Nereden Nereye?

Geçmişime baktığımda yıllar içindeki değişimim bana çok ilginç geliyor. Sadece ben değil, yaşadığım hayat koşulları da çok değişti. Ben ki öyle alan değiştirmeyi pek sevmem, yine de epeyce bir yol almış gibi hissediyorum kendimi. “Nereden nereye?” dediğim bir yerdeyim. Dokuz yıl sonra İstanbul’da başladığım “Yeni Hayat”; daha emekliyor seviyede olsa da ve bu seçimin sonucu ne olacak bilmesem de, benim için mutluluk ve heyecan verici geçiyor.

Geçen haftayı, son 9 yılımda yaz kış yaşadığım Kaş’ta geçirdim. Yaz kış yaşadığım diye belirtmek gerekiyor çünkü Kaş’ta yaşadığımı söylediğimde, Kaş’ı sadece yaz boyunca değerlendirenler olduğu için, Kaş’ta yaşayan insanlar bile “Yaz Kış mı?” diye sorardı. Doğrusu yaşarken bu güzel kasabadan kaçtığım bir mevsim varsa o da yazdı. Dolayısıyla son dokuz yıldır ilk kez Kaş dışında bir kış geçiriyorum. Bu kadar benimsedikten sonra ayrılma kararını vermek zordu ama beş ay sonra Kaş’a gidince hissettiğim duygulara bakınca Kaş’ı kafamda tamamen bitirdiğimi anladım. Bu sanırım 46 yaşında hayat rotasını tamamen değiştirmiş benim için iyi bir şey.

Sevdiğim ve özlediğim arkadaşlarımla aylar sonra birlikte olmanın mutluluğu yabana atılacak gibi değildi aslında ama öbür yandan Kaş’ın sokaklarında dolaşırken her şey bana çok uzak geldi. 9 sene boyunca oturduğum evde, eski eşimin bana ait olan ama hala İstanbul’a getiremediğim için geçici bir süre orada tuttuğum eşyalarımın yerlerini değiştirerek bambaşka bir şekilde kullanması bu yabancılaşmayı pekiştiren bir şey oldu.

Eskiden evin olduğunu düşündüğün bir yerde misafir olmak, sanki ölmüş bedeninin ardından ruhunun ortalıkta dolaşması gibi…

Gitmeden önce duygusal anlamda daha derin şeyler hissederim en çok da hüzünlenirim sanmıştım ama nasıl çekilen bir dişin sinirleri alındığı için artık o bölgede hiçbir şey hissetmezsin, öyle bir şey oldu bana da. Yalnız kalmayı sevdiğim yerlere gitmek bile anlamsız geldi.

Yaklaşık iki ay önce kendi kendime “artık dönmeyeceğim Kaş’a, rotam belli, neyi bekliyorsun?” diyerek motorumu bir anda satmaya karar vermiştim. Galiba sen kararında net olunca olaylar daha hızlı gelişiyor. Kaş’ta verdiğim ilan sonrası motora hemen alıcı çıktı çünkü. Vekalet vererek alıcıyı hiç bekletmeden satışı gerçekleştiriverdim ben de. O yüzden de bir hafta boyunca Kaş’ta hemen hemen her yere yürüyerek gittim. Bu durum da gittiğim yerleri tuhafsama duygumu perçinlemiş olabilir tabi.

Sanırım sürekli Kaş’ı ve babasını özlediğini söyleyen kızım için de durum benzer oldu. Orada geçirdiği bir hafta boyunca benim, okulunun, öğretmeninin, okuldaki arkadaşlarının resmini yapıp durdu. Tıpkı onun doğduğu ve çocukluğunun ilk yıllarının geçtiği yer olması gibi, benim de bambaşka bir şekilde yeniden doğduğum ve potansiyelimi büyüttüğüm yer oldu Kaş. Sırf bunun için bile her zaman anlamı başka olacak. Yine de, her ne kadar maddesel anlamda kendimi İstanbul’a tam anlamıyla getirememiş olsam da (ki bu seferki gidişimde yazlıklarımın hepsini getirdim, kalan eşyalarımı da en yakın zamanda getireceğim inşallah); ruhumu komple getirmiş olduğumu görmekten yana çok mutluyum.

Bütün bunları yazarken aklıma düşen Tolstoy’un “Efendi ile Uşağı” kitabında dediği gibi:

“Alışkın olduğumuz şeylerden vazgeçmek ne de zor görünür. Lakin yapacak bir şey kalmadıysa yenilerine de alışmak mümkün.”

Didem Elif

Not: Kapaktaki fotoğrafı Dalaman’a inerken uçaktan çektim.

Koronanın Getirdiği Yorgunluk

Eveeeet, tam iki yılın sonunda ben de korona olanlar kervanına katıldım nihayet. Pek de sevinçli bir haber değil bu tabi ama doğrusu test yaptırmamış olsaydım hayatta ihtimal vermezdim covid virüsü kaptığıma. Bugüne kadar geçirdiğim en hafif gribal deneyimdi diyebilirim çünkü. Birlikte yaşadığım anne ve babamın da aynı gün grip belirtileri göstermesi beni tedirgin etti ve eş zamanlı kızımın sınıfında bir çocukta da korona çıktığını duyunca test olmayı tercih ettim. Sonuç pozitif çıktı. İlk tepkim kendimle dalga geçmek oldu. Bazı şeylerde de pozitif olmayıver bir gün de kızım, dedim kendi kendime. 🙂 Bu esprinin nedenini beni yakından tanıyan insanlar iyi bilirler ama bilmeyenler için son günlerde yaşadığım şöyle bir örneği anlatayım.

Hayat bu ya, biz hastalığı öğrenir öğrenmez apartmanın kaloriferleri çalışmaz oldu. İstanbul’a yerleşip annemlerde kalmaya başladığım günden beri şikayet ediyordum. “Bu ev ne kadar sıcak böyle. Bu ne bilinçsiz bir yakıt kullanımı. İklim krizi var, sizin yönetiminizin bundan haberi yok mu? İnsanlar kışın kazak giyer, normali bu. Biz evde tişörtle oturuyoruz. Yazık valla,” diyerek her gün söyleniyordum. Sen misin merkezi ısıtmaya söylenen. Testlerimizin pozitif çıktığını öğrendikten sonra üç gün boyunca kaloriferler çalışmadı iyi mi? Geceleri pike ile yatan ben çıkarttım hemen yorganı. Allahtan aşırı bir soğuk olmadı ama kazakla bile evin içinde üşüme sınırlarında yaşar hale geldik. Ben ne tepki verdim dersiniz. Daha mı çok söylendim sizce? Hayır! Kurduğum cümleleri aynen yazıyorum. “Belki de bunda vardır bir hayır. Ameliyathaneler neden hep soğuk oluyor? Virüs, bakteri gibi şeyler için sıcak ortam iyi olmadığından olsa gerek. Belki de kaloriferler yansa o sıcakta virüs güçlenecek ve biz daha kötü etkilenecektik. Bakın koronayı çok hafif atlatıyoruz.”

Bunun bilimsel bir gerçekliği var mı hiçbir fikrim yok bu arada. 🙂 Ne o anda ne de sonrasında bunu araştırmadım. Gerçek şu ki kaloriferlerin yanmasına etki edebilecek bir gücüm yoktu. Apartmanımızın merkezi ısıtma sisteminin belli ki daha merkezi bir sistem tarafından çalışması engellenmişti. Benim elimde olan bir sorun değildi. Sonuçta kurduğum mantık beynimi rahatlatmaya yetti mi? Yetti. Ben ona bakarım. 🙂 Pozitifliğin benim için yeri ve anlamı budur. Farklı açıdan bakmak ve rahatlamak. Bu isteyerek yaptığım bir şey değil bu arada benim beynim oldum olası böyle çalışıyor.

Yalnız yazdıklarımdan “Korona olursanız kaloriferi kapatıp soğukta oturun, iyi geliyor,” gibi bir anlam çıkmasın lütfen. 🙂 Sadece bakış açıma dair fikir versin diye anlattım. Belki de çok mantıksız bir saptamadır valla; dediğim gibi, hiçbir fikrim yok. :)))

Koronaya dönersem, pandemi öncesi son yıllarda geçirdiğim hastalıklarımda acilde iğne vurulmaya gitmişliğim oluyordu. Kaş gibi bir yerde küçük ve hareketli bir çocukla tek başıma ilgilendiğim için (ne bakıcı ne de ev işlerinde düzenli bir yardımcım hiç olmadı), ağır bir griple boğuşurken böyle bir çözüme ihtiyaç duyuyordum. Pandemi sonrası ise tuhaftır ki neredeyse hiç hastalanmaz olmuştum. Geçtiğimiz yaz yine hafif nezlemsi bir şey yaşamıştım ama o zaman korona testim negatif çıkmıştı. Muhtemelen ıslak saçla motora bindiğim için sinüslerimi üşütmüştüm. Korona ile ilgili hala net bir şey söylemek zor zaten. İki yıldır sürekli değişim içinde olan bir virüs bu. Geçmiş deneyimlerime bakarak kendimle ilgili eğer virüse yakalanırsam ağır geçireceğime dair bir inancım vardı doğrusu. O yüzden o kadar hafif atlattığıma gerçekten çok şaşırdım. Neyse geçmiş bitmiş olsun inşallah.

