Öyküler
Öyküler

Kilim

Daha çocuğum. Aslında yeni yeni adet görmeye başlamışım ve göğüslerim artık büyümüş. Yine de saatlerce bir kilimcide oturmak istemeyecek kadar çocuğum. Dört bir odası halıfleks …

Öne çıkan

Ben De Seni

Yazarın sesinden dinlemek için tıklayınız.

– Yağmur! Kardeşini hırpalamayı bırak.
– Hırpalamıyorum ki, oyun oynuyoruz biz.
– Böyle oyun mu olur oğlum? O bir kız. Kızlarla güreş olmaz. Canını yakacaksın.
– Ama anneee, Rüzgar bir savaş kızı.

Ne alem çocuk. Lafa bak, savaş kızıymış. Habire boğuşan iki çocuklu bir evde, kafanı toparlayıp yazı yazmaya çalışmak ne zor iş. Ama şu metni bitirmem gerek. Yarın dergiye teslimin son günü.

“Camı açık unutmuşum geçen. Rüzgar çıkmış. Üşüdüm.”

Sanki araya bir cümle daha istiyor.

“Rüzgar çıkmış. Rüzgarla, yağmurla, karla dolu hatıralardan rüzgarla olanlar geldi aklıma. Üşüdüm.”

Tam da bu satırları yazdığım anda bir üşüme geldi bana. Açık olan pencereyi kalkıp kapattım. Perdeyi çekerken; sokakta sürdüğü tahta el arabasına eski eşyalar yüklenmiş yaşlı bir adam fark ettim. İşte hayatın içinde ayakta kalmaya çalışan biri daha…

Yağmur haklıydı. Rüzgar savaşçı ruhu olan bir kızdı. Hiç ağlayıp sızlanmazdı. Abisiyle boğuşmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Güreşi kaybetmek umurunda bile değildi. Her seferinde biraz daha güçlendiğini bilirdi. Yine de kendi içimde yazma çabası içinde olsam bile, hem kız olduğu hem de küçük olduğu için onu kollama ihtiyacı duyuyorum.

Yaşamın içinde düşe kalka ilerlerken, bir taraftan sözcüklerden yeni bir dünya inşa edebilmek. Sanki ev ahalisini var olan akışında bırakıp, kimsenin olmadığı bir odaya giderek orada sessizce ibadet edip gelmek gibi. İbadet eden biri olmadım hiç ama yazmanın bana verdiği his hep böyle oldu.

Oda

Herkes kendi zevkine göre döşer evini. Kimi oymalı, yaldızlı mobilyalar seçerken; kimi sade tonları ve formları kullanır. Kimi için şıklık daha önemlidir, kimi için rahatlık. Kimi her ikisini de başarır. Kışın soğuk, yazınsa sıcak hatta yapışık tutan deriyi tercih edenler vardır. Deri olan her şey çok da güzel durur açıkçası. Deri kaplı bir defter mesela, ne güzeldir…

Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler ise ruh evimizin mobilyaları gibidir. Masası, sandalyesi, halısı -ki ben kilim severim- perdesi, tabloları ile donanan bir ev. Okumak, görmek, dinlemek… Tüm duyularını vererek anladıkların, odalarına doluşturduğun eşyalardır. Üretmekse evine misafir çağırmak… İşte o yüzden yazmak birini ağırlamak gibi bir şeydir benim için. Oturmak için, sohbet etmek için, paylaşmak için, sevmek ve sevilmek için, hatta bazen sevişmek için… Tutkuyla, sevgiyle, aşkla…

Bazı yazarlar, evinin en güzel odasında ağırlar sizi. Belki çok güzel manzaralar sunar. Pırıl pırıl mis gibi kokan bir evde gezersiniz. Bazı yazarlar ise dağınık yatağının olduğu odasına girmenize bile izin verecek kadar ruhunun en karanlık, en derin kısmını açar size. Onu olduğu gibi görmenize izin verir.

Yeni Bir Dünya

Bir dönem sırf neden intihar ettiğini merak ettiğim ve anlamaya çalıştığım yazarlar öyleydi mesela. Tez konumu bunun üzerine seçmiştim. Yaşamak bu kadar değerli ve eşsiz bir deneyimken, bir insan neden ölmek isterdi? Onların dünyasını anlamak için çok fazla mesai yaptığımdan belki de; kendime ait odamdan aktardığım yazılar da, sırça bir fanusun içinde takılı kalmış gibiydi. Yaşama uğraşı niyetine, içsel meseleleri meselem edinmiştim. Birilerine bir çıkış yolu bulmak umuduyla. En başta da kendime. Çünkü bir bulmaca gibi ördüğüm hikayeleri benim dışımda gerçekten sonuna kadar anlayabilecek tek bir kişi bile yoktu.

