Hayatı Kurgulamak

Doğal konuşmalarda oldum olası sesimi seven biri olmadım. Konuşurken ses tonumu ayarlayamam gibi gelir hep. Bir videoda ya da bir ses kaydında sesimi duyduğumda hissettiğim ayarsızlık çoğunlukla kulağımı tırmalar. Sesli okumalarda sesimi kontrol ederek okuma yaptığım için olsa gerek, o konuda biraz daha rahatım.

Oysa yazarken içimde duyduğum çok daha farklı bir ses tonu var. Ne kadar kötü hissedersem hissedeyim; boğuşmakta olduğum kötü duygularımı -hatta zaaflarımı- kaleme alsam bile, içimde benimle konuşan o sesi seviyorum. Başkaları beni okurken nasıl bir ses duyuyor bilmiyorum ama ben pamuk bir kızla konuşuyormuş gibi rahatlıyorum.

En son “Başlayalım Öyleyse” adlı yazımda son zamanlardaki üretme konusundaki sıkıntımdan bahsetmiş, doğuma az vakti kalmış biri gibi hissettiğimi söyleyerek şöyle devam etmiştim: “Hamileliğin son günlerine vardığında yürümeyi bırak, uyumak bile zorlaşır. Bedenindeki zorlanma artık seni iyice kısıtlar…”

İşte o doğum gerçekleşti…

Zor anlardı. Üstelik haftalar öncesinden beliren bu zorlanmanın nasıl bir şey doğuracağını da bilmiyordum. Dengesiz bulduğum yani sağlıklı iletişimden yoksun bir tepkinin ardından sonunda kararımı verdim. Kaş’tan gidiyorum. Evet! Kaş hesabını artık kapatmanın -en azından sürekli burada yaşamak anlamında- zamanı geldi. Kaş’ın sezonu 29 Ekim’de biter. Ben de 29 Ekim’de bu defteri kapatıyorum. Yeni bir yaşantıya yelken açacağım.

Sonra sonu değişti ama benzer bir yolculuğu 3 aylık hamileyken -geçirdiğim bir kanama sonrası- göze almıştım. Önce otobüsle tek başıma Antalya’ya gitmiş, taşıdığım bebeğin sağlıklı olup olmadığını kontrol ettirmiş, birkaç gün sonra da uçakla İstanbul’a geçmiştim. Antalya’da gittiğim doktor kontrolünde yanımda babası olmasa da elimden tutan dostlarım vardı ve kızımın hala kalbinin attığını duymak mucize gibi gelmişti.

O gün, babası her ne kadar çocuğu aldırmamım daha doğru olacağını söylese de; “tek başıma bile kalsam -hayat onu benden almadığı sürece- çocuğumu dünyaya getireceğim,” diye kendime söz vermiştim. İstanbul’a vardığımda kararımı öğrenen ailemin seçimlerime saygı duyması ve sonuna kadar arkamda olması çıktığım yolculukta asla yalnız olmayacağımı göstermişti bana. Onlar benim bu hayattaki en büyük şansım oldu her zaman.

Ben ayrılsam bile -yaklaşık üç yıldır- kızım babasından uzak büyümesin diye, Kaş’ta kalmanın yolunu bulmaya çalıştım. Bir şekilde buldum da. Üstelik kendimi ötelemeden. Yani bu süreçte yapmak istediklerimi de imkanlarım dahilinde hayata geçirdim. Sonrası için de bir yol bulurum mutlaka fakat bugün artık Kaş’a sığamadığımı hissetmeye başladım. Kırklı yaşlarımdan sonra, bugüne kadar düşünmediğim bambaşka şeyleri harekete geçirdim ve artık burada durmak istemiyorum. Kaş Türkiye’nin en gözde yerlerinden biri oldu ama üretim anlamında bana dar geliyor. Üstelik sürekli betonlaşarak ve anlamsız pahalılaşarak Kaş’ı Kaş yapan değerlerini her geçen gün kaybediyor. Ayrıca şunu iyice idrak ettim ki; bir anne çift kişiyle kurulması gereken aile saadetini tek başına kuramıyor.

Beykoz’da geçen yedi yıllık çocukluğuma dair içime en işlemiş duygulardan biri babamı beklemek oldu. Başka bir şehirde yaşamıyordu, tayini olan bir iş hiç yapmamıştı. Alt tarafı Cağaloğlu’nda bir grafik ajansı ve Üsküdar’da bir matbaası vardı, yine de çoğu geceler evde olmazdı. O gelmeden uyumama çabalarımı dün gibi hatırlıyorum. Ne kadar çırpınsam da dayanamaz, annemin sürekli tekrarladığı “baban çalışıyor yavrum, işte şu an” sözlerini dinleyerek uykuya dalardım. Onu görebilme heyecanıyla uyandığım sabahlardaysa babam çoktan işe gitmiş olurdu.

Babamın aslında iş yerinde değil de, Beykoz’da bir mahalle kahvesinde sabahladığını yıllar sonra öğrendim. Ben yedi yaşındayken annemin yoğun istekleri üzerine Beykoz’dan taşınıldığından ve babam nihayet bir bağımlılığı bıraktığından; o sıkıntılı günlerin benim minik dünyama aksettirilmesine ihtiyaç duyulmamıştı. Şok olduğum bu bilginin, sanata ve edebiyata deli gibi düşkün olan babama dair olduğunu otuzlu yaşlarımda öğrenmek doğrusu hiç kolay olmamıştı.

Bekleyiş… Evet o bekleyişleri hiç unutmadım. Babamın evde olduğu ya da hep birlikte dışarda olduğumuz zamanlarsa dünyanın en büyük mutluluğuydu benim için. Kimse mükemmel değil, hepimizin dönem dönem kusurları ve zaafları oluyor. Babam her zaman sevgisini o kadar dolu dolu hissettirirdi ki, tüm o bekleyişlere rağmen baba sevgisinin eksikliğini hiçbir zaman duymadım. Bunun için ona müteşekkirim. O hala benim hayatımdaki en değerli erkek.

Doğduğu günden itibaren, tıpkı benim çocukluğumda olduğu gibi kızımın onu çok seven bir babası olduğunu görmek; bugüne kadar beni hep babasını merkezimize alan bir yaşam planı kurgulamaya itti. Belki o bekleyiş duygusunu minimuma indirebilirim sandım. Fakat bazı çabalar beyhude. Çift kişinin sorumluluğundaki bir aile saadetini bir anne tek başına kuramıyor az önce de söylediğim gibi. En azından bu konuda ben annem kadar başarılı değilim. Ayrıca çocuğumu babasız büyütmeyi daha doğmamışken göze aldığım bir seçim benimkisi.

Yeni bir yaşam planının demirlerini atarken rotam az çok belli olsa da aslında çok net bir hedef belirlemedim kendime. Biraz yaşam rüzgarının akışıyla hareket edeceğim. Yıllardır adeta fil adımlarıyla ilerlediğimi düşünürsek, ne istediğimi bildiğim için belirsizlik rüzgarlarının beni yanlış yönlere savuracağını sanmıyorum.

Didem Elif

Başlayalım Öyleyse

Havalar Kaş’ta güzelleşti. İnsanlar denize girmeye başladı. Benim de sezonu açmam yakındır. Gerçi uzun zamandır içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Geçen gün deniz kenarında bir arkadaşımla otururken dedim ki; “Garip bir döneme girdim. Ne Likya Sohbetleri yapabiliyorum, ne herhangi bir yazı ne de Mars ve Venüs öyküsü yazabiliyorum. Üretemediğim neredeyse durduğum bir süreç yaşıyorum. Aklımda fikirler var ama hayata geçiremiyorum. Kendimde o gücü bulamıyorum.” Arkadaşımın tepkisi beni şaşırttı. “Elif dalga mı geçiyorsun? Hiçbir şey yapmadığım dediğin bir dönemde şiir yazdın. Sen buna üretememek mi diyorsun? Üstelik şiirini dinlediğimde gözlerim doldu. Ayrıca bazen boşluk gerekir. Başka şeylere alan açılması için.”

