Hatice Türkeli – Aşkın Mandalası

Didem Elif – Hatice bizim seninle eski bir arkadaşlığımız var. Ben seni ressam olarak tanıyorum. Son yıllarda Hint felsefesinin senin hayatına çok etki ettiğini gözlemliyordum. Geçtiğimiz hafta Aşkın Mandalası adlı bir workshop yaptığını görünce, Sevgililer Günü haftası olma dolayısıyla hemen seninle irtibata geçtim. Mandalanın görsel şeklini biliyorum ama nedir, neye yarar hiç bilmiyorum. Son zamanlarda da çok sık karşıma çıkıyor. Bize önce Mandala nedir anlatır mısın?

Kalbimizi Sembolize Eder

Hatice Türkeli – Elif, yoga ve Hinduizm felsefesi beklenmedik bir şekilde hayatıma girdi. Bunu hayatımın en önemli lütuflarından biri olarak görüyorum. Her zaman yaşamın akışına ve bana sunduklarına güvenmişimdir. 2009 yılında yogaya başlamamla birlikte, atölyemde resim derslerine ara verip Hindistan’a ilk seyahatimi gerçekleştirdim. Yaşamımı derinden etkileyen; etkisi kümülatif devam eden bir yaşam yolculuğuna başlamış oldum böylece.

Bu süreçte Budizm ve Hinduzm’de meditasyon amacıyla uygulanan ‘Mandala’ dikkatimi çekti ve araştırmaya başladım. Mandala, ressam ve yoga eğitmeni olarak sanat ve spiritüel dünyamı birleştirdi. Böylece ‘Mandala’yı sanatsal yaratım ve aktif meditasyon olarak kullandığım herkesin yapabileceği basit, sezgisel ve özel bir yetenek gerektirmeyen bir atölye çalışması olarak oluşturdum.

Mandala; antik Hindistan’da, şekli yuvarlak olan her şeyi tanımlayan, daire anlamına gelen Sanskritçe bir sözcüktür. İki kelimeden oluşur. İlk kelime, ‘Manda’, yüksek veya yukarıda ve çok değerli bir yer demektir, Buda’nın oturduğu kraliyet tahtını veya lotus çiçeğini tanımlar. ‘La’ sözcüğü, özü tanımlar. Saf özün çemberin ortasında bulunan noktada gizli olduğununa inanılır ve Sanskritçe bindu olarak adlandırılır. Mandala kalbe açılan bir gözetleme deliği olur. En basit tanımla dış çember sonsuzluğu merkezindeki nokta ise öz beni, kalbimizi sembolize eder.

Aşkın Mandalası

Didem Elif – Dolayısıyla bu çember biçimindeki formların aslında çok anlamlı bir dünyası var. Dış sınırlarının olması bile bir anlam teşkil ediyor öyleyse. Yanılıyor muyum?

Mandalada Her Şeyin Anlamı Var

Hatice Türkeli – Kesinlikle aynen söylediğin gibi… Mandalada her şablonun, her rengin ve formun sembolik anlamı var. Bu anlam üzerinden düzenlediğim her mandala atölyesinin kendine özgü meditasyonu ve uygulama yöntemi var. Dekoratif amaçla değil tamamen farkındalık geliştirmek, kişinin o konuyla ilgili kendisiyle yeni bir bağ kurması amacıyla yapılan bir meditasyon ve sanatla terapi yöntemi aynı zamanda.

Kare formunun kullanıldığı mandalalar da var. Örneğin; Tibet Mandalasında daire ve kare arasında bir diyalog yaratılır. Fiziksel dünya ve spiritüel dünya arası geçişi simgeler. Sembolik olarak fiziksel boyutu temsil eden kare formundaki yaşamdan, ilahi bütünlüğü temsil eden dairesel forma geçiş yaparız.

Didem Elif – İçten dışa doğru çizilen bir mandalanın genel olarak yapılması ne kadar sürüyor peki?

Hatice Türkeli – İçten dışa ya da dıştan içe diye bir kural yok aslında. Önceden bir plan yapmadan bir sonraki aşamaya geçilir. Mandalayı oluşturma süreci zihin yerine duygularla doğrudan temas kurarak ilerleyen bir süreç dolayısıyla her hangi bir kompozisyon kaygısı olmadan ilerleyen dışavurumcu sanat uygulaması diyebiliriz. Benim atölye çalışmalarım üç saat sürüyor. Uygulamasını yapacağımız mandalanın felsefesi, şablonunun çizilmesi, meditasyon ve uygulama şeklinde ilerliyorum. Üç saatin sonunda herkes konu ile ilgili içsel yeni farkındalıklar ve anlayış geliştiriyor ve bunu kendisine hatırlatacak özgün eseri ile birlikte ayrılıyor. Her birimiz benzersiz olduğumuz için herkesin mandalası benzersiz ve farklı oluyor. Başlangıçta herkesin önünde boş beyaz bir tuval var. Çizmeye ardından boyamaya başladığımızda herkesin ortaya çıkardığı eserleri izlemek gerçekten şahane bir duygu.

Sanatın İyileştirici Yönünden Faydalanmalıyız

Didem Elif – Mandala yapımının terapi olması bana çok ilginç geldi. Desenlerine ve renklere bakınca yaparken beni sakinleştirmez de strese sokarmış gibi geliyor. Normalde de az çok bilirsin desenli şeyler giyinmeyi pek sevmem. Çok fazla rengin birbiriyle karışık olması yoruyor beni. Mesela burada Kaş’ta Ebru atölyesine katılmıştım dört sene önce. Uğraş verenlere saygım sonsuz ama bana afaganlar basıyordu. Öğreten kişi arkadaşımdı dolayısıyla beni özgür bırakmıştı. Herkes klasik Ebru öğrenirken ben kendi çapımda oynuyordum boyalarla. Merak da ettim mandala çizmek beni gerçekten o ruhaniliğe götürür mü diye. Kendi içimizde ne varsa biraz da onu mu söylüyor bize bu çalışma? Çünkü stres olmak da bir duygudur ve bize çok şey anlatır aslında.