Evet bir çıkış yolu arıyordum. Hayatın içinde gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu, tenimin değdiği her şeyde bir anlam bulmaya çalışıyordum. Basit bir çivide, bir araba lastiğinde, ocakta kaynayan bir yumurtada, topladığım yatağın duvara dayalı kısmına yetişemediğimde bir yatak örtüsünde, her şeyde… Hemen hemen her an… Kör birinin karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken, tuttuğunun ne olduğunu yoklayarak anlamaya çalışması gibi bir şeydi. Yine de kendi kurduğumuz o yeni ve bize ait olmasını istediğimiz cümleler, hissettiğimiz gerçek duygulara haksızlık ediyor çoğu zaman.

Şimdi iki çocuğumuzla birlikte Ali’nin işten eve dönmesini beklerken geçmişi düşünüyorum. Çok gençtim. Bir kafede oturmuş, buluşmamıza oldukça geç kalan bir başkasını beklerken; “madem bu kadar bekleyeceğim bari Ali’yi bekleyeyim,” deyip, o kişi tam da kapıdan içeri girdiği sırada kafeden çekip gittiğim anı hatırlıyorum. Öylesine gerçek bir andı ki. Sonsuza kadar bekleyebileceğim tek kişinin Ali olduğunu böyle anlamıştım çünkü. Başka birinin gelmesini özlemle beklerken.

BEN DE SENİ

Çok çok öncesinde bir gün, arkadaşlarımızla tabu oynuyorduk. Ali bir anda takım arkadaşı olan bana “ben de seni,” demişti. Afallamıştım. “Eş, aşk, sevmek, mektup, ilişki” yasak kelimelerdi. Onları kullanmadan bana “sevgili” kelimesini anlatması gerekiyordu. “Ben de seni,” demesinin ardından susmuş, başka hiçbir şey söylememişti. Aynı susluk bana da bulaşmıştı. Bir tane bile sözcük üretememiş, oyunu kazanmak için bulmamız gereken ortak kelimemizi bir türlü bulamamıştım. Ama anlamıştım. Sevgili olmadığımız halde, onu sevdiğimi bildiğini ve beni sevdiğini söylemeye çalıştığını anlamıştım. Tabi kendi usulünce yapmıştı bunu. O böyleydi, hep böyleydi… Hiçbir zaman başkalarına benzemezdi.

Neden eşi benzeri olmadığı için birini sevip, sonra da onun başkaları gibi olmasını isteriz? Dokunduğunda ve sarıldığında bize kendimizi özel hissettiren o insanla ilişkimizi, ona gerçekten sahip olduğumuzda neden sıradanlaştırırız? Neden bize en çok inanan, en çok güvenen insanı kendimizden uzaklaştırırız? Neden bütün bunları yaparız gerçekten hiç bilmiyorum. Sanırım ne kadar bunun üzerine yazsam da anlayamayacağım.

Güreşmekten yorulup divanda uyuya kalan çocuklarıma ve bir saattir hiçbir yol katedemediğim cümlelerime bakıyorum. Ali bu gece de -pek çok gece olduğu gibi- onların uyanık olduğu zamanı kaçırdı. Kumar masasında sabahladığını elbette ki çocuklarım bilmeyecek. Ali’nin bazı geceler vardiyaya kaldığına başkalarını inandırdığım gibi, onları da inandıracağım. Çünkü bir çocuk babasını ne olursa olsun bekler. Tıpkı bir kadının sevdasını sonsuza kadar bekleyeceği gibi; bir çocuk da sırf babası yanağına sıcacık, sahici bir öpücük kondursun diye bekler. Uyusa bile bekler…

Didem Elif

Not1: İnsanın elleriyle yapılan kalp şeklindeki işaretler benim hep çok hoşuma gitmiştir. Bu yazı vesilesiyle bir tane de ben yapayım istedim. Ne demişler; bir elin nesi var, iki elin kalbi var. :))))

Fotoğraf: Yaşar Akın

Not 2: Sözlerini hala ezbere hatırladığım, bağıra bağıra kendisine eşlik ettiğim Honesty şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Belki siz de bana katılmak istersiniz.

Sevgilerimle

Edebiyatla Kalın

Öne çıkan

Başladı

Güzel bir gündü. Bir gece önceki tüyler ürperten fırtınaya rağmen, hava sıcaklık vadediyordu. Şiddetli yağmurun ardından kırılmış mutfağın panjuruna baktım. Açık unuttuğum için zarar görmüştü. Çatı yeniden akmaya başlamıştı. Evde yine bazı şeylerin onarılması gerekiyordu. Belki de yenilenmesi. Onaracaktım elbette. Babaannemden kalma doğduğum bu eve taşındığımdan beri neleri onarmamıştım ki.

