Hayat

Tam yedinci yaşımda dünyaya yukarıdan bakmaya başlıyorum. O yaz bir apartmanın 13. katına taşınıyoruz çünkü.

13 öyle uğursuz bir sayı değil bizim aile için. Annemle babam yine bir ayın 13. gününde evleniyorlar. Ablamın doğum günü de aynı güne denk geliyor. Onun varlığı onlara yıl dönümü hediyesi oluyor.

Uğursuz olur mu hiç, öperek koklayarak severiz biz 13’ü… Nasıl sevmeyelim ki. Üstelik sonradan anlayacağız ki, annemin en sevdiği evi burası olacak.

O yıllarda etrafta bizimki kadar göğe yükselen çok fazla apartman yok. Gökdelenin ne olduğunu bile bildiğimden emin değilim. Her ne kadar çocukluk mahallemi terk ettiğim için evdeki en üzgün kişi ben olsam da, kendimi bir uzay üssüne yerleşmiş gibi hissediyorum.

Babamın doğum günümde verdiği kitaplar beni zaten bir kaç aydır başka alemlere taşımayı başarmış. Gıcırdayan merdivenli iki katlı ahşap evimizin üst katında, ablamla yatmadan önce bir ritüelimiz haline gelen kitap okuma saatlerimizde -abim niye bize katılmazdı bilmiyorum- denizin altındaki hayatları, dünyanın öbür ucundaki varlıkları çoktan merak etmeye başlamışım.

Tıpkı dünyayı etrafımdaki herkesten farklı algıladığım gibi -ama daha bunun farkında değilim, herkes gibiyim sanıyorum- hemen hemen her şeyi olduğundan küçük görüyorum pencereden dışarı baktığımda. Hele 13 yaşına geldiğimde -bak gene 13- algıladıklarıma anlamlar yükleme devrine geçiyorum ki ondan sonra zaten ipin ucunu ne ben ne de başkaları tutamıyoruz.

Geceleri herkes uyuyor ama beni bir türlü uyku tutmuyor. Evde benim uykusuz gezinmeme ev halkı alışık. Öyle kafamda bir derdim filan yok tabi. Bizim zamanlarımızda 13 yaşında ne derdin olacak? En fazla bisiklet ister bir çocuk değil mi? Üstelik abisi bisikletine hiç binmeyip apartmanın deposunda çürüttüğü için ona babası bisiklet almıyorsa.

İstiyorum bisiklet, çok istiyorum. En büyük derdim bu ancak babamı bir türlü ikna edemiyorum. Benim hatam olmayan bir cezayı ödeyerek, sahip olduklarımıza değer vermeyi böylece o yaşlarımda öğreniyorum. Bu duruma abim benden çok dertleniyor. “Üzülme ben sana alacağım istediğin bisikleti.”

Derdim yok işte. Okuduğum kitap sürüklemiş gene beni bir yerlere ve uykum kaçmış. Zaten hayata dair iki şeyi çok saçma buluyorum o zamanlar. Uyumak ve yemek yemek. Ne gerek var ki ikisine de…

Hele ki yemek yemek tamamen fuzuli bir işlev benim için. Hatta komik gelecek belki ama sürekli unuttuğum bir görev. O yüzden annem eve gelmeyecekse o gece, en büyük derdi benim aç kalmam.

“Gene dün gece hiçbir şey yememişsin kızım, dolaptan al ısıt dedim ya ben sana.”
“Aaaaa doğru yemek yiyecektim ben değil mi, tamamen unutmuşum.”

Yemek yemeyi sevmediğim gibi, meyve ve kuruyemişi de sevmiyorum. Babamsa yemeğe, meyveye, kuruyemişe çok düşkün. Evde her zaman bunlar dolu bulunuyor. Bense kayısı ya da badem yemiyorum ama kayısının çekirdeğini kırıp içindeki bademi yemeyi çok seviyorum. Onun lezzeti bana çok özel geliyor.

Ne dondurmaya, ne çikolataya düşkünlüğüm var. Hatta muhallebici torunu olarak yaz, kış dondurma yenen bir evde ben burun kıvırıyorum habire yemeyeceğim diye. Madem bu besinlere ihtiyacımız var keşke tabletlerini yapsalar da kurtulsak şu işkenceden kafasındayım.

