Acun Diyeti

Son zamanlarda epey kilo aldım. Nasıl işse artık, azimle vermeye çalıştıkça da aldığım kilolar artıyor. Geçen yaz aletli pilatese gittim sorsan. Sonra bu işi hızlandırmak adına pasif jimnastiği de kapsayan son model bir zayıflama sistemine girdim. Vücuduma bağlanan o sert şekilde gıdıklayan aletlerin sayesinde, kahkaha ve ağlama arası bir duyguyla selülitlerimden bir nebze kurtulduysam da; üstüne kilo almaya devam ettim. Aklımı seveyim ki; şu an hala veremeyip de, üstüne aldığım artı kiloların taksidini ödüyorum.

Yoga hocama bu konuda sızlanırken, konu alma verme dengesine döndü. Yaşantımı, karakterimi, son yıllarda geçirdiğim süreçleri yakından bilen ve yoga hocam olmasından dolayı da bedenimi gözeten biri olarak Burcu bana dedi ki; “maddi karşılığını almadan (sadece parayı kastetmiyor) karşı tarafa çok fazla verdiğin için kilo alıyor olabilir misin Elif?”

O an kafama balyozla vurulmuş gibi oldum. Gerçekten de karşılığını beklemeden çok hizmet verdim şu son aylarda. Hiç düşünmeden ve bundan rahatsızlık duymadan hem de. Gel gör ki bedenen sürekli şişiyorum. Resmen doğum sonrası kiloma çıktım. Bedenim sırf alma dengesini korumak adına, gönülden harcadığım bu enerji karşılığında kilo alıyor olabilir mi? Olur mu olur valla. Kendi bedenimden bu salaklığı beklerim…

İşte o yüzden birkaç gündür Acun Diyeti uygulamaya karar verdim. Hayır hayır yanlış okumadınız. Yazının başında kullandığım görsel kafanızı karıştırmasın; Acur Diyeti değil, Acun Diyeti

Şimdi, Yaradanın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Acun‘un yaptığı televizyon işlerinin çoğuna ben bir türlü ısınamadım. Dolayısıyla O Ses Türkiye dışındakileri de biraz fikir sahibi olsam da hiçbir zaman tam olarak takip edemedim. Hele şu yarışmacıları, örümceklerle dolu camekan bir kutunun içine kafasını sokturan programı yaptığı andan beri, kusura bakmasın ama onu köpek balıklarıyla dolu olan bir havuzun içine atasım var. Evcilleştirilmiş olanların konduğu bir havuz olacak bu elbette. Yoksa adamı delik deşik etmek gibi bir niyetim yok. Kesinlikle şiddete karşıyım. Bunu yapmayı düşünmekteki amacım, tamamen korktuğumuz şeylere karşı bir kişiye bile olsa bir katkımın dokunmasıydı.

Yine de kabul etmem lazım, Karatay filan hikaye, gelmiş geçmiş en iyi diyetisyen Acun’dur. Ben şahsen onun kadar hızlı kilo verdireni ömrü hayatım boyunca görmedim. Üstelik bir de bir güzel fit, kaslı ve bronz bir vücuda sahip oluyorsun ki sorma gitsin.

Dolayısıyla dedim bundan böyle beni ancak Acun Diyeti paklar. Nasıl olacak o diyet derseniz, anlatayım. Pek kolay…

Bir kere yemek yemek yerine içinde bulunduğun insanlarla birbirini yiyorsun. Kesinlikle iştah kapatıyor. Özellikle rekabet içinde olmana rağmen, arkadaş yerine koyduğun insanlarla yapıyorsun ki bunu; yağların bir güzel erisin. Dolayısıyla karbonhidrat, protein filan hesabı yaparak kafanı yormana gerek yok. Fazladan üç kaşık kuru fasülye yediğin için suçluluk duymadan karşındakini bir kaşık suda boğabilirsin.

Boğmak derken aklıma yıllar önce, çok değer verdiğim birinden duyduğum gerçek bir hikaye geldi. Resminin iyi olduğu kuşku götürmez kıdemli bir ressam; bir dönem genç ressamların bir araya gelmesine vesile olarak, onların zaten önü açık olan yollarının daha hızlı ilerlemesine destek olmuş. Şimdi isim vermeyeceğim ama resim camiasını bilenler kimden bahsettiğimi anlamıştır. Kadıköy yakası diyeyim de, karşı mahalleden kimse üstüne alınmasın. Bu arada öngörüsü çok yüksek biriymiş demek ki, gerçekten de o dönem destek olduğu tüm ressamlar hızlı bir şekilde parlamış.

İçlerinden biri bir gün kıdemli ressamla tartışmaya girişmiş. Genç olan sürekli diğerini eleştiriyormuş. Yönteminin yanlışlığından şikayet edip, ona akıl veriyormuş. Yaşlı olan istifini bozmadan genç ressama şu hikayeyi anlatmış (Normalde yazılarımda argo kelimeler kullanmayı pek sevmem ama affınıza sığınarak dinlediğim şekliyle yani sansürlemeden yazacağım).

“Bir gün denizde yüzüyordum. Affedersin çok kakam geldi. Etrafıma bakındım. Benden başka kimsecikler yok. Rahatlamak için denizin ortasına koyverdim içimdekini. Aaa sonra bir baktım, kapkara şey karşıma geçmiş usul usul benim yanımda yüzüyor. Ulan dedim görüyor musun şunun yaptığını? Sıçtığım bok bana yüzme öğretiyor.”

Ressam tanıdığım bu hikayeyi dinleyen taraftı. Kendisine kibarca bok denmesine rağmen; karşısındaki ressamın dile getirdiği meselin ne kadar öğreti dolu olduğunu düşündüğü için bana bu hikayeyi anlatmıştı.

Fazla kilolarıma geri dönersek; hani olmaz da, olur ya günün birinde Acun bir şekilde, “hadi gel ben senin kilo vermene yardımcı olayım,” derse ve sorarsa “benimle var mısın, yok musun?” diye.

Ona aynen şöyle diyeceğim:

“Evet canım!”

Didem Elif

Not: Acun Diyeti yapma konusunda çok ciddiyim. Yediklerimiz için değilse de, en azından medyada takip ettiklerimiz içinAynı şey sosyal medya için daha da acil geçerli. Beni dikkatli takip edenler belki bilirler, geçen hafta Ahmet Hakan’ın yazdığı bir yazı üzerine, eskiden yazdığım Korkma adlı yazımı paylaşmıştım. Ahmet Hakan’ı da “Ahmet Hakan yalnız değildir,” diyerek etiketlemiştim. Sonradan yazdığına göre öğrendim ki, meğer en sevdiği mottosu; Ahmet Hakan yalnızdırmış… Benim de bazen zevzekliğim tutuyor işte. Ben ne bileyim. Gerçekten affola… Bu arada Ahmet Hakan’ın kendisini bu kadar yalnız hissetmesine değil de, yeryüzünün en büyük gerçeğini hala öğrenememiş olmasına çok acıdım. “Nedir o gerçek?” derseniz… “Yalnızlık Allah’a mahsustur.” İmam hatipte okumuş bir gazeteci bu kafadaysa eğer, Türkiye’deki imamların halini siz düşünün artık.

Sevgilerimle

Kullanılan görsel; Freepik sitesinden değerlendirilmiştir.

https://www.freepik.com/free-photo/man-holding-fresh-cucumbers_5180832.htm

Evden çıksak da mı yaşasak, çıkmasak da mı yaşasak?

Sanki öncesinde çok dengeli varlıklarmışız gibi, insanoğlu olarak pandemi sonrası hepimizde ayarlar iyice tepetaklak hale geldi. Aylarca evde kal diye diye, benim üzerimde garip bir ruh hali oluşmuş mesela. Dışarıda özgürce dolaşılmaya başladı beri, şu birkaç ay içinde anlamadan sosyalleşme fobisi geliştirmiş olduğumu fark ediyorum. Kızımla aylar sonra ilk kez sokağa çıkmaya niyetlendiğimizde, sudan çıkmış balık gibi hissettim çünkü. O yüzden motorun üzerine bindiğimizde ben bir süre onu nereye götüreceğimi bilemedim.

Dış ses: Acaba çarşıya insek mi?

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: Evimizin yakınındaki park?

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: (Parkın önünden geçerken) Boşmuş da aslında.

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: Deniz kenarı?

İç ses: Yok, yok daha değil. Hem zaten rüzgar da var ki.

Dış ses: En iyisi yürümek… Şöyle uzaktan görerek denizi.

İç ses: E iyi peki.

Hele şükür iç sesimle anlaştık nihayet. Şimdi sıra geldi kızımla konuşmaya.

“Bak Duru, artık dışarı çıkabileceğiz ama yine de dikkat etmemiz gerek. Dışarıdayken bana ve gördüğün kimseye sarılmayacaksın, tamam mı annecim?”

“Merak etme anne sarılmam.”

Çocuğumu ısrarla üç dört kez “bana sarılma,” diye tembihlediğime inanamıyorum. Babası onu almaya geldiğinde alışıktı bu cümleleri duymaya aslında: “Dışarıdan geliyorum Duru, sakın bana sarılma.”

Kızımı bıraktığında görür görmez ona sarıldığım için, babasına nispet yapıyordu bu yüzden; “Bak annem bana sarılıyor işte.”

Bu zamana kadar iyi ki çocukların dışarı çıkması yasaktı kafasındayım ben. Virüs söz konusu olunca çocukları korumak ve kollamak zor geliyor bana valla. Hele Duru söz konusu olduğunda. O yüzden kreşler açılmasına rağmen ben göndermeyi düşünmüyorum. Sırf bu yüzden bir süre önce; bu yaşamımın son fırsatı olacakmış gibi, para kazanma önceliğinden ziyade bu yazı sadece kendi yapmak istediklerime odaklanarak geçirmeye karar verdim.

Hem bu şekilde Duru’yu da, kendimi de pandemiden daha kolay korurmuşum gibi geliyor…

Buralıların meşhur kelimesidir. Durupduru… 🙂 Bu yaz o hesap olacağız yani…

Bu arada ben de kırk yıl boyunca manda gibi oturup, sonra doğura doğura yerlere göklere sığamayan bir çocuk doğurdum ya helal olsun bana.

