz Michael Frayn’ın farsı gibi dışarıdan seyredenler açısından pek de komik bir oyun değil tabii, ama yine de Nedim Şener’in ‘Odatv Davası’ndaki izleyicilere yönelik söylediğine sonuna kadar katılıyorum: “Tiyatroya hoşgeldiniz!”

Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Amerikalı ressam Andy Warhol’un daha 60’lı yıllarda kullandığı, “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak,” sözü bugün hiç de yabana atılmayacak bir gerçekliğe sahip. Bazen bulunduğum bir mekânda bir yüze takılıyor gözüm. Bu vatandaşla bir yerden tanışıyoruz diye düşünüyorum, ama nereden bir türlü çıkaramıyorum. “Hay Allah,” diyorum kendi kendime, “Şimdi o beni hatırlayacak, ben onu hatırlamayacağım; çok ayıp olacak!” Hafızamı tek tek gözden geçiriyorum: ”İlkokul değil, yok yok lise de olamaz. Aynı üniversitede okumuş olsak kesin hatırlarım. Bitireli on yıldan fazla olmuş olsa da o kadar bunamadım. Mahalleden olmasın? Eski bir müşteri filan? Delirebilirim, çok iyi tanıyorum bu yüzü, ama hafızada hiçbir ortak anımız yok. Neyse o beni fark etmedi zaten. Görmemiş gibi yapayım, olsun bitsin!” Kendi kendime boşuna debelenirim oysa. Bilindik yüzlü şahısla hiçbir ahbaplık durumumuz söz konusu değildir. Kendisini hiç izlememiş olmama rağmen, belleğime televizyondan girmiş biri olduğunu anlarım sonunda.

Maalesef artık ünlü olmak için bir şeyler başarmak, kendi dalında iyi olmak gerekmiyor. Mesela şu an gündemde olan evlendirme programlarına katılanlar, tıpkı Andy Warhol’un dediği gibi 15 dakikalığına da olsa ünlü oluyorlar. Andy Warhol’un amacı tüketim toplumunu eleştirmekti. Mevcut sisteme gönderme yapıyordu. Başbakanımızın bile bir zamanlar hapis yattığını da hatırlatarak; ülkemizin şu anki mevcut adalet sistemine ithafen, ben bu sözü yeniden uyarlamak istiyorum: “Türkiye’de bir gün herkes bir günlüğüne de olsa hapis yatacak.”

Son Kulis Haber / 09 Ocak 2012

Çocuklar Öldürülmesin

Yıl 1984. Sekiz yaşındayım. Yer Şan Tiyatrosu. Bütün salon ayakta, seyirciler sahnedeki şarkıcıyla tek vücut olmuş gibi hep bir ağızdan; “Ey Özgürlük,” diye bağırıyor. Bağlama melodileri arasında büyüyen bir özgürlük şarkısı gözeneklerimden girip tenime işlerken, hafızamdan bir ömür boyu silinmeyecek bir konser manzarasıyla büyüleniyorum. Hangisi beni daha çok etkiliyor? Gördüklerim mi, duyduklarım mı? Kestiremiyorum. Bildiğim, o beş dakikalık görüntünün Zülfü Livaneli’nin Özgürlük şarkısını her dinlediğimde pekiştiği. Üstelik sadece o kadar da değildi o konserden arda kalan. Bir “Kız Çocuğu” şarkısı vardı ki – yıllar sonra bunun bir Nazım Hikmet şiiri olduğunu öğrenecektim – tüm acısıyla, tüm masumiyetiyle, tüm çaresizliğiyle ve tüm içtenliğiyle; bir kadın sesinde resmen ağlıyordu. Hiroşima’yı görmek, duymak, bilmek gerekmiyordu bunu anlamak için. O gece konser salonundan çıktıktan sonra artık bir kız çocuğu olarak kalamayacaktım. Bunu biliyordum. İçimdeki çocuk hep böyle bir şarkı eşliğinde ağlayacaktı. Dünyada olanlara karşı arkamı dönüp, yürüyüp gidemeyecektim. Sanki herkesle birlikte ayağa kalkarak, “Hey Özgürlük” diye bağırarak, bunun için gizli bir söz vermiştim kendime.

