Eskici

Ben bir eskiciyim. İkinci el eşya topluyorum, kapı kapı dolaşıp. Başkasının eskisi yeni gibi geliyor bana… Boş vakitlerimde onlara bakıyorum tek tek. Tozlarını alıyorum. Dokunuyorum konuşmalarını dinlemek için. Anlamıyorum dillerinden. Mesela şu köşesi kırık olan fincan, kimlerin dudağı değdi üstüne? Kimin elinde kırıldı? Merak ediyorum. İçine çay koyup, dudağımı değdirdim bir kere. Keskin yerinden içmeye kalktım. Dudağım kanadı. Tatlı bir sıvı aktı dilimin üstüne. Ağzıma dolan kendi hikayemdi.

Unutamadığım bir insanı unutmaya çalışıyorum yıllardır. Ne kadar istesem de yüzü gözümün önünden gitmiyor. Yaşadıklarımızı eskitemiyorum bir türlü. Tekrar tekrar aynı anıları yaşıyorum. Susmuyor içim. Her gece konuşuyorum onunla. Mektup yazıyorum. Sabah olunca beğenmeyip yakıyorum yazdıklarımı. Evde sürekli bir yanık kokusu…

Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm. Sigara sardım. Birlikte sigarayı bıraktığımız günü düşündüm. Benim şerefime içtiğimiz son sigarayı. Ayrıldıktan beş yıl sonra ben içmeye başladım yeniden. Bir trafik kazası geçirmiştim. Benim hatam mıydı yoksa taksicinin hatası mıydı, hatırlamıyorum. Taksici sigarayı uzatınca, dayanamadım yaktım bir tane. Yakış o yakış. Her sigara içişimde bilmek isterim “o da başlamış mıdır,” diye.

Son günümüzün son günümüz olduğunu bilmiyorduk ikimiz de. Şu anki halimden daha zayıftım. Mavi gömleğimi giymiştim. Onun üzerinde ise kot pantolon ve siyah bir bluz. Bluzu kirlendi o gün. O gün aldığım fincandaki kahveyi döktü üstüne. Dökülen kahveye sinirlendi sandım önce. Sonra fincana bakıp kızınca, anladım. Başkalarının eskilerini kullanmamı sevmezdi. Bilmiyorduk içtiğimiz son kahve olduğunu. Yoksa belki o eşyalarıma kızmazdı, belki ben de yeni yepyeni bir fincan alırdım ona. Taze çay demlerdim. Kahvaltı hazırlar, yumurta kırardım. İki göz, sarısı sulu. Sahi yumurtayı o nasıl sever? Bilmiyorum.

O günden kaç gece sonraydı. Telefonda konuşuyorduk. Güzel bir şeyler söyledi. Mutluydum. Yalandan “yalancı,” dedim. Galiba bozuldu. “Uykum geldi,” dedi. Bozuldum. Telefonu kapattık. Songül Hanım’dan aldığım kırmızı telefonu kullanırdım o zamanlar. Gecenin sessizliğinde öyle bir çınladı ki kapatırken, o an anladım bir daha görüşmeyeceğimizi. Kırmızı telefonu kullanmıyorum artık, ama o çınlama hala arada çınlar evin içinde.

Eskilerini vermeyi seviyor insanlar. Kim bilir, geçmişlerini unutuyorlar böylece belki. Yalandan “seni seviyorum,” diyince alınmıyor hiç kimse. Mektupları kimse yakmıyor benim gibi. Yanık kokusunda yaşamıyor. Ayrıldıkları sevgililerini unutabiliyorlar. Kırmızı telefonunu geri istemiyor Songül Hanım. Hatta kapıda beni her gördüğünde kurtulmak istediği bir başka eşyasını veriyor.

Yeni bir fincan almayı düşünüyorum. Yepyeni. Daha önce hiç kimsenin dudağının değmediği yeni bir fincan. Ben bile içmeyeceğim onunla. Kimseye de dokundurtmayacağım. Sonra yeni bir tabak alacağım. Bembeyaz bir tabak. Yavaş yavaş içinde sadece yeni eşyaların olduğu bir oda yapacağım. Daha önce hiç kullanılmamış ve hiç kimsenin kullanmayacağı eşyalar mis gibi kokacak odada.

O geri gelmez belki. Zaten gelse de yanık kokusunu sevmez. Hem beni unutmuştur, belki yeni bir sevgili bulmuştur. Belli mi olur, bir gün ben de onu unuturum. Belki yeni bir sevgili bulurum. İşte o zaman yeni eşyaların olduğu odaya yalnızca sevgilimi sokarım. Onunla o odada yaşarım. Taze çayın yanına kahvaltı hazırlarım. Yumurtayı istediği gibi yaparım. Hemen hemen her gün. Bazen de yumurtayı benim sevdiğim gibi yeriz. İki göz, sarısı sulu. Kızarmış ekmek kokusuyla dolar oda. Evin diğer odalarına sinmiş yanık kokusunu, o da ben de unuturuz.

Zalifre Yazıları / Şubat 2012