Gerçekten de şiir yazmıştım değil mi? Daha çocuk yaşlarda yazılmaya başlanmış ama çöpe atılmış yüzlerce şiirin ardından neredeyse 20 yıl sonra ilk kez. Aslında bunu bir nevi Kafe Kültür Yayıncılık’ın sahibi yazar, şair Halil Gökhan’a borçluyum. Birkaç hafta önce bana bir kitap kapağı fotoğrafı attı. Görselden bir şiir kitabı olduğu anlaşılıyordu. Kapak, içinde benim adımın da bulunduğu başka yazarların isimleriyle tasarlanmıştı. Şaşkınlıkla bu da neyin nesi oldum. Bunun bir davet olduğunu, bahar aylarında yazarların hiçbir yerde yayınlanmamış şiirlerinden bir kitap çıkartmak istediğini söyledi.

“İyi de ben şiir yazmıyorum ki,” dedim. “Belli mi olur belki yazarsın, ben davetimi yaptım işte, gerisi sende, sonuç ne olur ben bilemem,” dedi. İlginç ve sempatik bir davetti doğrusu. Güldük geçtik. Yani o an ben öyle sandım ama galiba içime bir tohum atıvermiş Gökhan. Bunu bir gece, Duru’yu uyuttuktan sonra “Gidiyorum” adını verdiğim şiir içimden dökülünce fark ettim. Evet gerçekten döküldü. Böyle pat diye hem de. Hemen Gökhan’a attım. Baktığında şehrini ve sevgilisini terk eden birinin sözleriydi. Neden böyle bir şey yazdığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Gökhan’dan aldığım ufak düzelti önerileri ve güzel geri bildirimlerinin ardından üzerine çok da düşünmeden uykuya daldım. Sabah uyandığımda ise bir başka şiir duruyordu kursağımda. Duru uyanmadan onu da hemen kaleme aldım. Tabi kaleme aldım tabirinin buradaki karşılığı cep telefonuna kaydettim olacak o da ayrı. 🙂

Avlu adını verdiğim bu şiir de yine çabasız bir şekilde kendi kendine dökülüvermişti. Garip olan bir şey vardı. Gitmek, vazgeçmek üzerine yazılan dizelerin hemen ardından bir kavuşma şiiri ortaya çıkmıştı. Biri içimdeki kaçma duygusunu, biri de ulaşma arzusunu anlatıyordu. Korkuyu atınca arzum gün gibi ortaya çıkmıştı sanki. Gerçi bir arkadaşım duygusunu çok beğenmesine rağmen Avlu şiirinde kullandığım kelimeler için “Elif hangi yüzyılda nasıl bir dünyada yaşıyorsun Allah aşkına,” diye bir yorum yaptı. “Evet haklısın. Günümüzde avlu yerine artık Zoom demek gerek tabi,” diyerek güldüm.

Oldum olası kelimelerin imgesel gücü olduğuna inanırım. Mesela bir romanın içinde kurabiye kokusundan bahsedilen cümleleri okurken, anında onun sizde imgelediği anıya ışınlanırsınız. Burada canınızın kurabiye çekmesinden bahsetmiyorum. Fırından yeni çıkmış kurabiye kokusunun bile sizin belleğinizde bir duygu bıraktığını anlatmaya çalışıyorum.

İşte avlu kelimesi de benim belleğimde böyle duygusu olan kelimelerden biri. Ve hangi şekilde olursa olsun yazmak söz konusu olduğunda bana işin en büyülü gelen kısmı, bir kelimenin herkesin belleğinde bambaşka bir imgeyi oluşturması.

Özellikle Avlu kelimesine olan hassasiyetimin bu konuyla yakın bir ilgisi var. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama ilk kez bir kitapta “avlu” kelimesini okuduğumda kafamda bir türlü imge oluşmaması beni çok rahatsız etmişti. Bundan mıdır bilmiyorum yıllar sonra da içinde avlu olan kafesi de bulunan bir mekanı kendime sığınak bellemiştim. Çok sevdiğim bu yeri ilk kez Doğan Cüceloğlu’nun bir kitabında -hafızam beni yanıltmıyorsa “Savaşçı”da- okumuştum. Kitapta Doğan Cüceloğlu hayata dair pek çok şeyi konuştuğu bir öğretmenle orada buluşuyordu. İşyerime çok yakın bir yer tarif ediliyordu ve adını daha önce hiç duymamıştım. Aynı gün öğle arasında merak içinde sora sora orayı buldum. Zaten aramadan karşınıza öylesine çıkabilecek bir yer değildi. Çok da ilgi çekici olmayan bir kapı hiç beklemediğiniz bir avluya çıkıyordu. Neyse daha fazlasını anlatmayayım. Gerisi bende kalsın. Bakmayın bu kadar anlatma budalası olduğuma. Her şeyi anlatmayı sevmem. Neresi olduğunu çok merak eden olursa bir zahmet Doğan Cüceloğlu okusun. 🙂

Avlu adlı şiiri yazmamdan çok kısa bir süre sonra Doğan Cüceloğlu’nun yaşama veda etmesi ister istemez herkeste olduğu gibi benim içimde de hüzün bıraktı. Belki pek çok kişi güzel ve iyi şeyler anlatır ama onun yok olduğunu bilmek saçınızı okşayan birini kaybetmek gibi geldi bana. En son yeni doğum yaptığımda bir kitabını okumuştum. Emzirirken kitap okumak için bolca vaktim oluyordu. Kendimi zaten şu anda da doğuma az vakti kalmış biri gibi hissediyorum. Hamileliğin son günlerine vardığında yürümeyi bırak, uyumak bile zorlaşır. Bedenindeki zorlanma artık seni iyice kısıtlar. Doğan Cüceloğlu’nun son kitabını okumadım ama hepimizin bildiği gibi “Var Mısın?” diye sormuş.

“Kendini keşfetmeye

zorluklarla başa çıkmaya

var mısın?”

Evet varım. Ne olursa olsun, ne kadar zor olursa olsun, sonuna kadar varım!

Başlayalım öyleyse…

Didem Elif

Not: Balık tutmak; niyet, bilgi, inanç, sabır ve kısmet işidir. Herhangi biri eksik olduğunda kişi balık tutmaya devam edemez. O yüzden de emekli olunca bir sahil kasabasında balık tutmanın hayalini kurmuş bir sürü insan bu hayalini gerçekleştirmesine rağmen uzun süre sürdüremez. Kısmetinden vazgeçmeyenlere buradan selam olsun…

Sevgilerimle…

Hayattan Al Haberi

Herkesin kabus olarak gördüğü 2020 yılı bitti ve malumunuz yeni bir yıla girdik. Elbette ki bütün dünya adına sarsıcı ve can sıkıcı bir seneydi ama ben kendi hayatımı göz önünde bulundurduğumda bireysel anlamda 2020 yılını kötü geçirdiğimi söyleyemem. Hatta yaklaşık üç yıldır yoğun bir şekilde üzerine eğildiğim üretim sürecimin gittikçe artan bir ivme kazandığını deneyimledim. Büyük bir sonuç elde etmedim belki ama kendi sınırlarımın epeyce üzerine çıktım ve çıkmaya devam ediyorum. Ben dile getirmesem de -aldığım geri bildirimlerin de etkisiyle- bu söylediğimin dışardan gözle görülebilir olduğunu düşünüyorum. Krizi fırsata çevirdiğimi söyleyen bile oldu. Ben böyle ifade etmezdim gerçi. Bugüne kadar elime geçen fırsatları değerlendirebilen biri olsaydım şu an çok daha başka bir yerde olacağımı çok net biliyorum.

Benim hikayem biraz mecbur kalmakla ilgili. Acizliği sonuna kadar hissettiğim için bir çıkış yolu bulma çabasıyla başladı her şey aslında. Herkesin yaklaşık bir sene önce deneyimlediği duygularla ben üç sene önce yüzleşmek zorunda kalmıştım çünkü. Hatta yokluğu o kadar derin duyumsamıştım ki, artık var olmaktan başka çarem kalmamıştı. Kendimden daha fazla kaçmanın bir faydası olmadığını çok iyi anlamış; tüm korkularıma rağmen karşıma çıkan yolları değerlendirmeyi bırak, kendime resmen yeni yollar açmak zorunda kalmıştım.

