Bana Ev Olsun

Başlıkta kullandığım Bana Ev Olsun cümlesi tam on gün önce yoga öğretmenim Burcu ile cep telefonunda yazışırken birden ağzımdan çıktı. Korona virüsü Türkiye’de yayılmaya başladıktan sonra birlikte hiç yoga yapamadık aslında ama sağ olsun pozitif desteği ile kendisi her an yanı başımda oldu. Evde yoga hiç yapamıyorum malesef. Şu zor günleri geçirmek adına Burcu’nun sık sık vurgulaması üzerine sanırım bu akşam başlayacağım.

Eve ilk kapandığımız günlerdi. Ona evde olmayı ne kadar sevdiğimi anlatmak için kurduğum cümlelerimin arasında geçirmiştim bu sözü: “Ben evde olmayı severim zaten. Öyle sıkılmıyorum yani, aksine bana ev olsun.” Sonra da devam etmiştim: “Aaa ne güzel yazı başlığı olur.” Bu tepkim Burcu’nun çok hoşuna gitmiş: “Ayy seni seviyorum Elif,” demişti. 🙂

Bu konuşmanın üzerinden on gün geçti. O günden bu yana evden çok elzem ihtiyaçlarım dışında neredeyse hiç çıkmadım. Yine de niyetlendiğim o yazıyı ancak bugün yazabiliyorum.

Pek çok kişinin aksine evde bana kalan zaman epeyce daraldı. Malum hafta içi dört yaşındaki kızım bütün gün evde. Boş kaldığım saatlerde ancak yapmam gereken işleri yetiştirebiliyorum. Ekstra ortaya çıkan temizlik halleri çok fazla vaktimi kısaltmadı. Sosyal medyaya harcadığım zamandan kullanıyorum onu ayırdığım süreyi. Malum sosyal medya şu an beni çok yoruyor. Böylece hem ev hem sosyal medya detoksu oluyor bana. Yalnız ne doğru düzgün kitap okuyabiliyorum, ne de film izleyebiliyorum. Pazar günü geldiğinde artık o kadar yorulmuşum ki, sabaha kadar güzel bir uyku çekmiş olmama rağmen tüm gün bayılmış bir şekilde uyumuşum.

Keşke bir hafta 30 günden oluşsa ve keşke bir gün 168 saat olsa. Yapmaya gönlümü koyduğum işlerin hepsine ancak o zaman yetişebileceğim çünkü. Hazır dünya tuhaflaştı, mevsimler tepe taklak oldu, ben de böyle bir dilek dilemişim çok mu? Şaka bir yana bu hayalim gerçek olsa, şu an istemeye istemeye eve kapananlar beni topa tutarlar herhalde.

Ev demişken bu arada, benim hiç evim olmadı. Yani bir ev hiç satın almadım ve kimseden üzerime bir ev istemedim. Evin içinde zaman geçirmeyi çok sevmeme rağmen, böyle bir şeyi hayalimde bile kurmadım desem inanır mısınız? O anlamda ev kavramı, benim için başımı sokacak bir yerden öteye geçmedi bugüne kadar. Ben nasılsa güzel ve keyifli vakit geçirirdim içinde. Kendi kendime her şekilde yeterdim. Bir de yanımda sevdiklerim olsa ne alaydı benim için.

Maddiyatı küçümsemiyorum elbette. İçinden geçtiğimiz şu zor günlerde de kıymetini anladığımız gibi, insanın kendini güvende hissetmesi için kesinlikle başını sokacağı bir eve ihtiyacı var. Bu yüzden, bir seneden az bir zaman önce çocuğumun babasından boşanırken; onun üzerine olan şu an oturduğum evde oturmak için iki yıl izin istedim ondan. Böylece o iki yılda her şeyi yoluna sokarım, diye düşündüm. (Aslında bana kalsa o iki yılı da istemezdim ama küçük bir çocuğum olduğu için o kadar gözü kara davranmam doğru olmayacaktı.)

Avukatlar ve etrafımdakiler daha fazla haklarım olduğunu söylemesine rağmen, bunun için mücadele vermek bana anlamsız geldi. En az üç, dört yıl sürecek bir kavga verecektim madem, “çocuğumun babasına karşı vereceğime, hayata karşı veririm o savaşı,” dedim ve yola koyuldum. Bu yola girdiğimde ne doğru düzgün bir işim vardı, ne de düzenli bir gelir kaynağım.

Bir zamanlar benim de ortağı olduğum aile şirketimizi, iflas ettiğimiz için yıllar önce kapatmıştık. Çocukluğumdan beri iyi sayılacak gelir kazanan ailem, artık İstanbul’da bugünün şartlarında ancak kendilerini geçindiriyorlardı. Yani üç yaşında bir çocukla yalnız başıma hayata bu şekilde atılma kararı alırken, kendimden başka güvendiğim hiçbir şey yoktu. Pardon bu kısmı biraz eksik oldu, bir de Allah’a olan inancıma sığındım sanırım.

Şimdi O’nun bildiğini sizden saklayacak değilim. Öyle dindar yaşayan biri sayılmam. Namaz kılmayı öğrenmişliğim varsa da hiç kılmadığım için unuttum. Oruç desen bilinçli bir şekilde adam akıllı tutmuşluğum yok. Kuran’ı ise okumayı çok istedim; denedim de, ama çoğu şeyi anlamadığım için sonunu bir türlü getiremedim. Uzunca yıllar Kabe’nin bulunduğu toprakların bambaşka bir enerjiye sahip olduğunu düşündüm ama onun etrafında çevrelenmiş gökdelenleri tesadüf sonucu bir fotoğraf aracılığıyla görünce, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Kutsal olduğu bilinen bir mekan resmen ticarethaneye çevrilmişti.

Kısacası iyi bir mümin olarak yaşamadım ömrü hayatımı. Yine de tüm kalbimle; “Rızık” denen şeyin insana Yaradandan geldiğine inanırım. Allah’a olan inancıma sığındım demem ondan. Yani rızka olan inancımdan. Çok şükür bugüne kadar da mahcup olmadım verdiğim karardan. İhtiyacım kadarını bana getirecek kapılar hep tam zamanında açıldı. Verdiğim emeğin karşılığı bir şekilde aldım.

Hayat mücadelesine girdim diye kalbimin istediklerinden vazgeçmedim yalnız. Bir o kadar da gönlüme giden yol için emek harcadım. Boş kaldığım vakitleri değerlendirdim bunun için. Zorlandım, yoruldum, bazen çok bunaldım ama istisnasız her gün elimden geleni yaptım. Elimden bir şey gelmediğinde dinlendim. Bedenimi ve ruhumu toparladığımda kaldığım yerden devam ettim. Olumsuzlar olsa bile, ben hep olumlu olanlara odaklandım. Çok şükür, bin şükür her geçen gün şartlar daha iyi oldu.

Bütün bunları, bugün yaşadığımız krizden dolayı hala maddi anlamda gelecek kaygısı duyanlar için anlatmak istedim. Para dediğimiz şey aslında bir kağıt parçasından başka bir şey değil. Ona yüklenen anlamlar olmasa, üzerinde en yüksek rakamlı olanının bile gerçekte bir lira kadar değeri yok. Muhtemelen kısa bir zaman sonra maddesel görünümü de kalmayacak.

Bolluk, bereket ise maddesel anlamda varlığını net bir şekilde göremediğimiz için çoğu zaman anlayamadığımız çok önemli bir değer. Düne kadar, yani koronadan önce; hayatımın en zorlayıcı dediğim günlerinden bugüne kadar gelirken; gerçekte ne kadar zengin olduğumu, bolluğu ve bereketini sunarak yaşam bana öyle güzel gösterdi ki.

Normalde insan bir sıkıntı yaşarken dünyada o sıkıntıyı sadece kendi yaşıyormuşçasına bir ruh haline giriyor. Pek çok kişinin benzer yollardan geçtiğini ve tüm sıkıntı ettiklerinin bir gün geçeceğini düşünemiyor. Oysa şimdi ilk defa tüm dünya insanıyla aynı sıkıntıyı eş zamanda yaşıyoruz.

Öyle ki tam bu satırları yazarken az önce çok yakın bir arkadaşımın dayısının Covid-19 virüsünden öldüğünü duydum. Kayıplarımız oluyor, daha da olacak, bu artık çok aşikar. Birebir kendi canımıza vurmasa da insan olarak canımız çok yanacak. Yine de beraberce tüm bu acıların içinden geçebileceğimize inanıyorum. Dilerim en az kayıpla olsun.

Didem Elif

Kemerlerinizi Bağlayın, Uçuşa Geçiyoruz

Eve kapanmış bir düzene geçince, hayatın ne kadar yavaşladığı anlatılıyor günlerdir. Sanırım ortada bir tuhaflık var. Bana hiç öyle gelmiyor çünkü. Herkes yavaşlamış gibi algılarken; kendini, gökyüzüne havalanmış bir uçağın içindeymiş gibi hisseden de bir ben değilimdir heralde?

Eskiden hayatı hep, uzak bir şehre yapılan bir otobüs yolculuğuna benzetirdim. Ömrün sonuna geldiğimizde sadece molalarını hatırladığımız bir otobüs yolculuğuna. Yavaş yavaş ilerlerken, anlamadan bitivermiş hayat ve bir bakmışsın, geriye sadece anlar kalmış. Ah keşke daha çok biriktirseydim dediğin anlar…

Yavaşlık üzerine, 1995 yılından beri, yani yazar Milan Kundera ile ilk tanıştığım andan beri düşünürüm. İyi ki hayat beni onunla buluşturmuş dediğim sayılı yazarlardandır. Yavaşlık adlı kitabı ise körler için sesli okuma kaydı yaptığım ilk kitap.

Hem bu konuya çok kafa yorduğum için, hem de evde kendi kendime kalma meselesi genel olarak benim yeryüzündeki en sevdiğim şey olduğu – hatta çoğu zaman yaşam biçimim olduğu – için bence yavaşlamanın aksine hızlandık. Biz şu an mecburen evlerimizde duruyoruz belki ama içinde yaşadığımız yeryüzü hızlı bir biçimde yükselişe geçti. Tıpkı gökyüzüne havalanmış bir uçak gibi.

Aslında epeyce bir süredir hayatın hızlandığını düşünüyordum. Bu sebeple nasıl bir hayat yaşarsak yaşayalım; yorgun, yaşlı ve bitkin hissediyorduk kendimizi. Genci, yaşlısı, şehirlisi, köylüsü, zengini, fakiri; herkes benzer bir duygudaydı bence. Yaşam şeklimizin böyle hissetmemde etkisi büyüktü belki ama garip bir şekilde acaba yaş almakla ilgili bir şey mi diye de merak etmekten kendimi alamıyordum. Şubat ayında yaptığım İstanbul seyahatimde, annemlerden yengemlere kadar ailemde konuşma fırsatı bulduğum herkese, benim yaşımdayken nasıl hissettiklerini sordum.

Sonuçta toplumun geçirdiği farklı sorunları görmüş insanlardı. Gençliğin ne olduğunu da, kırklı yaşların ne olduğunu da biliyorlardı. Kime sorsam aldığım cevap benzerdi, o zamanlar böyle hissetmemişlerdi.

Aslında sanırım uzunca bir süredir hareket haline geçmiş bir uçağın içindeymişiz. Bunu şimdi fark ediyorum. Daha havalanmamışsa da tekerleklerinin üzerinde hareket etmeye başlamış bir uçağın içinde, ne yapacağını bilemez halde kendimize iyi bir yer bulmaya çalışıyormuşuz meğer. İşte şimdi o uçak artık havalandı ve bizi can güvenliğimiz için oturmaya davet ediyor. Bu yaklaşımım tuhaf gelebilir belki ama yaşadıklarımızı böyle algılıyorum.

Tekamüle inanırım. Nedendir bilmem, oldum olası en çok inandığım şeydir. İçinde olduğumuz tablo ne kadar kötü görünse de, bence insanoğlu bambaşka bir çağa doğru yola çıktı. Yaşam denilen yüce mekanizma kendini yeniliyor. Kimin uçağı güvenle yere iner hiçbir fikrim yok ama şakaya gelmez bir yolculuk artık bizimkisi. Üstelik dünyada zaten yıllardır alarm halinde olan su kaynaklarımızı, haklı gerekçelerimizin olduğu şu günlerde yaşamda kalmak adına hunharca tüketiyoruz. 20 saniye kuralına uyarken kaçımız musluğu kapatıyoruz ki? Sadece bir haftada tek başıma arttırdığım su tüketimini tüm dünya vatandaşlarıyla çarpıyorum da, matematik bilgimin aklıma zarar vereceği bir hesap çıkıyor.

Yani bazılarımız bu virüs uçuşunu atlatacak da olsa, bu kafayla gittiğimiz sürece hızla dünyanın karşımıza çıkaracağı bir başka sorunla yüzleşmek zorunda kalacağız. Felaket tellallığı yapmak değil niyetim. Zaten şu anki uçuşumuz boyunca kemerlerimizi takıp sakin kalarak, görevlerini yapması gerekenlere yardımcı olmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Kaptan olmayı öğrenemedik, bari iyi bir yolcu olmayı bilelim.

Didem Elif

Sevgilerimle…

Gerçek Aşkım İstanbul

Bugünü ve dönüş günümü saymazsam, İstanbul’da geçireceğim son üç günüm kaldı. Tamı tamına bir aylık yolculuğumun sonuna geldim. Yalnız buradaki günlerimi hiç hayal ettiğim gibi geçirdiğimi söyleyemeyeceğim malesef.

Kaş – İstanbul arası ulaşım hiç pratik değil. Üstelik bir yerden bir yere gitme duygusundan pek de hoşlanmayan birisiyim. Hele yerinde durmayan küçük bir çocukla seyahat etmek, benim gibi yavaşlığı seven biri için çoğu zaman çileli bir hal alıyor. O yüzden İstanbul’a sık sık gidip gelmek yerine, seyrek gelip uzun kalmayı tercih ediyorum.

İşte böyle bir seyahatti bu da. Aylar öncesinden benim için en ideal olacak zamanı planlamıştım. Genellikle Kaş’ın en soğuk ve en boş ya da en sıcak ve en kalabalık zamanlarında İstanbul’da olmayı tercih ediyorum. Bir de kızımın, abimin, annemin doğum günlerinin Ocak ayının sonuna denk gelmesi de ideal zamanı belirleyici etkenlerden biri oluyor elbette. Üstelik bu sefer iki üç yıldır katılmak istediğim ve bir türlü kısmet olmayan ODM Aile eğitimine de nihayet katılabilecektim. Aslında en çok, bu bir ay boyunca yeniden hayata geçirdiğim Likya Sohbetleri için aklımda olan isimlerin hepsiyle yüzyüze görüşmeyi hedefliyordum. Söyleşileri yine yazılı yapsam da elimdeki günleri böyle değerlendirmek istiyordum. Sıcak ve sahici iletişimler kurarak.

Oysa öyle yorgun hissettim ki kendimi. İçime kapanmak, susmak, bırakmak, kaybolmak duygularıyla bir türlü baş edemedim. Belki de gerçekten ihtiyacım olan şey dinlenmekti bilemiyorum. Kaş’tan ayrılırken bir ay olmayacağım için, son haftam çok yoğun ve yorucu geçmişti çünkü. Her akşam Kaş Halk Eğitim’de verdiğim Emlak Dersleri, sınavlar, sınav kağıtlarının okunması, Kaş Radyo için gerçekleştirdiğimiz Kaş Likya Sohbetleri’nin bir aylık videolarının çekimleri derken o hafta ister istemez çok hırpalandım. Uçağa bineceğim günün sabahında bile Kaş Halk Eğitim’in idaresine vermem gereken dökümanları tamamlamaya çalışıyordum. Belki de o yüzdendir, İstanbul’a geldikten sonra canım uzun süre hiçbir şey yapmak istemedi.

Artık tatilimin son haftasına girdiğimde ataletten içim sıkılmaya başlamıştı. Döndükten sonra iyi biliyordum ki, buradaki günlerimi dolu dolu geçirmediğim için çok pişman olacaktım. İçimde hangi duygu olursa olsun vardığım an her zaman huzur bulduğum, burnumun dibindeki Kalamış’a ve Fenerbahçe’ye bile hiç gitmemiştim.

Dolayısıyla bu ruh halinden çıkmak için ilk işim bunu yapmak oldu. Fenerbahçe ve Kalamış sahilinin esen soğuk rüzgarı zaman zaman içimi titretse de, yaşamın sıcak duygusuyla anında kaplandı bedenim. Derken Karaköy’e kadar uzandırdım günümü. Çok eski bir dostumun sarmalayıp kucaklayan sıcak sohbetinde buluşturdum bu sefer ruhumu. Yazdıklarımı her zaman bir günlüğe benzeten arkadaşım yine tekrarlamıştı bu düşüncesini. Hazır sabahtan babamın geleneksel eleştirisiyle doyurmuştum zaten karnımı. Onun sözleri de tatlısı oldu.

Babamın derdi yıllardır hep aynı. İyi yazıyordum, anlatımım akıcıydı ama Türkçesi varken neden başka bir kelime kullanıyordum. Bunu kesinlikle kabul edemiyordu. Üstelik defalarca söylemesine rağmen onu hiç dikkate almıyordum. Yılların tekrarlanan kelimeleri hazırdı. “Hayat ile yaşam, hakikat ile gerçek, mesela ile örneğin…”

Babama tüm bu kelimelerin benim için anlamlarının Türkçe kökenli olup olmamasından çok daha başka olduğunu anlatmaya çalıştım. O da neden bu konuda hassas olduğunu tekrar yineledi. Haklı olduğu yanlar var elbette ama kelimelere yüklediğim anlamlar, her ne kadar günlük gibi yazsam da, hikayelerimin kurgusunun bel kemiğiydi. O kadar ki; derdimi anlatmak için tüm bu eş anlamlı kelimeleri aynı cümle içerisinde kullanabilirdim. Mesela; “Hayatın tüm zorluklarına rağmen yaşam-ak güzel,” örneğinde yaptığım gibi. Zaten tam da bu sebeple, kurduğum cümlelerdeki kelimelerin gerçek anlamlarını bilinçli olarak düşündürtmeye hatta hissettirmeye çalışarak, aslında bir hakikati anlatmaya çalışıyordum. Belki babam bu yazdıklarımı okuduğunda yine demagoji yaptığımı söyleyecek. İşte bu konuda pek de haksız sayılmaz. 😉

Sonuçta iki kitap kurduna, hala beni okudukları için teşekkür ediyorum. Neticede her ikisi de, eleştirisini yaparken yine burnumun dikine gideceğimi bilecek kadar beni iyi tanıyor.

Doğum günleri, Cenaze, Nişan ve Sevgililer Günü…

Bulunduğum süre içerisinde doğum günleri dışında bir de nişan ve cenazeye tesadüfen denk gelince, tüm sülalemi gördüm. Eniştemin aylardır acı çeken bedeni huzur bulduğu için ve bu dönemde burada olduğum için şanslı hissettim bu anlamda kendimi. Veee Sevgililer Günü’nde İstanbul’da olmak…. 🙂 Malum bir sevgilim olmayınca, ben de kendimi bu şehirdeki en sevdiğim yere götürdüm. Tıpkı eski günlerdeki gibi; çantamda kitabım, defterim ve kalemim eşliğinde… Aslında ilk defa bu kadar kolay ulaştım oraya. Marmaray sayesinde neredeyse annemlerin evinin önünden bindiğim trenle tek seferde Cağaloğlu yokuşuna varmıştım. Yıllarca işe giderken trafik çekmemek için sabahın altısında yollara dökülen biri için mucize gibi bir şeydi. Her zaman kalbimle buluştuğum bu yere Cuma ezanı eşliğinde girince, heyecan yapıp başka mucizeler de bekledim ama olmadı. 😝🤭

İstanbul’a geldiğimden beri içimde oluşan yorgunluğu kiminle paylaşsam; “İstanbul yoruyor insanı, ondan böyle hissediyorsun,” yorumuyla karşılaşıyorum. İşte bunu hiç kabul edesim yok. Bence İstanbul hala çok güzel çünkü. Adını duyunca bile benim içim bir başka oluyor. Bence her şeye rağmen hala öyle güzel ki. Martılarının kanat çırpışlarını nefesinle ciğerlerine çekersen, denizinin dalgasını kendi kalbinin kıyısına vurdurursan, yani onu yaşayıp hissedersen, karmaşasının içine değil, ruhunun içine girersen; bambaşka kelimeler fısıldıyor bu şehir insanın yüreğine.

Bana göre İstanbul’u sevmemek için deli olmak lazım. Hele ki boğaz kokusuyla büyümüş benim gibi biri için İstanbul gerçekten bambaşka. Bu yüzden ona duyduğum özlem hiç bitmiyor içimde. Bazen elimde yok diye mi böyle düşünüyorum diyorum ama hiç ilgisi yok. Kaş gibi cennet bir yerde yaşamama rağmen, doğup büyüdüğüm bu şehre olan aşkıma -neye dönüşürse dönüşsün- bağlı kalma hikayesi benimkisi. Sevmek dünyanın en güzel şeyi de olsa her sevgili zordur çünkü. Madem çekeceğim, bari sevdamın çilesini çekeyim der gibiyim bir anlamda yani.

İstanbul’dan bıkıp Kaş’a yerleşmiş biri olmadığımdan, deney için bir roket gibi uzaya fırlatılıp bırakılmış gibi hissediyorum bazen kendimi. Allahtan şükredilecek bir yerdeyim. Pişman olduğumu da söyleyemem.

Ben böyle anlatınca dönüşüm olur mu diye çok soruluyor. Büyük konuşmak istemem ama dönüşüm olmaz. Gittiğin bir yere geri döndüğünde hiç bir zaman daha iyi olmuyor çünkü. Ayrıca ne gidişlere, ne de dönüşlere inanan birisiyim. Ne kadar zor günler geçirirsem geçireyim, bir şehirden kaçma duygum olmadı hiç bir zaman. Gittiğin yere en çok kendini götürdüğünü her zaman o kadar iyi biliyordum ki. Çareyi asla bir mekanda aramadım bu yüzden.

Yarının bana ne getireceğini bilemiyorum elbette. Belki yeniden İstanbul’a gelişim olur, kim bilir… Yani dönmek için değil de, yeniden gelmek içinse evet neden olmasın? Sonuçta hayat benim için bir yol. O anlamda yaşamın beni nereye sürükleyeceğini gerçekten bilmiyorum. Ama bildiğim bir hakikat var, İstanbul benim gerçek aşkım. Aile dostlarımızla geçirdiğim güzel bir günün sonunda bir kez daha anladım ki, kalbim kesinlikle burada bir başka atıyor.

Didem Elif

Not: İlk olarak Son Mektup şarkısıyla onu dinlemiş, duyar duymaz sesine vurulmuştum. Nil İpek’ten bahsediyorum. Caz Kazaz ile beraber seslendirdikleri Kendi Halimde adlı Can Kazaz şarkısı ise benim meramımı çok güzel anlatıyor.

Sevgiyle kalın…

O Zaman Yeni Yıl Başlasın!

Yeni bir yıl, hatta yeni bir on yıl başladı. Benim hayatımın içinde de, tam da şu zaman diliminde daha önce hiç hesaplamadığım yeni başlangıçlar filiz verdi.

Tam bir sene önce; Sen ve Ben Dergisi‘nde yayınlanan Kaş ve Ben köşemde yazdığım yazılarımı sonlandırmış ve onu kitaplaştırmak için uğraşacağımı duyurmuştum. Fakat bir yıl boyunca bunun için hiçbir şey yapmadım. Her şeyden önce kitap dosyasını hazırlamak için bu köşede yazdığım bütün yazılarımı en baştan ele almam ve toparlamam gerekiyordu, bunu nedense habire erteledim ve bir türlü başlayamadım.

Bu arada Kaş ve Ben köşesi biterken aynı dergide eş zamanlı olarak Hâlâ adlı yeni bir köşede öykü yazmaya başlamıştım. Hemen hemen her hafta yeni bir öykü filizleniyordu içimde. Uzun zamandır kurgu yazmayı bırakmış biri olarak bu beni çok heyecanlandırmıştı. Ben de bir kitap yayınlama derdine düşmektense, yazma dürtüme öncelik vermeyi tercih ettim. Ne yalan söyleyeyim bir kitabımın çıkması için yana yakıla bekleyen okuyucularım da yoktu hani. 🙂

Yıl içinde hiç hesaplamadığım bir şekilde ani bir kararla, editörlük işleri de yaptığım Sen ve Ben dergisinden ayrıldım. Tamamen plansız bir hareketti.

Yazma duygum dur durak bilmiyordu, ben de kendi sitemde öyküler yazmaya devam ettim. Bir taraftan da yıllar önce yaptığım sitemi yavaş yavaş revize etme işlerine giriştim. Bu arada Sen ve Ben Dergisi için yaptığım söyleşilerin yayınlandığı Likya Sohbetleri köşem de ben dergiden ayrılınca havada kalmıştı. Onu sürdürmek istiyordum ama nasıl bir yol izlemem gerektiği konusunda biraz kararsızdım. Karar verene kadar onu da bir süre beklemeye aldım.

Bütün bunların yanında herkes gibi benim de hayatın içinde sağlam kalabilmek için yapmam gereken sorumluluklarım vardı. Sonuçta para kazanmak adına çalıştığım mesaili işler ve kızıma karşı olan sorumluluklarımdan arta kalan vaktimde ancak yazı yazabiliyordum. Kitap bastırma işini öteledim de öteledim bu yüzden.

Yaz ortasında yazdıklarımı okuyup beğenen Kaş’ta iyi bilinen bir turizm firması, onların sitesi için düzenli yazılar yazmamı istedi. Üstelik tam da “yazıyorum yayınlıyorum ama beni kim okuyor ki? Boşa kürek sallıyorum,” diyen tarafımla inatlaşan bana bir şeyi kanıtlamak istercesine.

Zaman sepetimde SEO ayarlı dediğimiz 1000 kelimelik bu yazılara da yer açmam gerekti böylece. Şunu söylemeliyim ki, mesaili çalışmalarımdaki firmalara yazdığım yazılarımı saymazsak, ilk defa bu firma sayesinde yazılarım maddi anlamda karşılık gördü. Hem de gerçekten verdiğim emeğin hakkını veren bir bedel aldım. Ortaya çıkan sonucu özgün bulmaları ve beğenmeleri ile de emeğim değer buldu elbette ama ilk defa “yazarak para kazanıyorum,” diyebilme keyfini yaşattılar bana. O yüzden çok vakit geçirmesek de, her birini kalben yakın hissettiğim Fidorento ailesine buradan özel bir teşekkür etmek istiyorum bu yazı vesilesiyle.

2019 yılının sonuna gelirken, birbirinden bağımsız olmasına rağmen aslında bir şekilde birbiriyle bağ kurduğum kısa öykülerim ile ilgili taşlar benim için artık yerine oturmaya başlamıştı. Yılın son ayını öykü dosyama ayırarak geçirdim böylece. Dosyayı tamamlandıktan sonra da kendime seçtiğim yayın evlerine dosyamı gönderme işine giriştim. Nihayet bir yıl önce niyetlendiğim kitap basma hevesim de hayat buldu böylece. Tek fark Kaş ve Ben’de yazdığım yazılarla ilgili değil, öykülerimle ilgili yapmıştım girişimimi.

En azından benim yapabileceğim kısımla ilgili gereklilikleri tamamladım artık gerisi kısmete kalmış. Dilerim 2020’de “Kalbim Seninle Dolu” adını verdiğim kitabım can bulur.