Hatice Türkeli – Seni anlıyorum… Hepimiz farklıyız dolayısıyla kendimize iyi gelecek bir yöntem bulmak ve onun içerisinde ilerlemek şifalandırır bana göre. Ben bir ressam olarak içinde yaratıcılık olan tüm disiplinleri tavsiye ediyorum. Sanatın iyileştirici yönünden faydalanmalıyız. Söylediklerinden yola çıkarak diyebilirim ki mandala uygulaması tam sana göre. Mandala yolu içimizdeki yaratıcılığı uyandırdığımız kendimizi kalpten tanımamıza yardımcı olan bir yöntem. Aynen söylediğin gibi içimizde olanı olduğu gibi açığa çıkarıyor. Dönüşüm de tam bu noktada başlıyor. İyi, kötü demeden olanı olduğu gibi gördüğümüz noktada farkındalık ve ruhsal gelişim başlıyor.

Didem Elif – Gelelim Aşkın Mandalası’na. Kalp Çakrası Mandala diyorsun aynı zamanda buna. İçinde aşk var belli. Buradaki mandalanın amaç ve uygulandığı yöntem farklı mı?

Sevgi Aksın Bizden, Bize Gelmesini Beklemeden

Hatice Türkeli – Aşkın Mandalası – Kalp Çakrası Mandalası… İçinde aşk geçen, kalp geçen her şey bizi ne kadar iyi hissettiriyor değil mi Elif? Her mandala atölye çalışmasının kendine özgü amacı ve yöntemi olduğu gibi Aşkın Mandalası atölyesi de kendine özgü.

Hepimiz sevilmek istiyoruz ancak gerçekten sevgiyi alabilme ve verebilme yeteneğimiz var mı? Koşulsuz sevebiliyor muyuz? Gerçekten karşımızdakini gönülden dinleme yeteneğimiz var mı? Yoksa onu dinler görünürken kendi söyleyeceklerimizi mi planlıyoruz? Yaptıklarımızı karşılık bekleyerek mi yapıyoruz? Eylemlerimizi diğerleri üzerindeki muhtemel etkisini bilerek mi planlıyoruz?

Tüm bu sorular kalp merkezi; kalp çakrası ile ilgili. Kalp merkezi ilişkilerimizden sorumlu. Kalp açık olduğunda, karşılığını beklemeden koşulsuz sevgiyi kendimizde buluruz. 14 Şubat Sevgililer Günü’nde beklentiler uçuşuyor havada. Koşulsuz sevgide bunun yeri yok. Sevdiği olan bunu maneviyatla kutlasın, varlığı için şükran duysun… Olmayan ise sevgisini farklı şekilde tezahür ettirsin; bir çocuğa, bir dosta, sokaktaki hayvana şefkatle karşılıksız bir eylemde bulunsun… Sevgi aksın bizden, bize gelmesini beklemeden. Bu atölye çalışmasında amacım kalp ile ilgili olumlu hisleri uyandırmak, hatırlamak ve mandalaya dönüştürmek. Bu hislerin en başında şefkat ve koşulsuz sevgi geliyor. Aşk, şefkat, merhamet, bolluk bilinci, kendini kabul gibi duyguları uyandıramazsak maalesef evren boşluk sevmiyor, yerine zıtları hüküm sürüyor; keder, aşırı duygusallık, öfke, nefret, yalnızlık, kıskançlık, zayıf ilişkiler. Fiziksel boyutta; kalp rahatsızlıkları, stres, yüksek tansiyon vb. gibi hastalıklar ortaya çıkıyor.

Aşkın Mandalası’nın şablonuna gelince lotus çiçeğinin yapısına dayanmaktadır. Doğu kültürlerinde lotus çiçeği manevi gelişimin sembolü olarak kullanılır. Çiçeğin köklerinin çamurlu suda olması maddi dünyayı simgeler.

Ardından suyun içinde büyür. Suda büyümesi duyguları sembolize eder ve nihayet harika lotus çiçeği yapraklarının arasından dışarıya havaya ve ışığa doğru yükselir. Sembolik olarak kişinin ruhsal gelişimini anlatır. Bahsettiğim gibi her formun simgesel bir anlamı var mandalada.

Kalp çakrası mandala çizme kalbin verme ve alma, koşulsuz olarak sevme ve başkalarının ihtiyaçlarına açık olma yeteneğini genişletir. Mandala aşkı, iyi birliktelikleri, ortaklıkları ve çift olma, eş olmayı besler ve yakın ilişkileri geliştirir. Ayrıca “Aşkın Mandala”sı sevdiğiniz kişiye hediye etmek için yapılır.

Hatice Türkeli
Yaratıcılığı Uyandırmak Kalple Bağlantıya Geçerek Gerçekleşiyor

Didem Elif – Ne kadar güzel anlattın. Valla sohbeti bile kalbimi şifalandırdı. Yaratıcılığı açığa çıkartmak aslında hangi alanda olursa olsun insanın kalp çakrasına kesinlikle iyi geliyor. Bu niyetle bir araya gelmiş insanların sinerjisi eminim çok bambaşka bir atmosfer yaratıyordur. Bu konuda ne söylemek istersin?

Hatice Türkeli – Aynen söylediğin gibi oluyor. Deneyimlerimden de yola çıkarak söyleyebilirim ki yaratıcılığı uyandırmak kalple bağlantıya geçerek gerçekleşiyor. Her mandala atölyesinde aynı zamanda katılımcıların birliği de mandalaya dönüşüyor. İnanılmaz güçlü bir sinerji oluşuyor ve birbirimizi tanıyalım tanımayalım farklı bir bağ gelişiyor aramızda. Aşkın Mandalası’nı 9 Şubat Cumartesi günü gerçekleştirdim. Grubumuzu oluşturanlar o kadar kalpten oradaydılar ki etkinliğimiz bitmesine rağmen hiçbirimiz ayrılmak istemedik.

Didem Elif – Herkes katılabilir mi etkinliklerine? Belli bir resim geçmişine sahip olmak gerekiyor mu mandala çizimleri yapabilmek için?

Hatice Türkeli – Evet kesinlikle eli kalem tutan herkes katılabilir etkinliklerime. Diğer sanat etkinlilerinin aksine, mandala resmi yaratmak herkesin yapabileceği basit ve sezgisel bir etkinliktir. Herhangi bir yeteneğe gerek yoktur.

