Yol

Oldum olası kahveyi çok severim. Çaya ise hiç düşkünlüğüm yok. Kahvaltıda bile bir bardak çayı bitiremem doğrusu. Kahve ise kokusundan başlar beni sarıp sarmalamaya.

“Seninle bir kahve içelim,” demişti, “ne olur sadece bir kahve.”

Sadece bir kahve içmeyeceğimizi biliyordum elbette… Sonuçta bir kadın sadece bir kahve içmek için evine yeterince tanımadığı bir erkeği çağırmazdı.

Kahveyi hazırladığı sırada mutfağa yanına gittim. Fincana tam süt ekleyecekken “Sakın içine süt koyma, ben asla süt içemem,” deyince hafif panik bir ifadeyle “süt koymayayım mı?” diyerek dönüp mutfak kapısının önünde dikilen bana baktı. Alaylı gözlerle ona gülümsediğimi görünce şaşırmış çocuksu yüzü tutkulu bir kadının yüzüne dönüştü birdenbire.

O gün o kahveyi içtik mi, içmedik mi hiç hatırlamıyorum. Düşünüyorum düşünüyorum bir türlü bulamıyorum. İçtiysek ne ara içtik?

Kahve koymayı bırakıp mutfak kapısının önünde -yoksa koridor muydu- beni öpmeye başladığı andan sonrası silinip gitmiş aklımdan. En çok, öpüşürken ellerini tişörtümün kollarından içeriye sokmaya çalıştığını hatırlıyorum. Sanki içime sızmaya çalışıyormuş gibiydi hali. Sonrasında her şey kusursuz bir şekilde ilerledi. Kendimi akışa bırakmıştım.

Yatağın içinde gevşemiş bir halde yatarken vücudunun sıcaklığı çok fazlaydı.

“Hep böyle ateşli misindir?”
“E ben bir ateş burcuyum,” dedi biraz da böbürlenerek.
“Onu sormuyorum deli. Vücudun yani, hep böyle sıcak mıdır? Şu an sanki ateşin var gibi. Yanıyorsun.”

Sonrasında ne cevap verdiğini yine hatırlamıyorum. İnsan çok özel bir an yaşadığını bildiği zamanlarda bile ne çok şeyi unutuyor. Bazen de ne yaparsan yap, ne kadar unutmak istersen iste bazı anlar aklından bir türlü çıkmıyor.

Şu an hatırlayınca bile tekrar o ana gittim sanki. Ne kadar acayip bir uyum yakalamıştık onunla. Bir ilk sevişme için her şey ne kadar da bambaşkaydı.

Güzel olacağını biliyordum. Kapıyı daha çalmadan bile emindim bu evin içinde güzel bir gün geçireceğimden. Daha sabahtan mutluydu içim. Bütün gece sabaha kadar telefonla konuşmuştuk. İkimiz de hiç uyumamıştık. Her ne kadar hakkında fazla bir şey bilmiyorsam da öylesine biri değildi benim için. Onu tanımayı gerçekten çok istiyordum. Dj olarak çaldığım bara gelen diğer kızlara hiç benzemiyordu.

Yıllarca onu benim için bu kadar özel kılanın ne olduğunu çok düşündüm. Bana dokunma şekli mi? Gözlerimin içine kalbimi delerek bakması mı? Bana sıkıca sarıldığı anlarda kendimden geçecek kadar ona teslim olmam mı? Kulağıma söylediği anda bütün ruhumu ele geçiren sözleri mi? Hayır hiçbiri değil. Hayatta her zaman daha güzel dokunan, daha güzel bakan, daha güzel cümleler kuran birileri mutlaka oluyor. Yaşamadım da değil.

Onu benim için özel kılan onun benim için yaptıkları ya da söyledikleri değildi. Onu benim için dünyadaki herkesten başka biri yapan onun ta kendisiydi. Onun kimseye benzememesi, onun bambaşkalığıydı. Barda tanıştığımız gün; bangır bangır çalan müziğin içinde, konuşmanın neredeyse imkansız olduğu o ortamda bile anlamıştım bunu. Belki de defalarca kez oturduğum o bar sandalyesinde onun içinde bambaşka bir dünya görmüştüm.

Oysa ilk kez görmüyordum onu. Çaldığım ya da sadece takılmak için gittiğim barlarda arada rastlardım ona. Gece hayatından alışık olduğum bir simaydı. Gözüm aşinaydı ama daha önce ilgimi çekmemişti hiç. Dönüp baktığım bir kız değildi. Aslında şimdi düşünüyorum da dönüp bakılacak bir kızdı. Güzeldi de. Hatta pek çok kişi için bayağı güzeldi. Ancak ben, neredeyse her gece, sabahlara kadar birbirinden güzel kızlar görüyordum zaten.