O günden beri bir kadın gözüyle öğrenmeye çalışıyorum dünyayı. Sanat yoluyla anlamaya, anlamlandırmaya çaba gösteriyorum. Çünkü sanatın gücünün bütün bombalardan daha güçlü olduğuna inanıyorum. Sanatın etkisinin daha uzun süre damarlarımızda kaldığını kendimden biliyorum. Zülfü Livaneli’nin sekiz yaşımda yüreğime koyduğu bomba, hala duruyor içimde. Gittiğim her yere onu da götürüyorum. Geçenlerde Kırkpınar’a gittim. Dört beş yaşlarında su tabancasıyla oynayan iki çocuk takıldı gözüme. Tek bir tabancaları vardı. Paylaşamadıkları için tabancasız kalan çocuk, gözlerinden akıtmaya başladı sularını. Mermi acısından değil, tabanca yokluğundan ağlamasına uzaktan tanıklık ediyordum. Tabancalı olansa tam tersi kahkahalar atıyordu. Mutluluğu yanaklarında gamzeleniyordu. Ama bir süre sonra yalnız kaldı oyuncağını paylaşmadığı için. Önce umursamadı. Gözleri ışıl ışıl, çiçekleri suladı. Her tetikte fışkıran suyla birlikte bir kahkaha savuruyordu. Islak mermileri bitince etrafına bakındı. Arkadaşını bulunca gözleri, koşarak yanına gitti. Oyuncağını uzattı. Doldurup sırayla oynamaya başladılar. Artık ikisi de mutluydu. Su tabancasıyla ıslanan doğa, cıvıl cıvıl çocuk sesiyle sanki daha bir yeşeriyordu. Bu görüntü bana “Kız Çocuğu” şarkısını hatırlattı yeniden.

Yeni yıla girerken, umudumu kaybetmeden “Çocuklar Öldürülmesin,” diyorum kendi kendime ve “Özgürlük,” diye haykıran bedenimle, özgür habercilikle geçen günler diliyorum ülkeme:

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk

Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
Şeker de yiyebilsinler.

Son Kulis Haber / 02 Şubat 2012

Birdenbire

Hiç çocuğum olmadı. Ama hamile kaldım. İki kere. Yani doğurmayı değil, öldürmeyi bilirim. Başako’nun Destruction 2011 (Yıkım 2011)’de sergilenen Darmadağın adlı 39 desen ve bir metinden oluşan dijital enstalasyonunu seyrederken, öldürmeyen bir annenin de katil olabileceğini düşündüm. Dış dünyadan haberi olmayan doğmamış bir çocuğun, daha anne karnındayken neler hissedebileceğini, annenin onu istemeden de olsa nasıl zehirleyebileceğini… Bir annenin samimiyeti etkiledi beni.

Her şey daha var olmadan başlıyordu. Var oldukça eklenen kimliklerle de çetrefilleşiyordu hayat. Her birimizin içinde bir sürü çırpınışlar vardı. Dünyadaki savaş ve barış kadar önemliydi bu. Peki bir kadın mıydı bu resimleri yapan, bir anne mi? Yoksa bir çocuk mu? Kendi dünyasında, biraz olsun bir şeylerin ucundan tutma içgüdüsüyle, acılarına değmekten korkmadan duygularını paylaşıyordu.

Mark Twain, “Küçük bir çocuğun oyuncak tahta atını kaybetmesi bile, bir kralın krallığını kaybetmesinden daha ağır etki yaratır,” der. Başako’nun Oyuncaklar’ı ile anlıyordum ki, ellerimle yaptığım tahta atımı kaybetmiştim ben, hem de bir çok kere. Bu yüzden evimin içinde sıkışıp kalmıştım. Yalnızdım. Ne de olsa insan acı çekerken evrende yalnızdır. Belki de bu yüzden sürekli sevgi ve bağlanma ihtiyacı duyar. Evine pencere açar, merdivenler koyar, başkalarının girmesine izin verir. Fakat kaç kişi, evin duvarlarını kaldırıp içine dışarıdan bakabilir? Eschervari labirentlerimizle kusursuz olmayan yuvalarımızda yalnızlığımızla nasıl mücadele ettiğimizi kaçımız görebilir? Kaçımız sessizlik isteyebilir?