Didem Elif – Peki hangi malzemeler kullanılıyor bu çalışmada? Katılımcılar kendileri mi malzemeleri temin ediyor yoksa atölye tarafından karşılanıyor mu?

Kalpten Kendisinin Gelmesi Yeterli

Hatice Türkeli – Katılımcının hiçbir şey getirmesine gerek yok. Kalpten kendisinin gelmesi yeterli.

Keyifli ve sıcak atmosferli mekanımızda tuval, akrilik boya, fırça, kalem, cetvel ve pergel gibi tüm gerekli malzemeler katılımcılar için hazırlanıyor.

Didem Elif – Çocuklar için de mandala atölyeleri oluyor mu?

Hatice Türkeli – Çocuk&ebeveyn ve çocuklar için mandala atölyeleri yapıyorum. Çocuklar doğal olarak mandalaları bilişsel ve motor gelişimlerinin bir parçası olarak çizer. İlk karalamaları dairesel tekrarlayan harekette spiral mandalaya benzer. Gelişiminin bir sonraki aşamasında, ince motor becerileri geliştikçe, tam çember çizerler. Ardından, diğer işaretleri gözleri, burun, ağız, eller ve ayakları daireye eklediklerini görürüz.

Çocuklarımızın dikkat dağınıklığının gitmesi ve konsantrasyon becerilerinin artması için şiddetle öneririm mandalayı.

Didem Elif – En erken kaç yaşındaki çocuklar katılabilir bu atölyeye? Madem böyle etkileri var kızım Duru’nun bir gün deneyimlemesini isterim açıkçası.

Hatice Türkeli – 7 yaşından itibaren katılabilirler mandala atölye etkinliğine. 7 yaşından önce ben çocuklara resim dersi de önermiyorum. Doğal olarak zaten çocuklarımız yaratıcı ve dışavurumcu. Onlara özgürce resim yapmak için gerekli ortam sunulsun yeter. Duru’yu ve seni mandala etkinliklerimden birinde görmek şahane olur… Umarım bir gün bunu gerçekleştiririz.

Didem Elif – Evet harika olur gerçekten de. Bunu çok isterim. Son olarak önümüzdeki zaman diliminde mandala atölye çalışmaları olacaksa onların tarihlerini paylaşabilir miyiz okuyucularımızla?

Etkinlik Tarihleri

Hatice Türkeli – 9 Mart cumartesi “Eril Dünyada Dişi kalmak- Yantra Mandala” atölye çalışması olacak. Tamamlayıcı karşıtlıklar olarak eril ve dişil sembolize edilerek karşıtlığın birliği ve birliğin uyumu için şu sorular aracılığı ile mandala yolculuğu gerçekleşecek: İçimdeki eril ve dişil taraflarım nelerdir? İçimdeki kutuplaşmaları nasıl dengeleyebilirim? Eş olmayı özgürlüğüm ile nasıl uzlaştırabilirim?

Ayrıca arkadaş gruplarına özel mandala etkinlikleri düzenliyorum. İş çıkışı ya da hafta sonu keyifli ve geliştirici bir atölyede bir araya gelerek sosyalleşmek ve birlikte yaratmak isteyen arkadaşlarla kapalı grup olarak etkinliğimiz gerçekleşiyor.

Sanattan hoşlanan, yaratıcı olmayı seven ve mandala yolu ile kendini keşif yolculuğuna çıkmak isteyen herkesi bekliyorum.

Bu harika sohbet için çok teşekkür ederim Elif. Sevginin, aşkın koşulsuz olduğu sevgililer günü diliyorum. Aşkla kalın…

Didem Elif – Ben teşekkür ederim Hatice. Sohbetimiz şu an bile benim enerjimi yükseltti. Dilerim bu okuyucularımıza da geçer.

Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun!

Please follow and like us:
error

Levent Veziroğlu – Likya Işıklı Aşklar Ülkesi

Didem Elif – Sevgili Levent Veziroğlu, Likya Işıklı Aşklar Ülkesi adlı kitabınızla tesadüfen havaalanının içindeki kitapçıda karşılaştım. Bir haftalığına İtalya’ya gidiyordum ve yanıma zaten 3 kitap almıştım. Öncelikle Kaş’ta yaşadığım ve Likya benim için çok anlamlı olduğu için kitabınız ismiyle ilk anda ilgimi çekti. Elime aldığımda eski bir alışkanlık olarak ilk iş kitabın son sayfalarına baktım. Okujyucuya verdiğiniz bir liste vardı. Yine benim için çok anlamlı olan Küçük Prens kitabının adını görünce hemen aldım ve okuyacağım kitapların sıralamasını bozup, İtalya’da okumaya başladım.

Yalnız detayları seven biri olarak benim için tuzak bir kitap olduğunu belirtmem lazım. Yanlış anlaşılmasın bunu kendi adıma iyi anlamda kullanıyorum. İnce bir kitap olmasına rağmen, okurken sürekli kendi hikâyemde bir arayış içine girdim ve çoğu zaman kayboldum. Hatta kitabınızda okuduğum urgan kelimesi, o hafta yazdığım Yakın adlı öykümün kurgusunu belirledi diyebilirim. Sohbetimize başlarken öncelikle bunları belirtmek istedim.

Kitabınıza dönersek, Likya Işıklı Aşklar Ülkesi sizin ilk kitabınız. Uzun yıllar finans, ekonomi alanında çalıştınız. 2012 yılından beri Doğuş Grubu bünyesinde yeme-içme sektöründe lider konumda olan D.ream’in CEO’susunuz. Böyle bir kitap yazma fikri ilk olarak ne zaman yüreğinize düştü? Aslında esas merak ettiğim şu; fikir yüreğinize düşer düşmez harekete geçtiniz mi, yoksa eskiden beri yapmak istediğiniz bir şeydi ve işten güçten anca mı fırsat oldu?