Her ne kadar hafif bir grip gibi atlattım dediysem de son on gün hiç kolay geçmedi. Tam Sevgililer Günü’nden bir gece önce başladı boğazım kaşınmaya. Normal şartlarda Sevgililer Günü’nde bir kız arkadaşımla öğlen yemek yemeği planlıyorduk. Özellikle bu buluşma için süslenecektik. Bir sevgilimiz olmasa da biz kendimiz için özenelim dedik. Öyle ki topuklu ayakkabı bile giyecektim. 🙂 Fakat korona ihtimali hep aklımızın bir köşesinde olduğu ve şu sıralar çok arttığı için boğazımdaki kaşınmayı dikkate aldık ve buluşmaktan vazgeçtik. Yatıp dinlenerek evde geçirdim ben de o günü. İyi ki de yatıp dinlenmişim çünkü bir daha dinlenmeye fırsatım olmadı. Ertesi gün kızımın okulu online eğitime geçti ve başladı tempolu günler. Meğer bu online eğitim küçük çocuklar, öğretmenleri ve aileleri için ne zulüm bir işmiş.

Sabahın erken saatlerinde başlayıp tüm gün süren online eğitim beni tahmin edeceğimden çok yordu. Zaten korona ile ilgili en belirgin hissettiğim şey “yorgunluk” oldu diyebilirim. Halsiz değildim hatta tam tersine gayet güçlüydüm ama basit bir yemek bile yapsam sonrasında kendimi aşırı yorgun hissediyordum. Verdiğim eforun karşılığına denk gelmeyecek bir yorgunluktan bahsediyorum. Bana sanki birdenbire on yaş yaşlandırılmışım gibi geldi. O yüzden de bir şey yapacak motivasyonu kendimde bulamadım. Ne daha önceden çekimini yaptığım bir sohbetin montajını tamamlayabildim ne de yeni herhangi bir şey üretebildim. Tam olarak yaşadığım duyguyu somutlaştırmak gerekirse biri ellerimi kollarımı bağlamış gibi hissediyorum bir süredir. Beni bağlamışlar, karnıma da taş koyup suyun dibine atmışlar sanki… Hareket edemediğim gibi, içinde olduğum durumu bir türlü anlatamıyorum da yani… Şu satırları yazmaya çalışarak bağlı olduğum iplerden kurtulmak için zorluyorum kendimi bir nevi.

Kızımın okulu yüz yüze eğitime geçince ve karantinam bitince kendimi iki gün önce doğaya vurup biraz yürüdüm. Devletin sistemine göre artık özgür dolaşma hakkına sahibim ama başkalarına virüs bulaştırma ihtimali hala varsa diye kalabalık ortamlara kısa bir süre daha girmemin doğru olmayacağını düşünüyorum. O yüzden sevdiklerimle yüz yüze buluşmak yerine, kimselerle yakınlaşmadan tek başıma Caddebostan sahilinde yürümek istedim. Çok iyi geldi. Yalnız yine garip bir şekilde yürüyüşüm bittiğinde kendimi çok yorgun hissettim. Koronanın verdiği bu yorgunluğun bir süre daha devam edebileceğini söylüyorlar. Umarım çok uzun sürmez.

Didem Elif

Gel Gör Ki

Geçenlerde konuk olarak katıldığım bir canlı yayında, sorulan sorular üzerine yazmaya da okumak kadar önem vermemiz gerektiğinden bahsettim. Yazar olmasa da insanların yazma eylemi içinde olmasının ona fayda sağlayacağını anlattım. Uzun zamandır böyle düşünüyorum. Youtube’ta da yayınladığım söyleşide anlattıklarıma burada girmeyeceğim, gel gör ki; ben kendim bir süredir gerçek anlamıyla yazamıyorum. Ara ara yazdığım şeyler olmuşsa da, itiraf edeyim ki yazdan beri performansım epeyce düştü. İş olarak aldığım telifli yazıları bile oldukça geç teslim ediyorum. Sitemde ise başlanmış ama tamamlanmamış yazılar var.

Büyülü Gerçeklik, Bu Da Geçer, Anca Beraber Kanca Beraber, Alınganlık mı Kırılganlık mı?, Zorlamamak, Direndiklerim ve Gel Gör Ki isimleriyle açılmış yarım kalan yani sonunu getiremediğim yazılar…

Nedense bir süredir böyle oluyor. Yazmaya bir şekilde başlıyorum ama sonra konuyu bir yere bağlayamıyorum. Oysa en iyi değilse de en kolay yaptığım şeylerden biri bu olabilir; konuları birbirine bağlamak. İnsanlar kurduğum bağlantılara genelde şaşırıyorlar. “Elif konu nasıl buraya geldi?” sıklıkla duyduğum bir cümle oluyor. Benim içinse genellikle hiç zorlamadan kendiliğinden yani doğallıkla gelişiyor.

Bu gece kızım gecenin üçünde uyanınca ve onu uyuttuktan sonra beni yeniden uyku tutmayınca, yazmaya çalışayım dedim ve Gel Gör Ki adlı yarım kalan dosyayı açtım. Bu sefer tamamlamaya çalışacağım. Hadi bismillah deyip şu an üzerinde düzenlemeler yaparak ilerlediğim bu yazıyı bir yere bağlamayı yeniden deniyeyim bakayım.

Büyük bir değişikliğin içindeyim. Sekiz yılın sonunda doğduğum şehirde yeniden kök salmaya geldim. Bak bu cümleyi kurar kurmaz yine tıkandı içim. Kelimeler üst üste çıkıp birbirine düğümlendi. Neden zorluyor beni bu kadar içinde olduğum süreci dile getirmek bilmiyorum.

Aynı duyguları yıllar önce Kaş’a yerleştiğimde yaşamıştım. Hatta daha taşınma eylemi gerçekleşmeden -bana küsmüş gibi- susmaya başlamıştı kelimelerim. İçim kendime sessizleşmişti…

İlk zamanlar buna çok üzülmüştüm. Hayatımı zehir etmek istemediğim için, “belki de benim meselem yazmak değilmiş,” diyerek durumu bir sonra kabullenmiştim. Yıllar sonra yeniden yazmaya başladığımda anlamıştım gerçek nedenini. Dışımda tutmaya çalıştığım ilişkiyi kendi haline bırakıp kendime döndüğümde yani başka birine sarılmak yerine yeniden yazmaya sarıldığımda ki bu kendime sarılmaktı, içimde camdan bir eşya gibi sakladığım ve gerçekte olmasını arzuladığım tek bir ilişki olduğunu fark etmiştim. Böyle bir ilişkinin mümkünlüğüne inanmadığım için de, arayışlarım içinde girdiğim yollarda kaybolmuştum.

Bilinçli olarak olmasa da bilinçaltımda sanki biliyordum yazarsam içinde olduğum dünyanın üstüme yıkılacağını.

Şimdi de aynı şeyden mi korkuyorum diye sormadan edemiyorum. Yine yalan bir dünya mı yarattım kendime? Onun gerçek olmadığını görmekten ve başıma yıkılmasından mı korkuyorum?

Korkularım var evet ama herhalde en az korktuğum şey budur!

Aksine gerçeklerle yüzleşmeyi o kadar çok istiyorum ki…

Eskiden hayatımla ilgili kararlar verdiğimde sadece kendimi düşünüyordum. Şimdi ise kızımın varlığı etkiliyor tüm seçimlerimi. Böyle olmasaydı dört sene önce İstanbul’a dönüş yapmış olurdum. Üstelik o zamanlar iş anlamında İstanbul’da kaldığım yerden devam edebilirim duygusu vardı ama Kaş’ta ne yapacağımı nasıl tutunacağımı bilmez durumdaydım. Buna rağmen kızım için Kaş’ta kalmanın yollarını bulmaya çalışmıştım. Sonrasında geldiğim noktaya ben bile şaşırmıştım gerçi. O yüzden şimdi İstanbul’da kaldığım yerden değil de, Kaş’ta kaldığım yerden İstanbul’da yeniden başlıyorum. Garip bir cümle oldu ama anlayan anlamıştır herhalde.

Ayrılmaya yakın Kaş’ın sokaklarında dolaşırken bile burnum sızlamaya başlamıştı. Yine de Kaş’a özlem duymuyorum. Okullar yarı yıl tatili olduğunda -bu hafta sonu- kızım babasının yanına giderken, ben de Kaş’a gitsem mi diye düşünsem de; henüz böyle bir isteğim olmadığını fark ettiğim için vazgeçtim. Bu yazıyı okuyan hiç kimse ne olur alınmasın. Bunun Kaş ile bir ilgisi yok. Kaş’ı ve Kaş’ta birlikte vakit geçirdiğim herkesi çok seviyorum. Orada geçen zamanlarımı hiçbir şeye değişmem ve her zaman Kaş’ta bulunmak isterim o ayrı. Ancak akacak kan damarda durmaz misali, benim damarlarımdaki kan artık İstanbul’da akmak istiyor. Umarım bunu gerçek anlamıyla başarabilirim.