Bugün etrafımda, yazdıklarımın sadece birkaç tanesini okuyarak bile ne kadar iyi bir kalemim olduğunu düşünen pek çok insan olsa da, aslında yazma dürtüsü benim için yine bir acizlik duygusuyla ortaya çıkıyor. Oldum olası bulunduğum ortamlarda kendimi ifade etmekte o kadar çok zorlanıyorum ki; suyun betonda ince bir açık bulduğunda sızarak ilerlemesi gibi, yazarak o duyguyu akıtacak bir yol bulmaya çalışıyorum.

Bazen o yolu bulmak hiç de kolay olmuyor. Bazen de içindeki su o kadar coşup taşıyor ki; hiçbir açığı olmayan bir beton bile olsa önünde, onu delip geçecek gücün oluyor.

Açıkçası son zamanlarda bu gücü bulmakta zorlanıyordum. Bu kadar üretken geçen bir yılın daha iyi sonuçlar getirmesini beklediğim için olsa gerek, yılın son haftalarında üzerimde biraz umutsuzluk bulutları gezmeye başlamıştı. Geçen sene niyetlendiğim kitap dosyamı hiçbir yayınevinin kabul etmemesi bu bulutlardan bir tanesiydi mesela. Yine de yeni bir dosya ile tekrar şansımı denemekle geçirdim son günlerimi. Ardından, bir süredir çok ciddi emek harcadığım Likya Sohbetleri’nin yaşantıma finansal katkı da sağlayacağına olan inancımın zedeleneceği olumsuz haberler aldım. Oysa bu inancımın yüksek olduğu çok yakın bir tarihte, Türkiye’nin en iyi kurumlarından birinden 10 hafta sürecek Sunuculuk ve Spikerlik Kursu almaya karar vermiştim. Madem hiç bilmediğim bir işe kalkışmıştım, madem Zoom üzerinden böyle bir imkanım vardı, madem hafta sonları tek başıma eve kapanacaktım; neden olmasındı ki. Fakat haberi gelene kadar olumlu olacağından neredeyse çok emin olduğum olumsuz gelişmeler sonrasında, yani yılbaşına sadece bir kaç gün kala “belki de artık bu kadar çabalamaktan vazgeçmeliyim, olmuyor işte,” demeye başlamıştım ki; gece yarısını geçmişti, ilginç bir teklif çıktı karşıma. Yılbaşında Moderatörlük!

Hayat’a inanırım. Biz ne kadar kör, sağır, dilsiz olsak da onun bizimle konuştuğunu düşünürüm. Kendini duyurmaya çalıştığını… Bazen bir çocukla anlatır derdini, bazen bir aşıkla, bazen sokakta yanımızdan öylesine geçen biriyle…

Yılbaşında moderatörlük teklifi üzerine hiç düşünmeden kabul ettim bu yüzden. Her şeyden önce kafamın üstüne çöreklenmiş bulutları bir anda dağıtan, odağımı başka bir yöne çeken bir teklifti sonuçta. “Doğru mu yanlış mı, acaba yapsam mı?” diye düşünmenin sırası değildi. Belki de hayatın bir bildiği vardı. Zaten yasak günlerle birleştiği için yılbaşında kızım da babasında olacaktı.

Bulutlar dağılınca, yılbaşından iki gün önce yılbaşı ağacını ortaya çıkartıp süsleme enerjisi kapladı beni bu sefer. Komşunun çocuklarını ve Likya Sohbetleri’nde son aylarda bana yardımcı olan sevgili arkadaşım Gülizar’ı çağırdım ve hep birlikte süsleyelim istedim. Daha çocuklar eve geleli iki dakika bile olmamıştı ki, kızım Duru’nun “Anne şişe kırıldı,” dediğini duydum. Ne şişesi demeye kalmadan; yerde yarım parça halinde, üzerinde Chopin resmi olan votka şişesini gördüm. Duru coşkuyla zıplarken büfeye çarpmış ve şişe o darbeyle yere düşmüştü.

Normalde kırılan eşyalara hiç üzülmem. Temizlik için iş çıktı diye sinir olurum sadece. Fakat o an resmen kalbimden bir parça koptu. Yaklaşık 25 sene önce Viyana’dan aldığım bu şişe, kimsenin anlayamayacağı bir şekilde benim için o kadar değerliydi ki. Babamın kendisine klasik müzik cdleri ve opera VHS kasetleri aldığı, Viyana’nın göbeğindeki hediyelik eşya dükkanında bu şişeyi gördüğüm an takılıp kalmıştım. Ona baktıkça sadece benim duyduğum bir müzik dinliyordum sanki.

Elimde şişenin neredeyse kusursuz biçimde ayrılmış iki parçasına bakarken, bir şey kırdığımızda babamın her daim rahatlatan klasik cümleleri çınladı kulaklarımda: “Canın sağ olsun kızım.” Ardından hayatın, “Artık geçmişi tamamen geride bırak Elif, her şeye sil baştan başla,” dediğini duyar gibi oldum.

Çocukların büyüdüğünde belki de hatırlayacağı ilk yılbaşı olacaktı. Kırılmış şişe parçalarını hemen kenara kaldırdım ve yeniden onların coşkularına katıldım. Neşe içinde ağacı süslediler. Hep birlikte kelime türetme, tıp gibi oyunlar oynadık. Yılbaşı gecesi ise; internet ortamı üzerinden de olsa adeta bir aile ortamı içinde hissederek -bir oyunla- hayata sil baştan başladım.

Sevgilerimle,

Didem Elif

Bir Çocuk Sevdim

İnsan durup dururken kıyıda köşede kalmış eski bir fotoğraf buluyor. Bazen de eski bir defter. En azından, her ne kadar çoğunu atmış olsam da kendimi bildim bileli duygularımı ve düşüncelerimi yazarak ifade etmeyi sevdiğimden -ya da seçtiğimden mi demeli-, ben buluyorum. Geçen sene işte böyle 1993 yılına ait bir ajanda geçti elime. Meğer o yıl kendime Sezen Aksu Şarkıları defteri yapmışım. Defterin her bir sayfasına Sezen Aksu’nun o güne kadar çıkarttığı albüm şarkılarının sözlerini yazmışım. Kapağında aynen şöyle yazıyor: Sezen Aksu Şarkıları.

Geçmişe ait bir materyalle karşılaşınca hayal meyal çok uzaklarda kalan o zaman dilimini hatırlamaya başlıyorsun. Güncel kasetlerin satın alındığı yerlerde bulamadığımdan Kadıköy Akmar Pasajı’ndaki tüm dükkanları tek tek dolaşıp Sezen Aksu’nun ilk albümüne varıncaya kadar tüm kasetlerini aramıştım. Bir şekilde ne yapıp edip hepsini toplamıştım. Defterin ilk sayfasına “Kasetler” başlığı atarak sekiz Sezen Aksu albümünün isimlerini listelemişim o yüzden.

Niye böyle bir defter doldurduğuma dair bir fikrim yok ama Sezen Aksu şarkılarının sözlerini yazdığım bu defterde aslında çok ciddi bir emek var. Çünkü bir şarkının sözlerini tam yazabilmek için o şarkıyı defalarca başa sararak dinliyorum. Bir de tabi önce çalakalem bir kağıda yapıyorum bu işlemi. Defterde bana ait olan muntazam yazıdan öyle anlaşılıyor. Belli ki başka bir yerde sözlerden emin olduktan sonra buraya temize çekmişim. Yalnız bazı albümleri deftere aktaramadan takatim tükenmiş olmalı ki, niyetlendiğim bu işi yarıda bırakmışım. Yazılı olan son sayfada “Belalım” başlığı kendi başına altında şarkı sözü olmadan öylece kalakalmış duruyor.

Defteri bulduğumdan beri ortalıkta elimin altında. Ara ara açıp karıştırıyorum. Geçen kış Radyo Programı yaparken defterden seçeceğim şarkılarla Sezen Aksu gecesi yapmayı düşünmüştüm. Ön hazırlığını yapmaya başlamıştım hatta. Radyo yapmayı bırakınca, o düşünce de defterim gibi yarım kaldı.