Levent Veziroğlu – Öncelikle kitaba göstermiş olduğunuz ilgi ve sizi yakalamış olmasından duyduğum mutluluğu belirtmek isterim. Yazmak uzun zamandır kendimi kendime ifade ettiğim bir yoldu. İlk gençlik yıllarımdan itibaren yazıyorum, tabi yazmak için biriktirmek gerek, okumak ama ne bulursan okumak, seyretmek, dinlemek, gezmek, görmek; yani önce algılamak yaşamı, insana dair ne varsa yazmanın temel harcı sanırım. Ben de hep öyle yaptım. Ama yazdıklarımı bugüne kadar yayınlamayı hiç düşünmemiştim. Yazdığımı ve anlattığım hikayelerimi bilen yakın dostlarım beni teşvik etti, ben de o cesareti gösterdim.

Bu kitabı dar zamanlarda ama büyük bir keyifle yazdım, kendisi de bir yolculuk hikayesi olan bu kitap aslında yollarda yazıldı diyebilirim. İş seyahatlerim esnasında uçaklarda, trenlerde, otomobillerde, vapurlarda yazıldı. Yazmak için geniş zamanlara ihtiyaç yokmuş onu anladım. Yazmakla yolculuklarım çok daha keyifli hale geldi. Yazdıklarımın okuyucuda karşılığını bulmak ise müthiş bir hazmış onu fark ettim.

Likya Işıklı Aşklar Ülkesi
İtalya’da Likya Işıklı Aşklar Ülkesi’ni okurken çektiğim bir fotoğraf

Bana Yepyeni Dünyanın Kapılarını Açtı

Didem Elif – 6 yıldır Kaş’ta yaşayan biri olarak, içinde yaşadığım bölgede geçen böyle bir kitap okumak her şeyden önce benim için çok hoştu. Bu yolları hiç arşınlamamış biri ne hisseder bilemem ama bazılarını yürüdüğüm Likya yollarında bir de sizin hikâyenizin rehberliğinde gezmek ilginç ve keyifli bir deneyim oldu. Sizi bu topraklarla bu kadar yoğuran hayat hikâyeniz nasıl gelişti? Likya’nın sizin hayatınızdaki yerinden bahsedebilir misiniz?

Levent Veziroğlu – Ben Likya’lı bir annenin, Kilikyalı bir babanın çocuğuyum. Annem Antalya-Elmalı’dan babam Adana’dan iki öğretmen. Çocukluğumun bir çok yazı bu bölgede geçti. Hoş halen hiç kopmadım buradan. Bu coğrafyanın benim kişisel gelişimimde katkısı çok büyük. Likya önce ışığıyla ele geçirdi beni. Bu topraklarda gözümü açtığım her günüm dolu ve mutlu geçti. Arkeolojiye ve mitolojiye olan ilgimi tetikleyen yer burası. Ben ören yerlerini gösteren kahverengi yol tabelalarına burada aşık oldum. Çünkü beni ulaştırdıkları her yer bana yepyeni dünyaların kapılarını açtı. Adana’dan Knidos’a kadar uzanan kıyı şeridindeki hemen hemen bütün arkeolojik kalıntıları görmüşümdür sanırım.

Didem Elif – Ne kadar güzel bir merak. Bütün kitap boyunca karakteriniz, ona eşlik eden arkadaşıyla birlikte, bir ağaç arıyor. Hikâye anladığım kadarıyla seksenli yılların başında geçiyor. Ana karakterin annesinden, Likya’nın kızı; babasından, Ramses’in torunu olarak bahsediliyor. Sizin anne ve babanızla örtüştürdüğüm bu detaylardan yola çıkarak sormak istiyorum, bu ana hikâye gerçek bir hikâye mi? Geçmişte böyle bir ağaç arayışına gerçekten girdiniz mi? Yoksa tamamen kurgu mu? Aslında ilk başta ağaç arama kavramını bir metafor olarak kullandığınızı düşünmüştüm fakat kitabı bitirdiğimde bu düşüncemden pek eser kalmadı.

Ararken Kendini Bulmak

Levent Veziroğlu – Kitapta gerçek olan ender şeylerden birisi benim o yolculuğu 40 yıllık, çocukluk arkadaşımla 80li yılların ortalarında sırt çantalarımızla yapmış olduğumuz. Likya’nın kızı ve Ramses’in torunu, evet benim annem ve babama verdiğim adlar.

Ağaç, öykünün başında sizin de fark ettiğiniz gibi metaforik bir arayışa yönlendiriyor insanı. Biraz yaşamın anlamını, insanı insan yapan değerlerin, erdemin peşine düşmüş genç bir insanın öyküsü olarak ortaya çıkıyor. Ama gerçekte de yüzyılardır üzerlerine bir çok anlam yüklenmiş Zeytin ve Defne gibi iki ulu ağacın geçişkenli hikayesi okuyucuyu da gerçek bir arayışa sürüklüyor, tıpkı hikayesinde yol arkadaşını buna sürükleyen ana karakter gibi. Her ne kadar bir süre sonra metafor olmaktan çıksa da ağaçlar hakkında Likya’nın kızı ve Ramses’in torununun verdiği mesajlar biraz da eğitim ve kültürel etkileşimin önemini vurguluyor, herkesin kendi kişisel hikayesinde belirli unsurlar bulabileceğine inanıyorum bu bitmeyen arayış içerisinde.

Bu aslında biraz da “recordarse” hikayesi, “ararken kendini bulmak, hatırlamak”…

Didem Elif – Karanlıkla başlayan, sonra ışığın başka halleriyle devam eden hikâyenizde geçen bazı anlatımlar, benim içimde oldukça ifade buldu. Mesela bunlardan biri, yaratmak ve üretmek arasındaki fark. Korkunç hızlı tüketen bir devirde yaşarken, en azından bu detayın altını çizmek gerektiğini düşünüyorum. “Yaratmak” ve “Üretmek” ile ilgili düşüncelerinizi bir kez de burada ifade edebilir misiniz rica etsem?