Daha bir yaşındayken plaja gittiğimizde; onun peşinden koşacağım diye -üzerime havlu, pareo gibi bir şey alamadan hem de- konsomatris gibi sezlonglarda yatanların tepesinde dikilmek zorunda kalırdım. “Olsun olsun bizim için sorun değil,” diyen insanlara karşı yüz kızarıklığım Allahtan güneş yanığı gibi duruyordu da, patateslerine saldırdığı için ne kadar utandığım belli olmuyordu.

Gerçi o dönem en fitil olduğum insan modeli “Bizim için sorun değilcilerdi.” Anacım sizin için sorun değil de, benim için sorun. Duru adını verdiğimiz bu çocuğa bir milyonuncu kez ben “Dur!” derken, sen de “Dur!” diyeceksin ki; verdiğimiz mücadelenin bir anlamı olsun.

Çocuğumuza patates siparişi vermiyormuşuz durumuna düşmek de ayrı bir konuydu doğrusu. Sipariş versek ne olur, sanki kıçının üstünde oturacak mı mendebur. Hamilelik kilolarını vermek derdine düşeceğime; hazır babası çocuğun peşindeyken, soğumuş patatesleri bitirmeye çalışırdım bir de.

Telefonda anlattığımda abarttığımı düşünerek “canım çocuk o, yapacak tabi,” diyen arkadaşlarım, yazın ziyaretimize gelip de halimi gördüklerinde bana gerçekten acırlardı neyse ki. Günün sonunda Duru’nun varlığından öyle yorulurlardı ki, “haklısın senin işin gerçekten zor,” derlerdi.

Hareketliliğini geçtim, manyaklık derecesinde bir kaynaşma merakı var bir kere çocukta. İlla herkesin kucağına gidecek, sarılacak ve öpecek. Dışarı çıktık mı zaten annesi mi var babası mı var, unuturdu. Diliyle konuşamadığı zamanlarda bile sokaktaki insanlar onunla ilgilensin diye gözleriyle konuşurdu. Bebek arabasında gezdirirken sokakta onu gören mecburen göz göze gelmek ve ona gülümsemek zorunda kalırdı. Resmen zorla kendine baktırırdı.

Ne çok duydum, “eline biraz tablet mi versen?” diyeni. İş görse, yanımda 107 ekran televizyon taşımazsam namerdim bilmiyorlar tabi. Bir ara ömrüm bu şekilde geçecek sandıysam da, neyse ki 3 yaşına basınca ve kreşe gitmeye başlayınca hareketliliği azalmıştı. Bir de yerde her bulduğunu ağzına atma dönemini geride bırakmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamaya başlamıştım biraz da tabi. O anlamda uzaktan takip edebilir hale geldiğim ve kahvemi soğutmadan sonuna kadar içebildiğim ilk günü asla unutmam.

Pandemi ortaya çıkınca ister istemez tıpkı o zamanlar gibi zor geliyor bana çocukla sokakta olma fikri. Hala kendi başımayken bile dışarıda sosyalleşmeli miyim emin olamıyorken üstelik.

Kaş’ta yaşayan biri olarak pek denize giren biri değilimdir aslında. Haftalarca denize girmediğimi ve buna rağmen canımın çekmediğini bilirim. Çoğunlukla arkadaşlarımın ya da Kaş’a gelen tanıdıklarımın vesilesiyle tuzlu suyla temas ettiğimi söylersem kesinlikle abartmış olmam. İçine girmektense daha çok deniz kenarında oturmayı ben daha çok seviyorum. Yüzünce herkes gibi ben de güzel duygular hissediyorum tabi de; şimdi kim ıslanacak, kim duş alacak, kim üstünü değiştirecek durumları beni meseleden baştan soğutuyor. O yüzden cehennem sıcaklarında deniz kenarına gitmeyi de hiç aramam. Buna rağmen; su soğuk bile olsa, en geç Mart ayında deniz sezonunu açmış olurdum.

Kaş’ta yaşamaya başladığımdan beri ilk defa bu sene Haziran’ın ortasında sezon açılışı yapabildim. Doğrusu içinde olduğumuz dönemde cesaret isteyen bir hamleydi benim için. Her ne kadar sahilde mevsim kalabalığı açısından pek bir değişiklik yoksa da, gördüğüm ve konuştuğum insanlardan anladığım kadarıyla benimle aynı hissiyatta olanların sayısı da az değil. Evden çıksak da mı yaşasak, çıkmasak da yaşasak karar verememiş bir kitle var. Bu konudaki kararlarımız ve duygularımız her an değişebiliyor. Artık günün şartlarına göre yaşamaktan başka çaremiz yok belli ki. Az önce vaka sayılarında yeniden artış olduğunu öğrendim. Bu durum hala benim gibi tedirgin olanları da sanki haklı çıkarıyor.

Dilerim bütün bu yaşananlara rağmen en kısa zamanda hayatın içinde kendi dengemizi bulabiliriz.

Didem Elif

Fotoğraf: Kaş İnceboğaz Plajı – Model: Paçi :)))

Korkma

Öldürmeyeceksin

Biz insanlar korktuğumuz şeyi öldürüyoruz. Bir böceğe verdiğimiz tepkiyle, aşka verdiğimiz tepki arasında hiç fark yok bu anlamda. Korkuyorsak tehdit olarak algılıyoruz çünkü. Varlığımızı titreten o canlıyı ortadan kaldırmadan rahat etmiyor içimiz. Öldürene kadar ona darbe indirmeye devam ediyoruz. Ta ki artık kıpırdayamaz hale gelip, bize ulaşamayacağından emin oluncaya kadar.

Herkes Farklı

Oldukça kalabalık olan ailemi Türkiye’nin kültürel ve siyasi yapısına çok benzetirim. Öyle ki mesela çocukken bir gün babam, annem ve kardeşlerimle, konukların arasında Türkiye’nin önde gelen isimlerinin de bulunduğu Cemal Reşit Rey salonunda Mehveş Emeç ya da Güher Süher Pekinel kardeşlerin piyano resitalini izlerken; iki gün sonra Adapazarı’nın Çaybaşı köyünde ananemin inek sağmasına tanıklık ederdim. Buradan babamın ailesi bir aristokrattı, annemin ailesi köylüydü gibi bir anlam çıkmasın. Aslında her ikisinin de kökenleri aynı yere varıyor, Rize’ye. Üstelik akrabalıkları var. Ayrıca babanem dedemin Beykoz’daki muhallebici dükkanında hayatı boyunca gece, gündüz, hafta sonu demeden tam bir işçi gibi çalışmış; ananem ise hayatı boyunca ev işleri bile yapmamış, yaşadığı çevreye göre oldukça rahat yaşamış bir kadın. İnekleri o sağıyor, çünkü onları çok seviyor. Muhtemelen çocuk yaşlarında koşuşturduğu kocaman fındıklıklarında onlarla arasında gönül bağı kurmuş olmalı rahmetli.

Bizim klasik müzikli, sanat galerilerinin içinde geçen çocukluğumuz tamamen babamın kendi iç dünyasının zenginliği. Evde bulunduğu tek gün olan pazar günleri sabahın yedisinde bangır bangır çalan klasik müzikle uyandırırdı bizi. Beethoven, Mozart ya da başka bir dahi. Artık o pazar bahtımıza ne çıktıysa. Ben kendimi bildim bileli başucu kitabı 100 Opera olan bir adamdan bahsediyoruz.

Benim Dünyam

Büyürken birbirine öyle tezat iki evren görerek büyüyordum ki. Bir yandan içinde nü de olan duvarları sanat eserleriyle dolu bir evde babamın karşısında sigaramı, içkimi içerek yaşayabiliyordum, bir yandan dayımın evinde bacak bacak üstüne atarak bile oturamıyordum. Ailemin kadınlarının yarısı tıpkı Türkiye’nin yarı çehresi gibi başörtülü ve daha dini normlar üzerine kurulu bir yaşam tarzında iken, bir diğer yarısı oldukça açık giyindiği gibi, onlar için alkol kullanmak doğal bir keyif aracıydı.

Kültürel farklılığın yanı sıra ekonomik farklılıklar da çok fazlaydı. Mesela en büyük amcam İstanbul’un en zengin bilinen semtlerinden birinde ömrünü geçirirken, en büyük teyzem köydeki evinin bahçesinde lahana yetiştirirdi. Rahmetli teyzem yeryüzünde tanıdığım en güzel yürekli insanlardan biriydi bu arada. Lahana sarması ne kadar lezzetliydi siz düşünün artık.

Tam Bir Sentez

Benim dünyam daha çok vakit geçirdiğim babam ve annemin hayata bakış açılarının yönlendirdiği gibi Cumhuriyet kadını algısıyla gelişti. Ama benim gibi yetişmeyenlere de saygı duyarak büyümeyi öğrendim. Benim gibi özel okulda okuyan kuzenlerim olduğu gibi, imam hatipte okuyan kuzenlerim de vardı. Aile içinde kadın ve erkeğin el ele tutuşarak dans ettiğine de şahit olurdum, haremlik selamlık ortamlara da. Öyleydi. Benim ailem böyleydi. Tam bir sentezdi.

Kimse olduğundan farklı görünmezdi. Herkes birbirini bilir, olduğu gibi kabul ederdi. En önemlisi herkes birbirini çok severdi. Ben de hepsini elbette.

Dayım ve babam bir araya geldiklerinde bütün günü siyaset üzerine tartışarak geçirir, günün sonunda sevgiyle kucaklaşarak ayrılırken; babam dayıma “aklını başına devşir hacı,”; dayım da babama “Allah sana akıl, fikir versin,” derdi. Öfkelenirlerdi diğerinin düşüncesine ama severlerdi birbirlerini.

Korkma

Sahi neden korkma başlığının altında bütün bunları anlattığımı merak etmiş olmalısın. Elbette her zaman ki gibi varmak istediğim bir yer var.

Türkiye çatısı altında yaşayan bizler, kültürel farklılılarımız anlamında çok zenginiz diye düşünüyorum. Fakat gitgide artan bir şekilde birbirimizden ayrıştırılıyoruz. Artık hangi lobilerin oyunu bu bilemem. Kafamı uzun süreden beri bunlarla meşgul etmiyorum. Kediler olmadığı kesin ama onu biliyorum.