An gelir, acımızı vücudumuzdan çıkarabilecekmişcesine tüm gücümüzle saçımıza asılırız. Oysa bu eylem, o acıyı fiziksel olarak daha fazla hissetmekten öteye geçmez. Kendi ellerimizle her şeyi yeniden içimize geri göndeririz. Kafamız kimi zaman küçük gelir bedenimize, kimi zaman ellerimizin üstünde yürümeyi deneriz. Kendi çıkmazımızdan, kısırdöngümüzden de kurtulabiliriz elbet. Başkasına zarar verebiliriz. Ama o zaman, acımıza değmeye cesaretimiz olmadığı için, utanmalıyız kendimizden. Duygularımız anlaşılmasın diye giyinebiliriz. Pekala modaya uyabiliriz. Gene de içimiz görünür tenimizde.

Başako’nun işleriyle bir yandan bu düşünceler, duygular arasında gidip gelirken; bir yandan kağıdın onun için ne kadar uygun bir araç olduğunu fark ediyorum. Küçük boyutlardaki suluboya resimleri, renkleriyle ve biçimleriyle neşeli bir oyun gibi. Hikayesi ne olursa olsun, yorumunda çocuksu bir saflık var. Kağıt boyayı emdiği anda yumuşayarak, çizimlerindeki sakin anlatımına destek veriyor adeta.

Bir kedinin geldiğini, o yanınızda birden belirene kadar hissetmezsiniz. Başako 2003’den bu yana olan çalışmalarıyla, 2011 yılında bir Cat Walk edasıyla karşımda belirivermişti.

Bir çocuk, bir kadın, bir ressam olarak. Birdenbire.

Basako Resim Kataloğu 2011

Bana Blogunu Söyle

Kendimi bildim bileli defterlere yazılar yazardım ama günlük tutmaya karşıydım. Çünkü onu bir başkasının okuma ihtimali beni hep korkuturdu. Nitekim bu korkuda haksız da sayılmazdım. Ortaokuldayken Almanca öğretmenim için tuttuğum şiirsel defterim, başka bir derste (galiba Tarihçiydi) ele geçirildi. Sıranın altında karıştırdığım defterimi yakaladığında, onun yüzünde bir başarı, bende ise utanma duygusundan yola çıkan bir suçluluk ifadesi… Ders bitti. Hoca defterimle gitti. Bundan sonra ne olacaktı? Her şeyden önce Almanca öğretmeninin yüzüne nasıl bakacaktım? Defteri ona gösterecek miydi? Bir sonraki ders arasında defteri alan öğretmene gidip defterimi istedim. Tarihçi olmasa da benim için tarih olmuş bu zat (çünkü kendisini gerçekten hiç hatırlamıyorum), bana defterimi Müdür Yardımcısı’na verdiğini söylemez mi? Önce kafamdan aşağıya kaynar sular boşaldı, sonra o sular buz oldu ayaklarımdan beynime kadar beni uyuşturmaya başladı… Aradan bir hafta geçtikten sonra Müdür Yardımcısı’nın odasına çağrıldım. Nutkuna “Hepimiz öğrenci olduk, hepimiz geçtik bu yollardan…,” diye başladı okulumuzun en anlayışlı ve saygıdeğer Müdür Yardımcısı; tabii ki özel bir eşya olduğunu anlamış, tabii ki okumamıştı, tabii ki Almanca öğretmenimin bundan haberi yoktu ve olmayacaktı, ve tabii ki ben de bütün bunları yutmuştum. Bir daha ne günlük tuttum, ne de Almanca öğretmeni için şiir yazdım. Gene de Almanca en sevmediğim derslerden biri olduğu halde en yüksek notları o dersten aldım. Kabul etmek lazım ki iyi bir öğretmendi. Defterden haberi varsa ya da okumuşsa da hiçbir zaman renk vermedi.