Yok yok, dur bir dakika, bir dakika…

Gerçekten çok sevdiğim iki şey var: Biri süt. Biri de süt mısır! Ama Durmuş abinin arabasından olacak…

Süt ve mısır deyip geçmemem, burada biraz daha durmam lazım. Süte o kadar acayip bir bağımlılığım var ki, uykumdan uyanıp evin içinde “Süüüt,” diye bağırmaya başlıyorum. Annem de kıyamam, en tatlı uykusundan kalkıp hemen ballı sıcak sütümü hazırlayıp yatağa getiriyor. İçip tekrar uyumaya devam ediyorum. Kaç yaşıma kadar mı yapıyor bunu? Üniversiteyi kazanıp başka bir şehirde okuyacağım yaşa kadar. Ne yapsın kadın, yeter ki süt içeyim de mideme bir şey girsin diye çırpınıyor.

Veee süt mısır… İple çekiyorum Durmuş abinin geldiği saati ama ola ki kaçırdım, 13. kattan duyuyorum sesini. “Mısır… Süt mısır…” Asansörün gelmesini bile bekleyemeden koşa koşa iniyorum merdivenleri.

“En sütlüsünden istiyorum Durmuş abi.”
“Merak etme Elif senin için ayırdım.”

Ben ikinci hatta bazen üçüncü mısırı yiyene kadar bekliyor bizim mahallede mısır arabası. Bir taraftan konuşuyoruz, bir taraftan hala mahallede olduğu anlaşılsın belki almaya gelen olur diye arada bağırıyor Durmuş abi: “Mısıırrr… Süt mısır…”

Bazı insanlar birbirlerinde iz bırakır. Şu an bile kulağımda sesi. Yıllar sonra mahalleye geldiğinde tesadüfen mısır alan babama Durmuş abi çekinerek beni sormuş:

“Eskiden çok gelirdim ben bu mahalleye. Bir çocuk vardı Elif. Benden sürekli mısır alırdı. Tanıyor musunuz? Acaba hala bu apartmanda mı oturuyor?”

Babam “ben babasıyım,” diyince ikisi de şaşkın şaşkın birbirine bakıyor. “evlendi o, artık burada oturmuyor.”

O günden sonra annemlere gittiğimde bir kaç kez apartmanın bahçesinde karşılaştık tabi. Yaşlanmış. Büyümüşüm. Gülümsemek ve genel karşılaşma seromonisi dışında hiçbir şey konuşamadık. Çocukken ne bulup da ona anlatıyordum bilmiyorum.

Çoğu zaman okuduğum kitabı bitirmeden uyuyamazdım. Sonunun nereye bağlanacağını çok merak ederdim. Kelimeler, cümleler filan değil de çıkarımlar beni etkilerdi. Kurgudaki bağlantılar. Sonra kitap bittiğinde odamdan çıkıp salona giderdim. Çoğu zaman babam televizyonun karşısında uyuyakalmış olurdu. Televizyonu kapatıp mutfağa geçer camdan dışarı bakardım. Tek tük yanan ışık dışında minik pencerelerin hepsi karanlık olurdu. Herkes uyuyordu neticede.

Yine de merak ederdim. Acaba ne yaşanıyor bu evlerin içinde? Başlarını hangi duyguyla yastığa koyuyorlar. Mesela şu tam ana caddede ışıkların önündeki apartmanın 3. katında nasıl bir hayat var acaba? Halbuki bilirdim o apartmanda kimlerin oturduğunu. Yaşıtım Ali ölmemişti daha. Henüz öldürmemişlerdi onu. Bir aşk cinayetine kurban gideceğini çok sonra duyacaktım.