Barda yanıma oturduğunu bile fark etmemiştim o gece o yüzden. “Rabih Abou-Khalil,” dedi kulağıma eğilip. Şaşkın bir ifadeyle ona döndüm. Aynı ismi tekrar etti. Bomboş gözlerle bakıyordum. “Duyunca anlarsın sanmıştım ama anlamadıysan istersen yazayım,” dedi. “Hayır ne dediğini duydum, yazmana gerek yok. İşim bu gecelik bitmiş olabilir ama şu anda çaldıkları CD’yi de ben doldurdum sonuçta,” dedim. Senin doldurduğunu bildiğim için söylüyorum budala, dercesine büyük bir gülümseme yayıldı yüzüne.

Aslında ilk defa bir Rabih Abou-Khalil parçası koymuştum müzik listemin içine. O bunu fark etmişti ve bunu fark ettiğini anlamamı istiyordu. Baştan sona garip bir diyalogdu.

Birbirimizi tanımaya başladığımız karşılıklı oturduğumuz o gece kurduğu cümlelerle çok farklı görünmüştü gözüme. İşte birini senin için özel yapan böyle bir şeydi. Sana tamamen farklı görünmesi. O güne kadar tanıdığın tüm insanlardan başka olması. Karşındaki insanın o güne kadar onda gördüğünden çok daha fazlası olduğunu hissetmek. Tahmin ettiğinden çok daha fazla derinliği olduğunu anlamak…

Onu bunca kez görmeme rağmen o güne kadar gerçek anlamda fark etmemiş olduğum için hayıflandım doğrusu.

O gece, onunla ilk defa konuştuğumuz o gece, inanılmaz beklenmedik bir tutku kaplamıştı bedenimi bir anda. Deli gibi onun derinliğine inmek, bir an önce içine girmek istiyordum.

Hayır cinsel bir şey değildi. Sadece bana bambaşka pencereler açacağını gördüğüm bu kadının dünyasından daha fazla bakmak için can atıyordum.

Ne yalan söyleyeyim kendimi bildim bileli kadınları çok sevdim. Bence onlarda olan cazibe dünyadaki hiçbir varlıkta yok. Ve itiraf etmeliyim ki kendi bedenimle ve ruhumla yaptığım yolculukta en çok kadınlar eşlik etti bana. Bu yüzden de her birini gerçekten başka türlü sevdim.

Kimi güldü, kimi lale, kimi papatya, kimi de sadece suda yetişen bir nilüfer… Zaman zaman canımı acıtsa da hepsi birer çiçekti benim için. Hayatıma giren kadınların her biri gerçekten çok güzeldi. En azından ben hep öyle gördüm. Onlara iyi bakamadığım için zamanla soldurmuş olsam da, sevdiğim kadınları ne zaman ansam, evimin çiçeklerini sever gibi güzelleşirdi içim.

Ne kadar kadın varlığına bir başka düşkün olsam da beni dinlemeye gelen barda tanıştığım kızlarla asla beraber olmazdım. İş prensibi diyelim. Fakat nasıl olduysa Ece ile konuşmaya başladığım o gecenin sonunda öyle bir an gelmişti ki tamamen seksten bahseder olmuştuk. O kalabalık, kimsenin birbirini duymadığı ortamda, hatta çoğu sarhoş olmuş insanların içinde, birbirimize hiç dokunmadan sanki bambaşka bir dünyaya geçmişiz gibi hararetli bir şekilde seks konuşuyorduk. Sarhoş değildim hatta o gece biraz fazla içtiğim bile söylenemezdi. Fakat hayatımın öylesine bir anında karşıma çıkan bu kadın resmen o andan itibaren beni esir almıştı.

Belki beni hep seksle baştan çıkarttığını sandı ama bu doğru değil. Meraktı. Bir çocuğun bilinmez bir dünyada geçen hikayelerin içinde heyecanla sürüklenmesi gibi merak kaplamıştı içimi. Onun açtığı bir kapının ardından gitmekten kendimi alıkoyamıyordum bu yüzden.

Derin bir denize dalmak gibi bir şeydi. Onunlayken her seferinde daha da derine inmek isterdim. Giderek artan karanlık beni ne kadar ürkütse de içinde gördüğüm eşsiz manzaranın büyüsüne kapılırdım. Onun denizinin içine daldıkça fark ettiğim o koskoca uçurum, yeryüzünde gördüğüm hiçbir manzaraya benzemiyordu.