Bu anı aklıma geldi çünkü artık günlük mantığını internetten direkt paylaşıma açan blog yazarlığı diye bir şey var. Hiç de yabana atılmayacak bir alan olduğunu itiraf etmek gerek. Üstelik bu sene Okyanus Yayınevi’nin sahibi Cem Mumcu sayesinde, “Dizüstü Edebiyat” adının verildiği blog yazarlarından oluşan seri fikri doğdu. Blogcu yazarlarımızın yazdıkları böylece okuyuculara kitap olarak sunuluyor. Ve bence samimiliği sayesinde de Pucca hem bu alanda bir ilk hem de en çok satan isim oldu. Baskı keyfi başkadır elbette. Kitap sayfalarının kokusunu hiçbir şeye değişmem. Bu konuda tutuculuğumdan ömür boyu vazgeçmemeyi umut ediyorum. Blogları takip edip, iyi blog yazarlarını keşfedip onlarla kitap hazırlığına giriştiği için Cem Mumcu’yu öngörüsünden dolayı tebrik etmek lazım. Az kitap okunan bir ülkede, blogların tutuluyor, okunuyor olmasında önemli bir detay var. Kullanılan üsluptaki samimiyet. Hiçbir zorunluluk olmadan, hiçbir sanatsal ve maddi kaygı duyulmadan, çalakalem yazılmış “içtenlik”.

Geçmişte benim de böyle bir şansım olsaydı, yani duygularımı yazmak için bir blogum olsaydı, ben de böylece bir rumuz kullanırdım. Fakat bu rumuzum bir şekilde açığa çıksaydı, Müdür Yardımcısı’nın odasına daha sık giderdim o kesin. Ve sanırım bu gidişler de o kadar masum nedenlerden ötürü olmazdı…

Bugün iletişim bir yandan kolaylaşırken, uzaklık kavramı yakınlaşırken; birbirimizle yüzyüze görüşmek, beraber programlar yapmak zorlaştı. Hem tanımadığımız insanlar olsun herkesle bir saniyelik mesafe uzaklığındayız, hem de en yakın aile dostlarımızla bile paylaşım eksikliğinden dolayı birbirimize çok uzağız. Bunu yadırgamamak da lazım. Sonuçta hayat hızlı ve herkes kendi yolunda ilerliyor.

Günümüzde artık nasıl bir sanatçının bile web sitesi olması önemliyse ve nasıl bir iş yerinin web sitesinin kurulumu onun kurumsallığına dair bir fikir veriyorsa, kişilerin blogları da onlar hakkında bize ipuçları veriyor aslında. Ben bu yüzden bilgisayarla haşır neşir her yaştan insanın; okuduğu kitapları, izlediği filmleri ve tiyatro oyunlarını, katıldığı söyleşileri, yaptığı resimleri, çektiği fotoğrafları, yazdığı yazıları bloglarında paylaşmasını çok önemsiyorum. En azından ben kendi yakın arkadaşlarımın bloglarını takip ettiğim zaman günlerini nasıl geçirdiklerini öğreniyorum. Neler edindiklerini, neler ürettiklerini görüyorum. Kendimi onlarla sürekli iletişim halinde hissediyorum. Bildik atasözünü bu zamanda şöyle söylemek yanlış olmaz sanırım: “Bana blogunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim…”

Bizim Avrupa – 29 Aralık 2010

Özlük Haklarımız Kalsın!

Tekel işçilerinin, 15 Aralık 2009 tarihinde Ankara’da başlattıkları eylemleri devam ediyor. Kar, kış, soğuk demeden tüm zorluklara dayanarak, inandıkları amaç uğruna sebat gösteriyorlar.

“Biz çalışmak, üretmek, rızkımızı kazanmak istiyoruz,” diyorlar. Ne güzel bir istek. “Biz bu işletmelerde üretim yaptık, yan gelip yatmadık,” diyorlar. Doğrudur. Şu anda da yaptıkları yan gelip yatmak değil zaten. Yoksa şu an sokaklarda değil, merhamet duygusuyla onlara yardım eli uzatacak bir yakınlarının sıcak evinde yatarlardı. Uğradıkları haksızlığı onlarla paylaşır, öfkelerini dağıtır, lanet okur, nefret saçarlardı. Oysa azimle inandıkları, hak ettikleri “özlük hakları” için direniyorlar.

Özlük Hakkı; genel memur statüsü içinde kişinin, kanunların öngördüğü şekil ve şartlarla bağlı olduğu hak olduğuna göre; merhamet istemiyorlar, ya da yardım dilenmiyorlar. Ve bunun için de en temel aracı kullanıyorlar: Özlerini! Zaten öz dediğimiz, bir “şey”in en kuvvetli bölümü değil midir? Başka ne, içinde bulundukları olumsuz şartlara, bu kadar büyük bir dayanma gücü verebilir?