Belalı bir çocuktu. Oldum olası. Kardeşine çok kötü davranırdı. Ali olmasa derdim. O daireye girer, benden yaşça küçük adaşım Elif’e yeni bir hayat yazardım. Tek çocuk olduğu bir hayat. Derken Ali ile Elif’in babasının öldüğünü öğrendik. Görüntüsü dışında tanımazdım babasını. Onlara yine de üç kişilik bir hikaye yazdım babasının öldüğünü öğrendiğim gün. Adı Cam Oda’ydı. Sonuçta varolmayan bu hikayeyi yazarken bir odanın camından, başka bir odanın camına bakıyordum. Tıpkı karakterlerimden birinin camdan bir odada yoğun bakımda yatan babasına baktığı gibi.

Benim kurguladığım gibi olmadığını bilirdim gerçeklerin, yine de göründüğü gibi olmadığını düşünürdüm bildiklerimizin. Yoksa en huzurlu zamanların geceler olması gerekirdi. O sakinlik, o sessizlik gerçek gelmezdi bana. Annemin korkuttuğu gibi yabancılara güvenmemezlik gibi bir şey değildi. Herkesin içinde bir şeyler gizlediği gibi bir duyguydu. Biraz daha uzakta duran, daha küçücük kalmış, içinde kimin oturduğunu bilmediğim bir pencereye bakıp, yastığına sarılıp ağlayan birini duyardım örneğin.

Gerçekten duymazdım elbette, duyumsardım diyelim…

O pencere değilse bile manzaramdaki şu minik pencerelerden mutlaka birinde üzgün birinin olduğuna gerçekten inanırdım. Ama burdan bakınca göremezdik işte. Gördüğüm sakin, sessiz güzel bir karanlıktı. Mutlu, sevgi dolu güzel bir aileye sahiptim. Güzel manzarası olan konforlu, sıcacık bir evin içindeydim. Ancak başka evlerin içinde ne olduğunu anlamaya çalıştığım böyle zamanlarda tam tersini düşünürdüm.

Hüzün kaplardı içimi…

Hayat anlardan ibaretti. Öyle görürdüm. İçinde olduğumuz anlar… Ve hissettiklerimiz…

Ben de anlar yazdım. Basit, belki sıradan ama her kesimden insanlara ait anlar. Başkası için herhangi, biricikliğimiz için kocaman olan anlar.

Kadıköy’deki sahafçı arkadaşımız Lütfü de malzeme olacaktı hikayelerime, evlendiğim apartmanın giriş katında oturan Peri teyze de. Tanımadığım halde eşim bana kendisinden bahsettiğinde etkilendiğim Ragıp Baba’yı unutamazdım. Ve pek tabi, Zühtü diye bir çocukla çıktığı için “Ben sana yandım Zühtü,” diye çıktığı çocukların isimleriyle her seferinde dalga geçtiğimiz, erkeklerde ilk olarak el güzelliğine bakan en yakın arkadaşım Zeynep de bu işten nasibini alacaktı.

Genelde ne hissettiklerini anlamaya çalıştığım insanları yazardım. Söyledikleri bir cümle tetiklerdi beni. Alışıktı etrafımdakiler, “Aaa ne güzel dedin, ben bu cümleyi bir yazımda kullanayım,” dememe.

Aslında tuhaftı. Mesela ressam arkadaşım Başak oturmuş karşımda düşürdüğü bebekle ilgili yaşananları, nasıl üzüldüğünü ama doktoru ona “Doğa zayıf olanı eler,” dediği anda ne kadar ona iyi geldiğini anlatıyordu. Benim beynimde ise bir ışık yanıyordu. “Aaa ne güzel bir şey söyledin. Doğa zayıf olanı eler. Ne kadar da doğru. Ben bunu yazabilir miyim?”

Dinlerdim. Herkesi o kadar iyi dinlerdim ki. Biri konuşuyorsa, orası bir sınıf değilse, mecburi bir anlatıcı yoksa, işle ilgili değilse kendi hikayesinden bir şey anlatanı gerçekten çok iyi dinlerdim. Şaşırırlardı söylediklerini unutmamama. Bazen anlattıkları hiç tanımadığım arkadaşlarını gördüğümde “sen şu musun?” derdim. Anlardım o kişi olduğunu çünkü bana anlatılırken yaşamıştım sanki o kişiyi ben. Görünce tanırdım o yüzden. Aslında isimler kalmazdı aklımda. Öyle saç rengini ve göz rengini tanıdığım insanların bile bilmezdim. Özellikle erkeklerin çok şaşırdığı bir şey vardı ki. Kendi nişan, evlilik yıldönümü gibi tarihlerimle hiç işim olmazdı. Biri sorduğunda dönüp eşime sorardım, “biz kaçında evlenmiştik,” diye.