Bu arada Likya Sohbetleri de aynı zaman diliminde yani yılın sonuna doğru kafamda yerini bulmaya başlamıştı. Başka bir platformda köşe olmasındansa kendine ait bir alanı olmasını, bu alanda doğal bir şekilde büyümesini tercih ettim ve likyasohbetleri.com sitesini hayata geçirmeye karar verdim. Site kurma fikrini ilk aklıma getiren; Sen ve Ben’de yazarken yol arkadaşım olan, Ruhdanlık kitabının yazarı Beril Erem’e özel bir teşekkür etmek istiyorum burada. Çünkü Likya ismi benim için Kaş ile sınırlı değildi. Bunu en iyi anlayan insanlardan biriydi Beril. Aylar önce onun verdiği fikir içimde iyice demini aldı, yıl sonuna doğru freelance devam edecek şekilde anlaşarak mesaili işimden ayrılıp likyasohbetleri.com sitesini kurdum. Sitenin tasarımıyla ilgili eksikleri tamamlarken Sen ve Ben’de yayınlanan söyleşileri de eklemeye başladım yavaş yavaş. Site bitince yılın son haftasında, aylar önce niyetlenip soruları gönderdiğim Burcu Özkan Güneç ile yoga hakkında konuşarak başlamış oldum yeni sohbetlere böylece.

Tam da likyasohbetleri.com canlandığında, yazımın başında da belirttiğim gibi beni yeni başlangıçlara iten ilginç bir gelişme oldu. Kaş Radyo ve Kaş Rehberi için benimle söyleşi yapmaya gelen Engin Koray Ünlü, yaptığımız söyleşi sonrasında Likya Sohbetleri’ni video olarak beraber gerçekleştirmeyi teklif etti. Aslında etrafımdaki pek çok insan bir kaç yıldır bana söyleşileri youtube üzerinden yapmamı öneriyordu. Artık kimsenin okumadığını söylüyorlardı bunu savunurken. Benimse hiç öyle bir niyetim yoktu. Cazip bile gelmemişti bu fikir. Herkes okusun ya da çok okunsundan ziyade, yaptığım söyleşinin gerçekten ihtiyacı olan kişiye hizmet etmesini istiyordum. Tıpkı Fidorento firması ile yaşadığım gibi, verdiğim emeğin bir yerde can bulacağına dair inancım tamdı.

İnandığım yoldan çıkmak istemiyordum. Video çekmek hiç aklımda yoktu, zaten yapmak istediğim bir sürü şey vardı, bir de ona vakit ayırmak gerekecekti. Koray’ın teklifine hemen atlamadım o yüzden. Yine de yüz yüze bir kaç görüşme yaptık. Likya’nın benim için Kaş ile sınırlı olmadığını anlatmaya çalıştığım bu görüşmelerde, Koray’ın söylediği bir cümle konuya daha sıcak bakmamı sağladı.

Yaklaşık şöyle dedi: “Yapmak istediğini anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama neden önce Kaş’a kendini duyurarak başlamıyorsun? Bu videolar ile Kaş’ın bir köyünde yaşayan bir kadın da senin anlattıklarını dinleyebilecek bir de o tarafından düşünsene. Ayrıca spontan videolar çekeceğiz. Bana bir yarım saat ayıracaksın ve konuşacağız o kadar. Çekim detaylarıyla ilgili her şeyi ben halledeceğim. Senin çok zamanını almayacak. Dilersen konuk da ağırlarız.”

Yani bir yandan Likya Sohbetleri sitesinde (Kaş ile sınırlı kalmayarak) yine yazılı söyleşiler yapmaya devam edecektim, bir yandan da her hafta bir konu ya da konukla Kaş’ta Likya Sohbetleri çekecektik.

Garip bir şekilde tam bu arada ilginç bir gelişme olmuştu, Koray’ın benim hakkımda yaptığı söyleşi yayınlandıktan bir kaç saat sonra freelance çalıştığım firmanın sahibinden; kendi yolumda gitmemin benim için daha doğru olacağını, işine verdiğim odağın ona yetersiz geldiğini ve daha fazla birlikte çalışamayacağımızı belirten bir mesaj geldi. Yani Kaş Halk Eğitim Merkezi’nde her yıl iki kez verdiğim bir buçuk ay sürecek Emlak Danışmanlığı derslerini ve Fidorento için yazdığım düzenli yazıları saymazsam bir anda işsiz de kalmıştım. 🙂

İyi tarafından bakarsak zaman derdi olan bana evren sanki bilerek alan açıyordu. Ben de Koray’ın teklifini kabul ettim. Şimdiden iki program çektik bile. Tamamen doğaçlama çekimler yapıyoruz. Benim için bir hayli yeni ve hiç düşünmediğim bir gelişme bu açıkçası. Kendimi akışa bırakarak en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. İlk programda Kaş’ın kışına dair genel fikirlerimiz ve Kaş Radyo ile Kaş Rehberi’nin bu sene yaptıklarına değindikten sonra; ikinci programda Koray’ın yoğun ısrarları üzerine “Kadınlar” hakkında konuştuk. Çekimimizi biraz da benim boş vakitlerime göre yapıyoruz. Yayınlanma şekline ise haftada bir olarak karar verdik. Dolayısıyla Cumartesi günü yaptığımız çekimi dün yani yeni yılın ilk gününde yayınladık.

Sanki eski yıl çok yavaş geçmiş gibi, yeni yıl hızlı başladı anlayacağınız. 🙂 Biraz da o yüzden yılbaşı gecesini sakin bir şekilde kızımla evde geçirmek istedim. Sindire sindire, doya doya yavaşlığı sonuna kadar hissederek vedalaştım eski yılla. Müzik eşliğinde zaman zaman okumaya yeni başladığım kitaptan sayfalara odaklanarak ve kızımla bol bol sarılıp kucaklaşarak girdim yeni yıla. Ve tabii sevdiklerimden gelen güzel yeni yıl mesajlarını okuyarak…

En yakın arkadaşlarımdan birinin benimle paylaştığı çok hoşuma giden bir video ile bitirmek istiyorum yeni yılın ilk yazısını… Dünyaca ünlü Pink Martini ile Yeşilcam filmlerinin ruhumuzda iz bırakan sesi Belkız Özener’in birlikte söylediği Aşkım Bahardı şarkısının olduğu bu videoda izleyeceğiniz şeyin sizi de sımsıkı saracağını sanıyorum.

Hem kendimiz, hem de hepimiz için güzel bir yıl olması adına, hadi elimizden geleni sonuna kadar yapalım bu sene.

Sevgiyle kalın,

Didem Elif

Baharda Kuşlar Gibi

2019 yılı da bitiyor. Hemen hemen sonuna geldik. İster istemez envanter defteri tutar gibi geçen senenin dosyalarını gözden geçiyorum ben de. Dökümanlarımın arasında parasal değerlerden ziyade yaşadıklarım yani duygularım var. Benim için hep böyle olmadı mı zaten?

Geçen sene 2019 yılına girerken sağlık açısından çok kötü bir yılbaşı gecesi geçirmiştim. Bir kaç gün içinde toparlamıştım gerçi ama yıla iyi bir başlangıç yaptığım söylenemezdi. Gece gündüz demeden oldukça yoğun çalıştığım bir dönemdi. Duygusal ve fiziksel anlamda kendimi epeyce zorladım sanıyorum. Bünyem buna daha fazla dayanamadı ve eror verdi.

Sanki çok özendiğim bir işin en kritik anında bilgisayarım kitlenmişti. Dolayısıyla 2019 yılının ilk günlerinde yaşadıklarım; bilgisayarın fişini çekip, yeniden açmak ve kaldığım yerden devam etmek gibiydi.

Şimdi dolu dolu geçen bir seneye baktığımda hayatımdan elenen çok fazla şey olduğunu görüyorum. Benim için aslında eleme yılı gibi bir şey olmuş.

Ve aslında sahip çıkmışım…

Evet…

Duygularıma, hayallerime, emeklerime, kadınlığıma kısacası Elif’e sahip çıkmak için vazgeçmişim eledim dediklerimden aslında.

Her şeye rağmen vazgeçemediklerim de var elbette. Hatta bana uygun olup olmadığına, yapıp yapamayacağıma bakmadan hala tutmaya çalıştıklarım. Ne olursa olsun vazgeçemeyeceğimi bir kez daha gördüklerim… Yani kalpten istediklerim…

Dolayısıyla her şeyden önce kalbimle buluştuğum bir yıldı. Geriye dönüp baktığımda, bu beni her şeyden çok mutlu ediyor.

Yeni yıl bana istediklerimi verecek mi bilmiyorum. Geçen yıl ektiklerimi bu sene biçebilecek miyim zamanla göreceğim.

Tam bir sene önce yapmaya niyetlenip de önceliğime alamadığım için ertelediğim işlerime yöneldim son bir aydır. Bu da tabi bir süredir önceliğime aldıklarımı askıya almak anlamına geldi. Her ne kadar hayatımdan pek çok şeyi elesem de iki elim de hala dopdolu çünkü. Bir sağ elimdekilerle cebelleşiyorum, o arada mecburen sol elimdekileri kenara bırakıyorum. Sonra bir süre sağ elimdekilere ara verip sol elimdekilere odaklanıyorum. Vakit tüm yapmak istediklerime yetmiyor neticede. Böyle de olunca ister istemez oldukça yavaş ilerliyorum. Tek gönül rahatlığım; yavaş da olsa, beni ben yapan şeylerden vazgeçmeden, istediğim yolda ilerliyor olmam.

İnsan ne kadar yol alsa da vardığı yer sanki hep çocukluğu oluyor. Çocukken; evimize uzak olmasına rağmen, babam bizi ailecek sık sık Tuzla’daki Adil Restoran’a götürürdü. Ailemle mutlu olduğum o saatleri düşündüğümde, hafızamdan hiç silinmeyen piyanonun başında müzik yapan bir Özdemir Erdoğan görüntüsü belirir içimde. Benim için onun yeri belki de o yüzden farklı ve özel. En sevdiğim şarkılarından biriyle veda etmek istedim bu yıla.

Baharda Kuşlar Gibi… Sevgilim olsun ya da olmasın bu şarkıyı ne zaman dinlesem içim hep sevgiyle dolar. Çocukluğumdan beri böyle. En çok da uzun hava gibi başlayıp; sıcacık, insanın içini ısıtan neşeli bir melodiye dönüşmesini seviyorum. 🙂

Yeni yılda sevgi dolu günler kucaklasın hepimizi… Ve dilerim edebiyat dolu bir yıl olsun. En azından benim için. 🙂

Mutlu Yıllar şimdiden…

Sevgilerimle…

Didem Elif

Fotoğraf: Didem Elif – Fenerbahçe sahili – İstanbul – 2008

Büyü-cü

Didem Elif’in 2. Çanakkale Bienali’nde gerçekleşen müzisyen Tolga Tüzün’ün performansı üzerine yazısı

Çanakkale’de hava kararmaya başlıyor. Bienalin ana mekanlarından biri olan Depo’dayım. Kapıdan içeri girer girmez karşıma çıkan darbelerle yoğrulmuş heykel, ritmik biçimde kafamın içine giriyor. Uzaklaşma dürtüsüyle sağa yöneliyorum. Bu silahlar! Ne tehditkar, ne de vurucu… Onlar mı beni, ben mi onları ateşliyorum?

İçimde müzik deponun içinde savruluyorum. Karşımda, tepeden inen onlarca birbirine geçmiş kağıt işler, astığım kirli çamaşırlarım gibi. Oysa bilirim hiçbir zaman kurumaz onlar. Arkamı dönüyorum. Gene de duyuyorum, kirli sular yere damlıyor, şıp şıp… Bense karşımda duran mumlar gibiyim. Karanlık aydınlanıyor, ben eriyorum.

Birkaç metre yanımda bir taş var. İçimdeki taş kadar büyük. Şu an görmüyorum ama nerede olduğunu biliyorum. Orada kalsın istiyorum. Ben özgürüm nasılsa. Yürüyebilirim, dilediğim gibi dolaşabilirim. Hatta çekip gidebilirim. Ama kaldım burada. Tam burada. Büyü-cü’nün karşısında. Taşlaştım. Ne fark eder, özgürüm.

Burada büyü-cü, büyü yapan kişi anlamına gelmiyor. İnsanı büyüten bir ruhtur o. Üstelik sana nasıl büyüyeceğini dayatmayan bir üslup kullanır büyü-cü. Büyüyüp, büyümemek sana kalmıştır. İçine girmek ya da dışında kalmak. Hepsi senin seçimin. Zaten sahnedeki büyü-cü, kendi devinimleriyle süzülmektedir bir başına. Arkasında kalan kanatlı heykelin kanatlarını alıp sırtına takmıştır sanki. Bir melek gibi yumuşacıktır hareketleri. Kıskanılacak kadar kendidir.

Tolga Tüzün’ün yaklaşık kırk beş dakika süren performansı, alıştığımız klasik müzik anlayışının dışındaydı. Bu yüzden izleyenlere de, bildiğinin sınırını zorlayan bir deneyim sunuyordu. Mekanın dört bir yanından gelen dijital sesler, içimize girip, kendi kafa seslerimizle konuşmaya başlayarak bizi sarsıyordu.

Sahne düzeni de Tolga Tüzün’ün müziği kadar doğaçlama gerçekleşti. Deponun ağ tutmuş demirden olan yan duvarı, ince uzun mumlarla dolduruldu. Mekandan çıkarken ayaklarım yorulmuştu, sırtım ağrımıştı, kafam karışmıştı, benim karıncalanmıştı. Ama biraz büyümüştüm.

Didem Elif

2. Çanakkale Bienali Bülteni, 2010

Hayatı Yavaştan Almak Gibi

Özdemir İnce tarafından Fransızca’dan çevirilen Milan Kundera’nın Yavaşlık adlı romanını ilk kez 1995 yılında okumuştum. O günden beri yaklaşık on beş sene, gittikçe hızlanan bir hayat temposuna ayak uydurma çabasıyla geçti. Çünkü İspanyol Filozof Ortega’nın dediği gibi: “Yaşamak, bir ortamın çaresiz tutsağı olmaktır.” Devir koşma devriydi, geride kalmamak için herkes gibi koşmak gerekliydi.

Kundera; Yavaşlık’ta, yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki kuruyor: “Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim. Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı eserinde -Kundera’dan çok daha önce- tıpkı böyle bir durumu betimlemiştir: “Mümtaz, hiçbir şey düşünmemeye karar vermiş insanların haliyle acele acele yürüyordu.”

Kundera’nın kurduğu denklemden çıkardığı sonuç, Tanpınar’ın betimlemesini doğrular niteliktedir:

“Kendisini unutma arzusu içindeki insan, çağın hız iblisine teslim olur.” Yani düşünmekten kaçar. Var gücüyle, bedeninin bütün sınırlarını zorlayarak koşar. Oysa Sokrates; insanın, bedeninden başka bir şey olduğunu söyler. Alkibiades’le aralarında geçen konuşmalarda, insanın kendisini bilmesi için, önce ruhunu bilmesi gerektiğini vurgular. Ona göre, Eski Yunan’da, Delfi tapınağının üzerindeki “Kendini Bil” ibaresinin anlattığı tam da budur.

İnsanın ruhunu tanıma çabası, kuşkusuz onu yavaşlatacaktır. Üstelik toplum ruhuna ters düşen bir şeydir bu. Sonuçta kendini arayan kişi, toplumun dayattığı görenekleri sorgulamaya başlayacaktır. Görenekler, başkalarıyla birlikte yaşamayı kolaylaştıran amaçlar taşısa da, aslında güçlü biçimde ötekileşmeyi besler. Çünkü kendinden uzaklaşan, sadece çevresiyle uğraşan birey gittikçe ötekileşir. Üstüne üstlük kendisi gibi olmayan herkesi de ötekileştirir. Hermann Hesse, “Öldürmeyeceksin!” der, ve devam eder; “Öldürmeyeceksin, sözü, başkasının canını yakmayacaksın gibi bir anlam içermez. Bu söz; kendini başkalarından yoksun bırakma, kendi kendine zarar verme; gibi bir anlam taşır.”

Richard Bach’ın unutulmaz Martı’sı, Jonathan! Kendini bulmak için diğer martılara karşı büyük bir savaş verir. Başkalarının sesini dinlemektense, kendi iç sesinin peşinden gider. Yavaşlığın sesi, nihayetinde ona daha önce hiçbir martının ulaşamadığı hızı verecektir. Çünkü kendi varlığını bilmenin de ötesine geçer o, kendi varlığını seçer. Bu aslında bir yalnızlık seçimidir. İlhan Berk, Oda adlı şiirinde “Sessizlik ister ev,” der, “Böyle bir sessizlik sınırsızlık saçar.”

Sait Faik, Kayıp Aranıyor adlı romanında, bu yalnızlığı derinlemesine yaşatır ana karakterine. Daha ilk satırlardan anlarız Nevin’in kendisinden çok uzaklarda olduğunu: “Ayaküstü erkeklerin bira içtiği bir yerde, iki kadeh konyak içmişti.” Başlarda başkalarının yaşamlarına, kendi yaşam birikimiyle katılmakta olan Nevin’in kendi varlığını seçme başarısını, ustalıkla anlatır yazar. Bunun için okuyucuyu adeta yavaşlamaya zorlar. Belki de yeniden okumaya.

Toplumsal ahlakı, Körlük ve Görmek kitaplarında ironik hikayeleriyle yıkan Portekizli yazar Jose Saramago, Filin Yolculuğu adlı kitabında, yavaşlığın kitabını anlatmaya soyunur. Bunun için fil, kusursuz bir seçimdir doğrusu.

Dino Buzzatti, insanın kaderine boyun eğişini, ilk romanı olan Tatar Çölü’nde sıkıntılı bir bekleyişle anlatır. Bu kitapta Giovanni Drogo, Bastiani kalesinde yazgısına teslim olmuş bir teğmendir. Burada zaman; çok yavaşmış gibi görünse de, aslında hızla akıp gider. Söz konusu olan, geçip bitmek bilmeyen, aynı zamanda, bir çırpıda geçip giden tekdüze bir hayattır.