Likya Işıklı Aşklar Ülkesi kitabının yazarı Levent Veziroğlu
Likya Işıklı Aşklar Ülkesi kitabının yazarı Levent Veziroğlu

Levent Veziroğlu – Kitapta şöyle ifade etmiştim; “Yaratmak değil üretmek olmalı insanın düsturu. Üretmek erdem, yaratmak bir üstünlük ifade der, oysa her insan isterse üretebilir. Birbirimizden üstün olma hırsımız neden olsun ki…”

Yaratmaya atfedilenin kutsallığın aslında üretmekte olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Biz yaşamı sınırlı varlıkların, üretip paylaşarak çoğalabileceğine olan inancımı; yaşamım boyu karşılaştığım engellemelere rağmen halen korumaya çalışıyorum. Çocuklarıma, dostlarıma ve konuşma fırsatı bulduğum özellikle genç insanlara bunu aşılamaya, anlatmaya çalışıyorum. Sizin bahsettiğiniz o vahşice tüketimin karşısına üretmeyi, çoğaltmayı koymanın, o sürecin bir parçası olmanın bile insana kendini çok iyi hissettirdiğini düşünüyorum.

Hepsinde Bir Işık Gizli

Didem Elif – Kesinlikle ben de aynı şekilde düşünüyorum. Bu yüzden de sözleriniz benim içimde çok kıymet buldu. Dilerim bu anlayış giderek çoğalsın.

Hikâyeniz, pek çok romanda olduğu gibi, sabit bir aşk hikâyesi üzerine kurgulanmamış. Likya’da geçen aşk hikâyeleri, ana karakterlerinizin arayışları boyunca tesadüfen karşılarına çıkıyor. Hepsi de çok hüzünlü hikâyelerdi doğrusu. Daha önce kimseden duymadığım için soruyorum. Anlattığınız gerçekten ışıklı olan aşk hikâyeleri bu topraklarda yaşanmış hikâyeler mi? Bahsi geçen isimler gerçek hayatta yaşamış karakterler mi?

Levent Veziroğlu – Bu kitapta anlatılan aşk hikayeleri, ilhamını Likya’dan alan ama benim kurguladığım masalsı aşk hikayeleri. Her bir aşk hikayesinin aslında birbirine dair de gizli referansları var. Hepsinde bir “ışık” gizli.

İşin hüzün tarafına gelirsek; her aşk içinde biraz da hüznü barındırıyor. Sezen Aksu şarkılarında sıkça uğrar bu duyguya: “hüzün çiçeklerin en güzelidir” der, “acının insana kattığı değeri bilirim küsemem, acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” der. Çok severim ve çok anlam yüklerim. Sanırım bu coğrafya insanının acıdan aldığı tuhaf bir haz var. Aşkların hüznü aslında kitapta da iki kahramanın tartışıp yanıt bulamadıkları bir soru.

Likya'da Gün Batımı
Likya’da Gün Batımı

Günün Sonunda Tercih Ettiğiniz Bir Yaşamı Sürmüş Olursunuz

Didem Elif – Sezen Aksu’nun Gidemem adlı şarkısının sözlerini ben de anlamlı bulurum ve çok severim. Hayata bakış açımı anlattığını düşündüğüm ender şarkılardan biridir benim için. Bu satırların arasında hatırlamak ne güzel oldu.

Ana karakteriniz, her ne kadar kararlarını mantıksal bir süzgeçten geçiriyor olsa da, genel anlamda iç sesini dinleyerek yol alıyor. Biraz burnunun dikine biri olduğu da söylenebilir sanıyorum. Hikâye boyunca akışta olmanın getirdiği güzelliklerle hatta sürprizlerle karşılaşıyoruz. Levent Veziroğlu olarak karar verirken genelde siz de sezgilerinize göre mi hareket edersiniz? Pek çok insan için zordur da, akışa bırakarak yol almak sizin için kolay mıdır?

Levent Veziroğlu – Bu galiba benim de yaşam pratiğim. Biraz burnunun dikine, bildiği doğruya giden, her şeyi akıl ve mantık süzgecinden geçiren ama aynı zamanda sezgisel bir şekilde ilerleyen bir yapım var. Bu bazen sizi doğruya, bazen de istemediğiniz sonuçlara götürebilir ama günün sonunda siz tercih etttiğiniz bir yaşamı sürmüş olursunuz ve artık o noktada aldığınız kararın sorumluluğunu taşırsınız. Yani kısaca yaşamda hiç bir şeyin tek bir reçetesi yok, sizin elinizdeki içerik sonucu belirler. Tabi “gelsin hayat bildiği gibi gelsin” demek kafa tutan bir kaderciliği de gösterir.

Likyanın Kızı ve Ramses’in Torunu

Didem Elif – Likya’nın kızının ve Ramses’in torununun, adaletten tutun da doğanın bilgeliğine kadar felsefe boyutunda, oğullarına miras bıraktıkları düşünceleri var. Hikâyenizin örgüsü hep bunun üzerinden gidiyor. Her ikisinin de oğullarıyla aralarında çok güçlü bir bağ var. İkisinden yola çıkan bir aşk hikâyesi daha bekledim kitap boyunca. Böyle bir hikâye ile karşılaşmayınca, artık beklemeyi bıraktığım anda sürpriz bir sonla kendimce bu beklentiyi yakaladığımı söyleyebilirim. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Haklılık payım var mı? Likya’nın kızı ile Ramses’in torunu arasında tılsımlı bir aşk hikayesinden bahsedebilir miyiz?

Likya Işıklı Aşklar Ülkesi kitabının yazarı Levent Veziroğlu
Likya Işıklı Aşklar Ülkesi kitabının yazarı Levent Veziroğlu

Levent Veziroğlu – Likya’nın kızı annem ve Ramses’in torunu babam, ikisi de hayatta olmayan bu iki insanla aramda kurduğum felsefik ve düşünsel ilişkiyi onların ağzından yeri geldiğinde öğüt, yeri geldiğinde tespit, yeri geldiğinde yergi şeklinde metaforik olarak anlatmaya çalıştım. Bu anlamda kitabın iki temel yolu var, ana karakterlerin yaptığı yolculuğu takip ederken zaman zaman bu iki insanın dış seslerine kulak kabartıyor ve düşünmeye başlıyorsunuz.