Herkes ötekinden korkar hale geldi. İşte ben de, “senden farklı olandan korkma,” demek istiyorum bu haftaki yazımla sana. Senden farklı düşünenden, senden farklı yaşayandan sakın korkma. Bir gün herhangi bir konumun başına geçtiğinde, ki illa büyük reis olman gerekmiyor bu bir aile reisliği de olabilir, yaşam alanını kısıtlayarak öldürmeye çalışma karşındakini. Kim nasıl serpilecekse öyle serpilsin. Kendi haline bırak. Kocaman bir bahçe gibi düşün Türkiye’yi. Bir gülü budar gibi budama laleyi.

Yolda yürürken bir eşcinsel gördüğünde de korkma, bir engelli gördüğünde de. İnsanı Alevi, Kürt, Ermeni, Ateist diye ayırma. Bir sarıklıya rastladığında da uzaylı görmüş gibi davranma; ağzı, burnu küpelerle delik deşik, bütün vücudu dövmelerle dolu olana da. Olduğu gibi görüneni yargılama hiç. Herkesin kendi yolunda ilerlediği bir varoluş hikayesi var. O yol öyle tuhaf bir yol ki, kimin en zor gününde senin elinden tutacağını asla bilemezsin.

Birlik Beraberlik İçin

Ve seni olduğun gibi kabul edip tüm kusurlarınla sevenden kaçma. Sakın ama sakın kaçma. Yeri geldiğinde her şeyden kork ama ondan asla korkma.

Kısaca karşındaki nasıl biri olursa olsun, sen ondan korkma ki; kim ne yaparsa yapsın, sönmesin bu şafaklarda yüzen al sancağımız.

Didem Elif

Not: Bu yazı 16 Aralık 2018 tarihinde Sen ve Ben Dergisi’nin Kaş ve Ben adlı köşesinde yayınlanmıştır. Artık dergide yazmadığım için yayında değildi. Ahmet Hakan’ın “Yepyeni bir fay hattı: Umreciler ile Eğlenceciler” başlıklı dünkü yazısını okuyunca burada tekrar paylaşmamın anlamlı olacağını düşündüm.

Yazıda kullanılan fotoğraf dünyanın en güzel noktalarından biri olan, Kaş’taki Türk bayrağının dikili olduğu yerde çekilmiştir.

Sevgilerimle…

Delianna

Çocukluğumdan başlayarak kendi ismim dışında birkaç takma isim takıldı bana. Benim istemim dışında, kendiliğinden oluşan bu isimler; Osman, Ali, Filekız ve Delianna idi. Davranışlarıyla ve saç kesimiyle bir erkek çocuğuna benzediğim için önceleri Osman ismi ile hitap eden kuzenim -Ferhan Şensoy’un o dönemin meşhur ‘Saçmalama Osman’ repliğinden ilham almıştı- bir genç kız olmaya başlayınca Filekız diye seslenmeye başladı bana. Abim içinse oldum olası Ali idim. 🙂 Nedense Ali demeyi çok severdi. Bu hiç değişmedi. Ben de hep barışıktım takma isimlerimle. Kızıp öfkelenmez aksine her seferinde gülerdim. Ve bir de Delianna vardı. Üniversitedeyken arkadaşlarım bulmuştu bu ismi. Polyanna ve Deli kelimesinin birleşmesinden oluşuyordu. 🙂 Kabul edeyim takma isimlerim içinde en çok bunu sevmiştim. Beni çok iyi anlatıyordu. Hatta internette kendime ilk kez bu nickname ile hesap açmıştım. Şimdi anılarda kalan icq kullanıcı adım Delianna idi.

O zamanlar iflah olmaz bir Polyanna’ydım çünkü. İnsanı bezdirecek türden hem de. 😊 Bu bilerek yaptığım bir şey değildi aslında. Kafam kendiliğinden öyle çalışıyordu. Mutsuz olan, öfke ya da üzüntü içinde olan bir insanla diyaloğum “Ama bir de şu tarafından baksan…” diye ilerliyordu. Bazen samimiyetimizin boyutuna göre bu tavrım karşımdakini deli ederdi. 😊 Bu huyumdan dolayı azar işittiğim bile olurdu. Ama asla aile bireylerinden değil elbette, çünkü benim kadar abartmasalar da sanırım bizim genlerimizde iyimserlik hep vardı.

Evet biraz da deliydim. Bütün o pozitifliğin içinde kendi kendime tuhaf ve de saçma şeylerle eğlenebilen ama sadece gerçekten çok samimi olduğum insanlara bu tarafımı gösteren bir kafası kırıktım da diyebiliriz. Her zaman mutluluk oyunu oynayan bir delikız. Sınıfımızın hemen önündeki bahçede, ders arasındayken “gerçekte var olmayan bir topla” yaklaşık bir düzine insana voleybol oynatmışlığım vardı mesela. 🙂 Üstelik yağmur yağarken. Öyle büyük bir coşkuyla yağmurun altına geçip, “hadi gelin top oynayalım,” demiştim ki; sadece bana katılanlar değil, dersin hocası dahil olmak üzere bizi sınıfın camından izleyenler de bir o kadar eğlenmişti.

Normal olmadığımı biliyordum. Çok zaman tuhaf sayılacak biriydim hatta. Çok fazla etrafımda olanlarla ilgilenmez kendi içimde ve kendi halimde yaşardım. Tam da o sıralarda bir arkadaşımdan alıp okuduğum Sana Gül Bahçesi Vadetmedim adlı kitap, edebi açıdan değilse de içerik açısından bu yüzden çok etkilemişti beni. Hatta Deborah’ın kendi diliyle kurduğu dünyasını anlayabiliyor olmak beni biraz ürkütmüştü. Oysa o güne kadar arkadaşlarım da ben de deli’ye negatif değil pozitif bir anlam yüklemiştik. Ve ben hayatımda daha önce hiç deli görmemiştim.

Sonra bir gün geldi, tıpkı Polyanna’nın hikayesinde kötürüm olduktan sonra o küçük kızın mutsuzluğa hapsoluşu gibi, benim de tüm enerjim söndü. Gerçek anlamda kendi kendime mutlu olmayı beceremediğim bir dönem başladı. Gerçekten delirmiş, şuurunu yitirmiş insanlarla ilk kez karşılacağım o günlerde, kalbimi ellerimle bir derin dondurucuya koymuştum sanki. Her zaman olumlu şeyler üretebilen beynim onu bir türlü mutlu edemez hale gelmişti. İkisi arasındaki koordinasyonu tamamen kaybetmiştim.

Fakat epeyce sonra bir dönemim var ki unutkanlıklar başladı. Hafızam hiçbir zaman iyi değildir ve şimdi kalmadı ama beynimin adeta sıfırlandığını hissettiğim unutkanlıklardı bunlar. Bir gün Taksim’de yaptığım kahvaltı sonrası, her gün kullandığım ve ezbere girdiğim kredi kartımın şifresini hatırlayamamıştım mesela. O sabah o veriye dair beynimin içi resmen bomboştu. Üç kere olabileceğini sandığım rakamları girmiş ve kartımı bloke etmiştim. Aynı gün, stüdyoda sesli kitap okumak amacıyla gitmeye çalıştığım; Galata’da bulunan Kör Fotoğrafçılar Derneği’nin binasını bulamamış, Galata sokaklarında kaybolmuştum. Oysa son zamanlarda sıkça geldiğim bir yerdi. Seslendirme kaydını yapacak gözleri görmeyen arkadaşı arayıp ondan tarif desteği alma çabamsa ömrümün en içler acısı anlarıydı sanırım. Tüm sokaklara girip çıkarak doğru adrese gidebilmem yarım saatimi almıştı. O gün doğal olarak hafızamı tümüyle yitirmekten epeyce korkmuştum.

Bir kaç gün sonra fark edecektim ki, o zamanlarda kullandığım maillerimin şifrelerini de unutmuştum ve hiçbir şekilde hatırlayamıyordum. Şimdi olsa mail adresiniz cep telefonunuz ile senkronize edildiğinden “şifremi unuttum” diyerek şifreniz sıfırlanabiliyor. Ancak o dönem ben ne yaptıysam var olan maillerimi açmayı bir türlü beceremedim. Belli ki beynim bir devri kapatmak istiyordu artık. Her şeye yeniden başlamalıydım. Başka çarem yoktu. Artık ulaşamayacağım bir dağı hayal etmenin hiçbir anlamı kalmamıştı.

Yeni bir mail adresi açtım. İçinde delianna geçmeyen yepyeni sosyal medya hesapları… İçimde Anna etkisi veren eskisi gibi bir coşku olmadığı gibi, deli kelimesinin kendisini bile kesinlikle görmek istemiyordum. Pek çok şeyi sıfırladığım o süreç, delikızı değilse de Filekız’ı yeniden canlandırdı. O canlanış beni Kaş’a kadar getirdi. İronik belki ama Kaş’ta yeniden mutluluk oyunu oynayan biri oluvermiştim. Tek fark burada kimsenin takma isim takmadığı Elif’tim. Yani en çok kendimdim. Bir özgürlük yolculuğuydu benimkisi. Kendi içimde geldiğim yeri her şeye rağmen çok sevdiğimi söyleyebilirim. İçi öyle güzelliklerle dolu ki…

Geçenlerde Kaş Likya Sohbetleri’nde Hayatın Direksiyonuna Geç kitabının yazarı kuzenim Kemal İslamoğlu, yaptığımız sohbette izleyenlere benimle ilgili; “ona Filekız derseniz kendisini yuvasında hisseder,” deyince içime gerçekten kocaman bir sıcaklık yayıldı ve son günlerde kendiliğinden aklıma delianna ismi üşüştü. Boğazımda düğümlenen kelimelerimin de her zamanki gibi buraya dökülesi geldi.

Geçen onca zamanı düşündüm.

Delianna başlığını attığım bu yazıya başlarken oldukça hüzünlüydüm aslında. Kelimeleri bıraktıkça yüküm hafiflediğinden midir bilmem; “Eti kemik geçiyor,” diyerek dalga geçtim kendimle. O sırada bileğimi ısırıp saat yapmadım belki ama fırlamış çocuk ruhum enerjimi yükseltti. O deli kız aynada bana göz kırptı.

Son zamanlarda yazdığım Mars ve Venüs diyalogları aylardır yine kendi kendime oynadığım mutluluk oyununun dışardan da görünebilir bir şekliydi bana sorarsanız. Ha gerçekte var mı böyle bir ilişkim yok ama bu hayali yazarken benim gerçekten mutlu olmadığımı kim söyleyebilir ki?

Bu arada Elif ismini çok sevdiğimi daha önce söylemiş miydim?

Didem Elif

Not: Tam bu yazıyla vedalaştığım an, yıllar önce grafik ajansımızda çalışan Ayten ablamızın kızı mesaj attı bana. Sosyal medyadan bulmuş beni annesinden selamlar iletti. Yıllar öncesindeki yıkık dökük binanın çay ocağının olduğu küçük odaya gittim yeniden. Ben sigara molası vermeye kaçardım Ayten ablanın yanına; o da okul çıkışında, eve katkı sağlamaya çalışan annesinin yanında bir nebze soluklanırdı. İnsanın içini boşalttığı an sevgi dolu anıların kalbine üşüşmesi ne hoş. Öyle değil mi?

Sevgilerimle

Son Yaz

Düştüm. Kollarımda tuttuğum, yeni yıkanmış çift kişilik yorganı evin içinde alt kata taşırken, merdivende ayağım kaydı ve çok kötü bir şekilde oturdum basamaklara. Bu yazıya düştüm diyerek pat diye başladığım gibi, pat diye vurdum bedenimi ahşaptan olan zeminin sert köşelerine. Ellerim dolu olduğundan tutunamadığım için, belime ciddi zarar verecek bir darbeden kurtarmış olmam -ki şu an belim de biraz ağrıyor- tamamen şanstı. Bedenimde hala devam eden acıyı her hissettiğimde bunu hatırlıyorum ve şükrediyorum.

Gerçekten ucuz kurtardım. Bunun idrakiyle hareket yeteneğim kısıtlanmadığı halde hemen kalkamadım yerimden. Merdivenlerde uzun uzun otururken, bir yandan telaşlı bir şekilde “Anne iyi misin?” diyerek peşimden gelen kızımı rahatlatmaya çalışıyor; bir yandan da “Biraz otur yerinde, önce bir sakinleş, biraz nefes al, acele etme, ne diye koşturuyorsun?” diye bana öfkelenen içimdeki sesi dinliyordum.

“Tamam tamam anladım”, diyerek susturdum o an içimi ve yerimden kalkıp günlük rutinime devam ettim. Zaten birkaç gündür yapmaya çalıştığım şeyi şu anda neden ısrarla bana hatırlatıyordu ki.

Evet birkaç gün önce durmaya karar vermiştim. Bir nedeni yeni kurulan, oluşumunda benim de ciddi katkılarımın olduğu Takas Öyküler’di. İlk başta benden yardım istedikleri için başlamıştı bu ilişki. Önceleri destek olma çabası içindeyken kendimi ciddi bir şekilde kaptırdım ve sanki kendi sitemmiş gibi -aslında bunu en başında teklif etmişlerdi ve kabul etmemiştim, sonuçta iki tane yürüttüğüm kendime ait sitem vardı zaten- emek vermeye başladım. Gece gündüz zoom aracılığıyla toplantılar yapıyor bir yandan da siteyi geliştiriyorduk. Öyle güzel kaynaşmıştık, öyle güzel bir sinerji yakalamıştık ki, mutluluktan sarhoş gibiydim. Bir yandan da geçen sene ayrıldığım dergide bir zamanlar tam da böyle bir keyifle çalıştığımı hatırladım.

Bunu bugüne kadar hiç anlatmadım, gerek de duymadım ama büyük bir kırgınlıkla ayrılmıştım o dergiden. Keyfimizin gayet yerinde olduğu bir anda, hiç beklemediğim birinden, yüzüme yumruk yer gibi hiç beklemediğim bir darbe almıştım. Şok içindeydim ve çok üzgündüm. İşin tuhafı hiçbir fiziksel temas olmadığı halde gerçekten de yüzüme yumruk yemişim gibi olayın akabinde göz kapağım mosmor olmuştu. Derginin sahibi çok sevdiğim arkadaşım -iletişimimiz tamamen kopmuş olsa da sevgim hala değişmedi- tarafsız kalmak adına ortamı iyi yönetememişti. Kavga etmeyi sevmediğimden ve bütünün huzurunu kaçırmak istemediğimden meseleyi bir süre idare etmeye çalıştıysam da benim için büyü bozulmuştu artık. Patlamaya hazır bir volkan gibiydim. Artık ne benim ne de onlar için faydası yoktu daha fazla orada kalmamın. Hatta çok kırgın olduğum için duygusal anlamda zarar vermeye başlamıştım. Ben de tüm bağları koparacak şekilde tam bir sene önce bu zamanlarda dergiden ayrıldım.

İşte yaşadığım bu üçlü güzel birliktelik ister istemez bana yaşadığım o günleri hatırlatıyordu. Belki de o yüzden bütün bunları anlatıyorum. Yoksa meseleyi çoktan unutmuş, kendi yolumda tek başıma ilerlemeyi seçmiştim. İçinde olduğum şartlarda fena da gitmiyordum bana sorarsanız. Keyfim gayet yerindeydi.

Aslında tamamen dergiye itibar kazandırması için başlattığım Likya Sohbetleri bireysel anlamda benim içimde iyice derinlik kazanmıştı. Şu bir sene içinde tesadüfler sonucu sohbetler video ortamına taşınınca hedefim bambaşka bir form almıştı. Kendi içimde hiç bilmediğim taraflarımı keşfetmiş, korkularıma rağmen ve bugüne kadar ki tüm önyargılarımı kırarak varlığımı açığa çıkartacak şekilde hareket ediyordum. Üçüz çocukları olan bir kadın gibi, bir birini emziriyordum, bir diğerini. Sütüm de beklemediğim kadar da boldu hani.

Takas Öyküler organik, aslında amatör bir ruhla hayatıma girdiğinde bir şeyler yapmak isteyen bu güzel insanlara elimden geldiğince yardımcı olmaktı niyetim. Destekçiler sayfasında bana yer vereceklerdi ve böyle devam edecekti ilişkimiz normalde. Fakat benim aşırı sahiplenen tavrım sonucu, bir gün adımı ve fotoğrafımı Hakkımızda kısmının altında yer alan Biz sayfasında gördüm. İsmimin altında aynen şöyle yazıyordu: “Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde kalacaksın.”

Bunu gördüğüm an kahkahayla güldüm. “Böyle destek mi olur? İsmin destekleyenlerde olunca verdiğin emeğin hakkını vermiyoruz gibi hissediyoruz. Sen bizdensin. Yani kendine ait kısmı artık doldursan iyi edersin,” dediler.

O an için bu bana da mantıklı geldi. Üstelik resmen bir aile sıcaklığı yaşıyorduk. Galiba benim hayatta en karşı koyamadığım şey de bu: “Aile olma duygusu.” Dolayısıyla daha da şevkle sarıldım siteye. Bana güvenerek yeni kurdukları aileye beni de katmak isteyen insanlara sırtımı çevirecek değildim ya.

Vee bir sonraki toplantıyı iple çektiğimiz çok keyifli geçen saatler. Edebiyat dolu, birbirinden eğlenceli bu saatlerde, kısa süre içinde derin anılarını paylaşacak kadar yakınlaşan kahkaha ve gözyaşı içinde üç kadın… Günler böyle geçerken benim ismim sitede hala aynı şekilde duruyordu. “Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde kalacaksın.”

Profesyonel reklamcı olan bir tanıdığın siteyi iyileşmek adına önerdiği şeylerden biri bu olmuştu: “Elif hem destekçilerde hem Biz sayfasında duruyor. Kafa karıştırıyor. Onu tek bir yerde sunmakta fayda var.” İlk tepki olarak “Evet, onu düzelteceğim, Biz kısmına alacağım, en iyisi bir an önce yapayım,” dedim önce. Fakat o gece bilgisayar başına oturup da o sayfaları düzenlemeye geçince işler değişti. Ders çalışması gereken bir çocuğun arkadaşlarıyla bahçede top oynamasına benzettim halimi. Kendime bir yol çizmiştim ve yapmam gerekenleri yine erteliyordum. Takas Öyküler oluşum olarak beni çok mutlu etse de Biz olarak bu kadar merkezinde olmak doğru gelmiyordu. Kendimi Biz sayfasından çıkarttım ve Destekçiler sayfasındaki yerimi hem kafamda hem de sitede daha da bir netleştirdim.

Ertesi gün bunu arkadaşlarla paylaştığımda aslında en başından beri açmazım olarak bildikleri bir konu olduğu için çok anlayışlılardı ama ister istemez üçümüzün yakaladığı enerji kesintiye uğramıştı. Üstelik bir içinde bir dışında davranarak bence onların da dengesini bozuyordum. Bir taraftan ekranda yanlış bir yerlere bastığım için kendi web sitemde yer alan yazıların hiçbirini bilgisayarımdan göremiyordum. Bir de böyle tatsız teknik bir konuyla uğraşmam gerekiyordu. Bu da o günlerde canımı sıkan başka bir konuydu. Şu anda hala o sorunumu çözemedim. Bilgisayarımdan siteye yeni yazı girişi yapamıyorum. Klavyede on parmak yazabilen biri olarak bu yazıyı cep telefonumda ilkel şartlarla iki parmakla yazıyorum.

Normalde teknolojiyle aram çok iyidir. Çabuk öğrenirim. Matematik kafasına sahip olduğum için sanırım, genelde kendi başıma kurcalayarak işi çözerim. Geçmişte bu şekilde neredeyse bütün grafik programlarını ve 10 parmak yazmayı tek başıma öğrendim. Bir ara yazılım dillerini bile çalıştım ama teknoloji denen şey o kadar hızlı ilerliyor ve bazen o kadar aptal sorunlar çıkartıyor ki, bildiğiniz bir konuda bile acemi kalmak an meselesi oluyor. Galiba şu anda o noktadayım. Yine kendi başıma çözeceğim ama şu an ona odaklanacak enerjim yok. Site yayınında sorun olmadığı için acele de etmiyorum.

Hayatın içinde böyle aksilikler yaşamaya başladığım an aslında durmam gerektiğini hemen anlarım. İşte merdivenlerden düşmeden birkaç gün önce o yüzden farkındaydım bunun ve bana sorulsa çok istememe rağmen Takas Öyküler’in bir parçası olmayı reddederek başlamıştım da durmaya. O yüzden de içimdeki sesin hala bana niye “sakinleşir misin?” diye bağırdığını anlayamamıştım.

Neyse sonuç olarak istediği oldu. Okuyorum. Günlerdir aç kurtlar gibi okuyorum. Bu hafta kargonun getirdiği dört kitap da eklenince neredeyse sekiz kitabı aynı anda okuyorum. Bazen birinden beş sayfa, bir diğerinden altmış sayfa sonra başka birinden birkaç paragraf okuyayım derken bugün kitaplardan bir tanesini bitirdim bile… Ayrıca fiziksel ağrılara okumak gerçekten iyi geliyor. Kesin bilgi. 😊

Normalde zihnim habire konuşurken okumaya kolay odaklanamam. O da biraz durmamı isteyince böyle delice bir okuma sevdasına kapıldım böylece. Bütün bu okumaların Likya Sohbetleri’ne evrileceğinin sinyallerini vermemin de sanırım bir mahsuru olmaz. Hem de yine yazılı… Yani durmuyorum aslında. Bu sadece hayattan çaldığım kısa bir mola. Hatta bu yaz sonuna kadar yapacaklarım birkaç gündür kafamda o kadar net belirdi ki, hiç olmadığım kadar güvenli adımlarla devam edebileceğimi hissediyorum. Tabi başıma bir şey gelmezse. Çünkü tuhaf belki ama koca yaz evde kalacak olma fikri bana iyi geliyor… Üstelik ömrüm boyunca aradığım yuvayı sonunda kendi başıma kurduğumu fark ettim. Dolayısıyla hiç korkmayacak şekilde önümüzdeki yazı, hayallerim için geçirmeye şimdiden kendimi adadım. Sanki bu göreceğim son yazım olacakmış gibi hem de…

Didem Elif

Not: Fotoğrafta kullandığım görseli çok yakın arkadaşım Ebru Kalan yaptı. Korona günlerinde kendi kendine resim yaptığını öğrenince hayatımda ilk kez doğum günüm için ondan hediye olarak benim için bir resim yapmasını istedim. “Şu sıralar duvarlara çerçeve asıyorum. Benim için bir resim yapar mısın? İçinden ne geliyorsa onu yap, beni düşünerek yap ama,” dedim. Onun içinden Küçük Prens yapmak geçmiş. 😊 Tam da yazıyı bitirdiğim an yolladı. Ben de görsel olarak kullanmak istedim. Ebru’ya sonsuz teşekkürlerimle…

Canın Sağ Olsun

Her ne kadar korona günlerini zor geçirmediğimi düşünsem de duygusal anlamda yoğun günler geçiriyorum. Bu sürecin üstesinden kendi başıma gelebildiğim için içim rahat ama çok eğlendiğim de söylenemez. Bu hüzün, yaptığım işlere de yansıyor ister istemez. Oysa bence artık hüzünden çıkıp gülümsemenin hatta belki eğlenmenin vakti geldi.

Korona ilk yayılmaya başladığında Almanya’da yaşayan kuzenimle telefonda konuşuyorduk. Koranadan bahsederken kuzenim birden: “Hatırlıyor musun Elif, babamın cenazesinde bizi ne kadar güldürmüştün,” dedi ve bu vesileyle yıllar öncesine gittik. Aynı olayı yeniden anımsarken bir daha güldük. İçim sevgiyle doldu.

Elbetteki çok üzgün olduğumuz bir gündü. Her şeyden önce şok içindeydik. Eniştem ile ilgili böyle bir haber almayı hiç beklemiyorduk. Oysa kalbimizi ölüme alıştırdığımız bir dönemdi. Kınalı saçlı ananem bir süredir dünya ile olan bağlantısını kesmiş, yeni doğmuş bir bebek gibi yoğun bakım ve ilgi gerektiren bir sürece girmişti. Teyzemler ve annem, dönüşümlü olarak dayımın evinde kalarak ona bakıyorlardı.

En perişanları; 14 yaşında evlenerek yuvadan uçan, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren teyzemdi. Yani yukarıda bahsi geçen kuzenimin annesi. Anavatanına yeni dönüş yapmıştı. Sürekli “Ben anneme doyamadım, hep ondan uzakta yaşadım, şimdi yanına geldim ama o beni bırakıyor,” diyerek ağlıyordu. .

İşte o dönem sıklıkla evde yalnız kalan eniştem ani bir kalp krizi geçirdi ve iki gün geçmeden onu kaybettik. Ailecek pek severdik eniştemi. Pamuk kalbi gözlerine vuran güzel insanlardan biriydi. Yılda sadece birkaç kez görürdüm onu ama oldum olası gülümseyen gözleriyle karşılaşmayı severdim. Kötü haber sonrası Almanya’da yaşayan çocukları apar topar Türkiye’ye gelmişti. Hepimiz çok üzgündük.

Teyzem kahrolmuştu. Her daim sevgi ve saygı içinde eşlik eden yol arkadaşı onu terk edip gitmişti. “Ben anneme doyamadım diye isyan ettim, Allah benim sevgilimi aldı, oysa annem yaşlıydı, kocamla ilgilenemedim, onun bir sıkıntısı olduğunu fark edemedim,” diyerek yanıyordu içi bu sefer. Büyük bir vicdan azabı içindeydi.

Eniştemin ailesine ait Adapazarı’ndaki cenaze evinde gözlerimiz ıslanmadan teyzemle aynı odada bir dakika bile duramıyorduk. Kalabalık iyice artınca gençler ikinci kata çıktık. Tıpkı dayımın köy evindeki gibi, tıpkı çocukluğumuzun bayramları gibi yine kuzenler bir odaya doluşmuştuk. Tek farkı hiçbirimiz o günlerin mutluluğu içinde değildik. Aslında kimse ne söyleyeceğini bilmiyordu. Konuşmuş olmak için konuşuyorduk belki de.

Nedenini hatırlamıyorum bir ara ablam, “Ben her anlamda babama benzerim, babamın kızıyımdır,” gibi bir şeyler söylüyordu. İşte ne olduysa o zaman oldu. Ablama dönüp “Sen şimdi iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi söyledin ben anlamadım,” dedim. Bunu komik bir şekilde söylemiştim. Birden herkes gülmeye başladı. Öyle böyle değil ama basbaya kahkaha atıyoruz. Gülmek ağlamanın kardeşidir denir. Sinirlerimiz de bozuktu tabi. Ama o andan sonra gecenin ruh hali değişti. Zaman zaman yine gülerek ve sevgi içinde anılardan bahsedip oturduğumuz yerde geceyi sabah ettik.

Koronanın en korkulan günlerinin içindeyken, babasını kaybettiği gün ile ilgili kuzenim yıllar sonra bana bu olayı hatırlatınca yaptığım şeyin ona gerçekten iyi geldiğini o an anladım.

Bunu hatırlamak bana da iyi geldi.

Hayat bize zaman zaman güzel, zaman zaman da kötü sürprizler yapıyor. Doğası gereği bu böyle. Kanımca meseleyi kişisel algılamamakta fayda var. Aslında her şey bir yanılsama bir açıdan baktığında. Şu sıralar belki sık sık geçmişe gittiğimiz bir sürecin içinden geçiyoruz. Belki bazı şeyleri hatırladıkça içimiz sızlıyor.

Teyzem farklı bir seçim yapsaydı neler yaşanacağını bilemezdi aslında. Davranışlarımız, seçimlerimiz o günün duygularıyla şekilleniyor. Ona göre hareket ediyoruz. Yaşadıklarımız da bizi yine o ana göre yoğurup biçimlendiriyor. Teyzem ki 30 yaşındaki oğlunun ölüm acısıyla mücadele etmiş bir kadındı. Yine de palazlanmış yüreğinde annesine doyamamış bir çocuk vardı. Bundan daha doğal ne olabilirdi ki?

Bu arada teyzem tüm trajik hikayesine rağmen hala ailenin en eğlenceli ve en kalbi saf kişisidir. Diğer kardeşlerinin tüm ciddiyetine ve akılcı tutumlarına rağmen onun hayatla hatta kendisiyle dalga geçtiği çocuksu bir bakış açısı vardır. Eniştem teyzemi en iyi tanıyan kişi olduğu için; o gün elinde olup da yanına gelebilseydi eğer eminim ona şöyle derdi: “Canın sağ olsun be Cemile…”

Didem Elif

Sevgiyle kalın…

Hay Hay Buyursun Gelsin

Nihayet hayat benim için de yavaşlamaya başladı. Üst üste gelen biriken işlerimi yoluna koydum sayılır. Tam anlamıyla istediğim kıvama gelmiş olmasa da, en azından artık başucumda duran kitaplardan iki-üç sayfa okuyabilir, kahvemi kucağıma alıp izlemek istediklerimin karşısında biraz vakit geçirebilir hale gelebildim. Tabi her şeyi aynı anda oldurmayı bırakmamın bunda etkisi var. Bir de kızım Duru evde kalma sürecimize her geçen gün daha bir alışıyor sanırım.

Duru’nun evde olması normalde çok zor olmamalı belki ama ben aynı anda iki işi bir arada yapamayan insanlardanım. Bu durum o kadar ciddi boyuttadır ki, kuzenim “Elif’in hardisk tek işlemcili,” diyerek benim bu halimi makaraya alır. Mesela şu dönem hem maske takıp hem motor sürmekte ciddi zorlanıyorum. Galiba hala maske takma meselesini bir alışkanlığa dönüştüremediğimden olsa gerek. Gerçi kırk yılda bir dışarı çıkıyorum ama olsun.

Ayrıca kabul edeyim benim bünyem biraz anarşik. Bir de üstüne üstlük inatçı. Hem iki işi aynı anda yapamıyor, hem de elli bin şeyi bir arada yapmak için beni zorluyor. Hele bir şeyi yapma dedin mi yandım ben. İlla inatlaşıp onu yapacak. Yapmazsa kuduruyor içimde bir şey mübarek. Şimdi elimi yüzüme götürmemem gerekiyor ya bu korona günlerinde. Bir aydır nasıl burnum kaşınıyor size anlatamam. Şu anda yazmaya ara verdim resmen burnumu kaşıyorum. 🙂

Tamam belki annemin söylediği gibi bahardandır, belki abim gibi benim de belli bir yaştan sonra yeni bir alerjim çıkmıştır, bütün bunlara varım da; korona günlerini mi buldu yani alerji ortaya çıkmak için… Bence psikolojik. Ben kendimin ciğerini biliyorum. Kesin elini yüzüne götürme direktifini duyduğu an bana baş kaldırmaya karar verdi. Kesin!

Şaka yapmıyorum aslında. Üniversitedeyken başıma şöyle bir şey geldi. Bir gün çok yakın bir arkadaşım tahtaya kalkıp hazırladığı ödevini anlatacak. Sunmak için tahtaya doğru yürüdüğü sırada tam yanımdan geçerken “Sakın bana soru sorma Elif,” dedi. Haydaaa… Bu ne şimdi? O ana kadar sakin ve sıkıcı olan gün heyecanlı bir hal aldı mı birdenbire? “Ne sorsam? Ne sorsam? Bir şey sorsam. Soru sormalıyım ama ne sormalıyım?” diye beynim ayaklandı mı? O zamanlar cep telefonumuz filan yok. Ben bildiğin bayağı kafa yoruyorum konuyla ilgili ne sorsam kıza diye.

Arkadaşım 20 sene sonra hala benle nasıl dostluk yapıyor bilmem. Sordum çünkü, valla da billa da ben kırk saat düşündüm ve sordum soruyu. Başından sonuna kadar can kulağıyla ödevini dinleyip nihayet anlatmadığı bir şey bulup çıkardım. Arkadaşım da cevap veremedi tabi. İçine düştüğü bu duruma o an çok şaşırdı. “Bana neden soru sordun? Seni özellikle uyarmıştım,” dedi. “Zaten uyardın diye oldu. Niye uyardın ki beni? Sanki sana soru mu soracaktım ben?”

Bununla övündüğümü sanmayın sakın. Aslında hala utanırım yaptığımdan.

Bir de bir şeye birden çok yoğun ilgi olduğu zaman ciddi bir soğuma olur bende. İlla aksini yapmam lazım. Mesela lisedeyken 501 Levi’s kot pantolon moda olmuştu. 501 dışında bütün kotları denemiştim ben Levi’s mağazasında ve elbette 506 diye çok da bilinmeyen bir modelde karar kılmıştım. Herkes düşük bel kot pantolon giyerken ben yüksek bel giyiyordum böylece. Adım okulda hemen kıroya çıkmıştı. Halbuki bugün bile bahse girerim bence popomu 501’den daha güzel gösteriyordu. 🙂

Ama sanırım en saçma olanı Orhan Pamuk ile olan hikayemdir. Orta okuldayım, ilk kez Cevdet bey ve Oğulları kitabıyla tanışmışım çok sevmişim. Kendisini bir okur olarak sıkı takipteyim, tüm kitaplarını okuyorum. Benim için büyük olay bu, çünkü klasikler dışında Türk yazar okumayacak kadar kibirli bir okuyucuyum. O yüzden Orhan Pamuk’un farklı bir yeri var o zamanlar. Hele yazdığı kitaplardan biri olan Beyaz Kale‘nin yeri apayrı. Öyle ki 94 yılında üniversiteye başladığımda yakınlaştığım yeni arkadaşlarıma Orhan Pamuk isminden bahsediyorum. Mutlaka ama mutlaka okumalarını söylüyorum. Hatta onlarla kendi kitaplarımı paylaşıyorum.

Derken o sene Orhan Pamuk Yeni Hayat adında bir kitap yazıyor ve tüm Türkiye’de birden meşhur oluyor. Sokaktaki simitçi bile adını biliyor artık. Ama ben şimdi Orhan Pamuk bir daha okur muyum? Tabi ki okumam. Gerçi bir yıl anca direnebildim. Bir yılın sonunda dayanamadım Yeni Hayat‘ı büyük bir öfke içinde okudum. 🙂 Fakat sonra belki bir on sene uzak durdum kendisinden. Hatta muhtemelen daha fazla sürmüş olabilir. Masumiyet Müzesi kitabının konusunu okuduğumda ancak buzları eritebildim kendisiyle. Konusu gerçekten ilgimi çekmişti ve pek çok insan aksini söylese de ben o kitabını çok sevdim. Hatta tıpkı üniversitede olduğum zamanlardaki gibi Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘ni mutlaka oku diye insanlara tavsiye etmeye başladım. Çünkü artık işin şöyle garip bir tarafı vardı; Orhan Pamuk çok ünlüydü, herkes onu biliyordu ama çevremdeki kimse kitaplarını beğenmiyordu. Anlamadıklarını, çok zor okunduğunu ve bir türlü sonunu getiremediklerini söylüyorlardı.

Evet Masumiyet Müzesi kitabının yaklaşık 200 sayfasını okumak gerçekten benim için de işkenceydi. Fakat o 200 sayfa tam da ana karakterin takıntılı aşk hikayesi okuyucuya o kadar iyi hissettiriyordu ki. Üstelik bu kitabın bir de müzesi olacaktı. Ben kitabı okuduğum sıralarda müze daha açılmamıştı. Açıldıktan sonra hep gitmek istedim ama bir türlü fırsatım olmadı.

Şimdilerde ise evde kalma periyoduna girdiğimizden beri şu ekmek ve canlı yayın modası içime fenalık getiriyor. Ben ki fırın fırın zeytinli cevizli ekmek yapıp, kuzenimin cenazesinde tüm Adapazarı’nı doyurmuş insanım. Şu dönemde yeminle ekmekten soğudum. Canlı yayınlar da son yıllarda neredeyse yapışık olduğum telefonumla arama ciddi bir mesafe koymama sebep oldu. Sanki telefonumun içine televizyon kaçmış gibi hissediyorum. Hangi canlı yayını izleyeceğime karar veremeyeceğim için baştan hiçbirini izlemiyorum. Hele koronadan beter hızda yayılan whatsapp mesajları inanın ömrümü yedi. İşin kötüsü bildirimleri sessize aldığım için acil okumam gereken mesajları kaçırıyorum.

Anlayacağınız oldum olası içinde olduğum dünyayla pek kolay uyumlanamayan birisiydim. Tam eski dünyaya adapte oldum, alıştım, artık tersine gitmeyi bırakıp huyuna gideyim derken; bir de şimdi yeni dünya düzeni karşıma çıktı. Yalnız eskisinin aksine yeni düzenin içine daha kolay girmeye niyetim var. En azından ona alışma konusunda bu sefer yalnız değilim.

Didem Elif

Bana Ev Olsun

Başlıkta kullandığım Bana Ev Olsun cümlesi tam on gün önce yoga öğretmenim Burcu ile cep telefonunda yazışırken birden ağzımdan çıktı. Korona virüsü Türkiye’de yayılmaya başladıktan sonra birlikte hiç yoga yapamadık aslında ama sağ olsun pozitif desteği ile kendisi her an yanı başımda oldu. Evde yoga hiç yapamıyorum malesef. Şu zor günleri geçirmek adına Burcu’nun sık sık vurgulaması üzerine sanırım bu akşam başlayacağım.

Eve ilk kapandığımız günlerdi. Ona evde olmayı ne kadar sevdiğimi anlatmak için kurduğum cümlelerimin arasında geçirmiştim bu sözü: “Ben evde olmayı severim zaten. Öyle sıkılmıyorum yani, aksine bana ev olsun.” Sonra da devam etmiştim: “Aaa ne güzel yazı başlığı olur.” Bu tepkim Burcu’nun çok hoşuna gitmiş: “Ayy seni seviyorum Elif,” demişti. 🙂

Bu konuşmanın üzerinden on gün geçti. O günden bu yana evden çok elzem ihtiyaçlarım dışında neredeyse hiç çıkmadım. Yine de niyetlendiğim o yazıyı ancak bugün yazabiliyorum.

Pek çok kişinin aksine evde bana kalan zaman epeyce daraldı. Malum hafta içi dört yaşındaki kızım bütün gün evde. Boş kaldığım saatlerde ancak yapmam gereken işleri yetiştirebiliyorum. Ekstra ortaya çıkan temizlik halleri çok fazla vaktimi kısaltmadı. Sosyal medyaya harcadığım zamandan kullanıyorum onu ayırdığım süreyi. Malum sosyal medya şu an beni çok yoruyor. Böylece hem ev hem sosyal medya detoksu oluyor bana. Yalnız ne doğru düzgün kitap okuyabiliyorum, ne de film izleyebiliyorum. Pazar günü geldiğinde artık o kadar yorulmuşum ki, sabaha kadar güzel bir uyku çekmiş olmama rağmen tüm gün bayılmış bir şekilde uyumuşum.

Keşke bir hafta 30 günden oluşsa ve keşke bir gün 168 saat olsa. Yapmaya gönlümü koyduğum işlerin hepsine ancak o zaman yetişebileceğim çünkü. Hazır dünya tuhaflaştı, mevsimler tepe taklak oldu, ben de böyle bir dilek dilemişim çok mu? Şaka bir yana bu hayalim gerçek olsa, şu an istemeye istemeye eve kapananlar beni topa tutarlar herhalde.

Ev demişken bu arada, benim hiç evim olmadı. Yani bir ev hiç satın almadım ve kimseden üzerime bir ev istemedim. Evin içinde zaman geçirmeyi çok sevmeme rağmen, böyle bir şeyi hayalimde bile kurmadım desem inanır mısınız? O anlamda ev kavramı, benim için başımı sokacak bir yerden öteye geçmedi bugüne kadar. Ben nasılsa güzel ve keyifli vakit geçirirdim içinde. Kendi kendime her şekilde yeterdim. Bir de yanımda sevdiklerim olsa ne alaydı benim için.

Maddiyatı küçümsemiyorum elbette. İçinden geçtiğimiz şu zor günlerde de kıymetini anladığımız gibi, insanın kendini güvende hissetmesi için kesinlikle başını sokacağı bir eve ihtiyacı var. Bu yüzden, bir seneden az bir zaman önce çocuğumun babasından boşanırken; onun üzerine olan şu an oturduğum evde oturmak için iki yıl izin istedim ondan. Böylece o iki yılda her şeyi yoluna sokarım, diye düşündüm. (Aslında bana kalsa o iki yılı da istemezdim ama küçük bir çocuğum olduğu için o kadar gözü kara davranmam doğru olmayacaktı.)

Avukatlar ve etrafımdakiler daha fazla haklarım olduğunu söylemesine rağmen, bunun için mücadele vermek bana anlamsız geldi. En az üç, dört yıl sürecek bir kavga verecektim madem, “çocuğumun babasına karşı vereceğime, hayata karşı veririm o savaşı,” dedim ve yola koyuldum. Bu yola girdiğimde ne doğru düzgün bir işim vardı, ne de düzenli bir gelir kaynağım.

Bir zamanlar benim de ortağı olduğum aile şirketimizi, iflas ettiğimiz için yıllar önce kapatmıştık. Çocukluğumdan beri iyi sayılacak gelir kazanan ailem, artık İstanbul’da bugünün şartlarında ancak kendilerini geçindiriyorlardı. Yani üç yaşında bir çocukla yalnız başıma hayata bu şekilde atılma kararı alırken, kendimden başka güvendiğim hiçbir şey yoktu. Pardon bu kısmı biraz eksik oldu, bir de Allah’a olan inancıma sığındım sanırım.

Şimdi O’nun bildiğini sizden saklayacak değilim. Öyle dindar yaşayan biri sayılmam. Namaz kılmayı öğrenmişliğim varsa da hiç kılmadığım için unuttum. Oruç desen bilinçli bir şekilde adam akıllı tutmuşluğum yok. Kuran’ı ise okumayı çok istedim; denedim de, ama çoğu şeyi anlamadığım için sonunu bir türlü getiremedim. Uzunca yıllar Kabe’nin bulunduğu toprakların bambaşka bir enerjiye sahip olduğunu düşündüm ama onun etrafında çevrelenmiş gökdelenleri tesadüf sonucu bir fotoğraf aracılığıyla görünce, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Kutsal olduğu bilinen bir mekan resmen ticarethaneye çevrilmişti.

Kısacası iyi bir mümin olarak yaşamadım ömrü hayatımı. Yine de tüm kalbimle; “Rızık” denen şeyin insana Yaradandan geldiğine inanırım. Allah’a olan inancıma sığındım demem ondan. Yani rızka olan inancımdan. Çok şükür bugüne kadar da mahcup olmadım verdiğim karardan. İhtiyacım kadarını bana getirecek kapılar hep tam zamanında açıldı. Verdiğim emeğin karşılığı bir şekilde aldım.

Hayat mücadelesine girdim diye kalbimin istediklerinden vazgeçmedim yalnız. Bir o kadar da gönlüme giden yol için emek harcadım. Boş kaldığım vakitleri değerlendirdim bunun için. Zorlandım, yoruldum, bazen çok bunaldım ama istisnasız her gün elimden geleni yaptım. Elimden bir şey gelmediğinde dinlendim. Bedenimi ve ruhumu toparladığımda kaldığım yerden devam ettim. Olumsuzlar olsa bile, ben hep olumlu olanlara odaklandım. Çok şükür, bin şükür her geçen gün şartlar daha iyi oldu.

Bütün bunları, bugün yaşadığımız krizden dolayı hala maddi anlamda gelecek kaygısı duyanlar için anlatmak istedim. Para dediğimiz şey aslında bir kağıt parçasından başka bir şey değil. Ona yüklenen anlamlar olmasa, üzerinde en yüksek rakamlı olanının bile gerçekte bir lira kadar değeri yok. Muhtemelen kısa bir zaman sonra maddesel görünümü de kalmayacak.

Bolluk, bereket ise maddesel anlamda varlığını net bir şekilde göremediğimiz için çoğu zaman anlayamadığımız çok önemli bir değer. Düne kadar, yani koronadan önce; hayatımın en zorlayıcı dediğim günlerinden bugüne kadar gelirken; gerçekte ne kadar zengin olduğumu, bolluğu ve bereketini sunarak yaşam bana öyle güzel gösterdi ki.

Normalde insan bir sıkıntı yaşarken dünyada o sıkıntıyı sadece kendi yaşıyormuşçasına bir ruh haline giriyor. Pek çok kişinin benzer yollardan geçtiğini ve tüm sıkıntı ettiklerinin bir gün geçeceğini düşünemiyor. Oysa şimdi ilk defa tüm dünya insanıyla aynı sıkıntıyı eş zamanda yaşıyoruz.

Öyle ki tam bu satırları yazarken az önce çok yakın bir arkadaşımın dayısının Covid-19 virüsünden öldüğünü duydum. Kayıplarımız oluyor, daha da olacak, bu artık çok aşikar. Birebir kendi canımıza vurmasa da insan olarak canımız çok yanacak. Yine de beraberce tüm bu acıların içinden geçebileceğimize inanıyorum. Dilerim en az kayıpla olsun.

Didem Elif

Kemerlerinizi Bağlayın, Uçuşa Geçiyoruz

Eve kapanmış bir düzene geçince, hayatın ne kadar yavaşladığı anlatılıyor günlerdir. Sanırım ortada bir tuhaflık var. Bana hiç öyle gelmiyor çünkü. Herkes yavaşlamış gibi algılarken; kendini, gökyüzüne havalanmış bir uçağın içindeymiş gibi hisseden de bir ben değilimdir heralde?

Eskiden hayatı hep, uzak bir şehre yapılan bir otobüs yolculuğuna benzetirdim. Ömrün sonuna geldiğimizde sadece molalarını hatırladığımız bir otobüs yolculuğuna. Yavaş yavaş ilerlerken, anlamadan bitivermiş hayat ve bir bakmışsın, geriye sadece anlar kalmış. Ah keşke daha çok biriktirseydim dediğin anlar…

Yavaşlık üzerine, 1995 yılından beri, yani yazar Milan Kundera ile ilk tanıştığım andan beri düşünürüm. İyi ki hayat beni onunla buluşturmuş dediğim sayılı yazarlardandır. Yavaşlık adlı kitabı ise körler için sesli okuma kaydı yaptığım ilk kitap.

Hem bu konuya çok kafa yorduğum için, hem de evde kendi kendime kalma meselesi genel olarak benim yeryüzündeki en sevdiğim şey olduğu – hatta çoğu zaman yaşam biçimim olduğu – için bence yavaşlamanın aksine hızlandık. Biz şu an mecburen evlerimizde duruyoruz belki ama içinde yaşadığımız yeryüzü hızlı bir biçimde yükselişe geçti. Tıpkı gökyüzüne havalanmış bir uçak gibi.

Aslında epeyce bir süredir hayatın hızlandığını düşünüyordum. Bu sebeple nasıl bir hayat yaşarsak yaşayalım; yorgun, yaşlı ve bitkin hissediyorduk kendimizi. Genci, yaşlısı, şehirlisi, köylüsü, zengini, fakiri; herkes benzer bir duygudaydı bence. Yaşam şeklimizin böyle hissetmemde etkisi büyüktü belki ama garip bir şekilde acaba yaş almakla ilgili bir şey mi diye de merak etmekten kendimi alamıyordum. Şubat ayında yaptığım İstanbul seyahatimde, annemlerden yengemlere kadar ailemde konuşma fırsatı bulduğum herkese, benim yaşımdayken nasıl hissettiklerini sordum.

Sonuçta toplumun geçirdiği farklı sorunları görmüş insanlardı. Gençliğin ne olduğunu da, kırklı yaşların ne olduğunu da biliyorlardı. Kime sorsam aldığım cevap benzerdi, o zamanlar böyle hissetmemişlerdi.

Aslında sanırım uzunca bir süredir hareket haline geçmiş bir uçağın içindeymişiz. Bunu şimdi fark ediyorum. Daha havalanmamışsa da tekerleklerinin üzerinde hareket etmeye başlamış bir uçağın içinde, ne yapacağını bilemez halde kendimize iyi bir yer bulmaya çalışıyormuşuz meğer. İşte şimdi o uçak artık havalandı ve bizi can güvenliğimiz için oturmaya davet ediyor. Bu yaklaşımım tuhaf gelebilir belki ama yaşadıklarımızı böyle algılıyorum.

Tekamüle inanırım. Nedendir bilmem, oldum olası en çok inandığım şeydir. İçinde olduğumuz tablo ne kadar kötü görünse de, bence insanoğlu bambaşka bir çağa doğru yola çıktı. Yaşam denilen yüce mekanizma kendini yeniliyor. Kimin uçağı güvenle yere iner hiçbir fikrim yok ama şakaya gelmez bir yolculuk artık bizimkisi. Üstelik dünyada zaten yıllardır alarm halinde olan su kaynaklarımızı, haklı gerekçelerimizin olduğu şu günlerde yaşamda kalmak adına hunharca tüketiyoruz. 20 saniye kuralına uyarken kaçımız musluğu kapatıyoruz ki? Sadece bir haftada tek başıma arttırdığım su tüketimini tüm dünya vatandaşlarıyla çarpıyorum da, matematik bilgimin aklıma zarar vereceği bir hesap çıkıyor.

Yani bazılarımız bu virüs uçuşunu atlatacak da olsa, bu kafayla gittiğimiz sürece hızla dünyanın karşımıza çıkaracağı bir başka sorunla yüzleşmek zorunda kalacağız. Felaket tellallığı yapmak değil niyetim. Zaten şu anki uçuşumuz boyunca kemerlerimizi takıp sakin kalarak, görevlerini yapması gerekenlere yardımcı olmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Kaptan olmayı öğrenemedik, bari iyi bir yolcu olmayı bilelim.

Didem Elif

Sevgilerimle…

Gerçek Aşkım İstanbul

Bugünü ve dönüş günümü saymazsam, İstanbul’da geçireceğim son üç günüm kaldı. Tamı tamına bir aylık yolculuğumun sonuna geldim. Yalnız buradaki günlerimi hiç hayal ettiğim gibi geçirdiğimi söyleyemeyeceğim malesef.

Kaş – İstanbul arası ulaşım hiç pratik değil. Üstelik bir yerden bir yere gitme duygusundan pek de hoşlanmayan birisiyim. Hele yerinde durmayan küçük bir çocukla seyahat etmek, benim gibi yavaşlığı seven biri için çoğu zaman çileli bir hal alıyor. O yüzden İstanbul’a sık sık gidip gelmek yerine, seyrek gelip uzun kalmayı tercih ediyorum.

İşte böyle bir seyahatti bu da. Aylar öncesinden benim için en ideal olacak zamanı planlamıştım. Genellikle Kaş’ın en soğuk ve en boş ya da en sıcak ve en kalabalık zamanlarında İstanbul’da olmayı tercih ediyorum. Bir de kızımın, abimin, annemin doğum günlerinin Ocak ayının sonuna denk gelmesi de ideal zamanı belirleyici etkenlerden biri oluyor elbette. Üstelik bu sefer iki üç yıldır katılmak istediğim ve bir türlü kısmet olmayan ODM Aile eğitimine de nihayet katılabilecektim. Aslında en çok, bu bir ay boyunca yeniden hayata geçirdiğim Likya Sohbetleri için aklımda olan isimlerin hepsiyle yüzyüze görüşmeyi hedefliyordum. Söyleşileri yine yazılı yapsam da elimdeki günleri böyle değerlendirmek istiyordum. Sıcak ve sahici iletişimler kurarak.

Oysa öyle yorgun hissettim ki kendimi. İçime kapanmak, susmak, bırakmak, kaybolmak duygularıyla bir türlü baş edemedim. Belki de gerçekten ihtiyacım olan şey dinlenmekti bilemiyorum. Kaş’tan ayrılırken bir ay olmayacağım için, son haftam çok yoğun ve yorucu geçmişti çünkü. Her akşam Kaş Halk Eğitim’de verdiğim Emlak Dersleri, sınavlar, sınav kağıtlarının okunması, Kaş Radyo için gerçekleştirdiğimiz Kaş Likya Sohbetleri’nin bir aylık videolarının çekimleri derken o hafta ister istemez çok hırpalandım. Uçağa bineceğim günün sabahında bile Kaş Halk Eğitim’in idaresine vermem gereken dökümanları tamamlamaya çalışıyordum. Belki de o yüzdendir, İstanbul’a geldikten sonra canım uzun süre hiçbir şey yapmak istemedi.

Artık tatilimin son haftasına girdiğimde ataletten içim sıkılmaya başlamıştı. Döndükten sonra iyi biliyordum ki, buradaki günlerimi dolu dolu geçirmediğim için çok pişman olacaktım. İçimde hangi duygu olursa olsun vardığım an her zaman huzur bulduğum, burnumun dibindeki Kalamış’a ve Fenerbahçe’ye bile hiç gitmemiştim.

Dolayısıyla bu ruh halinden çıkmak için ilk işim bunu yapmak oldu. Fenerbahçe ve Kalamış sahilinin esen soğuk rüzgarı zaman zaman içimi titretse de, yaşamın sıcak duygusuyla anında kaplandı bedenim. Derken Karaköy’e kadar uzandırdım günümü. Çok eski bir dostumun sarmalayıp kucaklayan sıcak sohbetinde buluşturdum bu sefer ruhumu. Yazdıklarımı her zaman bir günlüğe benzeten arkadaşım yine tekrarlamıştı bu düşüncesini. Hazır sabahtan babamın geleneksel eleştirisiyle doyurmuştum zaten karnımı. Onun sözleri de tatlısı oldu.

Babamın derdi yıllardır hep aynı. İyi yazıyordum, anlatımım akıcıydı ama Türkçesi varken neden başka bir kelime kullanıyordum. Bunu kesinlikle kabul edemiyordu. Üstelik defalarca söylemesine rağmen onu hiç dikkate almıyordum. Yılların tekrarlanan kelimeleri hazırdı. “Hayat ile yaşam, hakikat ile gerçek, mesela ile örneğin…”

Babama tüm bu kelimelerin benim için anlamlarının Türkçe kökenli olup olmamasından çok daha başka olduğunu anlatmaya çalıştım. O da neden bu konuda hassas olduğunu tekrar yineledi. Haklı olduğu yanlar var elbette ama kelimelere yüklediğim anlamlar, her ne kadar günlük gibi yazsam da, hikayelerimin kurgusunun bel kemiğiydi. O kadar ki; derdimi anlatmak için tüm bu eş anlamlı kelimeleri aynı cümle içerisinde kullanabilirdim. Mesela; “Hayatın tüm zorluklarına rağmen yaşam-ak güzel,” örneğinde yaptığım gibi. Zaten tam da bu sebeple, kurduğum cümlelerdeki kelimelerin gerçek anlamlarını bilinçli olarak düşündürtmeye hatta hissettirmeye çalışarak, aslında bir hakikati anlatmaya çalışıyordum. Belki babam bu yazdıklarımı okuduğunda yine demagoji yaptığımı söyleyecek. İşte bu konuda pek de haksız sayılmaz. 😉

Sonuçta iki kitap kurduna, hala beni okudukları için teşekkür ediyorum. Neticede her ikisi de, eleştirisini yaparken yine burnumun dikine gideceğimi bilecek kadar beni iyi tanıyor.

Doğum günleri, Cenaze, Nişan ve Sevgililer Günü…

Bulunduğum süre içerisinde doğum günleri dışında bir de nişan ve cenazeye tesadüfen denk gelince, tüm sülalemi gördüm. Eniştemin aylardır acı çeken bedeni huzur bulduğu için ve bu dönemde burada olduğum için şanslı hissettim bu anlamda kendimi. Veee Sevgililer Günü’nde İstanbul’da olmak…. 🙂 Malum bir sevgilim olmayınca, ben de kendimi bu şehirdeki en sevdiğim yere götürdüm. Tıpkı eski günlerdeki gibi; çantamda kitabım, defterim ve kalemim eşliğinde… Aslında ilk defa bu kadar kolay ulaştım oraya. Marmaray sayesinde neredeyse annemlerin evinin önünden bindiğim trenle tek seferde Cağaloğlu yokuşuna varmıştım. Yıllarca işe giderken trafik çekmemek için sabahın altısında yollara dökülen biri için mucize gibi bir şeydi. Her zaman kalbimle buluştuğum bu yere Cuma ezanı eşliğinde girince, heyecan yapıp başka mucizeler de bekledim ama olmadı. 😝🤭

İstanbul’a geldiğimden beri içimde oluşan yorgunluğu kiminle paylaşsam; “İstanbul yoruyor insanı, ondan böyle hissediyorsun,” yorumuyla karşılaşıyorum. İşte bunu hiç kabul edesim yok. Bence İstanbul hala çok güzel çünkü. Adını duyunca bile benim içim bir başka oluyor. Bence her şeye rağmen hala öyle güzel ki. Martılarının kanat çırpışlarını nefesinle ciğerlerine çekersen, denizinin dalgasını kendi kalbinin kıyısına vurdurursan, yani onu yaşayıp hissedersen, karmaşasının içine değil, ruhunun içine girersen; bambaşka kelimeler fısıldıyor bu şehir insanın yüreğine.

Bana göre İstanbul’u sevmemek için deli olmak lazım. Hele ki boğaz kokusuyla büyümüş benim gibi biri için İstanbul gerçekten bambaşka. Bu yüzden ona duyduğum özlem hiç bitmiyor içimde. Bazen elimde yok diye mi böyle düşünüyorum diyorum ama hiç ilgisi yok. Kaş gibi cennet bir yerde yaşamama rağmen, doğup büyüdüğüm bu şehre olan aşkıma -neye dönüşürse dönüşsün- bağlı kalma hikayesi benimkisi. Sevmek dünyanın en güzel şeyi de olsa her sevgili zordur çünkü. Madem çekeceğim, bari sevdamın çilesini çekeyim der gibiyim bir anlamda yani.

İstanbul’dan bıkıp Kaş’a yerleşmiş biri olmadığımdan, deney için bir roket gibi uzaya fırlatılıp bırakılmış gibi hissediyorum bazen kendimi. Allahtan şükredilecek bir yerdeyim. Pişman olduğumu da söyleyemem.

Ben böyle anlatınca dönüşüm olur mu diye çok soruluyor. Büyük konuşmak istemem ama dönüşüm olmaz. Gittiğin bir yere geri döndüğünde hiç bir zaman daha iyi olmuyor çünkü. Ayrıca ne gidişlere, ne de dönüşlere inanan birisiyim. Ne kadar zor günler geçirirsem geçireyim, bir şehirden kaçma duygum olmadı hiç bir zaman. Gittiğin yere en çok kendini götürdüğünü her zaman o kadar iyi biliyordum ki. Çareyi asla bir mekanda aramadım bu yüzden.

Yarının bana ne getireceğini bilemiyorum elbette. Belki yeniden İstanbul’a gelişim olur, kim bilir… Yani dönmek için değil de, yeniden gelmek içinse evet neden olmasın? Sonuçta hayat benim için bir yol. O anlamda yaşamın beni nereye sürükleyeceğini gerçekten bilmiyorum. Ama bildiğim bir hakikat var, İstanbul benim gerçek aşkım. Aile dostlarımızla geçirdiğim güzel bir günün sonunda bir kez daha anladım ki, kalbim kesinlikle burada bir başka atıyor.

Didem Elif

Not: İlk olarak Son Mektup şarkısıyla onu dinlemiş, duyar duymaz sesine vurulmuştum. Nil İpek’ten bahsediyorum. Caz Kazaz ile beraber seslendirdikleri Kendi Halimde adlı Can Kazaz şarkısı ise benim meramımı çok güzel anlatıyor.

Sevgiyle kalın…