Yanımdasın

Yapboz yapmayı oldum olası sevmedim. Koca koca insanların binlerce parçayı biraraya getirmek için günlerini harcamasını çok da anlamlı bulduğumu söyleyemem o yüzden. Beni hiç bir güç onca parçanın başında beş dakika bile tutamaz doğrusu. Çocukların yaptığı en basitlerine bile tahammül edemiyorum.

Oysa hayattaki her bir zerrenin birbiriyle bağlantısı olduğuna belki de her şeyden çok fazla inanan biri için tezat bir duygu bu. Ben sanırım kusursuz parçayı aramayı sevmiyorum. Yoksa şu an elimin altında olan saatlerdir uğraştığım bu mozaik çok hoşuma gidiyor. İlla dört bir yanından uyması gerekmeyen birbirinden farklı bir sürü parçayı dilediğin yere yerleştirebiliyorsun ve bütüne baktığında yine ortaya bir resim çıkıyor. Kusursuz olmayan parçalara sahip ama aslında bütünde kusursuz olan bir resim. Tıpkı hayat gibi…

Kafamın içinde bütün bunları sorgularken aklıma düşüyor. Tamamlanmasına az kalan mozaiğe yerleştirmeyi planladığım eski bir ayna parçasını kenara bırakıyorum. Kafamı kaldırıp ona bakıyorum. Sakince kitabını okuyor. Ne okuduğunu hep merak ederim. Sormam, o anlatmazsa sorgulamam ama bir şekilde kenara koyduğu bir an, alır kitabını elime incelerim. Bedeni yanıbaşımdayken kimbilir nerelerde dolaşır merak ederim. Heinrich Böll onu şimdi nerelere götürüyor kimbilir?

Yüzüne bakarak anlamaya çalışırken, yıllar evvel yine bu verandada oturduğumuz bir akşam üstünde savaşla ilgili anlattıkları geliyor aklıma. Soykırımların insan ruhunda açtığı yarayı düşünerek söyledikleri ve o düşüncelerin beni nasıl başka cümlelere doğru sürüklediğini hatırlıyorum. Kendi cümlelerime. Böyle olurdu. O bir cümle söylerdi ve ben kendime başka cümleler kurardım.

Şimdi yanımda. Onca olan bitenden sonra içinde bulunduğumuz verandada işte karşımda sessizce kitabını okuyor. Huzur mu bu? Hayır bunu huzurla tarif etmek sossuz, tuzsuz bir salata tarifi vermek gibi bir şey olurdu. Evet içinde huzur var ama en çok nefes aldığı için bile şükrettiğim bu adamın varlığını bu kadar dolu dolu yaşıyor olmaya duyduğum minnet var.

Sıradan bir öğleden sonrası. Herhangi bir gün. Bir yere yetişme derdimiz yok. Bir yere gitmek zorunda değiliz. İçimizde “Daha” diye bizi itekleyen bir duygu olmadan içinde olduğumuz anı beraber olabildiğince sıradan bir şekilde paylaşıyoruz. Farklı bardaklardan yudumladığımız çay eşliğinde.

Bana bütün mevsimleri iyisiyle kötüsüyle yaşatmış biri olarak beni mevsimsiz bir yere getirmiş gibi şimdi. Ne üşüyoruz, ne sıcaktan bunalıyoruz. Ne fırtına kopuyor dışarda, ne de ışık gözümüzü kamaştırıyor. Ne korktuğum için tutunuyorum ona, ne büyülendiğim için. Bütün bu yalınlık ve sıradanlıksa beni inanılmaz bir şekilde büyülüyor. İşte ömrüm boyunca en çok olmak istediğim andayım.

Bazen uyanmamız, anlamamız, görmemiz için yanı başımızda biri bizi bekler. Çünkü anlatmadan da hissedilen şeyler vardır. Sakince, usulca bekler o biri. Kıyamaz uyandırmaya. Kendi kendine anlasın ister. Bazen anladığımızda, uyanıp gerçeği farkına vardığımızda, o kişi çoktan gitmiş olur. Artık her şey için çok geçtir. Hayat bazen bize böyle şeyler anlatır.

Geç kalmadığımıza şükrediyorum.

Düşüncelerim de tamamlamaya çalıştığım mozaik gibi. Parça parça ve dağınık…

Çayını yudumlamak için kitabından ayırdığı gözleri birden bana bakıyor. Gözlerimin ona doğru dalıp gitmiş olmasına şaşırıyor önce. Aniden gözüme çarpan bu bakış beni de sersemletiyor. İkimiz de yaramaz bir çocukla göz göze gelmişiz gibi gülümsüyoruz birbirimize. Bir eliyle gözlüğünü çıkartırken, gelsene yanıma, diyor. Ona doğru yürümek için ayağa kalkıyorum. Seni bölmek istememiştim, diyorum. Adımlarım ona yaklaştıkça içimde ona karşı duyduğum o tarifsiz heyecan başladı yine. Yıllar sonra bile onun yanına gidecek olma duygusu daha gitmeden heyecanlandırıyor beni. Onca zamanın bu heyecanı alıp götürmemiş olması ne garip. Sanki içimde bir çınar ağacı var ve ona her yaklaştığımda giderek daha da büyüyor.