Peki, tekdüze bir hayattan kurtulup, insanın kendini bilmesi için izlemesi gereken yol nedir? Kuşkusuz bunu herkesin kendi yaşamı belirleyecek. Ece Temelkuran’ın ilk romanı Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’daki gibi, aynalı yastıklara yatmak gerekecek belki. Ayna, dünyanın en güzelini değil, her birimize kendi yolumuzu gösterecek. T. S. Eliot, Dört Kuartet’inden Dördüncüsü Little Giding adlı şiirinde; “Aramaktan vazgeçmeyeceğiz,” der, “Ve arayışlarımızın sonu – Başladığımız yere dönmek olacak – Ve bu yeri ilk kez tanıyacağız.” Büyücü’de, bu dizeleri alıntılayan John Fowles; insanın kendini tanımasının, özgürlüğüne ulaşmasının başlıca yanıtı olduğunu düşünür: “İnsanın her yerden, her şeyden kaçması sonucunda, kendisinden de kaçtığını fark etmesi; öyle ki, artık var olmuyordur, artık özgür değildir.”

Kendi yolumuzu bulmamızda kitapların tuttuğu ışık yadsınamaz elbette. Ancak çok satan kitaplar genelde, bir çırpıda, soluksuz okunan kitaplar oluyor. Maalesef hızlı okunan kitaplar daha çok rağbet görüyor. Umarım bundan sonra bu tablo değişir de; insanlar kendilerini unutturan kitaplardan daha çok, yavaşlayacakları ve kendilerini bulacakları kitaplara yönelirler. Çünkü; İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabı hakkında, Hulki Aktunç’un söylediği gibi: “Mutlu yazar, azdır. Belki de yoktur. Ama mutlu okur vardır.”

Birgün Gazetesi Kitap Eki, 5 Ocak 2010

Roman Yazma Sanatı ve Eco

Umberto Eco, kuşkusuz çağımızın en önemli yazarlarından biri. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan son kitabı Genç Bir Romancının İtirafları’nda, yazar kendi romanları üzerinden kurmaca yapıtları masa üstüne yatırıyor. Beyaz perdeye uyarlanan ve büyük ses getiren ilk romanı Gülün Adı’nın elli yaşına doğru yayınlanmış olması, onu kendi gözünde genç romancı kılmaktadır. Son kitabında kurmaca eserlerine odaklanmış olsa da; konuyu ele alış biçimiyle, İtalyan yazarın gstergebilimci kimliği kitap boyunca satırlar arasında ruhunu hissettiriyor.

Romancılığını amatör bir uğraş olarak grür ve mesleği olarak varsaymaz. Ancak çocukken başlayan roman yazma denemeleri, bunun onun en büyük hayallerinden biri olduğuna dair itiraf niteliğindedir. Ruhunun derinliklerinde uzunca zaman kendisinin de farkında olmadığı bir romancı yaşatmıştır. Hayatının bir noktasında bunu gerçekleştirme dürtüsüyle Gülün Adı’nı yazmaya başlar. Peki bir yazar nasıl yazar? Kitap okuyan ve yazma eyleminde bulunan pek çok kişinin sıkça sorduğu bu soruya cevap vermeye soyunuyor. Başka diğer kurmaca yapıtlarından alıntılar yaparak, kendi yöntemlerini aktarıyor.

Yazma sürecinde ilham onun eserlerinde önemli bir yer tutmaz. Metinlerinin zenginliği araştırmalar ve incelemeler sonucu kazanılmıştır. Bu da bazıları üzerinde uzunca yıllar çalışılmasını gerektirmiştir. İçe kapanıklıkla geçen hazırlık yılları içerisinde; kişileri, mekanları ve hatta olayları önce resimsel boyutta çözümler. Gittiği bazı yerleri, haritalara; karakterleri, portrelerine varıncaya kadar çizer. Bir yandan da belgeler toplar. Tüm dikkatini anlatacağı hikaye ile ilgili fikirler, imgeler, sözcükler bulmakta toplar. Betimlemeye verdiği önem büyüktür. Doğru betimleyebilmek uğruna, gecenin bir vakti yollara düşüp, şehirde sokak sokak dolaşabilir; ki bu yönteme sıkı sık başvurur. Yazmaya başlamadan önce yaptığı çizimler sayesinde, mekanlar arasında hareket eden iki karakterin diyaloğu bile gerçek zaman dilimine tekabül edecek niteliktedir. Bu sayede, büyük başarı getiren Gülün Adı romanı, sinemaya da aynı başarıyla uyarlanmıştır.

Romanda konuya hakim olmak çok önemlidir. Eco’nun romanlarının her biri önce bir imge ile kafasında belirir. Onu heyecanlandıran bu imgeden yola çıkarak; yaratıcı fikirler, içinde doğar ve büyür. Araştıran ve belge biriktiren kişiliği konuya hakim olmasını kolaylaştırır. Yine de bazen aradığı soruya yanıt bulması yıllarını alır. Zaten bulduğu yanıt romanın kendisidir. Yazar anlatı dünyasını oluşturduktan sonra sözcükler arkasından gelir. Hikaye ne kadar kendi başına yol alsa da, yazarın hikayenin ilerlemesinde uyguladığı yöntemler vardır. Bunlardan biri getirilen kısıtlamalardır. Mesela hikaye hangi zaman diliminde gerçekleşecektir? Bu çok önemli ve gerekli bir kısıtlamadır. Kendisi için yazmadığını belirten Eco, kendisi için yazdığını söyleyenleri de samimi bulmaz. Ona göre yazarların kendisi iin yazdığı tek şey, işleri bitince attıkları alışveriş listeleridir. Ve edebiyatın amacı yalnızca insanları eğlendirmek ve avutmak olmamalıdır. Okudukları onları heyecanlandırmalı, harekete geçirmeli, düşünmelerini sağlamalı, gerekirse aynı metni defalarca okumaya yönlendirmelidir. Bu duyarlılık içinde olan her yazar, okuyucunun zekasına ve iyi niyetine saygı göstermektedir.

Kuşkusuz bir yapıt kendi iinde tutarlı olmalıdır. Bu bakımdan bir yazar bütün öğeleri hesaba katmak zorundadır. Eco’nun bakış açısına göre, yazar ne olursa olsun kendi yapıtıyla ilgili yorum yapmamalıdır. Her okuyucunun yorumu farklı olabilir. Bununla ilgili yaşadıklarından örnekler verir. Yazarların kendilerine bile açıklayamadığı yapıtlarıyla ilgili özel hayatlarında mucizevi rastlantılar gerçekleşebilir ama Eco için rastlantı ya da mucize değildir yaşanan. Çünkü yazarların özel hayatları yeri geldiğinde metinlerinden daha karmaşık ve anlaşılmazdır.

Bazen okurlar okudukları hikayeye kendilerini o kadar kaptırırlar ki, yazarın kurmaca dünyasını gerçek gibi algılarlar. Hikayenin karakterlerini çok fazla ciddiye alırlar. An gelir onları kendi ve başkalarının hayatlarından model olarak görürler. Eco bu konuyu, Anna Karenina’ya Ağlamak başlığı altında inceler: “Eğer Anna Karenina’nın gerçek dünyada var olmayan kurmaca bir karakter olduğunu biliyorsak o zaman onun düştüğü duruma neden ağlıyoruz ya da talihsizliği bizi neden derinden etkiliyor?” Anna Karenina gibi sanal bir karakterin hikayesini paylaşmamızın anlamı ne olabilir? Yazar sorduğu sorulara neredeyse matematiksel bir çözümleme ile yaklaşıyor. Başarılı kurmaca karakterlerin nasıl gerçek insani durumun kusursuz örnekleri olduklarına çok güzel açıklamalar getiriyor.

Umberto Eco, roman yazma ile ilgili itirafları içerisinde en büyük payı Listeler’e ayırmış. Ona göre iyi bir listenin gerçek amacı sonsuzluk fikrini ve vesairenin başdöndürücülüğünü iletmesidir. bu düşüncesini listelere yer veren yapıtlardan alıntılar yaparak kuvvetlendirir. Listelerin oluşması elbette yine araştırmalarla, birikimlerle gerçekleşir. Gerçi internet sayesinde bugün bir yazarın bulabileceği liste sayısı neredeyse sınırsızdır. Listeleri o kadar derinlemesine anlatır ki; söylediği gibi, sonsuzluk fikri ve vesaire, bu anlatımda bile insanın başını döndürür. Yapıtlarında nesnelerin, kişilerin ve mekanların betimlemelerini listeler yoluyla güçlendirmektedir. Kendi romanlarında en azından bir yere mutlaka bir liste koyar. Bunun nedeni de ifade edilemeyeni hissetmenin onu büyülemesidir. Zaten listelerle ilgili detaycılığı, anlatımı ve alıntıları Eco’nun ne kadar büyülendiğini gayet net okura hissettirir. Bir yandan yaptığı alıntılar vesilesiyle etkisi altında kaldığı yazarları paylaştığı da söylenebilir.

İlknur Özdemir çevirisiyle Türkçe’ye kazandırılan Genç Bir Romancının İtirafları, bizi Eco’nun kurmaca dünyasına götürüyor ve bu farklı dünyaya ait ipuçları veriyor. Bir inceleme niteliğindeki bu kitap roman yazma sürecini daha yakından tanımak isteyenlere iyi fırsat sunuyor.

Didem Elif

Birgün Gazetesi Kitap Eki, 2011

İnsanın Somut ve Soyut Oluşu

Bazı roman karakterleri roman isimleri kadar kalıcıdır aklımızda. Tıpkı Albert Camus’nün Düşüş adlı romanındaki Jean-Baptiste Clamence gibi. Üstelik karakterin kendi kendine verdiği takma bir addır bu. İki yüzlü bir kafaya, bir Janus’a (bir yüzü öne, bir yüzü arkaya bakan iki yüzlü Roma tanrısı) benzettiği hayatını anlattığı bu kısa roman boyunca, onun gerçek adını öğrenemeyiz.