İkisinin arasındaki tılsımlı aşk hikayesine dair kitapta üzeri kapalı olarak yansıttığım bölümler var. İkisinin de özel insanlar olduğuna dair tabi ki taraflı bir fikrim var, birbirlerini tamamlayan insanlardı. Ben bunun çok önemli olduğuna inanırım, her insanın kendi yapbozunda eksik bir parça olduğunu ve o eksik parçayı elinde bulunduran insanla karşılaşmadan kendi resmini tamamlayamayacağına inanıyorum. Ama burada gözardı edilmemesi gereken önemli nokta şu, sizin eksik parçanız birden fazla insanın elinde olabilir, siz de eğer o insanın eksik parçasını elinizde tutuyorsanız ancak bir bütün resimden bahsedebilirsiniz. Onda olan sizin eksik parçanızla sizin resminiz, sizde olan onun eksik parçasıyla onun resmi tamamlanır ve bu iki resim birleştirildiğinde anlatılacak tılsımlı bir hikaye ortaya çıkar.

Varlık – Yaşam – Ölüm ve Sonrası

Didem Elif – Ne kadar güzel ifade ettiniz. Kitapta dikkatimi çeken bir başka şey, parayla ilgili ya da zamanla ilgili matematiksel detaylar kullanmanız. O kadar keskinlik duygusu veren detaylar ki bunlar, sezgilerine ve akışa göre yol alan birinin netlik ihtiyacının karşılanması gibi geldi bana. Acaba iş hayatınızdan kalma bir alışkanlık mı, yoksa bilinçli başka bir niyet mi var bu sayısal betimlemelerin arkasında?

Levent Veziroğlu – Kitapta matematiğin önemine ve yaşamda doğruluğu inkar edilemeyecek bir alan olduğuna dair güçlü önermeler var. Paraya ilişkin kullandığım yöntem okuyucuyu o hesabın içerisine çekmek ve sonunda insanın parayla ilişkisini sorgulatabilmek, nitekim kitabın sonlarında buna dair yazdıklarım mevcut. Zamana dair yazdıklarım Antik Yunan’dan ve Mısır Uygarlığı’ndan günümüze kadar uzanan temel bir arayışı; varlık-yaşam-ölüm ve sonrasını temsil ediyor.

Keçi Ezgisi

Didem Elif – Kitabınızı okurken; karşılaştığım hem yaşamın içindeki, hem de satırlarınızın arasındaki keçi detayları kafamda tuhaf bir ışık çakmıştı. Sanki aksakallı bir keçi beni kendi Likya’mda bambaşka bir yere götürdü. Daha önce de belirttiğim gibi o yollarda zaman zaman kayboldum. Finalin büyüsünü kaçırmak istemem ama en sondaki keçi detayı da dikkatimi çekti. Bu topraklarda en sık rastlanan şey aslında, çok da şaşırmamak gerek elbette; ancak sizin de figür olarak keçiye yüklediğiniz bazı anlamlar varmış gibi bir hisse kapılıyorum. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?

Likya Işıklı Aşklar Ülkesi
Yine İtalya’da Likya Işıklı Aşklar Ülkesi kitabını okurken çektiğim bir görsel…

Levent Veziroğlu – Keçi detayını yakalamış olmanıza sevindim. Keçi aslında tragedya’nın özüdür. Tragedya Yunanca tragoidia sözcüğünden gelir ve “keçi ezgisi” anlamındadır. Tragedya’ların içerisinde bir mücadele sonucunda yaşanılan bir kayıp vardır, ve buradaki acı içinde bulunan ortamdan soyutlanmadan ortadadır. Örneğin çocuğunu kaybeden bir annenin acısının gerçekliği sorgulanamaz bile. Diğer taraftan keçilerin hiç bir yere bağlı olmadan en sarp koşullarda yaşayabilme kabiliyetleri, mücadeleci ve vakur duruşları, gözlerindeki bilgelik de bir başka anlam yüklediğim durum.

Likya Işıklı Aşklar Ülkesi

Didem Elif – “Büyüleyici bir sesle ve kusursuz bir Yunancayla şarkıyı söyleyip bitirdiğinde içimdeki umut bütün Likya’yı kaplayacak kadar büyümüştü. Ve öylece kaldığı yerden tekrar başladı bu sevda yolculuğu.” Başta kavuşamayan ama sonra sevdasıyla bir araya gelen bir karakterinizin cümleleri bunlar. Sohbetimizi aşka dair bir soruyla bitirmek istiyorum. Yarım kalmış aşk hikâyeleri yıllar sonra kaldığı yerden devam edebilir mi gerçekten? Ya da devam etse eskisi gibi olur mu? İki insan ayrı geçirdikleri onca zaman sonra çok farklı insanlar olarak şekillenmez mi? Hatta başka bölümde geçen yine sizin cümlelerinizden alıntı yapacağım. “Gittiğin rüzgârın seni geri getirmesini bekleme; ya rüzgâr değişmiştir ya sen, zamansa çoktan geçmiştir ikinizin üzerinden,” diyor Ramses’in torunu. Yarım kalmış aşk hikâyeleri hakkında ne söylemek istersiniz? Zaman iki aşığın üzerinden geçtiğinde, gerçekten kaldıkları yerden devam edebilmeleri mümkün müdür sizce?

Levent Veziroğlu – Bu konuda çok ahkam kesmek istemem, her aşkın her insanın kendi öz duygusunu yadsımadan bir şeyler söylemek mümkün ancak. İnsana dair hiçbir şey kaldığı yerden devam etmez. Aslında kitabın yanıt aradığı temel konularından biri “zaman”. Zamanın üzerinden geçtiği her şey bana göre form değiştirir ama aşk öyle bir şey ki o bir şekilde hep kalır bir yerlerde, kitapta Ezginin Günlüğü’nün “Aşk biter mi?” şarkısına gönderme yapılarak bu da tartışılıyor. O yarım kalan aşklar da zamanın bir fonksiyonu. O insanı yeniden bulduğunuzda geçmişe takılıp kalırsanız, geçmişte yaşamaya çalışırsanız kaldığınız yerden devam etmek mümkün değildir. Yarım kalan kitaplar, yarım kalan filmler, yarım kalan şarkılar hep en baştan tekrar başlanırsa bir anlam ifade eder. Aşkta da öyle. Yarım kalan aşkı bulduğunuzda o insana geçmişteki aşktan bağımsız yeniden aşık olabiliyorsanız belki de çok daha büyük bir şey yaşayabilirsiniz. Ama insanın en en büyük kusuru unutamamak. Ah bir unutabilsek!

