Gel Gör Ki

Geçenlerde konuk olarak katıldığım bir canlı yayında, sorulan sorular üzerine yazmaya da okumak kadar önem vermemiz gerektiğinden bahsettim. Yazar olmasa da insanların yazma eylemi içinde olmasının ona fayda sağlayacağını anlattım. Uzun zamandır böyle düşünüyorum. Youtube’ta da yayınladığım söyleşide anlattıklarıma burada girmeyeceğim, gel gör ki; ben kendim bir süredir gerçek anlamıyla yazamıyorum. Ara ara yazdığım şeyler olmuşsa da, itiraf edeyim ki yazdan beri performansım epeyce düştü. İş olarak aldığım telifli yazıları bile oldukça geç teslim ediyorum. Sitemde ise başlanmış ama tamamlanmamış yazılar var.

Büyülü Gerçeklik, Bu Da Geçer, Anca Beraber Kanca Beraber, Alınganlık mı Kırılganlık mı?, Zorlamamak, Direndiklerim ve Gel Gör Ki isimleriyle açılmış yarım kalan yani sonunu getiremediğim yazılar…

Nedense bir süredir böyle oluyor. Yazmaya bir şekilde başlıyorum ama sonra konuyu bir yere bağlayamıyorum. Oysa en iyi değilse de en kolay yaptığım şeylerden biri bu olabilir; konuları birbirine bağlamak. İnsanlar kurduğum bağlantılara genelde şaşırıyorlar. “Elif konu nasıl buraya geldi?” sıklıkla duyduğum bir cümle oluyor. Benim içinse genellikle hiç zorlamadan kendiliğinden yani doğallıkla gelişiyor.

Bu gece kızım gecenin üçünde uyanınca ve onu uyuttuktan sonra beni yeniden uyku tutmayınca, yazmaya çalışayım dedim ve Gel Gör Ki adlı yarım kalan dosyayı açtım. Bu sefer tamamlamaya çalışacağım. Hadi bismillah deyip şu an üzerinde düzenlemeler yaparak ilerlediğim bu yazıyı bir yere bağlamayı yeniden deniyeyim bakayım.

Büyük bir değişikliğin içindeyim. Sekiz yılın sonunda doğduğum şehirde yeniden kök salmaya geldim. Bak bu cümleyi kurar kurmaz yine tıkandı içim. Kelimeler üst üste çıkıp birbirine düğümlendi. Neden zorluyor beni bu kadar içinde olduğum süreci dile getirmek bilmiyorum.

Aynı duyguları yıllar önce Kaş’a yerleştiğimde yaşamıştım. Hatta daha taşınma eylemi gerçekleşmeden -bana küsmüş gibi- susmaya başlamıştı kelimelerim. İçim kendime sessizleşmişti…

İlk zamanlar buna çok üzülmüştüm. Hayatımı zehir etmek istemediğim için, “belki de benim meselem yazmak değilmiş,” diyerek durumu bir sonra kabullenmiştim. Yıllar sonra yeniden yazmaya başladığımda anlamıştım gerçek nedenini. Dışımda tutmaya çalıştığım ilişkiyi kendi haline bırakıp kendime döndüğümde yani başka birine sarılmak yerine yeniden yazmaya sarıldığımda ki bu kendime sarılmaktı, içimde camdan bir eşya gibi sakladığım ve gerçekte olmasını arzuladığım tek bir ilişki olduğunu fark etmiştim. Böyle bir ilişkinin mümkünlüğüne inanmadığım için de, arayışlarım içinde girdiğim yollarda kaybolmuştum.

Bilinçli olarak olmasa da bilinçaltımda sanki biliyordum yazarsam içinde olduğum dünyanın üstüme yıkılacağını.

Şimdi de aynı şeyden mi korkuyorum diye sormadan edemiyorum. Yine yalan bir dünya mı yarattım kendime? Onun gerçek olmadığını görmekten ve başıma yıkılmasından mı korkuyorum?

Korkularım var evet ama herhalde en az korktuğum şey budur!