Her ne kadar Düşüş, uzun bir hikaye gibi görünse de, 4-5 ciltlik bir kitapta verilebileceğinden daha çok konuya değinir Camus romanında. Onun hayata bir felsefeci gibi yaklaşım gösterdiğini göze alırsak, bu hiç de şaşırtıcı bir sonuç olmaz. Aileden tutun da köleliğe kadar pek çok şeyi irdeler. Bu okuyucuyu boğmaz, ona fazla gelmez; çünkü felsefeyle ördüğü kurgusunu, karşıya hissettirmeden roman akıcılığıyla işleyen bir ustadır o. Ayrıca tüm hikayeyi monolog olarak kendi ağzından dinlediğimiz Jean-Baptiste’nin kendini ve etrafını sorgulama içerisinde olması, bu durumu daha da doğallaştırır.

Jean-Baptiste 40’lı yaşlarda bir Fransızdır. İçi dolu eski bir avukattır. Kendini cezalı yargıç olarak tanıtır. Bu tanımın ne anlama geldiğini açıklamak için de, kendi düşüş hikayesini Paris’te bir avukat olduğunu sonradan öğreneceği Amsterdam’da Mexico City adlı barda tanıştığı adama anlatmaya başlar. Romanın başlangıç noktasını oluşturan bu mekan 72 milletin denizcisini ağırlar. Her akşamı kendi evi gibi gördüğü bu barda geçirmektedir. Ardıç likörü ile başlayan muhabbetlerinden, karşısındakinin onu ilk dinleyen kişi olmadığı ortaya çıkar. Bir zamanlar oldukça zengin olan Jean-Baptiste, adeta Amsterdamlıymış gibi ağırlama arzusu içindedir. Tutkuyla şehri anlatır. Burayı oldukça sevmektedir, çünkü kendisiyle özdeşleştirdiği bu şehir onun gibi iki yanlıdır. Tam da kendi deyimiyle; Hitlerci kardeşler tarafından üzerinden bir zamanlar sanki elektrik süpürgesi geçirilmiş Yahudi mahallesinde oturur: “Ve ben tarihin en büyük cinayetlerinden birinin işlendiği yerde oturuyorum şimdi.” Fakat ikiyüzlülüğünü anlaması öyle de kolay olmamıştır. O hep hayatın yüzeyindedir, hiçbir zaman gerçeğin içinde değildir. Her şey üzerinden kayıp gider. Seine nehri üzerindeki Arts köprüsünde duyduğu kahkahaya kadar hayatı öğrenmeye hiç ihtiyaç duymamıştır. Üstelik bu kahkahadan iki, üç yıl önce yaşanmıştır gerçekte hayatının dönüm noktası olan olay. Yine köprüden geçmekte olduğu bir gece, arkasında bıraktığı parmaklıklara dayanan kadının intiharına şahit olması ve çığlığı karşısında hiçbir şey yapmamasıdır onun düşüşünü başlatan. Bu yüzden ilk gece bardan birlikte çıktığı beyefendiyle köprü başında ayrılır. Yemini vardır. Geceleri köprüden geçmez. Ya biri kendini suya atarsa? O zaman ne yapacağız?

Ölüm çok fazla işlenen bir temadır Camus’nün kitaplarında. Bir yandan soyut bir biçimde kendi hayatlarını devam ettirme isteğinde olan, diğer yandan somut olarak ölümlü bir varlıktır insan. Çelişkili yaşantısı boyunca hayatını anlamlandırmaya çabalar. Bu “Absürt”ün ta kendisidir ona göre. Her ne kadar o kendini herhangi bir akımın altında görmek istemese de, absürdizmin öncülerinden biri olarak anılır. İntiharı desteklememektedir, ama Düşüş’te intihar anından sonra karakterinin kendini tanımasının başladığını görürüz. Belki Jean-Baptiste’nin de vurguladığı gibi: “Sadece ölüm duygulandırıyor bizi.”

Jean-Baptiste, pek de duyarlı olmadığı avukatlık döneminde, katiller dahil olmak üzere pek çok suçluyu savunur. Böylece yargıçlar cezalarını veriyor, o her türlü ödevden kurtulur. Ayrıca kurbanları kendisi olmadığı sürece, suçlular ve sanıklardan yana olmasının ne zararı vardır? O haklıdan yana olduğuna inanmaktadır. Çoğunun suç işlemesinin nedeni, suçlu olmaya dayanamadıklarındandır. Karısını aldatan adamın, karısını öldürme hikayesi bu düşüncesini destekler niteliktedir bu bağlamda. Ayrıca ona göre; “Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde ceza görecek olsalardı, bütün namuslu kişiler, kendilerini boyuna suçsuz sanırlardı.”

Paris’te oldukça tanınmış tutkulu bir avukat olarak yargıçları hep küçümser. Varlıklarını kabul eder ama bir türlü insanın kendini bu işe vermesinin nedenini aklı almaz.

Bir iyilik timsalidir neredeyse Jean-Baptiste. Terbiyeli ve naziktir. Dul, yetim hakkı yemez. Körleri karşıdan karşıya geçiren bir yardımseverdir. Sadaka vermeyi sever. Dilenci görünce adeta coşar. Otobüste, metroda yer vermek ve bunun gibi yaptığı iyi olan her şey onun gününü aydınlatır. Oysa onun iyilik anlayışı, karşısındaki borçlu olmaya itmek üzerinedir: “Kimseye borçlu kalmaksızın herkesi kendime borçlu kılıyordum. İşimden ötürü, yargıcın üstüne çıkıp onu bana karşı minnet duymaya zorluyordum.”

Çok yetenekli, sporla ve güzel sanatlarla da uğraşan bilgili biridir aynı zamanda. Kısaca başarılı bir hayattır onunkisi. İnsan hayattan daha ne isteyebilir ki?

Yalnızca üstünlüklerini görür. Böylesine dolu bir insan olduğuna inandıkça, kendini biraz insanüstü görmeye başlar. Aslında işin can alıcı kısmı da budur. İyiliğe verilen adayış, seçilmiş olduğunu sanmaya kadar varır. Herkesten üstündür ama kendini daha akıllı bulmaz, çünkü esas aptallığın bu olduğunu bilir.

Ve kadınlar… Kadınları çok seven bir bekardır. Onlarla ilişkisi dolambaçlı oyunlar içindedir. Elde edip kendine bağladıktan sonra onları terk eder. Yine de hiçbiri kalıcı olmayan bu kadınlara mahkemelerden daha az yalan söyler.

Kahkahayı duyduğu geceden sonra öğrenmeye başlar bildiklerini. O an dek şaşılacak bir unutma gücüne sahiptir. Kendine güvensizlik ortaya çıkar, dostlarının ona sürekli güldüğünü düşünür. Tekrar tekrar duyduğu gülüşler kendiyle buluşmasıdır oysa. Böylece varlığındaki ikiliği keşfeder. Etkileyici, girgin, zeki, erdemli, medeni, kırgın, hoşgörülü, yardımsever, öğretici rollerine giren, insanları ve yaptıklarını ciddiye almayan, esasında en çok küçümsediklerine yardım eden biridir o. Rol yapmadığını hissettiği tek alan, ciddi ve hevesli olduğu spor ve tiyatrodur.

Ölümü düşünmeye başlar. Tedirgindir. İnsan bütün yalanlarını itiraf etmeden ölmemelidir. Bir dosta ya da bir kadına. Kadınlara sığınır. Eksiklik, acı içindedir. Sevme ve sevilme ihtiyacı yüzünden aşık olduğunu sanır. Kendi deyimiyle; “Aptallık eder.” O güne kadar rahatsız olduğu soruyu sorarken bulur kendini: “Beni seviyor musun?” Ama karşılığında gelecek “Ya sen?” sorusu için yine ikilem içindedir. Aşk sayesinde arınacağına daha çok günahlar kazanır. Kadınlarla dost olmayı denedikçe de sıkılır. Çünkü artık oyun yoktur, tiyatro yoktur, gerçeği bulmuştur. Ve gerçek insanı sıkıntıdan patlatır. Geriye kahkahayı susturmanın bir tek yolu kalır. Vur patlasın, çal oynasın yaşamak. Orospularla yatar, her gece sabahlara kadar içer. Çünkü bir şişe daha fazla içti diye içki erkeği üstün kılabilir. Ama zamanla karaciğeri bozulur. Vur patlasın, çal oynasın yaşamak, sanıldığı gibi delice bir azgınlık değildir. Upuzun bir uykudur o. Delice eğlenerek duyduğu o kahkahayı zamanla işitmez olur. İşleri azalır ama mesleğini hala devam ettirmektedir. Hastalığını atlattığını sanır. Ta ki bir gün bir kadınla gezintideyken, büyük bir geminin en üst güvertesinden, okyanusun üzerinde kara bir nokta görene kadar. O anda kaçtığı sesin Seine üzerinde çınlayan o çığlık olduğunu anlar. O gün aslında iyileşmediğini, adeta sıkıştığını kavradığı gündür. Halini ortaçağdaki rahatsızlık yuvasında yaşamaya benzetir: “Sıkıntıya boyun eğip iki büklüm yaşamak gerekiyordu. Uyku düşmeyle geçerdi, uyanıklık çömelmeyle.”