Didem Elif – Likya Sohbetleri’nde, Likya Işıklı Aşklar Ülkesi kitabının yazarını ağırlamak benim için oldukça anlamlı oldu. Tam da bu köşeyi hayata geçirme amaçlarıma uyan bu özel sohbet için kendisine çok teşekkür ediyorum. Levent Veziroğlu’nun kitabın sonunda okuyucuya verdiği listeden seçtiğim, Haris Alexiou’nun Patoma adlı şarkısıyla veda etmek istiyorum. Bir başka Likya Sohbetleri’nde görüşmek üzere…

Sevgiler,
Didem Elif

Please follow and like us:
error

Kürşat Başar – Bazen Unutmak İstersin

Yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin ile bugün okuyucularla buluşan Kürşat Başar Likya Sohbetleri‘nin konuğu oldu.

Didem Elif – Gazeteci, Televizyoncu, Yazar, Senarist, Oyuncu, Müzisyen… Unuttuğum bir şey var mı diye düşünüyorum da, kimliklerinizi sıralamaya çalışırken şunu fark ettim; bazıları asosyallik, bazıları da sosyallik isteyen işler. Mesela kitap yazmak dış dünyadan kopma disiplini istiyor. Yemekli bir masada konuk ağırlamak ya da sahnede saksafon çalmaksa tam tersi. Şu durumda karakteriniz birbirine zıt bu iki özelliği de barındırıyor olmalı. Bu sizi zorluyor mu? İşler arası disiplinde dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

İstemediğim Bir İşte Çalışmadım

Kürşat Başar – Gerçekten de birbirinden çok farklı durumlar söz konusu. Ama sanıyorum çok uzun zamandır bütün bunları ayrı ayrı yapmaya alıştığım için beni fazla zorlamıyor. Asıl zorlandığım şey bütün bunlar için zamanı ayarlayabilmek.

Didem Elif – Çağımızın bana göre en büyük sorunlarından biri çalışan insanların çoğu işinde mutlu değil. Oysa siz bu kadar farklı alanda çalışmanıza rağmen sanki hepsini severek yapıyorsunuz. En azından bana geçen hissiyat bu yönde. Bu yüzden merak ediyorum, bir işte çalışırken “benim burda ne işim var?” dediğiniz bir gün oldu mu hiç? Olduysa ne yaptınız ya da olsaydı o işi yapmayı zorla sürdürür müydünüz?

Kürşat Başar – Her zaman kendi istediğim ve sevdiğim şeyleri yapmaya çalıştım. Sevmediğim, istemediğim bir işte çalışmadım. Bu kimi zaman sorun yaratıyor tabii ama bir işte sıkıldığım veya artık orada kendime ya da başkalarına faydam olmadığına inandığım zaman oradan gitmeyi tercih ettim.

Benim De Umutsuz Hissettiğim Zamanlar Oldu

Didem Elif – Başarıya dair kemikleşmiş şeyler var. Mesela çalışkan olmayan biri ne kadar yetenekli de olsa bir başarıya ulaşması zor. Şansı yaver gidip bir şekilde ulaşsa bile en azından onu sürdürülebilir kılması için emek harcaması şart. İnsan emeğinin karşılığını hemen almıyor çoğu zaman. Alsa belki de herkes başarılı olacak. Yaptığı işlerde başarılı olmuş biri olarak özellikle irdelemek istiyorum, emek verdiğiniz halde istediğiniz sonuca ulaşamayacağınıza dair umutsuzluğa kapıldığınız anlar olur mu? Olmuyorsa ne mutlu size ama oluyorsa Kürşat Başar bununla nasıl başa çıkıyor?

Kürşat Başar’ın ilk albümü Keşke Burada Olsaydın plak görseli

Kürşat Başar – Elbette herkes gibi benim de böyle zamanlarım oldu. Kendi dışımdaki nedenlerle işimi kaybettiğim ya da kendi isteğimle bırakıp sonra uzun süre işsiz kaldığım da oldu. Genellikle böyle zamanlarda kendi içime kendi asıl işime yani yazmaya dönerim ve tabii ilgi alanlarım yani müzik ve sanat da hep yanımdadır.

Didem Elif – Yıllar evvel bir iş görüşmemiz olmuştu sizinle. Yanılmıyorsam milenyum senesiydi. Star Gazetesi’nde yazıyordunuz. 25 yaşlarındaydım. O dönemlerde politik bir inanışım olmaması beni rahatsız ediyordu. Apolitik bir genç olmak istemiyordum. Bu eksiklik duygusuyla ne kadar çok kitap okuduysam da ne solcu ne de sağcı olarak nitelendiremiyordum kendimi. Bunu sizinle paylaştığımda, “Daha iyi ya, daha ne istiyorsun? Ne yapacaksın solcu ya da sağcı olup?” dediğinizde ilk önce çok şaşırmıştım. Ama konuşmamızın sonunda o güne kadar karşılaştığım en tarafsız bakan insanlardan biri olduğunuzu düşünmüştüm. O zamandan bugüne ise ciddi anlamda siyasal bir kutuplaşma oldu. Bugün hemen hemen herkes bir taraf olmuş durumda. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir? Hala siyasete karşı tarafsız kalmak gerektiğini düşünüyor musunuz?

Kürşat Başar – Çok genel anlamda ele alınırsa elbette hepimizin her yaptığı şeyin siyasi bir karşılığı var ama benim kastettiğim keskin bir ideolojik tavrın insanları ayrıştırdığı ve mutlu etmediği… Kaldı ki ben kendi görüşlerimin herhangi bir idelojinin kalıplarından çok daha geniş olduğu düşüncesindeyim. Yaftalanmış kimlikler insanların zenginliğini, biricikliğini götürüp onları belli bir kalıba sokuyor.

Önyargıyı Kırmamı Sağladı

Didem Elif – Babanızın işi icabı çocukluğunuz, gençliğiniz Doğubeyazıt gibi, Lefkoşa gibi farklı kültür yapısına sahip bölgelerde geçti. İçinde yaşarken uyum sağlama zorluğu çekilse de, farklı kültürleri görerek büyümek iç dünyayı zenginleştiriyor diye düşünüyorum. Mesela empati yeteneğinize mutlaka katkısı olmuştur. Hayatın sizi sürüklediği bu yollar size en çok ne kazandırdı sizce?