İşçilerin bazıları soğuk yüzünden geceleri yakınlarındaki barda yatıyor. Bu bar, işçilere kucak açıyor, çorba veriyor, çay veriyor. Kapılarını kapatan camiler olduğu için, sabah namazı kılan bile oluyor bu barda. Sarhoşun girdiği yere, nur girer mi? Giriyor işte. Özlük hakkından vazgeçmeyen adam, namazını kılacak cami bulamadı diye inancından vazgeçer mi? Neticede barın kendisi değildir sarhoş yapan. İçeri girdi diye adamın kafası bulanmaya başlamaz. Elif Şafak’ın “Aşk” kitabındaki bir sahne yaşanıyor sanki. Şems nasıl gönderiyorsa Mevlana’yı meyhaneye, bir güç aynı böyle sokuyor nuru barın içine. İçki için değil elbet. Denize düşen yılana sarılırmış ya, işte o misal… Bir de düşenin dostu olmaz derler, oysa bar sahibi dost oluyor işçilere, yoldaş oluyor.

İşçilerin kontrolden çıkmaması için polisler başlarında bekletiliyor. Polisler işçilere, işçiler polislere üzülüyor, “üşüyorlar,” diye. Çaresiz haldeyken bile, empati yapabiliyorsa bir insan, kendini diğerinin yerine koyup, onun adına üzülebiliyorsa, kendi gibi olmayana düşman gözüyle bakmıyor, onun halinden anlayabiliyorsa, o insan ne kadar yücedir. Sanki gazetelerde bahsi geçen insanlar; gerçek hayat karakterleri değil de, roman karakterleri gibi. Umarım bu hikayenin sonu onlar adına güzel biter.

Bizim Avrupa / 30 Ocak 2010

Sus Yoksa Ağzına Biber Sürerim

Polis 17 Aralık 2009 günü, Abdi İpekçi Parkı’nda üç gündür eylem yapan Tekel işçilerine ve onlara destek vermeye çalışan milletvekilleriyle öğrencilere; biber gazı, gaz bombası ve su ile müdahale etti. Eylemi bu şekilde dağıttı. Doğrusu manzara içler acısıydı. İşçilerin Ak Parti Genel Merkezi’ne ilerlemeye kalkışmasıyla başladı her şey. Tazyikli sudan etkilenen işçilerin bir kısmı parkta baygınlık geçirdi, bir kısmı polisten kaçmak için bu soğukta parkın havuzuna girdi. İşçilere destek vermek için eylemcilerin yanında bulunan milletvekilleri de bu uygulamadan nasibini aldı. İnsanların gözlerine sıkılan biber gazı, eylemi dağıtmada etkili bir araç oldu şüphesiz.

Tekel işçilerinin esas derdi nedir? Ne olabilir? Aş, iş. Haklarını korumak için eylem yapanlara müdahale edenler ne diyor? Eylemleri yasal değilmiş. Provokasyona alet edilmişler. Böyle bir müdahale yapmazlarsa daha sıkıntılı günler bizi bekliyormuş.

Sorunlarımız böyle biber gazlarıyla korkutularak çözülecekse, kesinlikle bizi daha sıkıntılı günler bekliyor. Ama merak etmeyelim. Sıcak evlerimizde otururken, gözümüz alışır nasılsa yakında bu manzaraya da. Çekirdek çıtlatarak izlemeye bile başlayabiliriz haberleri. Ha bir de yanına mısır patlağı iyi gider doğrusu. Aksiyon filmi izler gibi seyrederiz.

Çocuklar istenmeyen şeyler söylediğinde, ebeveynleri tarafından korkutulmak için “Ağzına biber sürerim senin!” sözü kullanılır. Korkutarak insan susturmak bizim alışık olduğumuz bir sistem yani. Oysa bilinçli davranış konuşmayı gerektirir. Çocuklarıyla konuşarak onlara yol göstermeyi seçen anne baba, çağdaş bir insan kazandırıyor topluma.