Bugün bütün bunları bana yazdırtan dün izlediğim yarım kalmış bir aşk hikayesinin işlendiği “O Kadın” adlı film oldu. İçinde çok az diyaloğun olduğu filmde sadece Sezen Aksu şarkıları kullanılmış. İzlemeden önce böyle bir filmin varlığından haberim bile yoktu doğrusu. Hem kurgu olarak oldukça yaratıcı buldum, hem de anlatılmak istenen ana fikri çok beğendim. Ayrıca filmde söze gelmeyen ama göze gelen hatta kalbe değen ince detaylar beni benden aldı. Dünden beri etkisi altındayım.

Gece aklıma 8 Mart 2014’te yazdığım Sen Bir Kadını Sevdin Mi Hiç? adlı yazım düştü. Gecenin sessizliğini değerlendirip yazımı seslendirmek istedim önce. Sonra içindeki duyguyu veremeyeceğimden korkarak vazgeçtim. Beni daha duygulu okumaya yönlendirecek bir sese ihtiyaç duydum o an. Anlık bir ihtiyaç işte. Sabahsa içimde Sezen Aksu’nun Bir Çocuk Sevdim adlı şarkısıyla uyandım. Mırıldanma gibi filan değil ama bildiğin şarkı tüm nefesimi kaplamış. Merak edip filmde kullanılmış mı diye araştırdım hemen. Kullanılmamıştı. Öyle çok düşkün olduğum bir Sezen Aksu şarkısı da sayılmaz, o yüzden nereden içime sızdı hiç bilmiyorum.

Ama ister kadın, ister adam olsun; birini sevdiğimizde hep bir çocuk sevdiğimizi çok iyi biliyorum.

Didem Elif

Sıkıntı Yok! Akıştayız…

Didem Elif’in sesinden dinlemek için ses dosyasına tıklayın.

Bana göre kullandığım başlık her şeyi anlatıyor ama son zamanlarda bu cümle öbeğini çok sık kullandığımı fark edince, dedim en iyisi ben bunun üzerine bir yazı yazayım.

Bilmeyenler için söyleyeyim; Kaş kasabasında halk arasında sıklıkla kullanılan Kaş Kafası dediğimiz bir tabir vardır. Tek bir yazıyla anlatılabilecek bir konu değil bu aslında ancak elimden geldiğince ucundan değinmeye çalışacağım.

Kaş Kafası dediğimiz o kadar anı yaşayan bir kafadır ki, plan filan işlemez o kafada. O yüzden “Hani beni arayacaktın, bana gelecektin, şuraya gidecektik,” gibi hallere bakılmaz burada yaşayanlar arasında. Ararsın, o an karşı taraf müsaitse görüşürsün.

Ola ki denk gelip görüşemedin, kimsenin içine dert olmaz. Nitekim karşındakinde art niyet olmadığını bilirsin.

Zaten avuç içi kadar yer. Yolda yürümek, markette alışveriş yapmak, denizin ortasında kulaç atmak gibi günlük rutin akışının içinde yaşarken, bir bakmışsın ahanda karşında bir çift göz sana bakıyor. Karşılaştığın için mutlu olup ayak üstü konuşursun o vakit. Diyelim çay bahçesi gibi bir yerde karşılaştın, ikinizin de yanında bir misafiri yok ve bir yere yetişmeniz de gerekmiyor; o zaman oturak üstü konuşursun. Artık popon rahat etti diye mi bilmem, öyle bal gibi gelir ki o sohbet; “Daha sık görüşelim,” temennisi düşer hemen yüreklere. Ağızdan kendiliğinden “Araşalım valla,” kelimeleri dökülür. Ama gerçekte çok iyi bilinir. Günler öncesinden planlanarak buluşulmaz Kaş’ta…

O yüzden Kaş Kafası’na girememiş kişi, her ne kadar içinde yaşıyor olsa da, aradığı huzuru gerçek anlamda Kaş’ta bir türlü bulamaz. Huzursuzluğunun ana kaynağının yine kendisi olduğunu fark etmediği için de, başkaları hakkında ha bire söylenir durur; tıpkı geldiği yerde yaptığı gibi… Öyle ki bu kafadaki biri Kaş Kafası’nı bir türlü anlayamadığından, meseleyi kişisel algılayarak; kısa bir süre önce herkesin içinde göklere çıkarttığı birini, sırf onu aramadığı için yine herkesin içinde yerin dibine sokabilir.

Neyse konuyu çok da uzatmayayım. Annem “çok uzun yazıyorsun,” diye veryansın ediyor sonra. 🙂

Şimdi ben Likya Sohbetleri yapmaya başlayınca, doğal olarak insanlarla önceden randevulaşmaya çalışıyorum. Malum, ortak bir zaman dilimi ayarlamamız gerekiyor ki ortaya videoya çekebileceğim bir sohbet çıksın. Fakat bazen sanal ortamda bile karşılıklı zamanı denk getirmek oldukça zor olabiliyor. İşte son günlerde söyleşi yapmayı planladığım kişilerle uygun zamanı ayarlayamayınca, ağzımdan hep şu kelimelerin çıktığını fark ettim. “Ne zaman denk gelirsek o vakit yaparız. Hiç sıkıntı yok, akıştayız.” Sonra beni en iyi anlayacakları kelime ile noktalıyorum: “Kaş’tayız.”

Bu farkındalığın ardından “Tamam,” dedim kendime, bu benim yeni mottom olsun: “Kaş’tayız! Akıştayız…”

Likya Sohbetleri zaten böyle bir akış içindeyken doğdu ve gelişerek bugüne kadar geldi. Elbette işimi eyleme dökerken elimden geldiğince planlı hareket ediyorum ama konuklar ve sohbet konularını seçme aşamasında tamamen bu akış doğrultusunda ilerliyorum. Her seferinde yaşadığım his ise şöyle oluyor: “İyi ki…”

Hayat yolunda herkes, içinde bulunduğu ya da kendini içinde hissettiği anı yaşıyor aslında. İşte bu sebeple hayatın bize sunduğu sürpriz buluşmaların tadına gerçekten doyum olmuyor. Hatta çoğu zaman planladığımızın ötesinde güzellikler getiriyor bize. En azından ben böyle olduğunu düşünüyorum.

Demem o ki; ister Kaş’ta olun ister olmayın, sevdiğiniz biriyle buluşamadığınızda hiç sıkıntı yapmayın. Hep akışta kalın…

Sevgilerimle,

Didem Elif

S-E-N-T-E-Z

Aylarca pandemi sebebiyle yaşanan sıkıntılı dönem biraz yumuşayınca ve yaz gelince herkes doğal olarak yazlık bölgelere gitme isteği içindeydi. Kaş’ın mevcut kalabalığından anlıyorum ki, pek çok kişi de bu isteğini gerçekleştirebildi. Ben şahsen dört mevsim Kaş’ta yaşayan bir İstanbullu olarak, Temmuz Ağustos aylarında Kaş’ta bulunmayı pek sevmem. Hele bayramlarda mutlaka -ama mutlaka- çok sevdiğim bu kasabadan kaçmanın yollarını ararım. Hatta geçmişte bayramda evime kalmaya gelmek isteyen yakın arkadaşlarıma “Sakın gelme,” demişliğim bile vardır. Bu duygumu da yıllardır her fırsatta hem yazılı hem sözlü dile getiririm. Öyle ki beni düzenli takip edene bu konuda gına gelmiş olabilir. :))

Bu sene ise farklı olarak daha aylar öncesinden mecbur kalmadıkça tüm yazı bir yere kıpırdamadan Kaş’ta geçirmeye karar vermiştim. Zaten aylardır çok yoğun çalışıyordum. Bu şekilde olanı olduğu haliyle kabul ederek ve kesinlikle elimden gelenin en iyisini yaparak, yoluma olduğum yerde devam edecektim. Gerçi son aylarda etrafımdaki insanlar sıklıkla tempoma ayak uyduramadıklarını belirtiyor, “Nasıl bir üretimin içindesin Elif, seni takip etmekte zorlanıyoruz, yaptıklarını izlemek istiyoruz ama hızına yetişemiyoruz,” diyorlardı. Oysa bana sorsanız o kadar yavaştım ki… Aklımdakileri yapabilmek için mevcut zaman kesinlikle yetmiyordu. Bütün bunların yanında montaj yapmayı daha iyi öğrenmeye çalışmak gibi habire önceden hesaplamadığım ekstra işler çıkıyordu.