Buna alışması çare bulması gereklidir. İlkin avukatlık yazıhanesini kapatır. Paris’ten ayrılıp, geziye çıkar. Adını değiştirir ve Amsterdam’a gelir. Mexico-City yeni yazıhanesidir artık. Hayatını başkalarına dillendirirken sürekli kendini suçlar. Aslında çağdaşlarına sunduğu kendi tasviri, onlara bir ayna oluversin ister. Karşısındakini özeleştiri yapmaya ve kendisini yargılamaya itmek için çabalar.

İkiyüzlülüğü kabullenmiştir. Mutludur. Huzuru bu kabullenmede bulur: “Bir şeyi örtbas etmek isteyen, onu daha çok ortaya çıkarır. Dünyanın düzeni çift anlamlı.” Ona göre, bundan böyle herkes yargıç olduğuna göre herkes suçludur birbiri karşısında. Peki kendisini yargılamaya başladıkça mı kendini tanır insan, tanıdıkça mı kendisini yargılamaya başlar? Belki ikisi birden doğru. Jean-Baptiste’nin dediği gibi: “İnsan böyledir, ikiyüzlü.”

Didem Elif

Birgün Gazetesi Kitap Eki – 2011

İyi Hissetmek Nedir Ki?

“Her insanın yaşamaya ve var olmaya hakkı vardır.”

Emre Karacaoğlu’nun “Müzikte Yabancılaşma ve Noir” adlı ilk kitabını elime aldığımda ne okuyacağıma dair pek bir fikrim yoktu. Her şeyden önce “Noir” kelimesinin anlamını bilmiyordum ve “müzikte yabancılaşma” tanımlaması zihnimde herhangi bir yere oturmuyordu. Müziğin matematiğine sandığımdan daha da yabancıydım besbelli. Hikmet Temel Akarsu’nun “Tuhaf Bir Kitabın Önsözü” adını verdiği, kitaba kılavuzluk etme amacı gütmeyen içten yazısı bu duygumu daha da arttırdı. Akarsu’nun, düşünce alışverişi yapabildiği bu genç yazarla kesişen yollarının hikayesini anlattığı önsözde, onun bazı eserlerini İngilizce’ye kazandıran Karacaoğlu’nun ilk çocuğuna “tuhaf” demesi ne anlama geliyor olabilirdi?

Kim bilir başka bilmediğim kaç müzik kavramıyla karşılaşacağım korkusuyla başladım, Emre Karacaoğlu’nun Yüxexes adlı müzik dergisinde yayınlanan yazılarından oluşan kitabına. Daha ikinci sayfasında okuduğum bir cümle ile bu korkuyu def edip kendime geldiğimi itiraf etmem lazım. Ama bu buluşma öyle kolay bir süreç olmadı. Yolculuğa devam etmek isteyen ayaklarım, mıhlanıp kalmış beynim yüzünden ilerleyemedi, edata karıncalandı. Farkındalığın anlık şaşkınlığından gözlerim doldu. Sürekli ne, neden, niçin, niye diye sorgulayan ruhuma bedenim bir şey anlatmaya çalışıyordu sanki. Öyle ya “Hiçbir şey hissetmiyorum,” diye bağıramazdım artık, Peter Steele’in şarkısında olduğu gibi. Çoktan yoldan çıkmışım da meğer arkadan seslenmemişim kendime. Çoğunu geçmişte defalarca dinlediğim müzisyenlerin şarkı sözlerini satır aralarında okurken (okuduğum her bir cümlede her metnin bir müziği olması gerektiğine olan inancım pekişiyor, daha evvel dinleme fırsatı bulamadığım Karacaoğlu sanki müziğiyle arka planda metne eşlik ediyor), o müzisyenleri, şarkılarını ilk kez anlamaya çalışıyorum.

Elimde olmadan yine soruyorum kendime: “Neden dinlemiştim o zaman peki?”

Bedenim cevap veriyor: “Hissetmiştin.” Sorularıma yanıt verdiği için gülümsüyorum kendime.

Yıllar evvel, Emre Karacaoğlu’nun “yalnızlığını, utangaçlığını, anlaşılamamışlığını, depresyonunu ve uykusuzluğunu müziğe taşırken,” diye çözümlediği Kurt Cobain’in hayat hikayesini Dave Thompson’un kaleminden okumuştum. Yirmili yaşlardaydım. Sadece Kurt Cobain değil, başka birçok Rock dehasının da hayatını merak etmiş, peş peşe her birini incelemiştim. Fakat en çok Kurt Cobain’in hikayesinden etkilenmiş olmama rağmen o zamanlar yeterince anlamamışım ki, tutunamayışını yargılamıştım, kendi hayatına son veren pek çok insanı yargıladığım gibi. Kim bilir bir gün benim de aynı sarmala sürüklenebileceğime hiç ihtimal vermeden. Oysa insanın hayattan beklentisi karşılanmadığında, olduğu kişi olamadığında; yaşamla başa çıkma gücünü kaybeder. Girdiği depresyonla kendi içine döner. Yazarın da Karl Marx’dan alıntıladığı gibi, bu noktada insanın ne yaptığı çok önemlidir; ne ürettiği, hatta üretip, üretemediği. Yani bu içine dönüşle verimli sonuçlar elde edip edemediği. Bir insan neden, varlığına devam ettirmeyi seçebilecekken, kolay yoldan gider? Neden vazgeçer? Üstelik varlıkları pek çok kişiyi bu kadar etkilerken? Albert Camus’un meşhur karakteri Sisifos gibi, her kaybedişde yeniden denemesi gerekmez mi? Üstelik kaybedişlerimizden bir şeyler öğrenmez miyiz?

Müziğin matematiğini anlatan bir kitap beklerken, kafamda yıllar boyunca sürekli dönüp duran konularla yeniden meşgul bulunca kendimi, şaşırdım. Karşımda öznel düşüncelerini paylaşmasına rağmen; müzisyeni yargılamayan, ruhuyla empati kuran bir yazar vardı. Bazı karanlık şarkı sözleri nasıl sırf “hissedebilmek” için “acı”ya odaklanıyorsa, o da var olmanın dört işlemini çözebilmek için “duygu”ya odaklanmıştı. Çünkü o duyguyu yaşayan herkes bilirdi ki, var olduğunu hissedememek gerçek acının ta kendisiydi. Birçok iyi müzik devinin uyuşturucularla dindirmeye çalıştığı bu acıyı yargılamak yerine anlamaya çalışmak gerekirdi. Bu anlamda kitabın ilk kısmı olan “Müzikte Yabancılaşma ve Noir Üzerine Bir Deneme” yazıları bana ışık tuttu. Hikmet Temel Akarsu’nun “tuhaf bir kitap” derken onu alkışladığını düşünüyorum şimdi. Sonuçta Karacaoğlu’nun dört işleminden biri de buydu: “Hiçbir şey göründüğü gibi değildi.”

“Sayın”la başlayan ‘Açık Mektuplar’ kısmı her ne kadar öznel ağırlıklı olsa da, yazarın mektubun alıcıyla arasındaki kendi iç sorgulamalarını paylaşması bakımından kayda değer metinler. Yalnız ‘Mor ve Ötesi’ grubu ve Hikmet Temel Akarsu’ya olan açık mektupların “Sevgili” olarak hitap edilmesindeki detay ilgimi çekti. Ne de olsa detayları severim. Emre Karacaoğlu da hayatın detaylarını iyi yakalayan, onlar arasında başarıyla bağ kuran bir yazar. Ki “öğrenilmiş başarı” algısına satır aralarında kafa tuttuğunu dikkate alırsak, bunun onu çok da bağladığını sanmam.

Son bölüm olan ‘Müselles’ yazıları ise evrendeki bütünlüğün, birliğin küçük birer örnekleri gibi… Dört işlemin “eşittir” kısmı adeta. Üç farklı tema, kişi veya nesne hakkında yazılan bu eserler, yazarın bağ kurma eylemini üst noktaya taşımış. Özellikle “Ramanujan, Sinestezi, Hendrix: Rabb’in Sezgilere Bir Hediyesi” müsellesi çok ilginç. İlk defa bu metinle adını duyduğum Sinestezi gerçekten de insana verilmiş bir hediye. Bu denemeyi okurken bilmediğim ‘şey’lerin beni artık korkutmadığını fark ediyorum. Merak etmenin, yeni şeyler öğrenmenin şükranlığını duyuyorum adeta. Resimle, müzikle, yazıyla donanmış bir ilk kitabı kapatırken, mutlu olduğum zamanlarda kendi kendime mırıldandığım bir James Brown şarkısı söylüyordum:

I Feel Good

Whoa-oa-oa!

I feel good, I knew that I would, now

I feel good, so good, i got you

İyi Hissediyorum, şimdi öyleyim bunu biliyorum

İyi Hissediyorum, şimdi öyleyim bunu biliyorum

Çok iyi, çok iyi, sana sahibim

Kitabın içeriğinden çok kendi duygularımdan bahsetmek istedim, çünkü “Müzikte Yabancılaşma ve Noir” ile olan yolculuğum boyunca hiç yabancılık çekmedim.

Didem Elif

10 Aralık 2011 tarihli Birgün Gazetesi Kitap Eki’nden