Kürşat Başar’ın ikinci albümü Kaldığımız Yerden

Kürşat Başar – Söylediğiniz doğru, özellikle empati kurabilmeyi, farklı hayatların da olduğunu, bazen çok kesin doğru sandığım şeylerin doğru olmadığını bana öğretti. Ayrıca tabii ilk gençlik yıllarında sahip olduğum birçok önyargıyı kırmamı sağladı. Bunun yanında çok farklı insanlar tanımak, farklı hayat biçimleri görmek de mutlaka insana büyük bir zenginlik getiriyor.

Didem Elif – Yaşamadığınız bir şey yazıp da sonra onu bire bir yaşadığınız oldu mu hiç? Yazmanın böyle etkileri olabildiğine inanıyorum da bazen. Bakiyim beni bu konuda destekleyecek bir cevap alabilecek miyim?

Kürşat Başar – Evet ilginç bir biçimde bazen yazdığınız birşeyi yıllar sonra yaşadığınız oluyor. Bu bir öngörü mü, bir rastlantı mı bilmiyorum ama yazarlar biraz da büyücüdür değil mi?

Didem Elif – Aslında Hayal adlı kitabınızda kendi hayat hikayenizi anlattınız. Özellikle mesleğinde bir yere gelmek isteyenler için iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum. En azından ben daha atılımcı olmak adına motive olmuştum. Ancak kendinizi çok fazla dışardan bakarak anlatmışsınız gibi geldi. Romanlarınızda, her birine tek tek girmeyeceğim, karakterlerin iç sesini başarıyla aktaran bir yazarsınız. Bu yüzden de gözlemlediğim kadarıyla okuyucularınız sizinle duygusal bir bağ kuruyor. Ben şahsen Aslında Hayal’de Kürşat Başar’ın iç sesini daha fazla duymayı bekledim. Dolayısıyla bir iç hesaplaşma derdiyle yazılmamış sanki. Kendi hayatınızı kaleme almanızın ardındaki ana neden neydi?

Kürşat Başar – Aslında Hayal’i bir iç hesaplaşma için yazmadım. Uzun ve çok katmanlı bir hayatı, çok değişik yerlerde geçen zamanları belki de unutmadan biraraya getirmek istedim. Ayrıca söylediğiniz gibi biraz da genç okurlar için bu hayat öyküsünün bir anlamı olabileceğini düşündüm.

Değerli sanatçı Zeynep Talu’nun Instagram Paylaşımından
Eğlenmek Hayatımızın En Değerli Şeylerinden Biri

Didem Elif – Başucumda Müzik’ten bu yana çok net belli ki nefes aldığınız sürece müzik ve yazı sizin hayatınızda hep başucunuzda olacak. İki albüm çıkarttınız. Hangi alanda olursa olsun üretmek sancılarını beraberinde getirir her zaman. Bu anlamda sahnede müzik yapmak daha eğlenceli olmalı. Hayat gailesi içinde koştururken insanlar eğlenmeyi es geçiyor çoğu zaman. Oysa eğlenmenin hayatımızda mutlaka yer alması gerektiğini düşünüyorum. İkili ilişkiler için bile saygı, sevgi, güven kadar olmazsa olmazı bence. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz? Eğlence sektörünü kastederek değil de genel anlamda soruyorum eğlenmenin sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Kürşat Başar – Ben iş hayatımda yöneticilik yaptığım dönemlerde bile hep sıkı bir çalışmanın eğlenceyle birleştirilmesi gerektiğine inandım. İnsanlar mutlu değilse yaptıkları işin de çok iyi olmayacağını düşünürüm. Bu sahne için de böyle insan ilişkisi için de böyle. Kimse keyifsiz, yalnızca çalışan veya sıkıcı şeyler anlatıp duran insanlarla zaman geçirmek istemez. Eğlenmek hayatımızın en değerli şeylerinden biri. Çocuklar yalnızca okula gidip ders çalışsa hayatları ne kadar sıkıcı olurdu.

Bazen Unutmak İstersin

Didem Elif – Sizi sahnede dinleme şansım olmadı ama, ben hep bir yazar olmak istediğim için belki, sizin yazar kimliğiniz benim her zaman daha çok ilgimi çekti. Instagram hesabınızdan yeni kitabınızın çıkacağını duyurduğunuz anda bu fırsatı değerlendirip sizinle bağlantıya geçmek istedim. Beni kırmadığınız için çok teşekkür ederim. Anladığım kadarıyla Bazen Unutmak İstersin bir deneme kitabı. Bugünden itibaren de okuyucularla buluşuyor. Son olarak yeni kitabınız Bazen Unutmak İstersin ile ilgili okuyucularımıza biraz bilgi verebilir misiniz?

Kürşat Başar’ın yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin

Kürşat Başar – Bazen Unutmak İstersin benim yazılarımdan oluşuyor. Daha çok ilişkiler, evlilik, ayrılıklar, kadın erkek anlayışındaki farklılıklar üzerine denemeler ve kısa öykü tadında parçalar var içinde.

Didem Elif – Kürşat Başar’ın bir albüm parçasıyla söyleşiyi sonlandırmak istiyorum. İki albümdeki bütün parçalar birbirinden güzel. Değerli sanatçı Zeynep Talu’nun varlığının sonuna kadar hissedildiği katkısıyla, her ikisinde de birbirinden değerli isimlerle çalışılmış. Ben şahsen sözleri olmayan bir şarkı seçmeyi tercih ettim. Şarkı sözleri bazen bizi geçmiş zamanda istemediğimiz bir ana götürebiliyor. Bu söyleşiyi okuyan kimsenin aklında böyle bir yönlendirme yapmak istemedim. Çünkü Kürşat Başar’a katılıyorum; Bazen Unutmak İstersin. Kapatın gözlerinizi şimdi. Burçin Büke’nin piyanosunun eşlik ettiği Kürşat Başar’ın saksafonuyla, sözlerini sizin yazacağınız o en çok istediğiniz zamana gidin. Benim yerim belli. Işık dolu sohbetler yapmak istediğim Likya’da olacağım. Sizi de beklerim…

Please follow and like us:
error