Çıplak Kral masalı herkes tarafından bilinir. Giyim kuşamına pek düşkün kral, terzinin oyununa gelir. Tezi diktiği elbiseyi sadece aptalların görebileceğini söyleyerek, gerçekte olmayan bir giysi giydirir krala. Aptal yerine konmamak için, kralı çıplak gören halk sessiz kalır. Ta ki bir çocuk “Kral çıplak!” diye haykırana kadar, kimse cesaret edip krala gerçeği söyleyememiş. Aptal olmaktan korkan kral ve halk daha da çok aptal durumuna düşer. Nihayetinde kral, çocuktan alır haberi! Bu bir masal elbette. Ama gördükleri ve duydukları hakkında bu kadar açık ve dürüst bir çocuğun diline biber sürüp susturan olsaydı, gerçeği kimse belki de itiraf etmeyecekti.

Acı biberlerle mi susturulmalı çocuklar? Biber gazlarıyla mı dağıtılmalı hak arayan meydanlar? Sorunlarla karşılaştığımızda bulabildiğimiz çözüm yolu bu mu? Duymak istemediklerimizi duymaktan kaçtıkça, sorunlarımız daha çok büyüyor. Geçici çözümler bu yöntemler. Bunu değiştiremediğimiz sürece; toplum olarak geride kalmaktan kurtulamayacağız gibi gözüküyor.

Bizim Avrupa / 18 Aralık 2009

Vampir Kim?

Bu yaz Vampir adında yeni bir oyun öğrendim. Aslında eski bir oyunmuş, fakat ben daha önce ismini bile duymamıştım. Doğrusu tatil günlerinde kalabalık bir grupla gecenin geç saatlerinde oynamaya başladığımız Vampir, pek de öyle neşeli bir oyun sayılmaz. Tersine psikolojik olarak insanı çok yoran, suçlamaya yönlendiren, paranoyak yapan, yalana teşvik eden; zihnin algısını bozan, kişinin güven duygusunu sarsan bir eğlence. Eğlence diyorum, çünkü bütün bu olumsuz semptomlara rağmen inanmayacaksınız ama eğleniyorsunuz.

Vampir oyununu her yerde oynamanız mümkün. Oynamak için sadece gerekli olan; kişi sayısı kadar küçük kağıtlar ve bir kalem. Küçük kağıtlardan birine Vampir yazılıyor, diğerlerine de köylü. Herkes bir kağıt seçiyor. Köylülerin amacı Vampir’i bulmak ve tabiki Vampir’in amacı da köylüleri öldürmek. Kimse bir diğerinin kağıdında ne çıktığını bilmediğinden, herkes birbirine Vampir kuşkusuyla bakıyor. Ortada hiçbir bulgu yokken sırf davranışlarınızdan, belki sadece bakışlarınızdan birileri sizden şüpheleniyor ve bunu dile getiriyor. Ya da siz şüphelerinizi ortaya koyuyorsunuz. Emin olmadığınız kişileri Vampir olmakla suçlayabiliyor, olmadığınız halde Vampir olmakla itham edilebiliyorsunuz. Saldırıya uğramış olanlar elbette kendilerini savunuyorlar. Vampir olan kişi gerçekten masumu iyi oynuyorsa iş o zaman çok zorlaşıyor. Oylama yapılıyor. Çoğunluğun seçtiği kişinin kağıdını açması isteniyor. Eğer kağıdından Vampir çıkarsa köylüler oyunu kazanıyor. Ama eğer köylü çıkarsa, bir masum köylüyü öldürmüş oluyorlar. Ve o kişi oyunu terk ediyor. Masum birini oyundan çıkarmanın vicdan azabını duyuyorsunuz bir yandan. Ama çok çabuk başka birine vampir suçlamasını getirebiliyorsunuz.

Masum köylü ölünce bir daha hiç konuşamıyor. Fakat oyunu terk etmeden önce tüm oyuncular gözlerini kapatıyor. Ölen köylü vampir olanın gözünü açmasını ve masum bir köylüyü göstermesini istiyor. Böylece vampirin işaret ettiği kişi de ölüyor. Herkes gözünü açtığında ilk ölen köylü, öldürülen diğer köylüyü herkese açıklıyor. Böylece bir kişi daha oyundan çıkıyor. Vampir bulunana kadar oyun böyle devam ediyor.

Oyun boyunca kafanız hep karışık. Masumlar ölüyor. Suçlu içinizde. An geliyor en yakın arkadaşınızdan, hatta eşinizden bile şüphe duyuyorsunuz. Vampir sizseniz, hiç acımadan siz öldürüyorsunuz birilerini ya da ölmelerine bile bile göz yumuyorsunuz, sırf oyunu kazanmak için.