Kot pantolonunun altından görünen çıplak ayaklarına bakarak yanına oturuyorum. Onun evin içinde böyle yalınayak dolaşmasını seviyorum.

Elini yüzüme doğru kaldırıp, saçımı kulağımın arkasına atıyor. Sanki hep yaptığım bu hareketi unutmuşum da benim yerime yapıyormuş gibi. Sanki sen rahat et, böyle daha iyi hissediyorsun biliyorum, der gibi. Sanki ben kendimi unutmuşum da o beni bana hatırlatıyormuş gibi. Sanki eksik bıraktıklarımı tamamlayıp beni bana geri getiriyormuş gibi…

Elimi ellerinin arasına alıp ayağa kalkıyor. “Hadi gel biraz yürüyelim.”

Bu evi en çok bu yüzden seviyorum. Verandadan çıkıp yalınayak kumların üzerine atıverebiliyoruz kendimizi. Ayağımıza hiç bir şey bağlamadan yürüyebiliyoruz. Sanırım bizim özgürlüğümüz de bu. İçinde bulunduğu mekanda tutsak pek çok kişinin aksine, ayağımıza bir şeylerin batmasından korkmadan çıplak ayakla yanyana ilerleyebiliyoruz.

Elleri ellerimde yürümek… Yanyana… Yalınayak… Kumların kolayca dağılmasının verdiği rahatlık hissiyle…

Şu anda burada olmaktan öyle mutluyum ki…

Ona dalmış halde bakarken ne düşündüğümü sormuyor. Eskiden olsa beni böyle bulduğunda sorardı ve ben de kırk saat açıklamaya çalışırdım. Oysa biliyor artık. Buzdolabına marketten aldıklarını yerleştiren biri gibi kafamda bir şeyleri yerine koymaya çalıştığımı anlıyor.

Fotoğrafların fotoşoplu, fotomontajlı, filtreli; insanların dişleri, kirpikleri, göğüsleri, burun deliklerine varıncaya kadar her yerinin kusursuz hale getirilebildiği bir zaman diliminde; bu kadar sahici bir duyguyu yakalamak ve nihayet karşı koymadan bu duyguya teslim olmak. Tıpkı çok eski bir şehrin çok eski bir caddesinde yine ikimiz ilk defa böyle yanyana yürürken hissettiğim o günkü duygular gibi. Üzüldüğüm, kendimi çok fazla yıprattığım bir dönemde bana devam edebilme cesareti veren, varlığıma bir hediye gibi gelen o dakikalar ömrümce zihnimden silinmedi.

Gitgide parmaklarımızla hızlıca sabit bir ekranı ittire ittire bize sunulanı gözlediğimiz kapalı bir dünyada yaşıyoruz. Seviyor muyum? Sevdiğimi söyleyemem. Nerede kaldı o diye başlayan cümleleri de sevmiyorum ama. Hayatın içinde akıp gitmeyi seviyorum. Direnç göstermeden geldiği şeklini kabullenerek ilerlemek. Hatta mümkün olduğunca eğlenerek.

Kafamın içindekileri iyice yerleştireyim diye özellikle konuşmuyor benimle sanki. Ben de susuyorum. Oysa onunla konuşmak istediğim ne çok şey var. Aşkı konuşmak istiyorum mesela.

Aşk romanlarını, aşk filmlerini, aşk hikayelerini, aşk şarkılarını kısaca aşka dair herşeyi çok seviyorum. İyi bilir bunu… Tutkuyla yapılan her şeyde aşkı görürüm. İzlediğim, okuduğum ve dinlediğim bütün bu aşk öykülerine bayıldığımı ama onların ayaklarımı yerden kesmediğini, bunların sadece bir kurgu olduğuna inandığımı anlaması biraz zamanını aldı. Hiç bir zaman o kurguya güvenip yol almadım.

Burda olmamız sana da mucize gibi gelmiyor mu?, diyorum.

Mucizelere inanmam bilirsin, diyor.

Muzicelere değil belki ama bazen her söylediğine inanmadığını düşünüyorum. En azından beni inandıramadığını. Kimin neye inandığının da bir önemi yok bu saatten sonra aslında. Sevdiğim adamla hiç korkmadan elele yürüyorum. Hepsi bu. Bundan daha büyük bir mucize var mı?

Didem Elif

Not: Bu öyküyü yazdığım saatlerde cep telefonuma bir mesaj geldi. Mutluluk Kulübü’nün mimarı yazar ve eğitmen Müge Çevik bir şarkı göndermişti. Hah dedim bu öyküye ne de güzel uydu. 🙂

Edebiyatla Kalın

Sevgilerimle

Fotoğraf: Didem Elif

Modeller: Jeri Bidinger, Curt Bidinger

Yer: Kyaneai

Beğeni ve takip için tıklayınız...
error