Bir keresinde babamın göz rengini ve bıyıklı olup olmadığını sormuşlardı. Oturup düşünmüş, net cevap verememiş, akşam eve gidince emin olmak için babamın yüzüne bakmıştım. Bir keresinde de bir arkadaşımla işyerinin dışında öğlen arasında buluşmuştuk. Neden bilmiyorum işyeri için “Taştan mı bina?” diye sordu. Ne demek istediğini o kadar anlamadım ki, salak durumuna da düşmek istemedim ve başımı salladım. Ama aklıma takıldı tabi. İşyerine gidince binaya baktım. Sonuçta eski binaların olduğu bir semtteydik ve taş binalar vardı. Onlardan biri olup olmadığını soruyordu. Son olarak şunu da anlatayım ki ne kadar kör biri olduğum iyice anlaşılsın.

Çalışmaya başlayalı bir kaç ay olmuştu yani işe her gün gidip geliyorum, ki babamın işyeri olduğu için zaten bildiğim bir yer. İşyerinde telefonda birine adres vermem gerekiyordu, açık adresi biliyordum, verdim. Anadolu Ajansı’na yakın olup olmadığını sordu karşıdaki kişi. Ahizeyi elimle kapatıp, neredeyse on kişinin olduğu çalışma odamıza yüksek sesle, “arkadaşlar Anadolu Ajansı nerde? diye bağırdım. Hepsi şok olmuş bir şekilde bana bakıyordu çünkü o andan sonra öğrendim ki Anadolu Ajansı tam karşı apartmanımızdaydı.

Bir de aynı yakada bir buluşmaya yetişmeye çalışırken yanlışlıkla köprüden karşıya geçme hikayem var ki, onu şimdi gülmekten yazamayacağım.

Tuhaf… Biliyorum ama böyleydim işte. Beni gördüklerim ilgilendirmiyordu…

İnsanların ne hissettiklerini ise çok önemsiyordum. Biri konuşuyorsa, bir şey anlatıyorsa bunun onun için anlamı olduğunu düşünürdüm. Ve bazen anlatılanların başka biri için anahtar olabileceğini. Belki de bir ışık…

Öyle büyük şeyler yazmıyordum aslında ama yazma niyetim, isteğim hep bundandı.

Hayat… Bin bir çeşit insanın birbirine dokunduğu, bin bir türlü andan oluşan, başlangıcı ve bitişi olan bir kitaptı… Okuyan gözlerle bakmaya başladığımız zaman anlayacağımız bir kitap.

Bize yaşamak için hep ne yapmamız gerekeni söyleyen biri vardı… Bir öğretmen… Martı kitabındaki Jonathan gibi değilsek, sorgulamadan yerine getirmeye çalışıyorduk bize verilen ödevi. Yaşamak için… Sırf yaşamak için… Kaçıyorduk aslında… Yaşamaktan, yaşamak için kaçıyorduk. En çok da ben…

Duymak istediğim için, görmek istediğim için o kadar anlamsız bir hedefe takılı kalmıştım; öğretilmiş bir şeyi, öğretilmiş bir şekilde yaşamak için, gerçekte yaşadığım duygudan o kadar çok kaçmıştım ki; yeryüzünde sadece benim hissedebileceğim bir şeyi fark edememiştim. Tam bir kör gibi davranmıştım ve hayatımın en özel insanını kaybetmiştim.

Bir bisiklete sahip olmanın değerini çok iyi bilen ben; o eşsiz anların değerini bilememiştim…

Didem Elif

Not: Akdeniz bölgesinde kayısının benzeri Zerdali vardır. Onun çekirdeğinden çıkan badem acı olur. Tüm bunları hatırlayıp bu hikayeyle haşır neşir olurken Zerdaliler şarkısı düştü kulağıma bu hafta. O zaman keyifli dinlemeler… 😊

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error