Durup dururken hiç beklemediğim bu hasarla baş etmek zorlayacaktı beni. Ancak şu an bu duygunun içinden çıkıp, haftalar öncesinden ayarladığım randevum için bir an önce hazırlanmalıydım.

Yıllar Sonra

Onu tekrar göreceğim anı kafamda binlerce kez kurmuştum. Bazen tesadüfen karşılaştığımız bir mekanda, bazen beni unutamadığını anlatan bir mektupla başlıyordu her şey.

Biliyorum artık öyle sevdiğiniz insanlardan mektuplar gelmiyor. O devir çoktan kapandı. Benimkisi hayaldi işte. Geçmişe takılı kalmış bir insandan bugüne uygun hayaller kurmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Onca zaman; gururum, korkularım, güvensizliklerim yüzünden bambaşka hikayelerin içinde yer almıştım. Beni sarmalayacağını sandığım, beni her daim ondan uzak tutacak hikayelerin. Üstelik bile bile seçmiştim bunu. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen, kaçmak isteyen tüm korkakların yapacağı gibi.

Ya Beni Sevmiyorsa

Evet… En büyük dert ettiğim şey buydu. Ya beni onu sevdiğim gibi sevmiyorsa. Benim gönlümün onda kaldığı gibi, ya onun gönlü de başkasındaysa.

Sevse arardı, sevse gelirdi, sevse yazardı, sevse gitmeme izin vermezdi… Sevse… Sevse… Sevse…

Sevse ile başlayan ne çok cümle kurmuştum. O cânım papatları boş yere kopartıp ziyan etmeye hiç gerek yoktu. Nasılsa hep aynı sonuç çıkıyordu: “Sevmiyor.” En azından benim onu sevdiğim gibi değil…

Buna inanarak yıllarca yaşadım. Sevilmek adına kaçtığım hikayelerin içinde, güzel ilişkiler kurmak için çırpınırken; “Onu çok seviyorum,” diyen kalbimi usul usul okşadım. Onun yokluğunda varlığını düşünmek bile kalbimi sevgiyle dolduruyordu.

İyi ama; bir kalp, yıllar boyu yanında olmayan birini hiç karşılık görmediği halde gerçekten bu kadar çok sevebilir mi? Onun tenine duyduğu özlem; uzak kaldıkça azalacağına, gittikçe artan bir şekilde büyüyebilir mi?

Ya O da Seviyorsa

Evet… En çok korktuğum diğer şey de buydu. Ya o da benim gibi beni seviyorsa; haklı olarak, varlığından kaçan birini kendi haline bıraktıysa. Zihnimin gülüp geçtiği, asla ama asla kabul etmediği bu ihtimal içimi kemiriyordu. Gerçek neyse eğer, bununla yüzleşebilecek kadar cesaretim olmalıydı artık. Kendimden kaçarken bulduğum cevaplardan daha kötü olamazdı ya.

Yıllar sonra işte bu yüzden birkaç hafta önce bir mail attım ona. Buluşmak istediğimi söyledim. Reddetmedi beni. Bugün için randevulaştık. Yapabilecek miyim bilmiyorum ama gözlerinin içine bakarak ona sadece şunu söylemek istiyorum: “Benimle Ol!”

Didem Elif

Not: Yeni köşem Benimle Ol’un ilk öyküsü “Başladı”yı yayına sunarken, beraberinde Sezen Aksu’nun Haydi Gel Benimle Ol şarkısını paylaşmak istedim sizlerle. Bugüne kadar yazılarımı, öykülerimi ve söyleşilerimi takip ederek benimle birlikte olan ve bundan böyle benimle birlikte olmaya gönlü olan herkese çok teşekkür ederim.

Edebiyatla Kalın…

Fotoğraflar: Freepik

Eskici

Ben bir eskiciyim. İkinci el eşya topluyorum, kapı kapı dolaşıp. Başkasının eskisi yeni gibi geliyor bana… Boş vakitlerimde onlara bakıyorum tek tek. Tozlarını alıyorum. Dokunuyorum …

Mola

Yola çıkmayı bekliyor, heyecandan uyuyamıyordum. Daha kaç saat vardı? Saymayı bırakmıştım. Gün çoktan batmıştı. Her yanı çiçekler kaplamıştı. Lavanta kokusu eşliğinde kuşlarla sohbet ediyorduk. Ne …

Pupa

Temmuz ayına girmiş olmamıza rağmen, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Böyle havalarda araba kullanmaktan nefret ediyorum. Ege’yi okuldan almak için, evimizin hemen karşı köşesindeki duraktan taksiye …

Facebook
Twitter
Instagram