Derinlerde

Aylar önce – hatta belki de yıllar- bana en çok ne istediğimi sorsalar, onun kolları arasında olmak, derdim. Tüm sorumluluklarımızı unutup, sadece sarılıp yatsak öyle saatlerce. İkimizi öyle sarmaş dolaş düşününce bile gözlerim dolardı. Oysa her gece uyumadan önce, bir çocuğun oyuncağına sarıldığı gibi sarılmıyor muydum ona? Kuşların havaya atılan yemlere telaşla uçuşması gibi, uyanır uyanmaz anında uçuşmuyor muydu onunla ilgili düşünceler aklıma? Gerçek olmasa da varlığı her an yanımda değil miydi? Karnımda bir bebek taşır gibi her yere götürmüyor muydum onu da? Çoğu zaman kavuşmayı özlemekten resmen bithap düşüyordu yüreğim.

Şimdi nihayet sevdiğim adamın kollarının arasındayım. Başını başıma yaslamış deliksiz bir şekilde uyuyor. Uykuya dalmadan evvel öyle sıcacık sarmaladı ki beni, mutluluğumu bozmamak için bir an bile kıpırdamıyorum.

Yine gidecek ve ben yine bir fotoğraf gibi zihnime kazınan bu dakikaları hatırlayıp duracağım.

Hani şu ne kürk, ne han ne de saray isteyen şarkının sözlerindeki gibi dünya malına dair hiçbir şey umurumda değil. Başarıymış, kariyermiş filan hikaye… Tek istediğim doya doya onun varlığını yanı başımda hissetmek ama öyle olmuyor işte.

Her seferinde uzun sürüyor ama bu son ayrılığımız o kadar uzun geldi ki, bir an gerçekten bir daha biraraya gelemeyeceğiz sandım. Onun mavi suları araştırmak için çıktığı derin dalışlar, benimse bitmek bilmeyen dağları tırmanışlarım bizi anlamsız bir şekilde birbirimizden uzaklaştırıyor. Yine de vazgeçmiyoruz yolumuzdan.

Çok değil bundan birkaç sene önce, bana dağcı olacağımı söyleseler terslerdim insanları herhalde. Fazla heveslisi değilken başladığım ufak tırmanışların beni her defasında daha yüksek dağlara sürükleyeceğini kim bilebilirdi ki?

Oysa korktum hep tırmanmaktan. Hala da korkuyorum. Zirveye her varıştan sonra rahatlayacağıma daha fazla ağırlık biniyor üstüme. Yükseklik gittikçe artıyor ve ben değişimi oldukça belirgin bir şekilde hissettiğim bu yeni atmosferde sanki nefes alamayacakmışım gibi hissediyorum.

Aynı ya da benzer dağları defalarca çıkmış olsam bile öyle anlar geliyor ki, daha fazla devam edemeyeceğim duygusuna kapılıp vazgeçmek istiyorum.

En başta söz verdik birbirimize. O dalış, ben tırmanış gezilerine çıktığımızda ne olursa olsun birbirimizle iletişim kurmaya çalışmayacaktık. Ne bir mektup, ne bir telefon. İkimiz de devamlı hareket halinde olduğu için mektubun geleceği sabit bir adresimiz hiçbir zaman olmamıştı ama derdini karşı tarafa anında ulaştırmayı sağlayan günümüzün iletişim araçlarını da yasaklamıştık kendimize. Bazen oyunbozanlık yapıp “çok aşığım sana,” diye mesaj atmak istediğim zamanlar olurdu. Bunun onu mutlu edeceğinden çok kızdıracağını düşünüp vazgeçerdim hemen. Olaki kontrolü kaybedip yazarsam eğer, asla cevap vermezdi bana zaten. Bunu bilince de anlamsız gelirdi ona ulaşmaya çalışmak.

Bilse… Zirveyi tamamladığım dağın tepesinde otururken bile ona ne kadar ihtiyacım olduğunu bilse, bu anlamsız kuraldan vazgeçer miydi? İnsanların alkışlarına rağmen içime yığılan ve öyle kolay kolay yok edemediğim ağırlığı belki de ağzından dökülen iki cümle dağıtıverecekti ama yoktu yanımda işte. Üstesinden tek başıma gelmeliydim.

Belki de şu an bunları düşünmemem gerek. Ne bir dağın yamacında tırmanıştayım ne de inişe geçiyorum sonuçta. Birazdan uyanacak ve bana hep sulu bir elma hissi veren o güzel dudaklarını öpeceğim. Sonra da bilmediğimiz bir şehrin bilmediğimiz sokaklarında beraber elele yürüyeceğiz. Her yeni gittiğimiz yerde yaptığımız gibi dolaşa dolaşa, sahibinin içimizi ısıtacak gülümsemesine kapılacağımız küçük ama sevimli bir yer bulacağız.

Belki de ilişkimizin bu kadar uzun sürmesinin sebebi budur. İkimizin de asla ödün vermediği sadeliğe ve içtenliğe olan tutkumuz.

Tırmanışların ve dalışların bize sunduğu o eşsiz manzaraların ardından -ister ayrı ayrı ister birlikte- kendimizi attığımız -belki de arındığımız- alanlarımız oldu her zaman. Ve ben başka kimseyi sokmadığımız o alanları hep çok sevdim.

İkimizin de düzeltmesi basit ve kolay görünen ama iyileşmeyen tuhaflıklarımız var. Mesela sigarayı bir türlü bırakamamış olmamıza rağmen, ilk buluşmamızdan beri her defasında yanımıza çakmak almayı unutmamıza ne demeli? Peki ya bütün bu günlük unutkanlıklara kafa tutarcasına benim geçmişe dair asla unutamadıklarım? Onlarla bir ömür boyu yaşamak akıl karı değil ama yaşıyorum işte. Eski bir medresenin içindeki kafeden ayrılırken, masada kalan çakmağı vermek için peşimizden koşturan garsona “o sizin,” diye seslenişini bile hala kulaklarımda saklıyorum. İnsan böyle bir anıyı neden annesinden kalma gümüş bir tepsiyi saklar gibi saklar ki.

Gerçi bunca yıl geçti. Alıştık artık birbirimizin tuhaflıklarına. Batan güneşin günü bitirmesi ve her ertesi gün vazgeçmeden yeniden doğması gibi her defasında kendi karanlıklarımıza teslim olup usanmadan yeniden doğuruyoruz içimizdeki sevgiyi. Çünkü her ne kadar açık açık anlatmasak da derinlerde biliyoruz birbirimizden gidemediğimizi.

Didem Elif