Bir buçuk ay önce sevdiğim bir arkadaşımın tanıdığı, üç aylığına Kaş’a gelmeye karar vermişti. Evinin bir odasını kiraya verecek birini arıyorlardı. Kızım Duru’nun odasındaki balkonu kapatmıştık. Bahçe katıydı ve balkondan odaya giriş vardı. Bu arayıştan haberim olunca evin içindeki bağlantıyı kapatarak bu odayı pek tabi kiraya verebileceğimi düşündüm. Sonuçta gelecek kişiyi tanımıyordum ama referansım iyiydi. Ayrıca üç ay boyunca aynı evi paylaşıyor olsak da birbirimizden tamamen bağımsız olacaktık. Telefon görüşmeleri olumlu geçip de şartlarda anlaşılınca, ekstra bir iş olarak evin odasını bunun için hazırlamam gerekti.

Bir oda ve bir balkon dolusu eşya ile helalleşme süreci başladı böylece. Sadece onla da kalmadı evin geri kalanındaki eşyaları da yeniden gözden geçirmem gerekti. Duru’nun bebek arabası, yürüteci, mama sandalyesi ve bebek oyuncakları gibi aslında artık hiç kullanmadığım ama ortada görmediğim için hala tuttuğumun farkında olmadığım bir sürü eşya çıktı karşıma mesela. Elemeye başladıkça da insan bayağı bir gaddarlaşıyor doğrusu. Tüm fazlalıklardan kurtulmak istiyor. Tabi bütün yaptığım işlerin yanında ekstra mesai harcadım buna. Bir haftam gitti diyebilirim. Yalnız iyi ki de harcamışım. İhtiyacımız olmayanları bırakmak adına iyi bir temizlik oldu her şeyden önce ve en güzeli hayatıma bir değerli insan daha katıldı.

Her zaman Yaradanın sevgili bir kulu olduğumu düşünmüşümdür. Yine de nedense hayatın bana getirdikleri karşısında her seferinde şaşırıyorum. Evinin odasını kiraladığı kişi konusunda insan bu kadar mı şanslı olur? Karşılıklı konuştukça, birbirimizi tanıdıkça ikimiz de aynen şöyle düşündük: Sanki evren farklı ihtiyaçları olan bu iki insanı bulmuş, birbirinin ihtiyaçlarını giderebilmesi için özellikle denk getirmişti. Çok şükür bin şükür. Allah utandırmasın ve nazar değmesin valla…

Yalnız; kız kardeşim gibi gördüğüm 26 yıllık arkadaşımla telefonda konuşurken, odamı kiraya verdiğimi duyunca, “Böyle bir işe kalkışacağını bilseydim ben kiralardım,” dedi. Kaş’a gelmek gibi bir niyeti olduğunu fark edince; “Deli misin senden para mı alacağım, sen yeter ki gel,” diye ısrar etmeye başladım ben de bu sefer. Aylardır pandemiden dolayı evde olmaktan iyice sıkıldığından bahsediyordu. Elzeimer başlamış yaşı ilerde olan annesi onunla kaldığı için ekstra korumacı bir dönemden geçmişti. Yorgundu. Ben de tüm süreç boyunca her ne kadar sıkılmaya vakit bulamayacak kadar çalışmış olsam da kendimi çok yalnız hissettiğim günler yaşamıştım. Kızıyla denizin ortasında kalmış, kıyıyı göremediği için hangi yöne gideceğini bilemeyen ama sırf kızının varlığı için tüm enerjisini suda kalmaya harcayan biri gibiydim. “Kaş’a gelir misiniz, gelmez misiniz?” derken nihayet ikna ettim, karı koca işlerini güçlerini ayarladılar ve on günlüğüne bana geldiler.

26 yıllık dostluk! Dile kolay… Neler sığdırmışız o 26 yılın içine. Ne kadar büyük değişimleri kucaklamışız hep beraber. En büyük kavgalarımızda birbirimizin her koşulda arkasında olmuşuz. Karşı tarafın girdiği kavgaya en çok biz karşı çıkmışken üstelik. İkili bu dostluk aslında çok büyük bir bağın sadece bir ayağı. İsmimizin baş harflerinin SENTEZ kelimesini oluşturduğu altı kız arkadaşın T ve E’si. Yani birbirini her zaman bir bütün olarak gören bir arkadaş grubunun güzel bir parçası.

O arkadaş grubu öyle acayip ki, aslında ne yaşam tarzı olarak ne de düşünce yapısı olarak birbirimizle alakamız yok. Zaten sanırım sırf bu yüzden, bir araya geldiğimizde boşuna Sentez kelimesini oluşturmuyoruz diye düşünürüm. Ayrıca kendi yaşam tarzımdan ya da düşünce yapımdan olan pek çok kişiden daha rahat hissederim onlarlayken kendimi. Belki yargılanmayacağımı bilmenin özgürlüğü en büyük neden buna. Duygu ve düşüncelerimizi söyleme konusunda hiç cimrilik yapmadığımız gibi; kararlar ve davranışlar sonrasında ne olursa olsun birbirimizin yanındayız. Bu da bence çok büyük bir zenginlik.

Arkadaşım, eşi ve oğluyla geldiği günden itibaren her ne kadar “biz senin düzenini bozmayalım sen her zamanki gibi işine gücüne devam et,” dediyse de, ben işi gücü her şeyi bıraktım. Kafamdan bile çıkarttım. Tüm günümü onlarla geçirmesem de kendime bir tatil alanı açtım.

Bu boşluğa meğer ne çok ihtiyacım varmış…

Ben boşluğun içinde kendi halimde salınırken, Sentez’in T’si ile geçirdiğim dakikalar; beni ister istemez kendi iç dünyamda eski zamanlara götürdü. Bu sefer onun evindeydik. Evlenip Kaş’a yerleşme kararını yeni almıştım. T bu kararımın sonuna kadar karşısında duruyordu. O her zaman beni pamuklara sarılarak sevilmesi gereken biri olarak görürdü. O yüzden asla kimseyi bana layık göremezdi ama bu sefer karşı olmasındaki sebep incineceğimden korkması filan değildi. Kendi yolumdan başkası için çıktığımı düşünüyordu. Hatta son yıllardaki halimi; “Kaçak Gelin” filminde Julia Roberts’ın oynadığı karaktere benzetmişti. 🙂

Zaten nedir benim Garry Marshall’dan çektiğim bilmem. Hayır yani günün sonunda Richard Gere’e kavuşacaksam Kaçak Gelin’deki Julia Roberts olmaya da razıyım ayrıca… :))))

Şaka bir yana o gün için aslında ağır bir ithamdı. Beni iyi tanıyan birinin böyle düşünmesine çok üzülmüştüm. Ayrıca cevabı konusunda kendime dürüst olmamı istediği başka bir sorusu daha vardı: “Sana yazılar yazdıracak adamla mı evleniyorsun Elif?”

Oysa ki ne yazdığım öyküler, ne de denediğim düz yazılar en başından beri ona hitap etmemişti. Bir kez olsun “çok iyi yazdın,” dediğini bilmem. Öyle şeyler demediği gibi, yazım tarzımın ona uymadığını belirtirdi. Yine de yazdıklarımı eğer birine okutacaksam önce onu seçerdim. Beğenip beğenmemesinden çok, bana farklı bakış açısı sunması hoşuma giderdi. Gerçi bu çok uzun zaman önceydi. Çünkü haklı çıktı. Ben evlenip Kaş’a yerleştikten sonra yıllarca doğru düzgün yazamadım. Yani ona okutacak elimde bir şey olmayınca bu ritüel kendiliğinden ortadan kalktı.

Her gerçek dost gibi yazamadığım zamanlarda bir kez olsun “Ben sana demiştim,” demedi elbette. Evliliğe adım attığım andan itibaren ister sıkıntı, ister mutluluk olsun, koşulsuz bir şekilde her zaman yanımda olduğunu hissettirdi.

İki sene önce eşimden ayrılmaya karar verdiğimde bu kararımı uygulayamamaktan korktuğumu ve eğer vazgeçersem bana engel olmasını söylediğimi hatırlıyorum. “Böyle bir şeye gerek olmayacak. Sen zor karar verirsin ama karar verdin mi seni kimse yolundan döndüremez. Bunu en iyi ben bilirim,” demişti.