Henüz taşınmayı bile tam olarak beceremedim çünkü. Belki de sürecin bana en çok sıkıntı veren kısmı bu. Ülkece içinde olduğumuz ekonominin durumu ve şartların belirsizliğinden, İstanbul’da bir ev tutmak mantıklı gelmedi. Başlangıç olarak ailemin yanına taşınınca da, kütüphanem dahil olmak üzere koca bir ev dolusu eşyayı geçici bir süreliğine Kaş’ta bırakmak zorunda kaldım. Bir ara kafayı iyice kırıp yıllar önce İstanbul’dan Kaş’a götürdüğüm her şeyi satsam dedim ama ona da içim el vermedi. Yazlık kıyafetlerimizi bile getiremedim. Buna rağmen masaüstü bilgisayarımın da içinde olduğu bir araba dolusu koli ve bavulla geldik İstanbul’a. Kimseyi yormak istemediğim için de, eski Türk filmlerindeki köyden şehre taşınanlar gibi otobüsle başladı yolculuğumuz.

Doğrusu bu yarım kalmışlık dokunuyor bana. Her ne kadar “Sağlık olsun, çok şükür,” diyerek güne başlasam da, bu duygu kendimi güçsüz hissettiriyor.

İçimdeki oturmamışlığa rağmen güven içinde hissettiğimin altını çizerek konuyu bağlayayım.

Hayatın zamanı nasıl kurguladığını bilmiyoruz. Bir insanın doğma sürecinin 9 ay 10 gün olduğunu bildiğimiz gibi, hayatlarımızdaki değişimin istediğimiz doğrultuda gerçekleşmesi için gereken zamanı bilebilseydik içinde olduğumuz anı daha huzurlu geçirebilecektik belki.

Hamileyken her kontrolde beni rahatlatan tek bir şey vardı. Duru’nun kalp atışını duymak. İçinde olduğum belirsizlik denizinde şimdi de ayakta kalma yöntemim bu. Ne olursa olsun kalbimin sesini dinlemek.

O sesi duyduğum sürece, nasıl bir yaşam sürdüğümün pek önemi olmuyor. Hatta kendimi hiç olmadığım kadar evimde hissediyorum.

Didem Elif

Fotoğraf: Patara Kumsalı

Model: Burcu Güneç

Nereden Başlamalı?

Karar verdikten sonra harekete geçmeyi galiba en çok bu soru zorlaştırıyor. Nereden başlamalı?

Yaz ortasında bir ara kafa karışıklığı yaşasam da aslında Kaş’tan ayrılmaya ilk baharda karar vermiştim. Sosyal medyada ve yakın çevrem dışındaki insanlara yeni duyurdum ama o dönem yazdığım bir yazıda da açık açık ifade etmiştim bunu.

Taşınma kararını verdikten sonra bu yazı güzel geçireceğime dair bana umut veren güzel gelişmeler olmuştu ama üzücü bir şekilde bu gelişmeler bir türlü sonuca bağlanmadı.

Haziran başında olmasını çok arzu ettiğim güzel bir organizasyon yapacaktık. Pandeminin de elbette etkisi var, birkaç gün kala etkinlik otel tarafından iptal edildi.

Daha önce ilk kitabımı basan ama şu anda daha çok fuarcılık işi yapan eski yayınevimin sahibiyle Kaş’ta Kitap Fuarı düzenleyecektik. İşin bazı ayaklarını halletmeme rağmen, Türkiye’de korku ve endişe yaratan o büyük yangınlar belediye ile yapacağımız girişimimizi resmen bloke etti.

Başka bir yayınevi sahibi, bugüne kadar ürettiklerimden haberdar olduğundan, yaz başında kendiliğinden, dört ayrı kitabımı yıl sonuna kadar kısa aralıklarla basmayı teklif etti. Tüm yaz üzerinde çalıştık. Kapakların tasarımından basın bültenine kadar her şey hazırdı. Temmuz’da çıkarılması niyetlenen ilk kitap nihayet 9 Eylül için kesin tarih olarak kararlaştırılmıştı. Hatta içinde benim de bir öykümün bulunduğu Yaz Öyküleri kitabı elime yeni geçmişti, o gün bir arkadaşımla Kaş’ta olacak imza ve söyleşi gününü organize etmek için bir araya gelmiştik. İlk kitabın çıkmasına neredeyse 10 gün kalmıştı. Bu sefer ben vazgeçtim.

Belki çoğu insana delice gelecek bir hamle olabilir. Kimse adına burada kötü bir söz söylemek istemem ama beraber yol aldığımız süreç bana dört kitap boyunca bu yayıneviyle birlikte yürümek istemediğimi fark ettirdi. Neticede dışarda kitaplarımın olmasını yana yakıla bekleyen bir kitle yok. Sırf egosal bir tatmin için de artık istemediğim bir ilişkiyi sürdüremezdim.

Belki en son kaleme aldığım “Başka Bir Ben” adlı yazımda “hayata sıfırdan başlıyorum,” demem biraz da bu olanlardandır. Çünkü koca bir yaz bunlara harcadığım enerji yerine, İstanbul’a taşındığımda beni finanse edecek sürekli bir iş bulmaya odaklansaydım böyle hissetmezdim belki de. Yoksa elbette ki bugüne kadar Kaş’ta yaşarken tüm ürettiklerim -ki üretmeye hala devam ediyorum ve hiç yabana atılır işler değil- ve hayatımın en değerli varlığı sevgili kızımla başlayacağız İstanbul’daki hayatımıza. Yani sıfırdan başlamak derken öyle benim için hiçlik mertebesi de sayılmaz tabi ki. Ayrıca bu bir tercih meselesi asla pişman değilim. Hem doğduğum ve büyüdüğüm şehirdeki arkadaşlarım, dostlarım ve ailemi hesaba katarsak şansımın ve bahtımın çok açık olacağına inanıyorum. 🙂

Benimkisi birazcık geçmişte çektirdiğim röntgen filmiyle o günün röntgen çıktısının bir karşılaştırmasıydı.

Bedenimizde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissetsek de sorunun neden kaynaklandığını dışardan göremeyiz çoğu zaman. İşte röntgen zırt pırt çektirilecek bir şey değildir ama ihtiyacımız olduğunda vücudumuzun doku ve kemik yapısını x ışınlarıyla göstererek bize fikir verir. Yıllar önce bir düşmem sonucunda elim kırılmıştı ama çok ağrı çekmediğim için hemen hastaneye gitmemiştim. Elimdeki şişlik bir türlü inmeyince yani ancak üç gün sonra röntgen çekildiğinde elimin kırıldığını anlayabilmiştim.

Duygularımızı anlayamadığımızda -yine zırt pırt olmamakla birlikte- ruhumuza da röntgen çekilmeli bazen. Bu arada röntgen teknolojisinde tonlarca renge gerek yoktur. O şeffaf siyah beyaz görüntü onu okuma yetisi olan kişiye yeter. Çünkü burada amaç bozuk olan dokunun ne olduğunu anlamak ve onu iyileştirmek için nereden başlayacağını bilmektir.

Didem Elif

Başka Bir Ben

Kaş’tan taşınmaya karar verdiğim şu günlerde Kaş’ta yaşamaya karar verdiğim zamanlar aklıma geliyor. Tanıştıktan çok kısa bir süre sonra kızımın babası tarafından evlilik teklifi almıştım. Üstelik hemen bir ay sonra gerçekleştirmek istiyordu bunu. Benim fikre hazır olmamsa, yani evliliğin gerçekleşmesi, bir yıl sürmüştü. Böyle bir kararı alana kadar çok korktuğumu akla karayı seçtiğimi hatırlıyorum.

Sadece medeni halim değişmeyecekti çünkü, yaşadığım şehirden de ayrılacak küçük bir sahil kasabasına taşınacaktım. Beraberimde getirdiğim ne işim olacaktı, ne ailem, ne arkadaşlarım. Yine de yeni bir şehirden, yepyeni bir düzenden çok ilişkinin yürümeme ihtimali korkutuyordu beni. Bir yandan da yıllar sonra ilk kez birine çok yoğun duygular hissettiğim için bu ilişkiyi sonuna kadar yaşamak istiyordum. İnsanların isteklerini gerçekleştirmesi konusunda hem yurt içinde hem yurt dışında eğitimler veren alanında uzman birinden destek almaya karar verdim. Birebir görüşmemizde durumumu ve korkularımı anlattım. Beni dinledikten sonra gözlerimin içine bakarak, “En kötü ne olur?” diye sordu, “Kaş’a yerleştin ve ilişkin yürümedi diyelim, ne olur o zaman?”

Aylardır kendime sormayı akıl etmediğim sorunun cevabı çok net geldi. Sesli bir şekilde dile getirdim. “Her şeye sıfırdan başlarım.”

Bu cevabı verir vermez başımın üstünde gezdirdiğim bulutlar birden dağılmıştı sanki. O anda hissettiğim duyguyu sonuna kadar yaşamanın her şeye değeceğini fark ettim. Sonu nasıl biterse bitsin. Alt tarafı yeniden başlardım ne olurdu sanki? Ucunda ölüm yoktu ya…

Uzman kişi bu konuşmanın hemen ardından bana bir çalışma yapacağımızı, gözlerimi kapatmamı istediğini söyledi. Meditatif bir müzik açarak cümleleriyle beni yönlendirmeye başladı. Onun ne söylediğini hiç hatırlamıyorum ama gözlerimde canlanan resim dün gibi aklımda.

Üzerimde, tülden parçaları uçuşan upuzun etekleri olan yumuşacık beyaz bir gelinlik vardı. İçi zifiri karanlık görünen mahsen gibi bir yere iniyordum. Işık indikçe azalıyordu. Ortaçağ filmlerinden kalma bir sahne gibiydi. Merdivenleri yavaş yavaş inerken eteklerim yerlere sürünüyordu. Yine de devam ederek sonuna kadar indim. Önümü görmeden bir süre aynı yavaşlıkta yürüdüm. Ben karanlığın içinde yürüdükçe düşük enerjimin giderek yükseldiğini hissediyordum. Korku duymak yerine cesaretlenmeye başlamıştım. Sonra garip bir şey oldu. Birdenbire üzerime sımsıkı oturan siyah deri bir kıyafet içinde buldum kendimi. Resmen Batman filmindeki Kedi Kız gibi görünüyordum. Meditasyonun bitmesine yakın atak, çevik ve güçlü bir şekilde aynı merdivenleri emin adımlarla çıktım. Gözlerimi açtığımda yüzümde bambaşka bir gülümseme vardı. Her ne kadar masumiyetini yitirmiş olsa da benim içimden çıkan bu seksi cesur kadın çok hoşuma gitmişti.

Birlikte çalıştığım kişi, bir enerji çalışması olan meditasyonuna başlarken de bitirirken de aslında sadece iki ya da en fazla üç cümle söylemişti. Niyeti tamamen odağımı zihnimden çıkartıp kalbime yönlendirmekti. Gözlerimi kapattığım zaman ne gideceğim yeri, ne de üzerime ne giyeceğimi belirtmişti. Hepsi kendiliğinden benim içimden çıkmıştı. Belli ki zihnim evlilik kararını karanlık bir mahsene benzetiyordu. Benim için resmen bir “düşüş” hikayesiydi. Dolayısıyla bunu bilen ruhum bu yola girmekten deli gibi korkuyordu.

O günden sonra yıllarca -yani evliliğim boyunca- bu sahne hiç aklıma gelmedi. Ama şimdi bugün hatırladığımda ve geçmişe baktığımda yaşadığım her olumsuzluğun beni güçlendirdiğini fark ediyorum. Ve elbette iyi ki bu kararı almışım dediğim birbirinden güzel anılar eşliğinde olmuş bu.

Bugün bambaşka bir ben olarak, geldiğim yere -İstanbul’a- gidiyorum. Merdiveni inmeye başladığım noktaya çok farklı bir ruh haliyle geri dönüyorum. Çok az kaldı. 2021 yılının Kasım ayında, hayata -her şeye- sıfırdan başlıyorum.

Didem Elif

Not: Geçtiğimiz hafta Kaş’ta 7 Güneş 7 Ay (Sete Sois Sete Lois) Festivali oldu. Sunuculuğunu üstlendiğim Kaş Antik Tiyatro’da gerçekleşen festivalin ilk gecesinde İspanya Bask Cumhuriyeti’nden gelen Korrontzi grubunun efsane konserini dinlerken, sanırım akerdoen sesinden olsa gerek, Seferad grubunun aşağıdaki şarkısı aklıma geldi. Keyifli dinlemeler.

Sevgilerimle…

Et Tırnaktan Ayrılır Mı?

Et tırnaktan ayrılır mı diye sorarak başladım ama birkaç gün önce benim ayak baş parmağımdaki tırnağım ciddi ciddi bağlı olduğu etten ayrıldı. Hem de bir saniye içinde. Ne olduğunu anlayamadan daha bir baktım tırnağım baş kaldırmış bir şekilde havada duruyor.

Kamusal bir yanı olduğu için içeriğinden bahsetme yetkim henüz yok ama her şey özel bir söyleşi için bir dalış teknesine gittiğimde başıma geldi. Toplantımız bitmiş ertesi gün sabahın erken saatlerinde dalış yapmak için sözleşerek ayrılmıştık ki, tekneden karaya ineceğim merdivenin başında ayağım kaydı ve jet hızı içinde ahşap merdivenin altına sıkıştı. Yere düşmeden, ufacık bir ah bile demeden, ayağımı sıkışan merdivenin altından çıkartmak için önden giden arkadaşın merdivenden inmesini bekledim. Fakat ayağımı çıkarttığımda tırnağımın 90 derece açıyla sadece dipten bağlı olduğu etimin üzerinde havalandığını gördüm. Şaşkınlıktan galiba, sanki yerine koyabilecekmişiz gibi önce tırnağı parmağın üzerine bastırdık. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” der gibi tırnak gerisin geri havaya kalktı. Ardından da ciddi bir kanama başladı.

Teknedeki en soğuk kanlı dalgıç arkadaş sargı beziyle hemen bir müdahale yaparak hastaneye gitmemiz gerektiğini, tırnağımı çekeceklerini söyledi. Etrafımdaki herkes şaşkındı ve panik olmuştu fakat ben hepsini hayrete düşürecek şekilde sakindim. O gün ve pansuma gittiğim sonraki günlerde en çok şunu duydum: “Acı eşiğin ne kadar yüksekmiş. Senin normalde şu anda acıdan zıplaman lazım.”

Acı eşiğim yüksek olduğu için mi bilmiyorum ama hiç acım yoktu gerçekten de. İlginç bir şekilde hastanede tırnağın kalan kısmını koparmak için doktorun yaptığı iğneler canımı daha fazla yaktı. Hatta o kadar canım yandı ki; üçüncü iğneyi bir türlü yapmalarına izin vermeyince, doktor “ama hala hissediyor olmalısın, dayanamazsın, eğer dayanırım dersen çekeyim,” dedi. “Çekin,” dememin hemen ardından tırnağımın etimden kopartıldığını hissettim ve yine iğneden daha az acıdığını söyleyebilirim.

Ben süreci anlatırken bile insanların içleri bir fena oluyor. Pansuman için gittiğim açık yaraya alışık hemşirelerin bile yüzü ekşimeye başlıyor anında. Canımı sıkan bir olay oldu elbette ama parmağımda kırık olmadığı için ve süreci ağrı çekmeden geçirdiğim için hep şükrettim halime.

Hatta olay gecesi o kadar rahattım ki; bir arkadaşımla önceden gitmeyi planladığım Peyk konserine gittim. Daha bir saat önce yaşadığı olayın şokunu üzerinden tam olarak atamayan teknede ayağıma ilk yardım yapan dalgıç arkadaş beni konserde görünce daha da bir şaşırdı. Ertesi gün de sözleştiğimiz gibi dalış teknesiyle erkenden yola çıktım ama doktor suya girmemem gerektiğini söylediği için elbette ki dalmadım. Uzunca bir süre de dalış yapamayacağım gibi gözüküyor.

Olayı duyan bir arkadaşım geçmiş olsun demek için beni aradığında, “sen şimdi bundan da eminim bir anlam çıkartırsın kendine,” gibi bir yorum yaptı. Doğrusu evet kazayı geçirdiğimden beri üzerine düşünüyorum. Dediği gibi kötüye yormak yerine öğretisini anlamaya çalışıyorum ve günlerdir kendime sorduğum soru şu: “Neyi bırakmıyorsun Elif? Israrla neyi tutmaya çalışıyorsun?”

Bundan yaklaşık yirmi yıl önce her iki ayağımdaki baş tırnağım çok acı veriyordu. Tırnak batması çekiyordum. Özel bir hastanede buna çözüm bulmak için doktora gittim. Tırnağımın yapısının U biçiminde olmasından dolayı bunu yaşadığımı söyleyen doktorun önerdiği tek bir çözüm vardı. Operasyonla tırnaklarım çekilecekti ve yeni gelen tırnağın düz çıkması için oradaki deriye şekil verilecekti. Benim için zor bir süreç olacağını, ikisini aynı anda yapamayacağını, eğer yaparsa birkaç gün tuvalete bile gitmekte zorlanacağımı, o yüzden de biri bittikten sonra diğerine başlayacağını söyledi. Operasyondan kısa süre sonra yürüyebileceğimi ama her iki ayağımın tamamen iyileşmesinin 6 ayla bir sene arasında olacağını da ekleyince ben bu çözüm önerisini hayata geçirmekten vazgeçmiştim. Ardından düzenli ve özel bir pedikürle kendi kendime tırnak batmasını iyileştirmiştim. Kaş’ta yaşarken genelde parmak arası terlik giyince de, uzunca zamandır bu konuda bir sıkıntı yaşamadım.

Şimdi ise hayat oldukça sağlıklı olan tırnağımı resmen benden almıştı.

Bu arada pandemiden kısa bir süre önce katıldığım bir Likya Yürüyüşü’nde tırnağım ciddi bir darbe gördüğünden kendi kendine düşmüştü ve hiç açık yara olmadığı için geçici görüntü sorunu dışında -ki zaten pandemiden dolayı evdeydim ve kış olduğu için ayağım kimse tarafından görünmüyordu- bir sıkıntım olmamıştı. Kan yoktu, yara yoktu, alttan gelen tırnak ölmüş olan tırnağı ağrısız bir biçimde atmıştı ve zamanla yeni tırnak yerine gelmişti. O kadar önemsemediğim bir olay olsa gerek ki hangi ayak tırnağımın başına geldiğini bile hatırlamıyorum.

Evet, yıllar önce göze alamadığım bir süreci yaşıyorum şu an. Ağrım olmadığı için yürüme zorluğu çekmiyorum ama pansuman aşamaları, sürekli ayağı kollamak zorunda olmak, pek çok işi yapma konusunda kısıtlanmak -yatakta kıpırdamadan yatmak bile hiç konforlu değil sonuçta- açık bir yarayı mikrop kaptırmamak meseleleri biraz can sıkıcı. Tek başıma sırtlandığım hayatın sırtıma ardı ardına bindirdiği yükler epeyce ağır geliyor doğrusu. Yine de olanın ve bu şartlarda yapabileceklerimin en iyisine odaklanmaya çalışıyorum elimden geldiğince.

Yaşadığım olaydan tek çıkarttığım anlam bırakmak gerektiği. Süreç zaman alacak ve sıkıntılı olacak belli ki ama sonuçta -her şey yolunda giderse- ayağım iyileşecek ve yeni bir tırnak gelecek.

Peki ama neyi bırakmam gerek? İnatla ve azimle sürdürmeye çalıştığım Likya Sohbetleri’ni mi? Duygularımı tüm içtenliğiyle yazmayı mı? Kaş’ta yaşamayı mı? Yoksa hayat bana güzel bir ilişki sunmadığı ve her seferinde hayal kırıklığı yaşattığı halde sabırla hala aşka inanmayı mı?

Bulduğum cevabı burada paylaşacak değilim. Ama evet bıraktım. Süreç nasıl geçerse geçsin tutmaktan vazgeçtim artık!

Bir kelebek; eşsiz kanatlarını borçlu olduğu kozasından vazgeçemezse eğer kelebek olabilir mi zaten?

“Et tırnaktan ayrılır mı?” demiştim yazımın başında. Ne kadar anlaşmazlık yaşasa da, birbirinden ayrılmayacak yakınlığı olan insanları anlatan bir atasözümüz var nihayetinde, “Et tırnaktan ayrılmaz!” diye. Hayır canım et tırnaktan ayrılıyor. Bal gibi de ayrılıyor işte…

Didem Elif

Bütün Yaz

Bütün Yaz adlı öyküyü Didem Elif’in sesinden dinlemek için aşağıdaki ses dosyasına tıklayabilirsiniz.

Didem Elif’in Bütün Yaz adlı öyküsünün yer aldığı Kafekültür Yayıncılık’tan çıkan Yaz Öyküleri kitabının tüm yazarları:

AYŞEGÜL CENGİZ, AYŞIM OKUDAN, BARAN DOĞU, BERİL EREM, CANDAN SELMAN, DİDEM ELİF, EMİNE EBRU, EREN EKİN ERCAN, GÖKÇE ÇİÇEK GÖNÜLAÇAR, GÜLTEKİN ÖZCAN, JALE DEMİR, MERAL TOKSOY, NURCAN PİRGAN, NURDAN ALADAĞ, ÖZGE CAN, ÖZLEM TÜM, ŞİRİN PARKAN

Editör: Halil Gökhan
derleme
112 sayfa
978-605-5229-94-8
13,5*19,5 cm
Temmuz 2021
35 TL

KAPAK YAZISI
“Geçen yaz nerede olduğunu biliyorum.”
Ünlü bir filmden ödünç aldığımız bu esinlenmeye Yahya Kemal “geçmiş yaz” süsü vererek daha romantik şekilde katılıyor:

Geçmiş Yaz

Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle
Her anını, her rengini, her şi’rini hazdan.
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan?


Yaz bir karşı-mevsim. Tüm mevsimlerin kaçtığı, son derece hızlı akıp giden, hareketçe zengin hafızaca solgun.

Yazarlarımız Ayşegül Cengiz, Ayşım Okudan, Baran Doğu, Candan Selman, Didem Elif, Emine Ebru, Eren Ekin Ercan, Gültekin Özcan, Jale Demir, Meral Toksoy, Nurcan Pirgan, Nurdan Aladağ, Özge Can, Özlem Tüm, Şirin Parkan sadece bu kitap için yazdılar ve tüm yaz’larını birer yaz öyküsüne mühürlediler ki unutmayalım geçen yaz nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı…

“Kışın en soğuk zamanında, ben nihayet içimde yenemediğim bir yaz olduğunu öğrendim.” ALBERT CAMUS

Karışık

Düzenim bir aydan fazla bir zamandır karışık. İstanbul’a gitmeden önce herşey hızlı bir trenin içindeymiş gibi ilerlerken, şimdi son istasyonda durmuş yolcuların inmesini bekliyormuş gibi hissediyorum kendimi.

Bir haftadır içinde banyosu olan balkonlu küçük bir odada yaşıyorum. Kızımla yaşantımızı bu odaya sığdırıp öyle gitmiştim İstanbul’a. Geçen yazın aksine, evin diğer kısmını başkalarının kullanıma açmak daha çok fayda sağlayacağından, yıllardır kendime mesken bildiğim bu evdeki kalan zamanlarımı bu şekilde geçirmeyi planlamıştım. Bu her ne kadar günü ve belki de bir nebze geleceği kurtarsa da; planladığımın dışında aksilikler olunca, “şimdi”nin şartlarını epeyce zorlaştırdı.

Hayatımı daha ne kadar küçültebilirim bilmiyorum. Yalnız hayat mücadelemin içinde kendimi küçültmediğim tam tersine büyüdüğüm bir yaşama geçiş yaptığımı biliyorum.

Bir yandan güzel gelişmeler olurken, hayal ettiklerim neredeyse kapıya dayanmışken ve bunları her fırsatta sosyal medyada paylaşırken; can sıkan hatta yakan bir sürü şey oldu anlatmadığım, anlatamadığım. Annemin bir buçuk senedir içinde olduğu hasta haliyle İstanbul’da bir fiil yüzleşmek bunlardan biri mesela. Hala nesi var bulamıyorlar ve onun yaşam enerjisi kalmamış yorgun bedenine şifa bulamamak dışarıya yansıtmasam da beni çok üzüyor.

Birkaç ay sonra bundan böyle İstanbul’da yaşamayı planlarken, bunun için hiç de uygun bir zaman olmadığıyla yüzleşmem gerekti. Kızımla olan varlığımız ona her ne kadar iyi gelse de belli ki annemi daha çok yoracak. Ayrıca son dönemlerde Kaş halkından aldığım tepkiler ve yaklaşımlar, burada kalmamın -en azından bir süre daha- gerekli olduğunu fark etmeme sebep oldu. Belki de bu geçişi sağlıklı yapabilmem için iki taraflı bir çalışma ve yaşam sistemi oturmam gerek önce.

Bu yüzleşme çok ağır gelmedi aslında. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Fakat İstanbul’dan döndükten bir süre sonra gribe yakalandım. Yazın ortasında böyle bir rahatsızlık yaşayınca ister istemez koronadan şüphelendim. Garip bir duygu doğrusu. Test sonuçlarım negatif çıkmasına ve aslında tamamen üst solunumla ilgili semptomlar çekmeme rağmen, korona olmuşum gibi rahatsızlık duydum. Ve o kadar hasta hissederken tarihi gelen ikinci aşımı olmaya da korktum.

Yeni bir şeyler yazmak şöyle dursun sevdiklerimle geçirdiğim güzel anları bile sosyal medyada paylaşmak çok zor geldi. Herkesi perişan eden orman yangınlarından önce benim içimdeki ağaçlar çoktan yanmaya başlamıştı sanki. İçime acı bir sessizlik oturmuştu. Bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu Türkiye’nin içine düştüğü faciayı izlerken anladım. Yanmak dışında hiçbir şey yapamayan ağaçlar gibiydim artık. Adım atmak istesem de hiçbir şekilde kımıldayamadım. Bu yanışın bitmesini beklemekten başka çarem yoktu.

Geçen hafta buzdolabı da bozulunca, anı ve geleceği kurtarmak için kurguladığım tek odalı hayat da beni epeyce zorladı. Aslında çok şirin ve keyif alacağım şekilde düzenlemiştim ama büyük tarafta kalan misafirler sıkıntı çekmesin diye bendeki mini buzdolabını ana eve taşıyınca bu sefer de benim için temel ihtiyaçlarımı karşılamak bile güç olmaya başladı. Evi, çiftliği, hatta köyü yanan arkadaşlarımın yaşadıklarını gördükçe, sokakta yatan insanların haberlerini izledikçe halime şükrediyorum elbette.

Yaptığım işler ister istemez durdu. Dursun adı üstünde iş bu. Şu süreçte maddi manevi çok zorlansam da; hayatımdaki karışıklığı yavaş yavaş toparlıyorum. Ben de çok daha iyi olacağım. Bedenimdeki etkileri anca geçen grip sonrası yarın ikinci aşımı vurulup, vücudumdaki antikorlarla birlikte yaşam savaşına yeniden yeşererek başlayacağım. Daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış “Bütün Yaz” adlı yeni öykümün içinde olduğu Yaz Öyküleri kitabının çıktığı haberi ruhumu yeşertmeye başladı bile.

Didem Elif

Not: Yazıdaki görseli evimin ön balkonunda son oturuşumda çekmiştim.

Sevgilerimle,

Kokmuş Düzen

Pek şikayet eden bir kişiliğim yoktur ama son yıllarda sürekli yoğunluktan şikayet ederken buluyorum kendimi. Dört gün sonra on günlüğüne İstanbul’a gideceğim ve Kaş’taki son haftalarım inanılmaz yoğun geçiyor. Kuzenimin düğünü vesilesiyle ortaya çıkan İstanbul seyahatimin ilk günü bile uçaktan iner inmez hızlıca hazırlanıp davete yetişmem gerek. Normalde düğün gününe uçak bileti almak pek benlik bir hareket değil ama kesişen planlar böyle gerektirdi.

Var olan yoğunluğun üzerine de habire ekstra işler çıkıyor. İki hafta önce bir tanıdığım beni arayıp bir gün sonra gerçekleşecek Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği’nin seçim kurulunda görev almamı istedi mesela.

Önce kabul edemeyeceğimi, çok yoğun olduğumu söyledim. Ayrıca böyle işlere bulaşmak istemediğimi de belirttim. Birbirine tezat bilinen iki aday vardı ve her ne kadar taraflardan birine oy verecek olsam da, Kaş’taki konumum itibariyle kimseyi etkilememek yani tarafsız kalmak istiyordum. Arayan tanıdık, Kaş’lıydı ve açıkçası benden böyle bir istekte bulunmasını hiç beklemediğim bir isimdi. Kaş için önemli bir seçim olduğunu ve sandık başında halkın güven duyduğu isimlerin görev almasının gerekliliğini anlattı. Tam da tarafsız duruşumdan dolayı bunun için en doğru isimlerden biri olduğumu söyledikten sonra da, “Ben senden ricada bulunmuyorum, o gününü boşalt onu haber veriyorum. Senin gibi insanların en büyük sorunu bu. Elinizi taşın altına koymak istemiyorsunuz. Sen yapmazsan, o yapmazsa biz nasıl düzlüğe çıkacağız,” dedi. Son cümlesindeki haklılığına karşı bir savunmam olmadığı için teklifini kabul etmek zorunda kaldım.

Planlandığı gibi olmadı ve seçim bir hafta sonraya ertelendi. Doğrusu ilk başta ben bu görevin benden sadece zaman götüreceğini düşünmüştüm. Geçen hafta Cuma günü görev başına geçtiğimde ancak meselenin ciddiyetini kavradım. İki başkan adayı arasında kıyasıya bir rekabet vardı ve Kaş resmen ikiye bölünmüştü. Söylediklerine göre Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği’nin tarihindeki en yüksek katılım olmuştu. Oldukça zor ve yorucu bir gündü.

Daha önce belediye seçimlerinde iki kez sandıkta görev almıştım. Üstelik ikisinde de hamile olmama rağmen çok zorlanmamıştım. Çıkan sonuçtan memnun olmasam bile ekip olarak tüm aşamaları sakin ve keyifli bir şekilde tamamlamıştık. Kaş Kültür Evi’nde gerçekleşen seçimde ise üç kişilik Divan Kurulu olarak üzerimizde çok büyük bir baskı vardı. Kaş’ın köyleri dahil olmak üzere dört bir yanından oy kullanmak için akın akın gelen insanların acelecilikleri, gergin ve memnuniyetsiz tavırlarıyla baş etmek durumunda kalmıştık.

Oy verme işlemi sonlanana kadar -yani neredeyse beş saat boyunca- yerimden bir dakikalığına bile kıpırdayamadım o yüzden. Sayıma geçildiği aşamada anca rahatladım. Hatta bu süreçte -benzetme için affola ama- sanki bir at yarışı izler gibi heyecanlandığımı belirtmem lazım. Zarflar açıldıkça, bir yandan çetele tutarken, çoğunlukla başa baş giden rakiplerden hangisinin kazanacağını ben de en az herkes kadar merakla bekledim. Bir aday iki oy öne geçiyor bir kaç dakika sonra diğeri onu yakalıyor, çok geçmeden o aday tekrar geride kalıyor, ardından bir daha yetişiyor hatta bu sefer o iki oy öne geçiyor, bir daha beraberlik yakalanıyor filan derken -yine heyecanlı bir at yarışındaki gibi- son anda adaylardan biri atak yaptı ve seçimi dokuz oy farkla kazandı. Allahtan başımızda bekleyen herkes sonucu sakin karşıladı.

Cumartesi günü Kaş’ın aynı anda üç ayrı yerinde çıkan orman yangınlarını sindiremeden daha, tüm Türkiye’nin içini acıtan Elmalı Davası ise çok daha başka bir sorumluluk yükledi üzerime. Açıkçası bir dernek seçimi için istendiğinde Kaş’ın merkezine ne kadar insan toplanabildiğinin canlı tanığı olunca, bu sefer adaletsizliğe karşı durmak adına bu sorumluluğu gönüllü olarak üstlendim. Bir taraftan ona koşturuyor bir taraftan kendi işlerimi tamamlamaya çalışıyorum. Aslında öncelikli olarak yazmam gereken bir antik kent yazısı işi var ama kafamı boşaltıp bir türlü konsantre olamıyorum.

Bunaltan sıcaktan mı yoksa içine düştüğüm telaş duygusundan mı bilmiyorum bu gece yarısı birdenbire uyandım. Tekrar uyumayı denedim. Beceremeyince kalkıp iş yapmaya çalıştım. Yok o da olmadı. Ben uyurken gelip birileri yastığımın başucuna bir öykü bırakmıştı sanki. İlk okuduğumda beni çok etkilemiş olan, uzun yıllar önce okumama rağmen ismini unutmadığım Ferit Edgü’nün “Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku” adlı öyküsü.

Kitaplarımın çoğu eski eşimin kaldığı evde olduğundan, hatırlamak adına yeniden okumak için internette aradım. 1968 yılında yazmış bu öyküyü Ferit Edgü. Duygusu içime işlemiş satırları tekrar okurken, gecenin köründe neden başucumda bulduğumu daha iyi anladım. Benim gibi siz de açıp okur musunuz bilmem ama üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen kentin üzerindeki dayanılmaz kokunun hala geçmediği belli oluyor… Bir öyküyle bizi uyarmaya çalışan yazarın, insan kardeşleri olarak, yıllarca kentin üzerindeki dayanılmaz kokuya o kadar umarsız kalmışız ki; geldiğimiz noktada bugün bir çocuk resmine bile bakmaya dayanamıyoruz.

Didem Elif

Doğmak

Normalde şu saatlerde Likya Sohbetleri’ne yapacağım yeni söyleşi için hazırlanıyor olmalıydım ancak konuğumla birlikte ikinci kez erteleme kararı alınca yine içimde bir şey beni yaz diye dürtüklemeye başladı.

Galiba ne zaman bir boşluğa düşmüş gibi hissetsem ancak yazıya tutunarak o boşluktan çıkabiliyorum.

Tam kapanma sürecinin başında telefonda tanıştığım Kaş’ta yaşayan müzisyen Aklan Akdağ ile ilk olarak 20 Mayıs tarihi için sözleşmiştik. Kapanma süresinin uzaması ihtimalini de düşünerek seçtiğimiz tarihi netleştirmek için bir gün önce tekrar konuşalım demiştik. Açılmanın gerçekleştiği 17 Mayıs sabahı “Yaşasın” adlı yazımda da anlattığım gibi sıkıntılı bir kapanma süreci geçirmiştim. Fakat o yazının hemen ardından; aniden boşalan bir yağmur gibi, tüm düğümler çözülerek hayatım birden çok hızlı akmaya başladı.

Kızımı almaya gelen eski eşim, elektrikli motorumu şarj ettiğim kablonun kırılan parçasını çarşıdan aldığı yenisiyle değiştirerek hemen çözdü. Ardından çarşıda tesadüfen rastladığım bir arkadaşım ayak üstü anlattığım çatı ve çamaşır makinasıyla ilgili yaşadığım sıkıntılarımı dinleyince gelip bir bakmak istedi. Toygar makina mühendisiydi ve ustaya gerek kalmadan halledebileceğini düşünüyordu. Gerçekten de öyle oldu. Neredeyse bir saat içinde – belki de yarım saat – çatımdan ve çamaşır makinamdan su gelme sorunu çözülmüştü.

Sanki ben bir karıncaydım da, görmediğim bir el beni içine hapsettiği cam kavanozu birdenbire kaldırmıştı ve ben hayat yolumda yürümeye kaldığım yerden yeniden devam ediyordum. Bilmeyenler için söyleyeyim karıncalar iki boyutludur. İnsanları algılamazlar.

Her ne kadar kademeli normalleşme süreci başlamışsa da, doğum günüm olan 19 Mayıs’ta sokağa çıkmayı yine yasaklayacaklarını sanıyordum. O yüzden o gün için hiçbir plan yapmamıştım. Açıkçası herhangi bir kutlama arzusu ve beklentisi içinde de değildim. Evde tek başıma sakin ve huzurlu bir gün geçirme fikrine kendimi alıştırmıştım. Derken bir gün önce yoga ile başlayan ilişkimizin giderek daha sağlam bir şekilde dostluğa doğru yol aldığı arkadaşım Burcu beni aradı. Ertesi günün doğum günüm olduğunun farkında olmayarak bana her yıl Kaş denizinde yapılan 19 Mayıs kortejine, oğlu ve eşiyle birlikte katılmak istediğini söyledi. Teknesi olan bir tanıdığım varsa ona bu konuda yardımcı olmamı hatta benim de onlara eşlik etmemi rica ediyordu.

Uzaktan izlediğim ve çok hoşuma giden bu korteje katılmak daha önce aklıma bile gelmemişti. Fikir çok hoşuma gitti. Üstelik teknesi olan bir değil bir kaç tanıdığım vardı fakat ben babamdan bile bir şey isteyemez bir kişiliğe sahiptim. Kendim için yapamayacağımı başkası için nasıl yapacaktım ki? Bu teklif önce duvarlarıma çarptı o yüzden. Sonra evimdeki arızaları gönüllü tamir eden yolda rastladığım arkadaşım Toygar’ın teknede yaşadığını hatırlayınca ondan rahatlıkla bunu rica edebileceğimi düşündüm. Upuzun boyuna rağmen, adamı resmen; aylardır kapalı olan benim bile yabancısı olduğum bir evin içinden iki büklüm çatıya çıkartmıştım, böyle bir şey mi isteyemeyecektim? Hem benim için de daha önce yaşamadığım özel bir deneyim olacaktı. Üstelik doğum günümde!

Derin bir nefes alarak cesaretimi toplayıp Toygar’ı aradım. Kısmet bu ya, Toygar sabahın erken saatlerinde Marmaris’e doğru yol almıştı ve maalesef korteje bu sene katılmayacaktı. Hemen, daha önce Likya Sohbetleri’nde söyleşi yaptığım İlhami abiyi aramamı söyledi. Onun severek bana yardımcı olacağını düşünüyordu. Çok güzel bir sohbet olacağını düşünerek beni İlhami abiyle zaten o tanıştırmıştı. Böyle bir şey istemek için normalde kimseyi aramayacağımı söylediğimde de, “Her sene zaten korteje katılmak isteyen tanımadığımız insanları yanımızda götürüyoruz Elif. Onlar hem seni tanıyorlar hem de çok seviyorlar. Teknesi müsaitse bundan mutluluk duyacaktır. Lütfen ara ve sor,” diye ısrar etti.

Gerçekten de yaptığımız söyleşiden sonra eşiyle birlikte beni zaman zaman arayıp teknelerine davet etmişlerdi. Sadece bir kere gidebilmiştim. Beni çok sevdiklerini yüzüme de söylüyorlardı. Doğrusu ben de onları çok sevmiştim. Sık görüşmesek de sürekli birbirimizi sosyal medyadan takip ettiğimiz, ara sıra telefonlaştığımız sıcak ve samimi bir iletişimimiz oluşmuştu. Bu sefer üç kez derin nefes aldım ve çok zorlanarak İlhami abiyi aradım. Daha şanslıydım. Teknelerinde onlara katılacak kimse olmadığı için teklifime olumlu yanıt almıştım.

Haberi alınca sevinçten çılgına dönen Burcu, giderken onları mutlu edecek özel bir şey almayı önerdi. Fikrini almak için tekrar Toygar’ı aradım. Son günlerde gravyer peyniri aradıklarını ama Kaş’ta bulamadıklarını, eğer bulabilirsem bunun hoş bir jest olacağını söyledi. Biz de Burcu’yla; günü çoktan yarılamış olmamıza rağmen, yanımıza oğlunu da alarak kendimizi Fethiye yollarına vurduk. Böylece Burcu’nun epeydir gitmek istediği Yaka Köy’de bulunan özel bir peynirciye gidecek, gravyer peyniri bulamasak da Kaş’ta olmayan güzel peynirler alacaktık.

Burcu’nun enerjisiyle sürüklenerek çıktığım bu yolculuk büyülü bir yolculuktu doğrusu. Hem kendimize hem de İlhami abilere aldığımız leziz peynirlerin mutluluğu bir yana, köy yollarında işletmeyi ararken Tlos Antik Kenti’nin içine düşmüş olmamız büyük bir şanstı. Uzun zamandır bir antik kentin beni bu kadar etkilediğini hatırlamıyorum. Çok fazla gördüğüm için belki, daha önce gitmediğim antik bölgeleri gezmek normalde bana çok cazip gelmez. İçinde olduğumuz saatin ışığından mı, bizim enerjimizin çok üst frekanslarda olmasından mı ya da gerçekten bu kentin başka olmasından mı bilmiyorum; eski taşların arasında yürürken mest olmuştum. Burcu ile oğlu Tan da benimle aynı fikirdeydi. Yasaklar başlamadan Kaş’a dönmemiz gerekmese oradan kolay kolay da ayrılamayacaktık zaten.

Doğum günüme, sabahın çok erken saatlerinde önceki günün güzelliğini hala hücrelerimde hissederek başladım böylece. Kocaman bir katamaran teknenin içinde Kaş’ın nefis denizinde süzülürken, ne kadar şanslı bir insan olduğumu düşünüyordum. Hayat sanki beni dizine oturtmuştu ve önüme serdiği oyuncaklarıyla resmen şımartıyordu.

Burcu’nun ailesiyle İlhami abi ve eşi çok güzel kaynaştı. Yelken yapan 11 yaşındaki Tan’ın zaman zaman dümenin başına geçmesi ve fırsat oldukça İlhami abinin denizcilikle ilgili ona eğitici bilgiler vermesi; tam da 19 Mayıs’a yakışır bir tabloydu. Bir yandan sevdiklerim doğum günümü kutlamak için beni arıyordu ve telefonuma ha bire güzel dileklerle dolu mesaj bildirimleri geliyordu. Yanımda birileri varken başka şeylerle ilgilenmeyi asla sevmediğimden, teknede olduğumuz anlar boyunca sadece fotoğraf ve video çekmek için telefonu elime aldım.

Saat 3’te eve döndüğümde annem babam dahil olmak üzere aramam gereken bir sürü kişi vardı. O akşam 21.30’da Kaş Rehber için Ayşe ile birlikte 19 Mayıs Özel canlı yayını yapacaktık. Bu yüzden kalan süremi evde yalnız kalarak geçirmek istedim. Böylelikle herkesle konuşabilecek, akşam için rahat rahat hazırlıklarımı yapabilecek ve (sürekli konuşmaktan yorulduğum için) dinlenebilecektim. Yalnız o kadar çok telefon çalıyordu ki, öyle ki telefonun zil sesinden bir ara resmen nefret ettim. Beni aramayı unuttuğu ya da fırsat bulamadığı için ertesi gün arayanlara da ne kadar müteşekkirim size anlatamam. Ben abartmayı severim ama inanın abartmıyorum. Yazının başında belirttiğim söyleşi için randevumuzdan bir gün önce konuşmam gereken Aklan Akdağ’ı – geceleri çok geç saatlere kadar oturduğunu ve ne kadar geç olursa olsun onu aramamı söylemişti – anca gece yarısından sonra 01.30’da arayabilmiştim. Düşünün işte.

Evdeyken cevapsız bıraktığım bir aramaya geri döndüğümde, o sırada birileri daha beni aramış oluyordu. Ben her ne kadar hayatın beni şımartmak konusunda ısrarlı olduğunu sansam da, aslında o beni büyük bir sınava tabi tutuyormuş meğer. Bunu ancak gecenin sonunda anlayabildim.

Ayşe ile bir gece önce yaptığımız toplantıda, yayında esprili olacağını düşündüğümüz bir doğum günü mizanseni hazırlamıştık. Bu mizansen için ona ulaştırmam gereken bir şey vardı. Saat beşe doğru motoruma atladım ve Ayşe’nin evinin yakınındaki otobüs durağında buluştuk. Ayaküstü 15 dakikalık yaptığımız konuşmanın ardından eve geldim. Bu arada tüm gün boyunca doğum günümü kutlamak için Ayşe beni çarşıda bir şeyler içmeye çağırıyordu ama ben onu sürekli reddediyordum. “Benim için doğum günümde yapmamız önemli değil, rahatlayalım yarın yaparız,” diyordum. Duraktayken başımızdan çok güldüğümüz bir tır hikayesi geçti. Bu sefer Ayşe’nin ısrarlarına dayanamadım ve motorumu biraz şarj edip yarım saatliğine de olsa çarşıya yanına geleceğimi söyledim.

Eve döndükten sonra Burcu aradı. Önceki gün aldığımız peynirlerden benim payım onda kalmıştı. Hem onu bırakmak istiyordu hem de eşiyle birlikte şarapla gelerek, şarap-peynir eşliğinde ufak bir kutlama yapmamızı öneriyordu. Güzel fikir olduğunu ama birazdan çarşıya ineceğimi söyledim. Üstüne tekrar Ayşe aradı. Saat 19.00’da Kaş’ta bir tören olacağını ve Kaş Rehber için çekim yapabileceğimizi söyledi. Bunu duyunca “Bugün benim doğum günüm. Akşam zaten Kaş Rehber için canlı yayın yapacağız. Madem öyle ben gelmeyeyim,” dedim. Ardından tekrar Burcu’yu arayıp eve çağırdım. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Yoga hocam bunun için kusursuz bir isimdi. Ayrıca yollarda telaşla koşturacağıma şarap ve peynir keyfi yapmanın bana daha iyi geleceğini düşündüm. Üstüne komşum aradı. Bahçemize bir kaç gündür dadanan ayakları sakat yavru bir kedi olduğunu hayvanlar için yardım yapan kişilerle irtibata geçerek onu sahiplendirmemi rica ediyordu. Doğum günüm olduğunu ve birazdan misafirlerimin geleceğini, bu konuyla daha sonra mutlaka ilgileneceğimi söyledim. Ama resmen telefonu kırıp atmak istiyordum artık.

O ara durdu telefonlar. Evimin balkonunda hava kararana kadar Burcu ve eşiyle gerçekten de keyifli anlar geçirdik. Canlı yayına hazırlanmam için onlar tam kalkmak üzereyken doğum günüm olduğunu öğrenen komşum Sermin, kızıyla üzerinde mum bulunan iki dilim pasta gönderdi. Pastayı alırken kapıda olduğum sırada şarap bardaklarını ve peynir tabağını mutfağa bırakmaya yönelen Burcu ve eşi, mutfağımdaki ışığın yanmadığını fark ettiler. Ev sıkıntılarımla dolu “Yaşasın” adlı yazımda anlattığım mutfağımın biten ampulünü hala değiştirmeye fırsatım olmamıştı çünkü. Hatta koşturmacadan bir türlü yeni bir ampul alamamıştım. Burcunun anında çözüm üreten eşi bir dakikaya kalmadan salonumda bulunan neredeyse hiç kullanmadığım yerden aydınlatmanın üzerinki ampulü çıkartıp mutfağa taktı. Doğrusu o bunu akıl etmese herhalde ben hala karanlık bir mutfağa amadeydim.

Bir taraftan bütün olanlar çok acayipti. Çünkü hayat hem beni sıkıştırıyor hem de çözümünü kolayca halledecek insanları önüme getiriyordu.

Onlar gider gitmez Ayşe’yi aradım. Her zaman yayın öncesi konuşur yayına öyle girerdik. Son dakikaya kadar Ayşe’ye bir türlü ulaşamadım. Telefonunda bir sorun olabileceğini düşünerek, duyurduğumuz saat gelince canlı yayına başlayıp Ayşe’ye ulaşamadığımın duyurusunu yapıp çıktım. Duyuruyu izleyen ablam beni arayıp Ayşe’nin o sırada Kaş merkezde canlı yayın yaptığını söyledi. Birden beynimden vurulmuşa döndüm. Derken Ayşe’nin messengerdan görüntülü aradığını fark ettim. Açtığımda Ayşe bir yandan elinde telefonla çekim yapıyor, orada kitlenip kaldığını, yayını gerçekleştireceğimizi ama geç gireceğimizi, iptal etmeden onu beklememi söylüyordu. Şok olmuştum. O an onunla konuşamayacak kadar sinirliydim. Yayını yapmayacağımızı iptal edeceğimizi söyledim. Eve ulaşmaya çalışan Ayşe sonraki 45 dakika boyunca beni ara ara arayıp sakinleştirmeye çalıştı. Fakat deliye dönmüştüm. O ana kadar bana neden haber vermediğini bir türlü anlamıyordum. Telefonda ona bağırıyordum. O ise sakince bunun bir iş olduğunu ve üstesinden profesyonelce gelmemiz gerektiğini anlatıyordu.

Daha önce de yazmışlığım vardır öyle kolay öfkelenen biri değilimdir. Sorunlarla karşılaştığımda her zaman çözüm üretme yolunu seçmeyi tercih ederim. Fakat yayın öncesinde birkaç kez aramama rağmen telefonumu açmamasını ve bana böyle bir durumda kaldığını haber vermemesini hazmedemiyordum. Eğer önceden bilgim olsaydı bunu anlayışla karşılar ona her türlü yardımcı olurdum ama yapılanı varlığıma saygısızlık olarak algılıyordum. Üstelik doğum günümde. 🙂 Evet. “Bugün benim doğum günüm,” diye bağırıyordum telefonda kıza. 🙂

Ayşe ise öfkeden deliye dönmüş bir çocuğu şefkatli bir anne nasıl sakinleştirmeye çalışırsa bana öyle bir tavırla yaklaşıyordu. Sakin bir şekilde çok üzgün olduğunu, anlamadığı bir şekilde görev duygusuyla çekime kitlendiğini ve içinde olduğu ortamdan bir türlü çıkamadığını, beni aramayı da bir türlü beceremediğini söylüyordu. Sonuçta yayına ara verip beni arayıp tekrar yayına girebilirdi. Sanırım o da başka bir sınavın içindeydi ki tamamen iyi niyetli olmasına rağmen bu kadar basit bir şeyi bile akıl edememişti. Çok zor öfkelendiğimi ama öfkelendiğim zaman yakıp yıkan bir kişiliğim olduğunu, gözümün hiçbir şeyi görmediğini daha önce Ayşe’ye anlatmıştım. Bunu deneyimleyen çok az kişi olmuştur ama o kişilerle iletişimim geri dönülmeyecek bir noktaya gelir genelde. Ve isterse CNN’de yayın yapıyor olalım, varlığımı böylesine hiçe sayan birine eyvallahım olmaz normalde. Fakat delirmiş zihnime karşılık kalbim Ayşe’nin gerçekten de çaresiz kaldığına inanıyordu. Telefonu kapatıp 22.30’a kadar beklemeyi önerdim. Sakinleşmeye çalışacağımı ama kendimi tanıdığımı bunu başarabileceğimi sanmadığımı söyledim. Sonuçta ekran karşısında öfkeli görünmem hiç de hoş olmayacaktı.

Beklerken canlı yayında konuşacaklarımızı düşündüm. Her koşulda birlik ve beraberlik içinde olmayı anlatacaktık. “Engellere ve korkulara rağmen!” Kendi varlığımla on dakika boyunca bir savaş yaşadım resmen. Bir yandan içimde bir kız çocuğu “değersizim” diye çığlık çığlığa bağırıyor, bir yandan yetişkin bir kadın “kurtuluş ruhunu anlatacaksın, bugün varlığınla ilgili yeterince şımartılmadın mı, öldür egonu,” diyordu. O sırada beynimde, Burcu’nun bir gün önce peynir almaya giderken yolda “barış için ölebilir misin Elif?” dediği cümle yankılandı. Hemen Ayşe’yi aradım. Yayına çıkacağımı ama kesinlikle doğum günümü kutlamak istemediğimi, planladığımız mizanseni yapmayacağımızı söyledim. “Rol yapmanı istemiyorum. Samimi ve içten olacağız. Abartılı tepkiler, lay lay lom yok,” dedim. Adeta kendini sabote edercesine “Tamam Didemcim,” demesin mi? Çok sert bir şekilde “Benim adım Elif. Bu yayını gerçekten birlik ve beraberlik için yapıyorum. Sakın bana yayında da Didem deme,” dedim. Egom hala tam olarak ölmemişti. Kendimi salak yerine konmuş gibi hissediyordum. Buna rağmen zar zor girdiğim canlı yayında zaman zaman kendime “Barış için öldür egonu,” diyerek yavaş yavaş içimdeki öfkeyi dönüştürdüm.

Konumuzu konuştukça, planladığım müzikleri çaldıkça, Ayşe’nin karşımda süt dökmüş kedi gibi halini gördükçe, sonunda nihayet özüme döndüm. Yayın bittiğinde bende bitmiştim artık.

Ağlamalar, gülmeler eşliğinde bir süre boşaldım. Çok az başıma gelen bu öfke nöbetinden açıkçası ilk defa karşımdaki de ben de sağ çıkmıştık. Yıllar önce “Sen Bir Kadını Sevdin mi Hiç?” adlı yazımda şöyle bir şey yazmıştım: “Sen hiç bir kadınla kaçak dövüşmeden sonuna kadar kavga edebildin mi? Öfkesinin fırtınasında boğulmayı göze alabilecek kadar yüzleşebildin mi onunla? Sahi, fırtınasında boğulmadan kalıp varabildin mi bir kadının kıyılarına?” O günlerde karşı cins için yazmıştım bu yazıyı ama işte Ayşe tam da böyle benim fırtınamda boğulmadan kıyılarıma varabilmişti.

Sonraki gün her ikimiz de neden bunu yaşadığımızı sakince konuşarak anlamaya çalıştık. Sinirlenmekte haklıydım elbette ama beni bu kadar kontrolsüz bir şekilde öfkelendiren neydi? Ayşe ise neredeyse tüm konuşmalarımızın akışını belirleyecek kadar kontrolcü biriyken; onu, sanki yaptığımız işi önemsemiyormuş, ciddiye almıyormuş durumuna sokan neydi?

Belki detaylarıyla anlattığım bu uzun hikaye çok basit, çok anlamsız ya da çok özel gelmiş olabilir. Ama ben tam da 19 Mayıs günü “içimdeki bu öfkenin esiri olmak zorunda değilim,” diyerek, temsili anlamda sanki içimdeki Bandırma Vapuru’nun beni sürüklemeye çalıştığı istikameti tersine çevirip Samsun’a çıktım. Bildiğiniz yeniden doğdum. Belki bu yazdıklarımın da bir gün bir başkasının kendini doğurmasına katkısı olur. Kim bilir?

Didem Elif

Not: Haliyle bir süredir Likya Sohbetleri’nde konuk etmek istediğim Aklan Akdağ’ın sözleri ve besteleri kendisine ait olan şarkılarını dinliyorum. Bu yazının sonunda her dinlediğimde beni ağlatan “Sensizlik Varmış” adlı şarkısını paylaşmak istedim.

Büyümek dileğiyle… Sevgiler…