Çok anlamsız bir oyun gibi gözüküyor okurken biliyorum. En azından ben kuralları ilk dinlediğimde böyle düşünmüştüm. Ama oynarken hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorsunuz. Ve yaşamakla ölmek söz konusu olduğunda ne kadar yalnız olduğunuzu fark ediyorsunuz bir kez daha.

Türkiye, kurulduğundan beri çok ilginç olaylar yaşamış bir ülke. Gün geldi başbakanını astı, gün geldi öğrencisini. Gazetecisini de suikasta kurban verdi, iş adamını da. İçlerinde sanat tarihçisinin bile olduğu birçok faili meçhul cinayetler gördü.

Uzun zamandırsa Ergenekon üzerine duyuyoruz, okuyoruz, konuşuyoruz. Bir sürü isimler anılıyor, haklarında pek çok şey söyleniyor. Karanlık konular giderek aydınlanıyor. Ya da aydın sandıklarımızın karanlık yanlarını öğreniyoruz. Kafamız iyice karışıyor. Çoğu zaman neye, kime inanacağımızı bilemiyoruz. Galiba yıllarca birçoğumuz inanmak istediklerimize inandık, politika söz konusu olduğunda. Sanırım bundan sonra da böyle olacak.

İçimizde gerçekten vampirler var. Buna kuşku yok. Hatta galiba boyutları düşündüğümüzden bile büyük. Ama bir taraftan da hep soruyorum kendime: “Masum birileri de bu arada kurban gitmiyor mudur?” diye. İçimdeki ses; “Mutlaka gidiyordur,” diyor, “her zaman yaşın yanında kuru da yanar.” Üstelik bu bir oyun da değil. Ortada bir eğlence yok. Maalesef yine de Türkiye Cumhuriyeti’nde bir sürü oyunlar dönüyor. Peki ama gerçek vampirler kim?

Bizim Avrupa / 26 Ağustos 2008

Dünyanın En Sıcak Günü

Haberlerde son on yılın en sıcak günü demelerine rağmen, çıktım yine de Çarşamba günü sokağa. Aciliyeti yoktu işlerimin, ama içimdeki arı dedi ki bana;
“Bugünün işini yarına bırakma.” İyiki de bırakmamışım.

Bir gece öncesinden yapmıştım programı. Yapayalnız koskaca bir gün geçirmeyi planlıyordum. Sabah erkenden kalkacak; Kadıköy’e inip işlerimi halledecek; hazır inmişken Kadıköy’e, hem kitap alıp hem de kitap okuyabileceğim büyük kitapçılardan birine gidecektim. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı tabii…

Evden tam çıkmak üzereydim ki telefon çaldı. Annemin biricik sesi, evinin bahçesinde beni bir şeyler içmeye çağırıyor. Ne iyi fikir, ama arı işini ertelememekte kararlı. Allahtan bunu en iyi anlayacak kişiyle konuşuyorum.
“Ben de geleyim seninle,” diyor.
“Olur gel,” diyorum hiç düşünmeden.

Kitaplara bakarken yanımda birinin olmasını hiç sevmem. Rahatça bakmak isterim çünkü. Ayrıca yanımda başkası varken nasıl kitap okuyabilirim ki? Arıyla, kitap üzerine yaşayacağım yalnızlık planlarını ertelemekte, hemfikiriz bu sefer. Nede olsa o da annemi en az benim kadar seviyor.

Hakikaten bunaltıcı bir sıcak var sokakta. Asfalt yüzümüze yapıştı yapışacak. İşlerim halledilirken beklediğimiz yerlerde annem yanımda gezdirdiğim uğur böceği gibi. Sıcaktan hiç sızlanmadan şans dileyip duruyor yanıbaşımda. Herşeyi yoluna koyduktan sonra,
“Hadi yiyecek bir şeyler alalım, gidip bizim bahçede oturalım” diyor. Gene iyi fikir diye düşünürken gözüm Mine Cafe’ye takılıyor:
“Anne bak! Buranın özel bir mantısı var. İstersen burada yiyelim öyle gidelim bahçeye. Yıllardır gelmedim buraya,” diyorum. Annem bir, kafenin bahçesindeki bomboş sandalyelere; bir de, bana bakıyor kuşkuyla.

“Nasıl mantı?”
“Sosyete Mantısı.”
“Sosyete nasıl oluyormuş?”
“Normal mantı değil. Gözleme gibi. Üzerindeki sos mantı sosu sadece. Değişiklik olur bizim için bence. Ne dersin?”

Gözlerindeki kuşku devam ediyor ama ağzı,
“Olur,” diyor, “oturalım.”
Onun içindeki arı da beni seviyor olmalı…

Gözlemeler yani Sosyete Mantıları gelene kadar annemin mekandaki huzursuzluğu devam ediyor. Neyse ki en az benim kadar beğeniyor yediğini.
“Haklıymışsın,” diyor ama sorgulamaya devam ediyor hala, “burası neden bu kadar boş?”

Kafe sahipleri sanki bunu duymuş gibi, ki duymalarına imkan yoktu, yanımızdaki masaya kuruluyorlar ailecek. Anne, baba ve kafeye ismi verilen kızları Mine. Bizim yediğimizin bir başkasını yiyerek yudumluyorlar çaylarını. Annemin onlara,
“Çayınız taze mi?” diye sormasıyla biz de çay söylüyoruz. Kızı çayları getirirken bu sefer anneye soruyor annem mekanın boşluğuyla ilgili sorularını. Ve öylesine atıştırmak için uğradığımız bu yerde saatlerce sürecek sohpetimiz başlamış oluyor.

“Cuma günü son günümüz. Kapatıyoruz,” diyor kadın. Sadece kafeyi değil İstanbul’u kapatıyorlar hayatlarında, Datça’ya yelken açmak üzere. Her yaz Datça’ya gitmek ve mümkün olduğunca uzun kalmak için çırpınan ben, iki kez şaşırıyorum bu habere. Annemin yüzünde kuşkudan eser yok. Eski bir komşusuna kavuşmuş gibi mutlu ve rahat. Evinin bahçesi gelmiyor aklına artık.

Datça’nın ve Sosyete Mantısı’nın hakim olduğu muhabbetin en koyu yerinde bize doğrulan ince ve yaşlı bir sese doğru yöneliyoruz hepimiz:
“Gözlemeniz var mı gözlemeniz?”

Bastonuyla yavaş yavaş yürürken ağzında bir şeyler mırıldanıyor. Benim dışımda herkes söylediklerini anlıyor galiba. Yüzüne takılmış durumdayım. Gözleri ışıl ışıl. Teninde yaşamının haritası.

“Hem gözleme yemek istedim, hem de şunun bir tarifini alayım sizden,” diyerek oturuyor kafe sahibinin masasına. Haklısın teyzecim öğrenmenin yaşı yok!

Muhabbetimiz bir kişinin daha katılımıyla devam ediyor. Çok üzülüyor o da kafenin kapanacak olmasına. Defalarca gittiği haccı; kocasını ve oğlunu kaybettiğini; yalnız yaşadığını; depremde Yalova’da binadan tek canlı kendisinin çıktığını; Albay eşi olduğunu; her gün üşenmeden Fenerbahçe Orduevi’ne gittiğini anlatıyor. Bir yandan da tadına doyamadığı gözlemeden bolca sipariş veriyor, evde ısıtıp yemek için. Hayata bağlılığını sevgiyle dinliyoruz. Kalkarken,
“Gitmenize çok üzüldüm, artık seneye görüşürüz,” diyor 85 yaşındaki teyzem. Yaşamaya kesinlikle kararlı. Onun arısı iyi çalışıyor olmalı. Kafenin sadece yaz için kapanacağını sandığını anlıyoruz kurduğu cümleden.

“Seneye yokuz. Temelli gidiyoruz Datça’ya.”

Teyzemin gözleri doluyor:
“Keşke daha önce gelseydim. Şuracıkta oturuyorum. Ama hergün geçerken sizin için dua edeceğim,” diyerek, merdivenleri çıkmasına yardım desteğimizi reddedip, yavaş yavaş mekanı terk ediyor.

Bir süre sonra biz de kalkıyoruz, birbirimizin hayatlarına dair güzel dilekler dileyerek.

“Hadi kocanı ara, bize gidelim, bahçede otururuz.”

Bu sefer daha da iyi fikir annem benim! Çünkü haberler doğruymuş, bugün dünyanın en sıcak günü….

Bizim Avrupa / 28 Haziran 2007