Şimdi kızıma marketten en sevdiği çikolatayı alırken birden yine o sabaha gidiyor aklım. Farklıydı. Benim için herkesten farklıydı. Yatağın içinde çıplak bedeniyle otururken, yediği çikolatasından bana uzatırken, sigara içmenin orospu olmaktan daha kötü bir şey olduğunu bütün doğallığıyla anlatırken, sanki felsefe konuşuyormuşuz gibi hissederken, tam olarak bunu düşünüyordum. O çok farklıydı.

Sigarayı bırakamadığından hayıflandığı çok sonraki bir gün, yüzüne bakarak “Aslında bence sen sigarayı bırakabilirsin,” demiştim tam da o sabah bana anlattıklarını hatırlayarak. Ama bütün bunları anlatmamıştım hayır. Onda anladıklarımı, onda gördüklerimi, onda sevdiklerimi, ona neden bu kadar bağlandığımı hiçbir zaman anlatmamıştım.

Bir gün ayrıldık. Ben ona ne kadar aşık olduğumu anlatamadan bitti ilişkimiz. Fakat yıllar sonra aşık olduğum kadını hayat bir dost olarak yeniden çıkarttı karşıma. Hayır bu kısmı aslında biraz yalan. Hayatın onu karşıma çıkartmasını bekleyemedim doğrusu. Ona gerçekten ihtiyacım vardı. Artık tamamen bir alkol bağımlısı olmuştum ve kendimi tanıyamayacak kadar tüketmiştim. Ondan başka güvenecek kimsem yoktu.

Bir psikiyatrist olarak yardım almak için hastanedeki odasına girdiğimde aslında ona ne anlatacağımı gerçekten hiç bilmiyordum. Tek bildiğim orada onun yanında olmak istediğimdi.

Hani hapşırmak gibi. İçinizde beş dakika öncesine kadar hiç var olduğunu bile bilmediğiniz, güçlü, her şeyden çok güçlü, kontrol edemediğiniz kadar güçlü bir şey, içinizden dışarı çıkmak ister yaa. İşte aynı onun gibi. Onunla olmak… O büyük içinizden çıkan o baskının ardından bir rahatlama yaşarsınız ve derin bir nefesle yaşadığınıza şükredersiniz yaa. İşte öyle bir şeydi. Böyle bir anda boşuna çok yaşa denmiyordu sonuçta…

Alkol bağımlılığımdan nihayet kurtulmuştum. Sonra ona viski ile rakının nasıl birbirine karıştırılarak içilemeyeceğini anlattım. Bazı ilişkilerin bu yüzden yürümediğini. Herkes tek başına mükemmel ve eşsizdi ama olmuyordu. Birlikte karıştıklarında güzel bir şeye dönüşemediklerinden ilerlemiyordu ilişkileri. Kimsenin suçu değildi bu. Oldurmak için zorlamamak lazımdı. Oysa bazı içkiler birbiriyle karıştıklarında bambaşka bir içkiye dönüşebiliyor ve tek başına olduklarından daha lezzetli oluyorlardı. Cintonik gibi… Bütün bunları bir başkasından duymuştum aslında ve çok hoşuma gitmişti. Ona böyle şeyler anlatmayı severdim.

En güzeli de beni dinlediğini bilmekti galiba…

İnsanın geçmişi hatırlamaya çalıştığında sadece ufak anları hatırlaması ne kötü. Koca bir saat içinde ufacık bir an. Mutfağın önünde geçirilmiş ufak bir konuşma. Belki bütün bir ilişki içinde çokça güzel sözler söylenmiş, belki de çoğunlukla kötü. Birlikte bir film seyredilmiş ama tek bir sahne kalmış gibi geriye. Belki bir bakış. Belki bir dokunuş. Belki bir söz.

Keşke olduğu gibi, olduğu haliyle tamamını hatırlayabilsek. Bir film izler gibi o zaman dilimini yeni baştan izleyebilsek. O zaman ne saçma filmmiş diyeceğiz belki onu da bilmiyorum aslında.

İşte geçmişten geriye kalan sadece anlar var. O kısacık anlara sığdırılmış kocaman duygular.

Keşke okuyamadığımız birbirine karışmış gözüken yazıları bir yakın gözlüğüyle okuyabilir hale getirdiğimiz gibi bir gözlük taksak ve görüntüler hafızamıza olduğu gibi gelse. Ama olmuyor… En azından ben yapamıyorum.

O gün o kahve içmeye gittiğim o gün aslında geçmişimde kalan öyle bir andı işte. Gözlerimi kapatmış kendimi ona bırakmıştım. Gökyüzünde uçuyordum sanki ama ruhum da bir gölün içinde uzanmışcasına sakinleşmişti. Oysa hiç sakin hareketler hatırlamıyorum o sabahı düşündüğümde. Sanki oltaya takılmış balık gibi kıpır kıpırdı içim. Üstüme çıktığı bir anda ondan kurtulmaya çalışır gibi – ki asla öyle bir niyetim yoktu- çırpınıyordum altında. O da tıpkı bir balığı avcunun içinde sıkıştırır gibi sıkıştırıyordu bedenimi sanki.