Onun varlığının verdiği güvenden mi bilmem, on gün boyunca uyudum durdum. Yorgun olan ruhum, bedenim o kadar güzel dinlendi ki. Bu vesile ile çok sıcak ve kalabalık da olsa; ön yargılarımdan sıyrılıp Kaş’ın güneşinin, denizinin doya doya tadını çıkarttım. İçimdeki güzel duygular bedenime de yansıdı sanıyorum ki, birkaç gündür özelden “fıstık gibi görünüyorsun,” mesajları alıyorum. :)) Dostlarım yazıyor elbette yoksa bana asılacak olanın ne haddine. :))) Durduk yere boyunun ölçüsünü almak isteyen varsa bilemem tabi… :))))

Bu yazı ve içinde paylaştığım duygularım belki tam olarak bir yere varmıyor. Muhtemelen kimseye de hitap etmeyecek. Yine de yazmak bana iyi geliyor. Bir gün beni bir kişi bile okumayacak olsa da bu böyle. O yüzden insanın size en iyi geleni bilen dostları olması çok güzel.

Neyse ben şimdi içimdeki bu duyguları geceye bırakıp, hazır yeniden hatırlamışken “Kaçak Gelin” filmini birazdan tekrar izleyeceğim. Bu arada hiç de o karaktere benzemiyorum bir kere. Bu fikri kabullendiğim için izlediğim sanılmasın. Sadece gerçek aşkı anlatan ve mutlu sonla biten hikayeleri severim. Hepsi bu… 🙂

İyi geceler…

Didem Elif

Acun Diyeti

Son zamanlarda epey kilo aldım. Nasıl işse artık, azimle vermeye çalıştıkça da aldığım kilolar artıyor. Geçen yaz aletli pilatese gittim sorsan. Sonra bu işi hızlandırmak adına pasif jimnastiği de kapsayan son model bir zayıflama sistemine girdim. Vücuduma bağlanan o sert şekilde gıdıklayan aletlerin sayesinde, kahkaha ve ağlama arası bir duyguyla selülitlerimden bir nebze kurtulduysam da; üstüne kilo almaya devam ettim. Aklımı seveyim ki; şu an hala veremeyip de, üstüne aldığım artı kiloların taksidini ödüyorum.

Yoga hocama bu konuda sızlanırken, konu alma verme dengesine döndü. Yaşantımı, karakterimi, son yıllarda geçirdiğim süreçleri yakından bilen ve yoga hocam olmasından dolayı da bedenimi gözeten biri olarak Burcu bana dedi ki; “maddi karşılığını almadan (sadece parayı kastetmiyor) karşı tarafa çok fazla verdiğin için kilo alıyor olabilir misin Elif?”

O an kafama balyozla vurulmuş gibi oldum. Gerçekten de karşılığını beklemeden çok hizmet verdim şu son aylarda. Hiç düşünmeden ve bundan rahatsızlık duymadan hem de. Gel gör ki bedenen sürekli şişiyorum. Resmen doğum sonrası kiloma çıktım. Bedenim sırf alma dengesini korumak adına, gönülden harcadığım bu enerji karşılığında kilo alıyor olabilir mi? Olur mu olur valla. Kendi bedenimden bu salaklığı beklerim…

İşte o yüzden birkaç gündür Acun Diyeti uygulamaya karar verdim. Hayır hayır yanlış okumadınız. Yazının başında kullandığım görsel kafanızı karıştırmasın; Acur Diyeti değil, Acun Diyeti

Şimdi, Yaradanın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Acun‘un yaptığı televizyon işlerinin çoğuna ben bir türlü ısınamadım. Dolayısıyla O Ses Türkiye dışındakileri de biraz fikir sahibi olsam da hiçbir zaman tam olarak takip edemedim. Hele şu yarışmacıları, örümceklerle dolu camekan bir kutunun içine kafasını sokturan programı yaptığı andan beri, kusura bakmasın ama onu köpek balıklarıyla dolu olan bir havuzun içine atasım var. Evcilleştirilmiş olanların konduğu bir havuz olacak bu elbette. Yoksa adamı delik deşik etmek gibi bir niyetim yok. Kesinlikle şiddete karşıyım. Bunu yapmayı düşünmekteki amacım, tamamen korktuğumuz şeylere karşı bir kişiye bile olsa bir katkımın dokunmasıydı.

Yine de kabul etmem lazım, Karatay filan hikaye, gelmiş geçmiş en iyi diyetisyen Acun’dur. Ben şahsen onun kadar hızlı kilo verdireni ömrü hayatım boyunca görmedim. Üstelik bir de bir güzel fit, kaslı ve bronz bir vücuda sahip oluyorsun ki sorma gitsin.

Dolayısıyla dedim bundan böyle beni ancak Acun Diyeti paklar. Nasıl olacak o diyet derseniz, anlatayım. Pek kolay…

Bir kere yemek yemek yerine içinde bulunduğun insanlarla birbirini yiyorsun. Kesinlikle iştah kapatıyor. Özellikle rekabet içinde olmana rağmen, arkadaş yerine koyduğun insanlarla yapıyorsun ki bunu; yağların bir güzel erisin. Dolayısıyla karbonhidrat, protein filan hesabı yaparak kafanı yormana gerek yok. Fazladan üç kaşık kuru fasülye yediğin için suçluluk duymadan karşındakini bir kaşık suda boğabilirsin.

Boğmak derken aklıma yıllar önce, çok değer verdiğim birinden duyduğum gerçek bir hikaye geldi. Resminin iyi olduğu kuşku götürmez kıdemli bir ressam; bir dönem genç ressamların bir araya gelmesine vesile olarak, onların zaten önü açık olan yollarının daha hızlı ilerlemesine destek olmuş. Şimdi isim vermeyeceğim ama resim camiasını bilenler kimden bahsettiğimi anlamıştır. Kadıköy yakası diyeyim de, karşı mahalleden kimse üstüne alınmasın. Bu arada öngörüsü çok yüksek biriymiş demek ki, gerçekten de o dönem destek olduğu tüm ressamlar hızlı bir şekilde parlamış.

İçlerinden biri bir gün kıdemli ressamla tartışmaya girişmiş. Genç olan sürekli diğerini eleştiriyormuş. Yönteminin yanlışlığından şikayet edip, ona akıl veriyormuş. Yaşlı olan istifini bozmadan genç ressama şu hikayeyi anlatmış (Normalde yazılarımda argo kelimeler kullanmayı pek sevmem ama affınıza sığınarak dinlediğim şekliyle yani sansürlemeden yazacağım).

“Bir gün denizde yüzüyordum. Affedersin çok kakam geldi. Etrafıma bakındım. Benden başka kimsecikler yok. Rahatlamak için denizin ortasına koyverdim içimdekini. Aaa sonra bir baktım, kapkara şey karşıma geçmiş usul usul benim yanımda yüzüyor. Ulan dedim görüyor musun şunun yaptığını? Sıçtığım bok bana yüzme öğretiyor.”

Ressam tanıdığım bu hikayeyi dinleyen taraftı. Kendisine kibarca bok denmesine rağmen; karşısındaki ressamın dile getirdiği meselin ne kadar öğreti dolu olduğunu düşündüğü için bana bu hikayeyi anlatmıştı.

Fazla kilolarıma geri dönersek; hani olmaz da, olur ya günün birinde Acun bir şekilde, “hadi gel ben senin kilo vermene yardımcı olayım,” derse ve sorarsa “benimle var mısın, yok musun?” diye.

Ona aynen şöyle diyeceğim:

“Evet canım!”

Didem Elif

Not: Acun Diyeti yapma konusunda çok ciddiyim. Yediklerimiz için değilse de, en azından medyada takip ettiklerimiz içinAynı şey sosyal medya için daha da acil geçerli. Beni dikkatli takip edenler belki bilirler, geçen hafta Ahmet Hakan’ın yazdığı bir yazı üzerine, eskiden yazdığım Korkma adlı yazımı paylaşmıştım. Ahmet Hakan’ı da “Ahmet Hakan yalnız değildir,” diyerek etiketlemiştim. Sonradan yazdığına göre öğrendim ki, meğer en sevdiği mottosu; Ahmet Hakan yalnızdırmış… Benim de bazen zevzekliğim tutuyor işte. Ben ne bileyim. Gerçekten affola… Bu arada Ahmet Hakan’ın kendisini bu kadar yalnız hissetmesine değil de, yeryüzünün en büyük gerçeğini hala öğrenememiş olmasına çok acıdım. “Nedir o gerçek?” derseniz… “Yalnızlık Allah’a mahsustur.” İmam hatipte okumuş bir gazeteci bu kafadaysa eğer, Türkiye’deki imamların halini siz düşünün artık.

Sevgilerimle

Kullanılan görsel; Freepik sitesinden değerlendirilmiştir.

https://www.freepik.com/free-photo/man-holding-fresh-cucumbers_5180832.htm

Evden çıksak da mı yaşasak, çıkmasak da mı yaşasak?

Sanki öncesinde çok dengeli varlıklarmışız gibi, insanoğlu olarak pandemi sonrası hepimizde ayarlar iyice tepetaklak hale geldi. Aylarca evde kal diye diye, benim üzerimde garip bir ruh hali oluşmuş mesela. Dışarıda özgürce dolaşılmaya başladı beri, şu birkaç ay içinde anlamadan sosyalleşme fobisi geliştirmiş olduğumu fark ediyorum. Kızımla aylar sonra ilk kez sokağa çıkmaya niyetlendiğimizde, sudan çıkmış balık gibi hissettim çünkü. O yüzden motorun üzerine bindiğimizde ben bir süre onu nereye götüreceğimi bilemedim.

Dış ses: Acaba çarşıya insek mi?

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: Evimizin yakınındaki park?

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: (Parkın önünden geçerken) Boşmuş da aslında.

İç ses: Yok daha değil.

Dış ses: Deniz kenarı?

İç ses: Yok, yok daha değil. Hem zaten rüzgar da var ki.

Dış ses: En iyisi yürümek… Şöyle uzaktan görerek denizi.

İç ses: E iyi peki.

Hele şükür iç sesimle anlaştık nihayet. Şimdi sıra geldi kızımla konuşmaya.

“Bak Duru, artık dışarı çıkabileceğiz ama yine de dikkat etmemiz gerek. Dışarıdayken bana ve gördüğün kimseye sarılmayacaksın, tamam mı annecim?”

“Merak etme anne sarılmam.”

Çocuğumu ısrarla üç dört kez “bana sarılma,” diye tembihlediğime inanamıyorum. Babası onu almaya geldiğinde alışıktı bu cümleleri duymaya aslında: “Dışarıdan geliyorum Duru, sakın bana sarılma.”

Kızımı bıraktığında görür görmez ona sarıldığım için, babasına nispet yapıyordu bu yüzden; “Bak annem bana sarılıyor işte.”

Bu zamana kadar iyi ki çocukların dışarı çıkması yasaktı kafasındayım ben. Virüs söz konusu olunca çocukları korumak ve kollamak zor geliyor bana valla. Hele Duru söz konusu olduğunda. O yüzden kreşler açılmasına rağmen ben göndermeyi düşünmüyorum. Sırf bu yüzden bir süre önce; bu yaşamımın son fırsatı olacakmış gibi, para kazanma önceliğinden ziyade bu yazı sadece kendi yapmak istediklerime odaklanarak geçirmeye karar verdim.

Hem bu şekilde Duru’yu da, kendimi de pandemiden daha kolay korurmuşum gibi geliyor…

Buralıların meşhur kelimesidir. Durupduru… 🙂 Bu yaz o hesap olacağız yani…

Bu arada ben de kırk yıl boyunca manda gibi oturup, sonra doğura doğura yerlere göklere sığamayan bir çocuk doğurdum ya helal olsun bana.

Daha bir yaşındayken plaja gittiğimizde; onun peşinden koşacağım diye -üzerime havlu, pareo gibi bir şey alamadan hem de- konsomatris gibi sezlonglarda yatanların tepesinde dikilmek zorunda kalırdım. “Olsun olsun bizim için sorun değil,” diyen insanlara karşı yüz kızarıklığım Allahtan güneş yanığı gibi duruyordu da, patateslerine saldırdığı için ne kadar utandığım belli olmuyordu.

Gerçi o dönem en fitil olduğum insan modeli “Bizim için sorun değilcilerdi.” Anacım sizin için sorun değil de, benim için sorun. Duru adını verdiğimiz bu çocuğa bir milyonuncu kez ben “Dur!” derken, sen de “Dur!” diyeceksin ki; verdiğimiz mücadelenin bir anlamı olsun.

Çocuğumuza patates siparişi vermiyormuşuz durumuna düşmek de ayrı bir konuydu doğrusu. Sipariş versek ne olur, sanki kıçının üstünde oturacak mı mendebur. Hamilelik kilolarını vermek derdine düşeceğime; hazır babası çocuğun peşindeyken, soğumuş patatesleri bitirmeye çalışırdım bir de.

Telefonda anlattığımda abarttığımı düşünerek “canım çocuk o, yapacak tabi,” diyen arkadaşlarım, yazın ziyaretimize gelip de halimi gördüklerinde bana gerçekten acırlardı neyse ki. Günün sonunda Duru’nun varlığından öyle yorulurlardı ki, “haklısın senin işin gerçekten zor,” derlerdi.

Hareketliliğini geçtim, manyaklık derecesinde bir kaynaşma merakı var bir kere çocukta. İlla herkesin kucağına gidecek, sarılacak ve öpecek. Dışarı çıktık mı zaten annesi mi var babası mı var, unuturdu. Diliyle konuşamadığı zamanlarda bile sokaktaki insanlar onunla ilgilensin diye gözleriyle konuşurdu. Bebek arabasında gezdirirken sokakta onu gören mecburen göz göze gelmek ve ona gülümsemek zorunda kalırdı. Resmen zorla kendine baktırırdı.

Ne çok duydum, “eline biraz tablet mi versen?” diyeni. İş görse, yanımda 107 ekran televizyon taşımazsam namerdim bilmiyorlar tabi. Bir ara ömrüm bu şekilde geçecek sandıysam da, neyse ki 3 yaşına basınca ve kreşe gitmeye başlayınca hareketliliği azalmıştı. Bir de yerde her bulduğunu ağzına atma dönemini geride bırakmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamaya başlamıştım biraz da tabi. O anlamda uzaktan takip edebilir hale geldiğim ve kahvemi soğutmadan sonuna kadar içebildiğim ilk günü asla unutmam.

Pandemi ortaya çıkınca ister istemez tıpkı o zamanlar gibi zor geliyor bana çocukla sokakta olma fikri. Hala kendi başımayken bile dışarıda sosyalleşmeli miyim emin olamıyorken üstelik.

Kaş’ta yaşayan biri olarak pek denize giren biri değilimdir aslında. Haftalarca denize girmediğimi ve buna rağmen canımın çekmediğini bilirim. Çoğunlukla arkadaşlarımın ya da Kaş’a gelen tanıdıklarımın vesilesiyle tuzlu suyla temas ettiğimi söylersem kesinlikle abartmış olmam. İçine girmektense daha çok deniz kenarında oturmayı ben daha çok seviyorum. Yüzünce herkes gibi ben de güzel duygular hissediyorum tabi de; şimdi kim ıslanacak, kim duş alacak, kim üstünü değiştirecek durumları beni meseleden baştan soğutuyor. O yüzden cehennem sıcaklarında deniz kenarına gitmeyi de hiç aramam. Buna rağmen; su soğuk bile olsa, en geç Mart ayında deniz sezonunu açmış olurdum.

Kaş’ta yaşamaya başladığımdan beri ilk defa bu sene Haziran’ın ortasında sezon açılışı yapabildim. Doğrusu içinde olduğumuz dönemde cesaret isteyen bir hamleydi benim için. Her ne kadar sahilde mevsim kalabalığı açısından pek bir değişiklik yoksa da, gördüğüm ve konuştuğum insanlardan anladığım kadarıyla benimle aynı hissiyatta olanların sayısı da az değil. Evden çıksak da mı yaşasak, çıkmasak da yaşasak karar verememiş bir kitle var. Bu konudaki kararlarımız ve duygularımız her an değişebiliyor. Artık günün şartlarına göre yaşamaktan başka çaremiz yok belli ki. Az önce vaka sayılarında yeniden artış olduğunu öğrendim. Bu durum hala benim gibi tedirgin olanları da sanki haklı çıkarıyor.

Dilerim bütün bu yaşananlara rağmen en kısa zamanda hayatın içinde kendi dengemizi bulabiliriz.

Didem Elif

Fotoğraf: Kaş İnceboğaz Plajı – Model: Paçi :)))

Korkma

Öldürmeyeceksin

Biz insanlar korktuğumuz şeyi öldürüyoruz. Bir böceğe verdiğimiz tepkiyle, aşka verdiğimiz tepki arasında hiç fark yok bu anlamda. Korkuyorsak tehdit olarak algılıyoruz çünkü. Varlığımızı titreten o canlıyı ortadan kaldırmadan rahat etmiyor içimiz. Öldürene kadar ona darbe indirmeye devam ediyoruz. Ta ki artık kıpırdayamaz hale gelip, bize ulaşamayacağından emin oluncaya kadar.

Herkes Farklı

Oldukça kalabalık olan ailemi Türkiye’nin kültürel ve siyasi yapısına çok benzetirim. Öyle ki mesela çocukken bir gün babam, annem ve kardeşlerimle, konukların arasında Türkiye’nin önde gelen isimlerinin de bulunduğu Cemal Reşit Rey salonunda Mehveş Emeç ya da Güher Süher Pekinel kardeşlerin piyano resitalini izlerken; iki gün sonra Adapazarı’nın Çaybaşı köyünde ananemin inek sağmasına tanıklık ederdim. Buradan babamın ailesi bir aristokrattı, annemin ailesi köylüydü gibi bir anlam çıkmasın. Aslında her ikisinin de kökenleri aynı yere varıyor, Rize’ye. Üstelik akrabalıkları var. Ayrıca babanem dedemin Beykoz’daki muhallebici dükkanında hayatı boyunca gece, gündüz, hafta sonu demeden tam bir işçi gibi çalışmış; ananem ise hayatı boyunca ev işleri bile yapmamış, yaşadığı çevreye göre oldukça rahat yaşamış bir kadın. İnekleri o sağıyor, çünkü onları çok seviyor. Muhtemelen çocuk yaşlarında koşuşturduğu kocaman fındıklıklarında onlarla arasında gönül bağı kurmuş olmalı rahmetli.

Bizim klasik müzikli, sanat galerilerinin içinde geçen çocukluğumuz tamamen babamın kendi iç dünyasının zenginliği. Evde bulunduğu tek gün olan pazar günleri sabahın yedisinde bangır bangır çalan klasik müzikle uyandırırdı bizi. Beethoven, Mozart ya da başka bir dahi. Artık o pazar bahtımıza ne çıktıysa. Ben kendimi bildim bileli başucu kitabı 100 Opera olan bir adamdan bahsediyoruz.

Benim Dünyam

Büyürken birbirine öyle tezat iki evren görerek büyüyordum ki. Bir yandan içinde nü de olan duvarları sanat eserleriyle dolu bir evde babamın karşısında sigaramı, içkimi içerek yaşayabiliyordum, bir yandan dayımın evinde bacak bacak üstüne atarak bile oturamıyordum. Ailemin kadınlarının yarısı tıpkı Türkiye’nin yarı çehresi gibi başörtülü ve daha dini normlar üzerine kurulu bir yaşam tarzında iken, bir diğer yarısı oldukça açık giyindiği gibi, onlar için alkol kullanmak doğal bir keyif aracıydı.

Kültürel farklılığın yanı sıra ekonomik farklılıklar da çok fazlaydı. Mesela en büyük amcam İstanbul’un en zengin bilinen semtlerinden birinde ömrünü geçirirken, en büyük teyzem köydeki evinin bahçesinde lahana yetiştirirdi. Rahmetli teyzem yeryüzünde tanıdığım en güzel yürekli insanlardan biriydi bu arada. Lahana sarması ne kadar lezzetliydi siz düşünün artık.

Tam Bir Sentez

Benim dünyam daha çok vakit geçirdiğim babam ve annemin hayata bakış açılarının yönlendirdiği gibi Cumhuriyet kadını algısıyla gelişti. Ama benim gibi yetişmeyenlere de saygı duyarak büyümeyi öğrendim. Benim gibi özel okulda okuyan kuzenlerim olduğu gibi, imam hatipte okuyan kuzenlerim de vardı. Aile içinde kadın ve erkeğin el ele tutuşarak dans ettiğine de şahit olurdum, haremlik selamlık ortamlara da. Öyleydi. Benim ailem böyleydi. Tam bir sentezdi.

Kimse olduğundan farklı görünmezdi. Herkes birbirini bilir, olduğu gibi kabul ederdi. En önemlisi herkes birbirini çok severdi. Ben de hepsini elbette.

Dayım ve babam bir araya geldiklerinde bütün günü siyaset üzerine tartışarak geçirir, günün sonunda sevgiyle kucaklaşarak ayrılırken; babam dayıma “aklını başına devşir hacı,”; dayım da babama “Allah sana akıl, fikir versin,” derdi. Öfkelenirlerdi diğerinin düşüncesine ama severlerdi birbirlerini.

Korkma

Sahi neden korkma başlığının altında bütün bunları anlattığımı merak etmiş olmalısın. Elbette her zaman ki gibi varmak istediğim bir yer var.

Türkiye çatısı altında yaşayan bizler, kültürel farklılılarımız anlamında çok zenginiz diye düşünüyorum. Fakat gitgide artan bir şekilde birbirimizden ayrıştırılıyoruz. Artık hangi lobilerin oyunu bu bilemem. Kafamı uzun süreden beri bunlarla meşgul etmiyorum. Kediler olmadığı kesin ama onu biliyorum.

Herkes ötekinden korkar hale geldi. İşte ben de, “senden farklı olandan korkma,” demek istiyorum bu haftaki yazımla sana. Senden farklı düşünenden, senden farklı yaşayandan sakın korkma. Bir gün herhangi bir konumun başına geçtiğinde, ki illa büyük reis olman gerekmiyor bu bir aile reisliği de olabilir, yaşam alanını kısıtlayarak öldürmeye çalışma karşındakini. Kim nasıl serpilecekse öyle serpilsin. Kendi haline bırak. Kocaman bir bahçe gibi düşün Türkiye’yi. Bir gülü budar gibi budama laleyi.

Yolda yürürken bir eşcinsel gördüğünde de korkma, bir engelli gördüğünde de. İnsanı Alevi, Kürt, Ermeni, Ateist diye ayırma. Bir sarıklıya rastladığında da uzaylı görmüş gibi davranma; ağzı, burnu küpelerle delik deşik, bütün vücudu dövmelerle dolu olana da. Olduğu gibi görüneni yargılama hiç. Herkesin kendi yolunda ilerlediği bir varoluş hikayesi var. O yol öyle tuhaf bir yol ki, kimin en zor gününde senin elinden tutacağını asla bilemezsin.

Birlik Beraberlik İçin

Ve seni olduğun gibi kabul edip tüm kusurlarınla sevenden kaçma. Sakın ama sakın kaçma. Yeri geldiğinde her şeyden kork ama ondan asla korkma.

Kısaca karşındaki nasıl biri olursa olsun, sen ondan korkma ki; kim ne yaparsa yapsın, sönmesin bu şafaklarda yüzen al sancağımız.

Didem Elif

Not: Bu yazı 16 Aralık 2018 tarihinde Sen ve Ben Dergisi’nin Kaş ve Ben adlı köşesinde yayınlanmıştır. Artık dergide yazmadığım için yayında değildi. Ahmet Hakan’ın “Yepyeni bir fay hattı: Umreciler ile Eğlenceciler” başlıklı dünkü yazısını okuyunca burada tekrar paylaşmamın anlamlı olacağını düşündüm.

Yazıda kullanılan fotoğraf dünyanın en güzel noktalarından biri olan, Kaş’taki Türk bayrağının dikili olduğu yerde çekilmiştir.

Sevgilerimle…