Aksine gerçeklerle yüzleşmeyi o kadar çok istiyorum ki…

Eskiden hayatımla ilgili kararlar verdiğimde sadece kendimi düşünüyordum. Şimdi ise kızımın varlığı etkiliyor tüm seçimlerimi. Böyle olmasaydı dört sene önce İstanbul’a dönüş yapmış olurdum. Üstelik o zamanlar iş anlamında İstanbul’da kaldığım yerden devam edebilirim duygusu vardı ama Kaş’ta ne yapacağımı nasıl tutunacağımı bilmez durumdaydım. Buna rağmen kızım için Kaş’ta kalmanın yollarını bulmaya çalışmıştım. Sonrasında geldiğim noktaya ben bile şaşırmıştım gerçi. O yüzden şimdi İstanbul’da kaldığım yerden değil de, Kaş’ta kaldığım yerden İstanbul’da yeniden başlıyorum. Garip bir cümle oldu ama anlayan anlamıştır herhalde.

Ayrılmaya yakın Kaş’ın sokaklarında dolaşırken bile burnum sızlamaya başlamıştı. Yine de Kaş’a özlem duymuyorum. Okullar yarı yıl tatili olduğunda -bu hafta sonu- kızım babasının yanına giderken, ben de Kaş’a gitsem mi diye düşünsem de; henüz böyle bir isteğim olmadığını fark ettiğim için vazgeçtim. Bu yazıyı okuyan hiç kimse ne olur alınmasın. Bunun Kaş ile bir ilgisi yok. Kaş’ı ve Kaş’ta birlikte vakit geçirdiğim herkesi çok seviyorum. Orada geçen zamanlarımı hiçbir şeye değişmem ve her zaman Kaş’ta bulunmak isterim o ayrı. Ancak akacak kan damarda durmaz misali, benim damarlarımdaki kan artık İstanbul’da akmak istiyor. Umarım bunu gerçek anlamıyla başarabilirim.

Henüz taşınmayı bile tam olarak beceremedim çünkü. Belki de sürecin bana en çok sıkıntı veren kısmı bu. Ülkece içinde olduğumuz ekonominin durumu ve şartların belirsizliğinden, İstanbul’da bir ev tutmak mantıklı gelmedi. Başlangıç olarak ailemin yanına taşınınca da, kütüphanem dahil olmak üzere koca bir ev dolusu eşyayı geçici bir süreliğine Kaş’ta bırakmak zorunda kaldım. Bir ara kafayı iyice kırıp yıllar önce İstanbul’dan Kaş’a götürdüğüm her şeyi satsam dedim ama ona da içim el vermedi. Yazlık kıyafetlerimizi bile getiremedim. Buna rağmen masaüstü bilgisayarımın da içinde olduğu bir araba dolusu koli ve bavulla geldik İstanbul’a. Kimseyi yormak istemediğim için de, eski Türk filmlerindeki köyden şehre taşınanlar gibi otobüsle başladı yolculuğumuz.

Doğrusu bu yarım kalmışlık dokunuyor bana. Her ne kadar “Sağlık olsun, çok şükür,” diyerek güne başlasam da, bu duygu kendimi güçsüz hissettiriyor.

İçimdeki oturmamışlığa rağmen güven içinde hissettiğimin altını çizerek konuyu bağlayayım.

Hayatın zamanı nasıl kurguladığını bilmiyoruz. Bir insanın doğma sürecinin 9 ay 10 gün olduğunu bildiğimiz gibi, hayatlarımızdaki değişimin istediğimiz doğrultuda gerçekleşmesi için gereken zamanı bilebilseydik içinde olduğumuz anı daha huzurlu geçirebilecektik belki.

Hamileyken her kontrolde beni rahatlatan tek bir şey vardı. Duru’nun kalp atışını duymak. İçinde olduğum belirsizlik denizinde şimdi de ayakta kalma yöntemim bu. Ne olursa olsun kalbimin sesini dinlemek.

O sesi duyduğum sürece, nasıl bir yaşam sürdüğümün pek önemi olmuyor. Hatta kendimi hiç olmadığım kadar evimde hissediyorum.

Didem Elif

Fotoğraf: Patara Kumsalı

Model: Burcu Güneç