Hani bazı atlar vardır filmlerde görürüz. Öfkeli, hırçın, üstüne kimseyi bindirmeyen atlar. Onunla hiç kimse baş edemez. Sonra biri gelir, yanına yaklaşınca bile huyu değişir atın. Kimseye karşı olmadığı gibidir onunla. O huysuz at gider. Sakinleşir. Kimsenin sahiplenemediği bu atı o biri anında sanki yıllardır sahibiymiş gibi ehlileştirir. İşte benim de içim önce hırçınlaşır; sonra sanki o benim sahibimmiş, sanki ben ona aitmişim gibi sakinleşirdim.

Ben hayatta en çok, başıma kötü bir şey gelmesinden daha çok, o an bağıramamaktan yardım isteyememekten korkarım. Tıpkı onu bir hastane odasında kaybettiğim o çaresiz andaki gibi.

Uzun zamandır yorgundu kalbi. Genetik bir sorunu vardı ve çocukluğundan beri yorulmaması gerekiyordu. Çocuk doğurmak onu iyice hırpalamıştı. Kızımız iki yaşına geldiğinde onun ne kadar tükenmiş olduğunu gözle görebiliyordum artık.

Hiçbir şey yapmıyordum. Sadece bir seyirci gibi yanında duruyordum o kadar. Onun gözümün önünde eriyip gitmesini, gökyüzünden kayan bir yıldıza bakar gibi izliyordum sanki. Hastane yatağında son yemeğini yedirdikten biraz sonra artık nefes almadığına şahit olduğum o dakikada sarsmalıydım onu belki. Deli gibi bağırmalı, ona kendimi duyurmalı, yanımda kalması için tüm gücümü kullanmalıydım. Yapamadım.

Doktorlar beni odadan çıkartıp onu hayata döndürmek için mücadele verdiklerinde kendimi hepten çaresiz hissediyordum. O çok sevdiğim kadın beni bırakıp gidiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.

Bir gün şöyle demişti. “Aşk öyle muazzam bir varlık ki, yeryüzüne güneşin doğması gibi bir şey. Direk üstüne vurmasına gerek yok. Aşk herhangi bir yerde doğunca, insanlığın ruhundaki tüm sokaklar kendiliğinden aydınlanıyor.” O yüzden filmleştirilen, kitaplaştırılan ya da şarkılara yazılan aşk hikayelerini çok severdi.

İsterdim. Onunla birlikte daha bir sürü film izleyelim, kitaplar okuyalım; şarkılar dinleyip, dans edelim birlikte. Çok isterdim. Olmadı. Buraya kadarmış. Şimdi bundan böyle kızımla yapacağız bütün bunları…

İçimde onu her düşündüğümde, şimdiki gibi, Oruç Aruoba’nın mısralarını hatırlayacağım.

“Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin

Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen

Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin

Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen”

Hayat, bana hep uzak bir şehre yapılan bir otobüs yolculuğu gibi gelir. Sadece molalarını hatırladığımız bir otobüs yolculuğu…

Tesadüfen hayatın karşıma çıkarttığı Ece, aşık olduğum kadın, tekrar karşılaştığımızda dostum ve sonunda ailem olmuştu. Kızım kucağımda onun son yolculuğuna eşlik ederken sadece bir avuç toprak atabildim üzerine.

Keşke o günü, kahve içmek için gittiğim o ilk sabahımızda onun evinden ayrılırken, benim sokaktaki halimi -ki etrafımdaki dünyayı mı görüyordum acaba- kameraya çekme ve ona izletme şansım olsaydı.

Öylesine mutluydum ki. Ömrüm boyunca aradığım şeyi bulmuşum gibi hissediyordum. Sanki bulutlara kadar uçmuştum. Bembeyaz pamuk kadar yumuşak bulutların üzerinde ayaklarımı karnıma çeke çeke zıplıyordum ve güvenle kendini yatağa bırakan bir çocuk gibi bulutların üzerine atlıyordum.

Bir kahve için gitmiştim evine… Ve ben o kahveyi içtik mi içmedik mi hiç hatırlamıyorum…

Didem Elif

Not: Bilmem fark ettiğiniz mi, insanın kendine bile anlatmadığı ne çok şey var. Bülent Ortaçgil ve Birsen Tezer bir araya gelip bir şarkıda bize bunu ne güzel anlatmış. O zaman beraber dinleyelim mi? :)

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle,