Hayat Sana Güzel

Barok Lviv Mimarisi
Hayat Sunulmuş Bir Armağan

Ukrayna’nın Lviv şehrinde geçen bir haftanın sonunda memleketim İstanbul’a ve canım kızıma kavuştum. Kaş kadar küçük olan bu yerde bir hafta kadar uzun bir zaman geçirince, ister istemez bu hafta size biraz Lviv’den bahsetmeye niyetim var. Ama bu yazı tipik bir gezi yazısı olmayacak. Gidilmesi ve gezilmesi gereken yerlerden, mekan isimlerinden ziyade kendi deneyim ve gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Zaten gitmeye niyetli insanlar için oldukça güzel kaynaklar paylaşılmış. Açıkçası ben de onlardan faydalandım gezerken.

Önce değinmek istediğim başka bir şey var. Kendimden bahsederken pek çok kişi, Ohh hayat sana güzel, diyordur belki. Kaş gibi cennet bir yerde yaşadığım yetmiyormuş gibi bir de yurt dışında gezip tozuyorum. Hayatımın güzel yanları elbette çok fazla. Ancak bu demek değil ki ben hiç acı çekmiyorum. Tam da tersine hayatımın en janjanlı göründüğü dönemlerinde bile kendi içimde az sıkıntılar yaşamıyorum.

Lviv Şans Heykeli

Ataol Behramoğlu‘nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” şiirinde dediği gibi, hayat sunulmuş bir armağandır insana. Şiir der ki; acıyı da, sevinci de, kavgayı da, üzüntüyü de iliklerine kadar hissederek yaşayacaksın ki, o armağanın hakkını ver.

Hayat Sana Güzel

Dışardan gördüğümüz hiçbir şey göründüğü gibi değil. Beni bir zamanlar öykü yazmaya iten en temel cümle bu olmuştu. Oysa gördüğümüz gibi algılıyoruz yaşamı. Hayatta hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark ettirmek, başka başka karakterlerin iç dünyalarını kullanarak bunu öykü yoluyla insanlara anlatmak istemiştim. Annemlerin 13. katındaki evinde yaşarken, uykusuz kaldığım gecelerde pencereden bakar; şehrin büyük bir kısmı manzarama sunulmuşken, uzaktan ve dışarıdan huzurlu ve sessiz görünen o minik evlerde kim bilir hangi acıların yaşandığını düşünürdüm.

Bugün insanı içten içte bitiren çağın hastalığı kanser bile dışarıdan fark edilemiyor. Çoğu zaman fark edildiğinde de iş işten geçmiş olabiliyor. Kısaca dışarıdan hayat sana güzel diye düşündüğünüz her insanın kendi içinde pek çok sıkıntı barınıyor. Başkasının Tavuğu adlı yazımda da az çok belirttiğim gibi başkalarının yaşamları bizi olumlu ya da olumsuz etkileyebiliyor. Oysa her birimizin hayatında kendi ölçülerinde iyi ve kötü beraber yaşıyor. Önemli olan hangilerine odaklandığımız, yani hangilerini beslediğimiz. Çünkü odaklandığımız şeyleri büyütüyoruz. Onlar da yaşadığımız hayatı biçimlendiriyor.

Kafenin kapısında bekleyen görevli
Eğlence Şehri Lviv

Son yıllarda sahip olduğum iyi ve kötü her şeye şükretmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Bu konuda başarılı oldukça da hayatımdaki iyi şeylerin her geçen gün büyüdüğüne şahit oluyorum.

Lviv şehrine adım attığımda beni yoran mikrobik bir hastalıktan yeni kurtulmuştum. Bir kaç aydır taşıdığım sorumlulukların üst üste gelmesinden dolayı da iyice yıpranmıştım. Lviv şehrinde geçireceğim bir hafta için odakladığım tek bir şey vardı; eğlenmek. Aslında eğlenmenin önemini geçen sene eşimle gittiğim Paris seyahatimizde fark etmiştim. Romantizmin ve aşkın şehri Paris’te hiç beklemediğim bir şekilde o kadar çok eğlenmiştik ve bize o kadar iyi gelmişti ki, ikimizin içindeki çocuğu daha fazla ortaya çıkartmamız gerektiğini anlamıştım. Daha çocuğumuz çok küçük olmasına rağmen eğlenceye çok da vakit ayırmıyorduk.

İtfaiye Binası, önünden tramway geçerken

Bu yüzden, Lviv gezisini aylar önceden planlarken aslında eğlenmek için yola çıkmıştım. Tarihi bir gezi olmasından ziyade esas niyetimiz şehrin keyfini çıkartmaktı. Bu yüzden küçük olan bu şehir için 3 günün yeterli olduğunu bilmemize rağmen, diğer günler için Kiev gibi Ukrayna’nın başka bir şehrine ya da çok yakın olan Polonya’ya gitmek istemedik. Kendimizi yormadan, anda doya doya kalabilmekti hedefimiz. Çok doğru bir tercih yaptığımızı belirtmem lazım. Lviv bu anlamda bence tam bir eğlence şehri.

Lviv Deyince, Bekle Babam Bekle

Yediklerim içtiklerim benim olsun, size gördüklerimi anlatayım demek isterdim ama Lviv söz konusu olunca ağırlıklı olarak yiyip içtiklerimden bahsedeceğim gibi görünüyor. Çünkü ben yeme-içme üzerine böyle eğlenceli pazarlama, gezdiğim başka hiçbir yerde, görmedim. Keyif kelimesi denince aklıma düne kadar İzmir ve İzmirliler gelirdi ama bundan böyle Lviv halkını hatırlayacağım. Bir kere aynı İzmirliler gibi beklemek ve bekletmek onlar için hiç önemli bir unsur değil. Hatta o kadar doğal bir şey ki, neredeyse çoğu mekana girebilmek için bekliyorsunuz.

Lviv Havaalanında beklerken

Bir kere başta hava alanında başlıyorlar adamı bekletmeye. Bizim yeşil pasaportlarımız olduğu için pasaport kontrolünden rahat geçtik ama evli çift olan arkadaşlarımızı iki saate yakın beklettiler. Dolayısıyla hep beraber beklerken gözlemleme şansım oldu. Görevlilerin insanları lüzumsuz yere ayakta bekletmelerinden hiç huzursuzluk duymamaları ve bunun umurlarında olmamaları bana ilginç gelmişti. Türk erkeklerinin Ukrayna kadınlarına yaklaşımlarından dolayı Türkleri hiç sevmediklerini düşündüm önce ama sıraya aldıkları insanlar bu düşünce kalıbına hiç uymuyordu. Evli arkadaşlarımızı geçirmedikleri gibi, başka evli bir çiftin kocasını geçirmiş, karısını bekleme bölümüne almışlardı.

Bizimle birlikte karısını bekleyen arkadaş, daha önce geldiği için onu kolayca geçirdiklerini söyledi. Ama dönerken karşılaştığımız başka bir Türk çiftin anlattığına göre daha önce hiç Ukrayna’ya gelmedikleri halde aynı şeyi yaşamışlardı. Kocasını rahatlıkla geçirmiş, karısını sıraya almışlardı. Dolayısıyla insanları hava alanında o kadar uzun süre bekletmelerinde tutarlı bir neden henüz bulamadım.

Kafede zincirlli bölüm

İki Saat Beklenir Mi Demeyin

Lviv şehrinde az önce dediğim gibi popüler olmuş bazı mekanlara girebilmek için beklemek neredeyse doğal olmuş. İlk gün nerede yemeye niyetlendiysek dışarılara kadar uzanan kuyruklarla karşılaştık. Bir taraftan “Ya ne bekleyeceğiz, başka yere gidelim, buraya yarın geliriz,” desek de; “Belki çabuk biter bu kuyruk dur biraz bekleyelim bakalım” kararını alarak mekanlara girdik. Çok da uzun sürmedi gerçekten de. İlginç olan kısa bir süre içinde kuyruk bize normal gelmeye başladı. Fakat bir gün kahvaltı için gitmek istediğimiz bir yerde aşırı kuyruk olması bizi caydırmıştı. Ertesi gün öncekinin yarısı kadar kuyruk olduğunu görünce şanslı olduğumuzu düşünerek beklemeye karar verdik. Nasıl bir şanssa bu, bekleyişimiz iki saat sürdü. İki saati genel tabirle “çok bekledik” anlamında kullandığım düşünülmesin lütfen. Bildiğin tamı tamına 1 saat 59 dakika, 59 saniye soğukta ve ayakta bekledik. Nasıl mı saatten bu kadar eminim. Dokuzda mekanın kapısındaydık ve saat 11.00’de açık büfelerini kapattıkları için sıra bize gelmesine rağmen içeri almadılar.

Düşünüyorum da diyelim ki Çırağan Sarayı’nda yapacağımız kahvaltıya üstüne para verecek olsalar, hiçbirimiz o kadar beklemeyecek insanlarız. Fakat bu bekleme psikolojisi Lviv’de çok ilginç gelişiyor. Sırasıyla şöyle bir düşünme kalıbını takip ediyor insan. “İnsanlar kuyrukta saatlerce beklemiyorlardır herhalde hızlı ilerliyordur, bu kadar kuyruk olduğuna göre çok güzel bir yer olmalı, bu kadar bekledik şimdi boşa mı gitsin beklememiz.” İşte bu son düşünce kalıbı, o sabah kahvaltı edeceğimiz mekanda bizi mahveden şey oldu. Elli dakkadır bekliyoruz, kuyruktan çıksak yazık olacak diye beklemeye devam ettik. Tabi o zaman bekleyişimizin sonunda kahvaltı yapamayacağımızı daha bilmiyorduk. Sanırım bir süre sonra iş inada biniyor ve tabi ki içeride ne ile karşılaşacağını da deli gibi merak ediyorsun.

Dim Legend Cafe’nin terasından çekilmiş bir kare

Yemek İçmek Ucuz

İşin en tuhaf tarafı bu mekanın asla ve asla rezervasyon almaması. “İki saat bekledim ve kahvaltı edemedim” dediğinde ise “Çok da fifi” tavrını takınmaları.

Neyse arkadaşlarımızın döneceği sabah son günleri olduğu için erken kalktık ve dışarda hiç kuyruk olmadığı için içeri girebildik bu sefer. Yediklerimiz orta karardı ama ortam gerçekten şahaneydi. Kuş sesleri ve piyano eşliğinde otantik bir mekanda yapılan bir kahvaltı, başta ne kadar negatif duygular yüklenmiş olsanız da, ruhunuza iyi geliyor. Bizim kahvaltı kültürümüzle çok örtüşmeyen, peynir ve reçelden yana pek bereketsiz ama şampanyaya varıncaya kadar keyif alma üzerine kurulu bir açık büfe mantığı hakim ama olsun. Ayrıca pahalı da değil.

Zaten Lviv’in en güzel tarafı yeme içmenin bize göre ucuz olması. Üstelik yiyip içtiğiniz her şey genel anlamda çok güzel. Bu yüzden Lviv’de bir hafta kalsanız da gözünüzü asla doyuramıyorsunuz. Öncelikle tam bir kahve ve çikolata cenneti burası. Birbirinden güzel görünen tatlılar, krepler, kruvasanlar, strudeller, pizzalar sizi habire günaha sokuyor. İçtiğiniz her yerde, sokak arabacısından aldığınız kahveler bile öyle güzel ki; günde birkaç kez mutlaka kahve içmek istiyorsunuz.

Birbirinden, Değişik Konsept Mekanlar

Fakat bu Lviv halkı sadece lezzete odaklanmamış aynı zamanda mekanı hoş ve ilgi çekici hale getirmek için bayağı kafa patlatmış. Neredeyse hangi kafe ya da restorana giderseniz hep bir konsept var. Dolayısıyla saray ve müze gezer gibi kafe ve restoran geziyorsunuz. Kahve Fabrikasına ve Çikolata Fabrikasına ise alışveriş yapmasınız bile sırf kokusu ve göz zevki için bile girilebilir.

Gas Lamp Cafe’nin içinden

Mesela ancak parola ile girebildiğiniz bir mekan var. Eğer parolayı bilemezseniz sizi içeri almıyorlar. Bildiniz diyelim sizi asker kıyafeti girmiş bir adam karşılıyor. Ardından sanki bir askeriyenin gizli mahsenine girmişsiniz gibi bir ambiyansta oturuyorsunuz. Bu kafenin her tarafında silahlar var ve restoran bölümünde askerler size hizmet ediyor. Gaz lambası müzesi havasında olan başka bir kafede deney tüplerini içki kadehi olarak tasarlamışlar. Cücelerin hizmet ettiği başka bir mekanın çatısında bacaya heykel yapmışlar ve herkes bacadan para atarak dilekte bulunuyor. Aynı yerde çatıya Murat 131 gibi bir arabayı sallanacak şekilde koymuşlar. Arabanın tepesine de bir pervane oturtmuşlar. Herkes sırayla kuyruğa girip bu arabayla fotoğraf çektiriyor. J

Kahvemizi içerken kafamıza bozuk paraların düştüğü bu yerde biz çok eğlendik.

Enteresanlık mı olsun, bu konuda sınır tanımamışlar. Öyle ki mazoşist cafe bile var. Lviv’de doğup büyüyen Alman kökenli mazoşist eğilimli yazar Leopold von Sacher-Masoc anısına açılan mekan, mazoşizm teması üzerine kurulmuş. Dışına da bu yazarın heykelini koymuşlar. İçeride garsonların kırbaç attığını filan okuyunca ben şahsen buraya girmeyi pek istemedim. Acıdan zevk alan birisi olmadığım için bana çok saçma geldi. Merak tamam güzel de, bir yere kadar.

Dört Mevsim Güzel

Lviv’de en çok hoşuma giden şeylerden biri çalışanların güler yüzlülüğü oldu. Stresli bir tezgahtar ya da kasiyer görmüyorsun. Sokaklara hiç saygıları yok, her yerde çöp görmek mümkün ama yayaya karşı çok saygılılar. Karşıdan karşıya geçmek üzere olan birini gördüler mi, hemen duruyorlar, pek çok Avrupa şehrinde olduğu gibi. Yalnız oldukça turist alan bir yer olmasına rağmen en turistik yerlerde bile İngilizce bilen neredeyse yok. İngilizce konuştuğun zaman anlamadıkları ve cevap veremedikleri gibi çok acayip bir şey yapıyorlarmış gibi kıkır kıkır gülmeye başlıyorlar.

Yeme içme ne kadar ucuzsa, giyim üzerine olan şeyler ve hediyelik eşyalar da o ölçüde anlamsız pahalı. Bit pazarında bile dandik bluzlara 200 TL değerinde paralar istiyorlar. Ancak bazen pazarlık yaparken onların parasına göre pazarlık yaptığından, bizim paramızla aslında iki lira için o kadar uğraştığını farkına bile varmıyorsun. 20 TL gibi bir paraya tarihi Opera Binası’nda operaya gidebilmek ise bana kesinlikle çok iyi geldi.

Opera binasının içinden bir kare

Ayrıca günün her saatinde sokaklarda birbirinden başarılı sokak müzisyenleriyle karşılaşıyorsunuz. Biz kış ayını seçtik Lviv şehrini gezmek için. Şartlar öyle gerektirdi. Bizden bir hafta önce -20 dereceymiş. Uçak şehre inerken her yerde kar vardı. Ama bize öyle bir soğuk hiç denk gelmedi. Tersine giderek ısındı ve bu mevsime göre oldukça güzel bir hava vardı. Yazın parklar yemyeşil olduğu için çok daha güzel oluyormuş, diye okudum. Bir de yılbaşında kesinlikle gelinesi bir yermiş. Gerçekten güzel ve keyifli bir yerdi ama bir hafta boyunca Rynok meydanından neredeyse yüz kez geçmiş olunca bir daha gitmek ister miyim emin değilim. En azından kısa bir zamanda değil.

Son söz olarak gezmek için mutlaka zaman ve para ayırmak lazım. Her şeyden önce farklı kültürler insanın ufkunu genişletiyor kesinlikle. Hayatın size güzel olduğu bir hafta sonu geçirmenizi dilerim.

Didem Elif